İçeriğe geç

Yusuf

Kırmızı renkli yazılar Latin alfabesi ile Kuran’ı Kerim; Mavi renkli yazılar Mealler; Siyah renkli yazılar Benim bu meallerden anladıklarım;

———————————–

YUSUF SURESİ (Resmi Mushaf: 12 / İniş Sırası: 53)——

 

Bu surede, cüzi irade, külli irade sanki hiç yok. Her şey Allah’ın planına göre işliyor.


Bismillahirrahmanirrahim 

1-Elif-lâm-râ(c) tilke âyâtu-lkitâbi-lmubîn(u)    
-Elif lam ra. Bunlar, her şeyi apaçık bildiren kitabın ayetleridir.
-Elif, Lam, Ra. Bunlar, apaçık Kitab’ın ayetleridir
-Elif, Lam, Ra. O apaçık, apaydınlık Kitap’ın ayetleridir bunlar.

Elif Lam Ra. Açık açık anlatılan bu bilgiler, Kitabın ayetleridir.

2-İnnâ enzelnâhu kur-ânen ‘arabiyyen le’allekum ta’kilûn(e)
-Onu, akıl edesiniz diye Arapça olarak Kur’an’da da indirdik
-Gerçekten biz, akıl erdirirsiniz diye, onu Arapça bir Kur’an olarak indirdik
-Biz onu sana, aklınızı çalıştırasınız diye, Arapça bir Kur’an olarak indirdik.

Düşünerek, araştırarak, aklınızı kullanarak anlamanız için Arapça (kendi lisanınızda) olarak Kuranı size indirdik.

3-Nahnu nakussu ‘aleyke ahsene-lkasasi bimâ evhaynâ ileyke hâżâ-lkur-âne ve-in kunte min kablihi lemine-lġâfilîn(e)
-Sana bu Kur’an’ı vahyederek kıssaların en güzelini hikaye edeceğiz ve bundan önce sen elbette onu bilmeyenlerdendin.
-Biz bu Kur’an’ı sana vahyetmemizle, en güzel kıssaları gerçek bir haber (kıssa) olarak sana aktarıyoruz, oysa sen, daha önce, bundan haberi olmayanlardandın.
-Biz bu Kur’an’ı sana vahyederek, hikayelerin en güzelini anlatıyoruz. Oysa ki sen, bundan önce bunlardan tamamen habersiz olanlardandın.

Şimdi Kuranda, daha önce bilmediğin çok güzel bir hikâye anlatacağız.

4-İż kâle yûsufu li-ebîhi yâ ebeti innî raeytu ehade ‘aşera kevkeben ve-şşemse velkamera raeytuhum lî sâcidîn(e)
-Bir zaman Yusuf, babasına babacığım demişti, ben onbir yıldızla güneşi ve ayı gördüm, bir de baktım ki onlar, bana secde ediyorlar.
-Hani Yusuf babasına: ‘Babacığım, gerçekten ben (rüyamda) onbir yıldız, güneşi ve ayı gördüm; bana secde etmektelerken gördüm’ demişti.
-Bir vakit Yusuf babasına şöyle demişti: “Babacığım, ben rüyada onbir yıldızla, güneşi ve ayı gördüm; onları bana secde ediyorlar gördüm.”

Bir gün Yusuf babasına, babacığım 11 yıldız ile güneşin ve ayın bana secde ettiklerini gördüm dedi. (11 yıldız demesini bazı tefsirciler Güneşin 11 gezegeni vardır diye iddia ediyorlar, Güneş ve Ay için de anne ve babası oluyor diyorlar)

5-Kâle yâ buneyye lâ taksus ru/yâke ‘alâ ivetike feyekîdû leke keydâ(en)(s) inne-şşeytâne lil-insâni ‘aduvvun mubîn(un)
-Babası, oğulcağızım demişti, rüyanı kardeşlerine söyleme, sana bir düzen kurarlar sonra. Şüphe yok ki Şeytan, insanlara apaçık bir düşmandır.
-Babası) Demişti ki: ‘Oğlum, rüyanı kardeşlerine anlatma, yoksa sana bir tuzak kurarlar. Çünkü şeytan, insan için apaçık bir düşmandır.’
-“Yavrucuğum, dedi, rüyanı kardeşlerine anlatma; sonra sana bir oyun oynarlar. Hiç kuşkusuz şeytan insan için açık bir düşmandır.”

Babası, Bu rüyanı kardeşlerini anlatma, Şeytan onlara vesvese vererek sana tuzak kurarlar dedi.

6-Vekeżâlike yectebîke rabbuke veyu’allimuke min te/vîli-l-ehâdîśi veyutimmu ni’metehu ‘aleyke ve’alâ âli ya’kûbe kemâ etemmehâ ‘alâ ebeveyke min kablu ibrâhîme ve-ishâk(a)(c) inne rabbeke ‘alîmun hakîm(un)
-Böylece Rabbin, seni seçecek ve rüyalara ait tabirleri öğretecek sana. Ve bundan önceki ataların İbrahim’e ve İshak’a nasıl nimetlerini tam olarak ihsan ettiyse sana ve Yakup soyuna da nimetlerini tam olarak ihsan edecek. Şüphe yok ki Rabbin, her şeyi bilir, hüküm ve hikmet sahibidir.
-‘Böylece Rabbin seni seçkin kılacak, sözlerin yorumundan (kaynaklanan bir bilgiyi) sana öğretecek ve daha önce ataların İbrahim ve İshak’a (nimetini) tamamladığı gibi senin ve Yakub ailesinin üzerindeki nimetini tamamlayacaktır. Elbette Rabbin, bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.’
-İşte böyle! Rabbin seni seçip yüceltecek, olayların ve sözlerin tevilinden, sana birşeyler öğretecek, hem senin hem Yakub soyunun üzerinde nimetini tamamlayacaktır. Tıpkı bundan önce ataların İbrahim ve İshak üzerine o nimeti tamamladığı gibi. Şu kesin ki, senin Rabbin Alim’dir, Hakim’dir.

Rabbin seni seçerek, seni ve Yakup soyunu, İbrahim ve İshak’a yaptığı gibi nimetlendirecek (İyilik, Lütuf, İhsan. Saadet. Hidayet verecek). Sonra sana rüya tabir ilmini öğretecek. Senin rabbin âlimdir, hikmet sahibidir.

7-Lekad kâne fî yûsufe ve-ivetihi âyâtun lissâ-ilîn(e)
-Andolsun ki Yusuf’la kardeşlerine ait vakalarda soranlar için nice ibretler var.
-Andolsun, Yusuf ve kardeşlerinde soranlar için ayetler (ibretler) vardır.
-Yemin olsun ki, Yusuf ve kardeşlerinde istek ve arayış içinde olanlar için ibretler / işaretler vardır.

Yemin olsun, Yusuf ve kardeşlerinin hikâyesinde, hayatı ve Allah’ın sünnetini anlamak isteyenlere birçok işaretler (gizli bilgiler) vardır.

8-İż kâlû leyûsufu veeûhu ehabbu ilâ ebînâ minnâ venahnu ‘usbetun inne ebânâ lefî dalâlin mubîn(in)
-Hani onlar, Yusuf’la kardeşi demişlerdi, babamıza bizden fazla sevgili ve bizse birbirini tutan ve daha kuvvetli bulunan bir topluluğuz. Şüphe yok ki babamız, yanlış bir yol tutmuş.
-Onlar şöyle demişti: ‘Yusuf ve kardeşi babamıza bizden daha sevgilidir; oysa ki biz, birbirini pekiştiren (tutan) bir topluluğuz. Gerçekte babamız, açıkça bir şaşkınlık içindedir.’
-O vakit onlar şöyle demişlerdi: “Yusuf ve kardeşi babamıza bizden daha sevimli, bu bir gerçek. Ama biz de birbirini her hal ve şartta destekleyen bir ekibiz. Şu da kuşkusuz ki, bizim babamız inkar edilemez bir şaşkınlık içindedir.”

Üvey kardeşleri, babamız Yusuf ve kardeşini bizden daha çok seviyor. Hâlbuki biz birbirimize daha çok destek oluyoruz ve daha da kuvvetliyiz. Babamız yanlış yapıyor. Yusuf’a ve kardeşine istersek zarar verebiliriz. Bizi ona sürüklüyor dediler.

9-Uktulû yûsufe evi-trahûhu erdan yalu lekum vechu ebîkum vetekûnû min ba’dihi kavmen sâlihîn(e)
-Öldürün Yusuf’u, yahut da öyle bir yere atın ki babanız, artık onu göremesin, ondan sonra tövbe eder, düzgün bir topluluk olursunuz.
-‘Öldürün Yusuf’u veya onu bir yere atıp-bırakın ki babanızın yüzü yalnızca size (dönük) kalsın. Ondan sonra da salih bir topluluk olursunuz.’
-“Yusuf’u öldürün yahut bir yere götürüp atın ki, babanızın ilgisi yalnız size yönelsin ve bunun ardından barışçıl / iyilik yapan bir topluluk haline gelesiniz.”
 

Şeytan onlara vesvese vererek Yusuf’u öldürün veya bir yere atın bırakın dedi, zamanla babası unutur, sonra iyilikler yaparak babanızın sevgisini kazanırsınız dedi. (Şeytan onlara vesvese veriyor peki Şeytana kim vesvese veriyor?)
 
10-Kâle kâ-ilun minhum lâ taktulû yûsufe veelkûhu fî ġayâbeti-lcubbi yeltekithu ba’du-sseyyârati in kuntum fâ’ilîn(e)
-İçlerinden biri Yusuf’u öldürmeyin demişti, mutlaka bir şey yapacaksınız bir kuyuya atın bari de gelip geçenlerden onu bulup alan olsun.
-İçlerinden bir sözcü dedi ki: ‘Eğer (mutlaka bir şey) yapacaksanız, öldürmeyin Yusuf’u, onu kuyunun derinliklerine bırakıverin de bir yolcu kafilesi alsın.’
-İçlerinden söz alan biri şöyle konuştu: “Yusuf’u öldürmeyin. Onu bir kuyunun dibine bırakın; gelip geçen kafilelerden biri onu bulup alır. Yapacaksanız böyle yapın.”

Kardeşlerden biri Yusuf’u öldürmeyin, bir kuyuya atın, geçen kafilelerden biri onu bulup alır, uzaklara götürür dedi. (Allah’ın yönlendirdiği bir plan)
 
11-Kâlû yâ ebânâ mâ leke lâ te/mennâ ‘alâ yûsufe ve-innâ lehu lenâsihûn(e)
-Onlar, baba demişlerdi, ne diye Yusuf’u emniyet etmiyorsun bize ve biz, hiç şüphe yok ki ona öğütler vermedeyiz.
-(Bu karara vardıktan sonra) ‘Ey Babamız,’ dediler. ‘Sana ne oluyor, Yusuf’a karşı bize güvenmiyorsun? Oysa gerçekte biz, onun iyiliğini isteyenleriz.’
-Dediler ki: “Ey babamız, ne oluyor da Yusuf konusunda bize güvenmiyorsun. Oysa ki biz ona hep öğüt vermekteyiz.”

Onlar, babasına, Yusuf için bize niye hiç güvenmiyorsun, görüyorsun ki biz ona öz kardeşimiz gibi bakıyoruz, kolluyoruz.

12-Ersilhu me’anâ ġaden yerta’ veyel’ab ve-innâ lehu lehâfizûn(e)
-Yarın onu bizimle yolla da bolbol yesin, içsin, oynasın ve biz onu mutlaka koruruz.
-‘Onu yarın bizimle gönder, gönlünce gezsin, oynasın. Elbette biz onu koruyup-gözetiriz.’
-“Yarın onu bizimle gönder, gezip oynasın. Kuşkun olmasın biz onu çok güzel korur, gözetiriz.”

Onu yarın bizimle gönder, dolaşsın oynasın, biz onu koruruz dediler.

13-Kâle innî leyahzununî en teżhebû bihi veeâfu en ye/kulehu-żżi/bu veentum ‘anhu ġâfilûn(e)
-Yakup, onu götürür, giderseniz kederlenirim ben ve korkarım ki siz, ondan gaflet edersiniz de gelip kurt yer onu demişti.
-Dedi ki: ‘Sizin onu götürmeniz gerçekten beni üzer ve siz ondan habersiz iken onu kurdun yemesinden korkuyorum.’
-Dedi ki: “Onu götürmeniz beni çok çok üzer. Ve korkarım ki siz ondan habersiz bir haldeyken onu kurt yer.”

Babaları, Hayır olmaz ben çok kokarım. Belki siz farkına varmadan bir kurt gelir onu yer dedi. (sanki akıl veriyor)

14-Kâlû le-in ekelehu-żżi/bu venahnu ‘usbetun innâ iżen leâsirûn(e)
-Biz demişlerdi, güçlü kuvvetli bir toplulukken gelip onu kurt yerse artık şüphe yok ki ziyankarlardan oluruz.
-Dediler ki: ‘Andolsun, biz, birbirini kollayan bir topluluk iken, kurt onu yerse, bu durumda şüphesiz kayba uğrayan (aciz) kimseler oluruz.’
-Dediler ki: “Vallahi biz böylesine dayanışma içinde bir ekipken onu kurt yerse, o taktirde biz hüsrana gömülmüş kişiler oluruz.”

Biz orada onun başında iken bir kurt gelip onu yerse, yuh olsun bize. Biz perişan oluruz. Bütün fiyakamız gider. Kimsenin yüzüne bakamayız dediler.

15-Felemmâ żehebû bihi veecme’û en yec’alûhu fî ġayâbeti-lcubb(i)(c) veevhaynâ ileyhi letunebi-ennehum bi-emrihim hâżâ vehum lâ yeş’urûn(e)
-Sonucu onu götürüp kuyuya atmaya hep beraber karar verdikleri zaman ona, andolsun ki farkında bile olmadıkları bir anda şu yaptıklarını haber vereceksin onlara diye vahyetmiştik.
-Nitekim onu götürdükleri ve kuyunun derinliklerine birlikte atmaya davrandıkları zaman, biz ona (şöyle) vahyettik: ‘Andolsun, sen onlara kendileri, farkında değilken bu yaptıklarını haber vereceksin.’
-Onu götürüp kuyunun dibine koymaya karar verdiklerinde biz de ona şöyle vahyettik: Andolsun ki sen onlara, şu yaptıklarını hiç farkında olmayacakları bir sırada haber vereceksin.

Sonunda onu kuyuya atacakları vakit biz Yusuf’a merak etme, sen onlara hiç beklemedikleri bir anda, bu olayı yüzlerine vuracaksın dedik.

16-Vecâû ebâhum ‘işâen yebkûn(e)
-Akşam olunca ağlayaağlaya babalarına gelmişlerdi
-Akşam üstü babalarına ağlar vaziyette geldiler.
-Yatsı vakti babalarına geldiler; ağlıyorlardı.

Akşam babalarına sahte gözyaşları ile geldiler.

17-Kâlû yâ ebânâ innâ żehebnâ nestebiku veteraknâ yûsufe ‘inde metâ’inâ feekelehu-żżi/b(u)(s) vemâ ente bimu/minin lenâ velev kunnâ sâdikîn(e)
-Baba demişlerdi, biz yarışa gitmiştik, Yusuf’u da elbiselerimizin başında bırakmıştık, bir kurt gelip yemiş onu, fakat biz doğru söylesek de sen inanmazsın bize.
-Dediler ki: ‘Ey Babamız, gerçek şu ki, biz gittik, yarışıyorduk. Yusuf’u da yiyeceklerimizin (veya eşyamızın) yanında bırakmıştık. Fakat onu kurt yemiş. Ne var ki biz doğruyu söylesek bile sen bize inanacak değilsin.’
-“Ey babamız, dediler, gittik, yarışıyorduk; Yusuf’u eşyamızın yanında bırakmıştık, kurt onu yemiş. Şimdi biz doğru da söylesek sen bize inanmayacaksın.”

Eyvahlar olsun, Baba biz yarış yapıyorduk. Yusuf’u eşyalarımızın yanına bırakmıştık. Kurt gelip yemiş onu. Şimdi ne kadar doğru söylesek sen bize inanmayacaksın dediler.

18-Vecâû ‘alâ kamîsihi bidemin keżib(in)(c) kâle bel sevvelet lekum enfusukum emrâ(an)(s) fesabrun cemîl(un)(s) va(A)llâhu-lmuste’ânu ‘alâ mâ tasifûn(e)
-Gömleğini de kana bulayıp yalanlarını ispat için getirmişlerdi. Yakup, olsaolsa demişti, nefisleriniz, yaptığınız işi size güzel, o güç işi kolay göstermiş; fakat ben, pek güzel dayanır, sabrederim ve anlattıklarınıza karşı da ancak Allah’tan yardımdilerim.
-Ve üzerine yalandan kan (sürülmüş) olan gömleğini getirdiler. ‘Hayır’ dedi. Nefsiniz, sizi yanıltıp (böyle) bir işe sürüklemiş. Bundan sonra (bana düşen) güzel bir sabırdır. Sizin bu düzüp-uydurduklarınıza karşı (kendisinden) yardım istenecek olan Allah’tır.’
-Yusuf’un gömleği üstüne sahte bir kan çalmışlardı, getirdiler. Babaları dedi ki: “İş söylediğiniz gibi değil. Nefisleriniz sizi aldatıp bir işe itmiş. Artık bana düşen, güzelce sabretmek. Anlattıklarınıza karşı yalnız Müstean olan Allah’tan yardım istenir.”

Yusuf’un gömleğini bir kana bulayıp getirmişlerdi. Babaları hayır öyle olmadı ama nefsiniz sizi yanlış bir işe itmiş. Bundan sonra bana düşen sabretmektir. Tek yapabileceğim şey Allahtan sabır ve yardım dilemektir dedi.

19-Vecâet seyyâratun feerselû vâridehum feedlâ delveh(u)(s) kâle yâ buşrâ hâżâ ġulâm(un)(c) veeserrûhu bidâ’a(ten)(c) va(A)llâhu ‘alîmun bimâ ya’melûn(e)
-Derken bir yolcu kafilesi geçerken kuyudan su almak için birini yollamışlardı, o da kovasını kuyuya salınca müjde diye bağırmıştı, burada bir genç var ve onu çıkarıp bir ticaret malı gibi gizlemişlerdi; Allah’sa onların yaptıklarını biliyordu.
-Bir yolcu-kafilesi geldi, sucularını (kuyuya su almak için) gönderdiler. O da kovasını sarkıttı. ‘Hey müjde… Bu bir çocuk.’ dedi. Ve onu (kuyudan çıkarıp) ‘ticaret konusu bir mal’ olarak sakladılar. Oysa Allah, yapmakta olduklarını bilendi.
-Bir yolcu kafilesi gelmişti. Sucularını gönderdiler. O da kovasını sarkıttı. “Müjde! Bu bir oğlan!” diye haykırdı. Ticaret maksadıyla onu sakladılar. Allah ne yaptıklarını çok iyi biliyordu.

Bir yolcu kafilesi oradan geçerken su almak için kova saldılar kuyuya. Yusuf’u gördüler, esir olarak satarız diye diğer yolculardan sakladılar. Bunların hepsi Allah’ın planı dâhilindeydi.

20-Veşeravhu biśemenin basin derâhime ma’dûdetin vekânû fîhi mine-zzâhidîn(e)
-Ve onu değersiz bir kar, sayılı birkaç kuruş karşılığında satmışlardı ve onu satarlarken paraya pek o kadar rağbetleri de yoktu.
-Onu ucuz bir fiyata, sayısı belli (birkaç) dirheme sattılar. Onu pek önemsemediler.
-Onu basit bir karşılıkla, birkaç paraya sattılar. Ona fazla rağbet gösterenler değillerdi.

Ve onu, Yusuf’u ucuz bir fiyata sattılar. Değerini bilmiyorlardı.

21-Vekâle-lleżî-şterâhu min misra limraetihi ekrimî meśvâhu ‘asâ en yenfe’anâ ev netteiżehu veledâ(en)(c) vekeżâlike mekkennâ liyûsufe fî-l-ardi velinu’allimehu min te/vîli-l-ehâdîś(i)(c) va(A)llâhu ġâlibun ‘alâ emrihi velâkinne ekśera-nnâsi lâ ya’lemûn(e)
-Mısır halkından olup onu satın alan kişi, karısına, buna izzetle muamele et, umarım ki bize faydası dokunur, yahut da onu evlat ediniriz demişti. İşte Yusuf’u, Mısır’da böylece yerleştirdik de ona rüya yormasını öğrettik ve Allah, yaptığı işte üstündür daima, fakat insanların çoğu, bunu bilmez.
-Onu satın alan bir Mısır’lı (aziz,) karısına: ‘Onun yerini üstün tut (ona güzel bak), umulur ki bize bir yararı dokunur ya da onu evlat ediniriz’ dedi. Böylelikle biz, Yusuf’u yeryüzünde (Mısır’da) yerleşik kıldık. Ona sözlerin yorumundan (olan bir bilgiyi) öğrettik. Allah, emrinde galib olandır, ancak insanların çoğu bilmezler.
-Onu satın alan Mısırlı, karısına şöyle dedi: “Ona iyi bak, kendisine güzel bir yer hazırla. Bize yararı dokunabilir. Belki de evlat ediniriz onu.” İşte bu şekilde biz Yusuf’a yeryüzünde imkan verip o toprağa yerleştirdik ki, ona olayların / haberlerin yorumunu öğretelim. Allah, kendi emrine Galib’dir / kendi emrine hükmeder. Ama insanların çokları bilmiyorlar.

Bir Mısırlı Yusuf’u satın aldı. Karısına ona iyi bakmasını söyledi. İlerde bizim sadık adamımız olur veya onu evlat ediniriz dedi. Böylece Yusuf Mısır’a yerleşmiş oldu. Orada yeni şeyler öğrenerek büyüdü. Ona rüya tabirini de öğrettik. Allah kendi planını kendi yürütür.

22-Velemmâ beleġa eşuddehu âteynâhu hukmen ve’ilmâ(en)(c) vekeżâlike neczî-lmuhsinîn(e)
-Ergenlik çağına girince ona hükmetme kabiliyeti ve bilgi verdik ve işte iyilik edenleri böyle mükafatlandırırız.
-Erginlik çağına erişince, kendisine hüküm ve ilim verdik. İşte biz, iyilik yapanları böyle ödüllendiririz.
-Yusuf gerekli olgunluğa ulaşınca ona hükmetme yeteneği ve ilim verdik. Güzel düşünüp güzel davrananları biz işte böyle ödüllendiririz.

Yusuf büyüdükçe zamanla ilim sahibi oldu ve hükmetme yeteneği elde etti. Biz güzel insanlara güzel ödüller veririz.

23-Verâvedet-hu-lletî huve fî beytihâ ‘an nefsihi veġallekati-l-ebvâbe vekâlet heyte lek(e)(c) kâle me’âża(A)llâh(i)(s) innehu rabbî ahsene meśvây(e)(s) innehu lâ yuflihu-zzâlimûn(e)
-Evinde bulunduğu kadın, ondan murat almak istedi de kapıları sımsıkı kapattı ve hadi dedi, beri gel. O, Allah’a sığınırım dedi; şüphe yok ki kocan, benim efendimdir ve şüphe yok ki zulmedenler, asla kurtulamaz, muradına eremez.
-Evinde kalmakta olduğu kadın, ondan murad almak istedi ve kapıları sımsıkı kapatarak: ‘İsteklerim senin içindir, gelsene’ dedi. (Yusuf) ‘Allah’a sığınırım” dedi “çünkü o benim efendimdir, yerimi güzel tutmuştur. Gerçek şu ki, zalimler kurtuluşa ermez.’
-Yusuf’un evinde kaldığı kadın, onun nefsinden gönlünü tatmin etmek istedi. Kapıları kilitledi, “hadi gel” dedi. Yusuf: “Allah’a sığınırım, Rabbim beni güzel bir barınağa kavuşturmuştur. Zalimler iflah etmez.” dedi.

Yusuf yakışıklı bir delikanlı oldu. Bir gün evin kadını ondan faydalanmak istedi. Kapıları kilitledi. Yusuf olmaz, efendime ihanet edemem, bunun sonu kötü olur dedi.

24-Velekad hemmet bih(i)(s) vehemme bihâ levlâ en raâ burhâne rabbih(i)(c) keżâlike linasrife ‘anhu-ssû-e velfahşâ/(e)(c) innehu min ‘ibâdinâ-lmulasîn(e)
-Andolsun ki kadın, ondan murat almayı iyice kurmuştu, eğer Rabbinin burhanını görmeseydi Yusuf da onun hakkında niyetini bozardı, işte biz ondan çirkin ve kötü şeyleri böylece giderdik, çünkü şüphe yok ki o, gönlünü bize bağlamış kullarımızdandı.
-Andolsun kadın onu arzulamıştı, -eğer Rabbinin (zinayı yasaklayan) kesin kanıt (burhan)ını görmeseydio da (Yusuf da) onu arzulamıştı. Böylelikle biz ondan kötülüğü ve fuhşu geri çevirmek için (ona delil gönderdik). Çünkü o, muhlis kullarımızdandı.
-Andolsun, kadın onu arzulamıştı. Eğer Rabbinin gerçeğe dikkat çeken delilini görmeseydi, o da onu arzulamıştı. Biz böylece ondan, kötülüğü ve fuhşu uzak tutuyorduk. Çünkü o, bizim samimi / seçkin kullarımızdandı.

Kadın onu çok arzulamıştı. Yusuf’a ilim verip zinanın kötülüğünü öğretmeseydik, Yusuf’ta ona yaklaşabilirdi. O bizim seçilmiş kulumuzdu. Resul olarak seçmiştik.

25-Vestebekâ-lbâbe vekaddet kamîsahu min duburin veelfeyâ seyyidehâ ledâ-lbâb(i)(c) kâlet mâ cezâu men erâde bi-ehlike sû-en illâ en yuscene ev ‘ażâbun elîm(un)
-Derken ikisi de kapıya doğru koştu. Kadın, onun gömleğini arkadan boydan boya yırtmıştı ki tam bu sırada kapıdan çıkarlarken kadının kocasına kapı önünde rastladılar. Kadın, karına kötülük etmek isteyenin cezası, zindana atılmaktan, yahut elemli bir azaba uğratılmaktan başka ne olabilir ki dedi.
-Kapıya doğru ikisi de koştular. Kadın gömleğini arkadan çekip yırttı. (Tam) Kapının yanında kadının efendisiyle karşılaştılar. Kadın dedi ki: ‘Ailene kötülük isteyenin, zindana atılmaktan veya acı bir azabtan başka cezası ne olabilir?’
-İkisi birden kapıya koştular. Kadın onun gömleğini arkadan yırttı. Kapının yanında kadının beyi ile yüzyüze geldiler. Kadın seslendi: “Senin ailene kötülük düşünenin cezası nedir; hapsedilmek mi, acıklı bir işkence mi?”

Yusuf kurtulmak için kapıya doğru koştu. Kadın yakalamak istedi, Yusuf’un gömleği arkadan yırtıldı. Tam o sırada kadının kocası çıka geldi. Kadın çığlık atarak bu bana kötülük yapmak istiyor, cezası işkence veya hapis olmalı diye feryat etti.

26-Kâle hiye râvedetnî ‘an nefsî(c) veşehide şâhidun min ehlihâ in kâne kamîsuhu kudde min kubulin fesadekat vehuve mine-lkâżibîn(e)
-Yusuf, o benden murat almak istedi dedi ve kadının yakınlarından biri tanıklık ederek dedi ki: Eğer Yusuf’un gömleği, ön taraftan yırtılmışsa kadın doğrudur, o yalancılardandır.
-(Yusuf) Dedi ki: ‘Onun kendisi benden murad almak istedi.’ Kadının yakınlarından bir şahid şahitlik etti: ‘Eğer onun gömleği ön taraftan yırtılmışsa bu durumda kadın doğruyu söylemiştir, kendisi ise yalan söyleyenlerdendir.
-Yusuf dedi ki: “O, gönlünü eğlendirmek için beni kullanmak istedi.” Kadının ailesinden bir tanık da şu yolda tanıklık etti: “Eğer erkeğin gömleği önden yırtılmışsa kadın doğru söylüyor, bu durumda erkek yalancılardandır.

Yusuf itiraz edince, kocanın yakınlarından birisi, eğer gömlek önden yırtılmışsa kadın haklı dedi.

27-Ve-in kâne kamîsuhu kudde min duburin fekeżebet vehuve mine-ssâdikîn(e)
-Yok, eğer gömleği arka taraftan yırtılmışsa kadın yalan söylemektedir, o doğruculardan.
-Yok eğer onun gömleği arkadan çekilip-yırtılmışsa, bu durumda kadın yalan söylemiştir ve kendisi doğruyu söyleyenlerdendir.’
-Eğer erkeğin gömleği arkadan yırtılmışsa kadın yalan söylemiştir. Bu durumda erkek, doğru sözlülerdendir.”

Yok eğer gömlek arkadan yırtılmışsa kadın yalan söylüyor, erkek haklı dedi.

28-Felemmâ raâ kamîsahu kudde min duburin kâle innehu min keydikun(ne)(s) inne keydekunne ‘azîm(un)
-Kocası, Yusuf’un gömleğini arka taraftan yırtılmış görünce hiç şüphe yok ki dedi bu, sizin düzenlerinizden. Gerçekten de ey kadınlar, düzenleriniz pek büyüktür sizin.
-Onun gömleğinin arkadan çekilip-yırtıldığını gördüğü zaman (kocası): ‘Doğrusu, bu sizin düzeninizden (biri)dir. Gerçekten sizin düzeniniz büyüktür’ dedi.
-Gömleğin arkadan yırtılmış olduğunu görünce şöyle konuştu: “Bu sizin tuzaklarınızdandır. Sizin tuzaklarınız gerçekten çok yamandır.”

Gömleğin arkadan yırtıldığı görülünce, siz kadınların tuzakları çok yaman bir şey dedi.

29-Yûsufu a’rid ‘an hâżâ(c) vestaġfirî liżenbik(i)(s) inneki kunti mine-lâti-în(e)
-Ey Yusuf, sen de bu meseleyi bırak artık ve sen ey kadın, suçundan tövbe et, şüphe yok ki sen, hata işleyenlerdensin.
-‘Yusuf, sen bundan yüz çevir. Sen de (kadın) günahın dolayısıyla bağışlanma dile. Doğrusu sen günahkârlardan oldun.’
-“Yusuf, sakın bundan bahsetme. Kadın, sen de günahının affını dile. Sen, gerçekten günahkarlardan oldun.”

Yusuf’tan bu olayı kimseye söylememesi istendi. Kadına da sen af dile. Kötü bir günah işledin dendi.

30-Vekâle nisvetun fî-lmedîneti-mraetu-l’azîzi turâvidu fetâhâ ‘an nefsih(i)(s) kad şeġafehâ hubbâ(en)(s) innâ lenerâhâ fî dalâlin mubîn(in)
-Şehirdeki kadınlar, azizin karısı, kölesinden murat almak istemiş, sevgi, bütün kalbini kaplamış, görüyoruz ki o, apaçık bir sapıklıkta dediler.
-Şehirde (birtakım) kadınlar: ‘Aziz (Vezir)’in karısı kendi uşağının nefsinden murad almak istiyormuş. Öyle ki sevgi onun bağrına sinmiş. Doğrusu onu açıkça bir sapıklık içinde görüyoruz.’ dedi.
-Şehirde bazı kadınlar şöyle konuştular: “Aziz’in karısı genç uşağının nefsinden gönlünü eğlendirmek istemiş. Aşktan yüreğinin zarı delinmiş. Öyle anlıyoruz ki, kadın tam bir çılgınlığa düşmüş.”

Zamanla şehirde kadınlar arasında dedikodu çıktı. Azizin karısı uşağı ile yatmak istemiş ama yakalanmış. Kadın çıldırmış olmalı diyorlardı.

31-Felemmâ semi’at bimekrihinne erselet ileyhinne vea’tedet lehunne muttekeen veâtet kulle vâhidetin minhunne sikkînen vekâleti-ruc ‘aleyhin(ne)(s) felemmâ raeynehu ekbernehu vekatta’ne eydiyehunne vekulne hâşe li(A)llâhi mâ hâżâ beşeran in hâżâ illâ melekun kerîm(un)
-Dedikodularını duyunca davet etti onları ve dayanacak şeyler getirdi, sofra çıkardı ve her birine birer bıçak verdi ve Yusuf’a, görün şunlara, gel dedi. Kadınlar, onu görünce şaşırdılar, meyve yerine ellerini doğradılar ve tenzih ederiz Allah’ı dediler, haşa bu insan değil, olsaolsa büyük ve şerefli bir melek.
-(Kadın) Onların düzenlerini işitince, onlara (bir davetçi) yolladı, oturup dayanacakları yerler hazırladı ve her birinin eline (önlerindeki meyveleri soymaları için) bıçak verdi. (Yusuf’a da:) ‘Çık, onlara (görün)’ dedi. Böylece onu (olağanüstü güzellikte) görünce (insanüstü bir varlıkmış gibi gözlerinde) büyüttüler, (şaşkınlıklarından) ellerini kestiler ve: ‘Allah’ı tenzih ederiz; bu bir beşer değildir. Bu, ancak üstün bir melektir’ dediler.
-Kadın onların oyunlarını işitince, onlara haber gönderdi. Kendilerine, yaslanarak yiyebilecekleri bir sofra hazırladı ve her birine bir bıçak verdi. Yusuf’a: “Karşılarına çık.” dedi. Nihayet Yusuf’u görünce onu öylesine yücelttiler ki, kendilerinin ellerini doğradılar. Şöyle dediler: “Aman Allahım! Bu bir insan değil; asil bir melek bu!”

Kadın bu dedikoduyu duyunca, o kadınları evine davet etti. Hepsine meyve ve meyve bıçaklarını verdi. Sonra Yusuf’u içeri çağırdı. Kadınlar Yusuf’u görünce meyve yerine ellerini kestiler. Bu bir insan olamaz olsa olsa bu bir melektir dediler.

32-Kâlet feżâlikunne-lleżî lumtunnenî fîh(i)(s) velekad râvedtuhu ‘an nefsihi festa’sam(e)(s) vele-in lem yef’al mâ âmuruhu leyuscenenne veleyekûnen mine-ssâġirîn(e)
-O da, işte dedi, hakkında beni kınayıp durduğunuz bu zat. Ondan murat almak istedim de o namusunu korudu, kötülük etmedi. Fakat yemin ederim ki emredileni yapmazsa zindana attıracağım onu ve herhalde horluğa uğrayanlara katılacak.
-Kadın dedi ki: ‘Beni kendisi dolayısıyla kınadığınız (erkek) işte budur. Andolsun onun nefsinden ben murad istedim, o ise (kendini) korudu. Ve andolsun, eğer o kendisine emrettiğimi yapmayacak olursa, mutlaka zindana atılacak ve elbette küçük düşürülenlerden olacak.
-Kadın dedi ki: “İşte budur o, hakkında beni kınadığınız. Vallahi, ben onunla gönlümü eğlendirmek istedim de o masum bir tavırla bundan çekindi. Ama, eğer kendisine emrettiğimi yapmazsa yemin ediyorum hapse tıkılacak ve horlananlardan olacaktır.”

İşte dedi, o delikanlı bu. Ben ondan faydalanmak istedim ama beni refüze etti. Hala refüze ederse zindana atılacak.

33-Kâle rabbi-ssicnu ehabbu ileyye mimmâ yed’ûnenî ileyh(i)(s) ve-illâ tasrif ‘annî keydehunne asbu ileyhinne veekun mine-lcâhilîn(e)
-Yusuf, Rabbim dedi, zindan, bunların davet ettikleri şeyden daha hayırlı bence. Bunların düzenlerini benden uzaklaştırmazsan belki onlara meyleder de bilgisizlerden olurum.
-Yusuf) Dedi ki: ‘Rabbim, zindan, bunların beni kendisine çağırdıkları şeyden bana daha sevimlidir. Kurdukları düzeni benden uzaklaştırmazsan, onlara (korkarım) eğilim gösterir, (böylece) cahillerden olurum.’
-Yusuf dedi: “Rabbim! Zından benim için bunların beni çağırdığı şeyden daha sevimlidir. Eğer onların oyununu benden uzak tutmazsan onlara meyleder de cahillerden olurum.”

Yusuf, Zindan benim için zina yapmaktan daha hayırlıdır dedi. Rabbim beni bu kadınlardan korumazsan günaha girer, cahillerden olurum.

34-Festecâbe lehu rabbuhu fesarafe ‘anhu keydehun(ne)(c) innehu huve-ssemî’u-l’alîm(u)
-Rabbi de artık onun duasını kabul etti ve düzenlerini defetti ondan; şüphe yok ki o, duyar, bilir.
-Böylece Rabbi, duasını kabul etti ve onların hileli düzenlerini kendisinden uzaklaştırdı. Çünkü O, işitendir, bilendir.
-Rabbi onun duasını kabul etti de kadınların tuzaklarını ondan uzaklaştırdı. Herşeyi duyar O, herşeyi bilir.

Her şeyi duyan ve bilen rabbi duasını kabul etti. Kadınların hilelerini ondan uzaklaştırdı.

35-Śumme bedâ lehum min ba’di mâ raevû-l-âyâti leyescununnehu hattâ hîn(in)
-Sonra onun suçsuzluğuna dair bunca deliller görmekle beraber gene de bir müddet hapsedilmesini muvafık bir tedbir saydılar.
-Sonra onlarda (Yusuf’un iffetine ilişkin) delilleri görmelerinin ardından, mutlaka onu belli bir vakte kadar zindana atmak (görüşü)ağır bastı.
-Bunca delili gördükten sonra bile Yusuf’u bir süreye kadar zındana tıkmaları kararı onlara egemen oldu.

Yusuf’un suçsuz olduğunu bildikleri halde onu yine de belli bir zaman için zindana atmaya karar verdiler.

36-Vedeale me’ahu-ssicne feteyân(i)(s) kâle ehaduhumâ innî erânî a’siru amrâ(an)(s) vekâle-l-âaru innî erânî ahmilu fevka ra/sî ubzen te/kulu-ttayru minh(u)(s) nebbi/nâ bite/vîlih(i)(s) innâ nerâke mine-lmuhsinîn(e)
-Ve onunla beraber zindana iki de delikanlı girmişti. Bunların biri, ben dedi, rüyamda gördüm, şarap yapmak için üzüm sıkıyormuşum ve öbürü ben de dedi, rüyamda gördüm, başımda ekmek var, kuşlar gelip tepemdeki ekmeği yiyormuş. Bunları yor bize, çünkü biz seni görüyoruz ki iyilik edenlerdensin.
-Onunla birlikte iki genç de zindana girmişti. Biri: ‘Ben (rüyamda) kendimi şarap sıkıyorken gördüm.’ dedi. Öbürü: ‘Ben de kendimi başımın üstünde ekmek taşıyorken gördüm; kuş da ondan yemekteydi’ dedi. ‘Bunun yorumundan bize haber ver. Doğrusu biz seni, iyilik yapanlardan görmekteyiz.’
-Onunla birlikte zındana iki genç daha girmişti. Bir tanesi dedi ki: “Rüyada gördüm, şarap sıkıyordum.” Öteki de şöyle dedi: “Ben de gördüm ki, başımın üstünde ekmek taşıyorum, kuşlar ondan yiyor. Bunun yorumunu bize bildir. Biz senin, güzel düşünüp güzel davrananlardan olduğun kanısındayız.”

Onunla beraber zindana giren iki delikanlının biri, ben rüyamda şarap yapmak için üzüm sıkıyordum dedi, öteki bende başımda ekmek taşıyordum, kuşlarda gelip onu yiyorlardı. Sen akıllı iyi birine benziyorsun, bizim bu rüyamız ne anlama geliyor, bize söyler misin dediler.

37-Kâle lâ ye/tîkumâ ta’âmun turzekânihi illâ nebbe/tukumâ bite/vîlihi kable en ye/tiyekumâ(c) żâlikumâ mimmâ ‘allemenî rabbî(c) innî teraktu millete kavmin lâ yu/minûne bi(A)llâhi vehum bil-âirati hum kâfirûn(e)
-Yusuf, size dedi, rızıklanacağınız hiçbir yemek gelmiyor ki ben onu, önceden haber vermiş olmayayım; bu da Rabbimin bana öğrettiklerinden. Şüphe yok ki ben, Allah’a inanmayan ve ahireti inkar eden topluluğun dinini terkettim.
-Dedi ki: ‘Size rızıklanacağınız bir yemek gelecek olsa, ben mutlaka size daha gelmeden önce onun ne olduğunu haber veririm. Bu, rabbimin bana öğrettiklerindendir. Doğrusu ben, Allah’a iman etmeyen, ahireti de tanımayanların ta kendileri olan bir topluluğun dinini terkettim.’
-Yusuf dedi ki: “Rızıklanacağınız herhangi bir yemek size gelmeden önce onun yorumunu ikinize mutlaka bildiririm. Bu, Rabbimin bana öğrettiği şeylerdendir. Ben, Allah’a inanmayan ve ahireti de tamamen inkar eden bir toplumun dinini terk ettim.”

Akşam yemek servisi yapılmadan önce rüyanızı yorumlayacağım. Rabbim tarafından bana verilen bir ilimdir bu. Benim dinimde Allaha ve ahirete inanmak vardır. İnanmayanları terk ediyorum. Sizde iman edin. Rüyanızı yorumlayım diye yemeğe kadar onlara mühlet verdi.

38-Vetteba’tu millete âbâ-î ibrâhîme ve-ishâka veya’kûb(e)(c) mâ kâne lenâ en nuşrike bi(A)llâhi min şey-/(in)(c) żâlike min fadli(A)llâhi ‘aleynâ ve’alâ-nnâsi velâkinne ekśera-nnâsi lâ yeşkurûn(e)
-Ve atalarım İbrahim’in, İshak’ın ve Yakup’un dinine uydum. Hiçbir şeyi Allah’a eş tutmamıza imkan yok, bu da bize ve insanlara, Allah’ın bir lütfü, fakat insanların çoğu şükretmez.
-‘Atalarım İbrahim’in, İshak’ın ve Yakub’un dinine uydum. Allah’a hiç bir şeyle şirk koşmamız bizim için olacak şey değildir. Bu, bize ve insanlara Allah’ın lütuf ve ihsanındandır, ancak insanların çoğu şükretmezler.’
-“Ve atalarım İbrahim’in, İshak’ın Yakub’un milletine uydum. Bizim herhangi birşeyi Allah’a ortak tutmamız sözk konusu olamaz. İşte bu, Allah’ın bize ve diğer insanlara bir lütfudur. Ama insanların çokları şükretmiyorlar.”

Benim dinim atalarım İbrahim, İshak ve Yakup’un dini. Allahtan başka ilah edinmeyiz. Esasında tek tanrıya inanmak bir lütuftur insanlar için. Her şeyi ondan itersin. İlah ilah dolaşmazsın.

39-Yâ sâhibeyi-ssicni eerbâbun muteferrikûne ayrun emi(A)llâhu-lvâhidu-lkahhâr(u)
-Ey benim iki zindan arkadaşım, birbirine aykırı Rabler mi daha hayırlı, yoksa bir ve her şeye üstün olan Allah mı?
-Ey zindan arkadaşlarım, birbirinden ayrı (bir sürü) Rabler mi daha hayırlıdır, yoksa kahhar (kahredici) olan bir tek Allah mı?’
-Ey benim zından arkadaşlarım! Parçalara bölünüp fırkalaşmış rabler mi daha hayırlıdır, Vahid ve Kahhar olan Allah mı?”

Şimdi söyleyin bana arkadaşlarım, tek ilah ve her kötüyü yok eden mi daha iyi, yoksa hiçbir şey yapamayan sahte ilahlar mı?

40-Mâ ta’budûne min dûnihi illâ esmâen semmeytumûhâ entum veâbâukum mâ enzela(A)llâhu bihâ min sultân(in)(c) ini-lhukmu illâ li(A)llâh(i)(c) emera ellâ ta’budû illâ iyyâh(u)(c) żâlike-ddînu-lkayyimu velâkinne ekśera-nnâsi lâ ya’lemûn(e)
-Sizin, ondan başka taptığınız şeyler, ancak sizin ve atalarınızın uydurup adlandırdığı şeylerden ibaret, Allah, onların tanrılığına dair hiçbir delil indirmemiştir; hüküm ancak Allah’ındır. Ancak ona kulluk etmenizi emretmiştir, başkasına değil. İşte dosdoğru din de budur, fakat insanların çoğu bilmez.
-‘Sizin Allah’tan başka taptıklarınız, Allah’ın kendileri hakkında hiç bir delil indirmediği, sizin ve atalarınızın ad olarak adlandırdıklarınızdan başkası değildir. Hüküm, yalnızca Allah’ındır. O, kendisinden başkasına kulluk etmemenizi emretmiştir. Dosdoğru din işte budur, ancak insanların çoğu bilmezler.’
-“O’nun yanında nelere kulluk ediyorsunuz? Sadece bir takım isimlere ki, adlarını siz ve atalarınız koymuştur. Onlar hakkında Allah, hiçbir kanıt indirmemiştir. Hüküm yalnız Allah’ındır. O, yalnız ve yalnız kendisine kulluk etmenizi emretti. Eskimez ve pörsümez din işte budur. Ama insanların çokları bilmiyorlar.”

Sizin taptıklarınız, atalarınızın uydurdukları yalanlardır. Allah hiçbirini kabul etmez. Sadece Allaha kulluk etmemizi emretmiştir. İşte tek ve daima var olacak olan din budur. İnsanların çoğu bundan gafildir.

Yâ sâhibeyi-ssicni emmâ ehadukumâ feyeskî rabbehu amrâ(an)(s) veemmâ-l-âaru feyuslebu fete/kulu-ttayru min ra/sih(i)(c) kudiye-l-emru-lleżî fîhi testeftiyân(i)
-Ey benim iki zindan arkadaşım, sizin biriniz, tekrar efendisine içki sunacak, fakat öbürü asılacak ve kuşlar, başını didip yiyecekler. İşte esasını anlamak istediğiniz şey böylece taktir edilmiş, bitmiştir.
-‘Ey zindan arkadaşlarım, ikinizden biri efendisine şarap içirecek, diğeri ise asılacak, kuş onun başından yiyecek. İşte hakkında fetva istemekte olduğunuz iş (artık) olup bitmiştir.’
-“Ey benim zından arkadaşlarım! Rüyanıza gelince: Bir taneniz rab edindiği kişiye şarap sunacak. Ötekiniz ise asılacak da kuşlar başından yiyecek. Hakkında fetva sorduğunuz iş, böyle hükme bağlanmıştır.”

Sizin rüyanıza gelince, biriniz efendisine hizmet edecek, onun şarap servisinde çalışacak. Öteki idam edilecek ve kuşlar beynini yiyecek. Rüyanızın tabiri budur.

42-Vekâle lilleżî zanne ennehu nâcin minhumâ-żkurnî ‘inde rabbike feensâhu-şşeytânu żikra rabbihi felebiśe fî-ssicni bid’a sinîn(e)
-Ve onlardan, kurtulacağını sandığına beni dedi, efendine anlat. Fakat Şeytan, efendisine bunu anlatmayı unutturdu ona ve bu yüzden daha nice yıllar zindanda kaldı
-Kurtulacağını sandığı kişiye dedi ki: ‘Efendinin katında beni hatırla.’ Fakat şeytan, efendisine hatırlatmayı ona unutturdu, böylece daha nice yıllar (Yusuf) zindanda kaldı.
-Yusuf o iki kişiden, kurtulacağını düşündüğüne şöyle dedi: “Rab edindiğin kişi yanında beni an.” Ama şeytan o adama, rab edindiği kişiye hatırlatmayı unutturdu. Böylece Yusuf yıllarca zındanda kaldı.

Şarap servisi yapacak olana adama, efendine beni anlat dedi fakat adam unuttu ve Yusuf yıllarca zindanda kaldı.

43-Vekâle-lmeliku innî erâ seb’a bekarâtin simânin ye/kuluhunne seb’un ‘icâfun veseb’a sunbulâtin udrin veuara yâbisât(in)(s) yâ eyyuhâ-lmeleu eftûnî fî ru/yâye in kuntum lirru/yâ ta’burûn(e)
-Padişah dedi ki: Rüyamda gördüm, yedi zayıf inek, yedi semiz ineği yiyordu; bir de yedi terütaze yeşil başakla yedi tane de kurumuş başak gördüm. Ey ileri gelenler, rüya yormayı biliyorsanız bu rüyamı yorun.
-Hükümdar:’ Ben (rüyamda) yedi besili inek görüyorum, onları yedi zayıf inek yiyor; bir de yedi yeşil başak ve diğerleri ise kupkuru. Ey önde gelen (kahin-bilginler,) eğer rüya yorumluyorsanız benim bu rüyamı çözüverin’ dedi.
-Kral dedi ki: “Düşümde yedi semiz inek görüyorum. Bunları yedi cılız inek yiyor. Ayrıca yedi yeşil başak, yedi de kuru başak görüyorum. Ey bendelerim! Eğer rüya tabir ediyorsanız, bu rüyam hakkında bana bir fetva verin.”

Bir gün kral, rüyamda dedi, yedi cılız inek yedi semiz ineği yiyordu. Yedi yeşil başak ve yedide kuru başak gördüm. Benim bu rüyamı kim tabir edebilir dedi.

44-Kâlû edġâśu ahlâm(in)(s) vemâ nahnu bite/vîli-l-ahlâmi bi’âlimîn(e)
-Onlar, karmakarışık ve aslı olmayan bir düş; biz bu çeşit boş rüyaları yormayı bilmeyiz dediler.
-Dediler ki: ‘(Bunlar) Karmakarışık düşlerdir. Biz böyle düşlerin yorumunu bilenler değiliz.’
-Dediler ki: “Bunlar, demet demet hayallerden ibarettir. Biz, hayal ve kuruntuların yorumunu bilenler değiliz.”

Rüya tabircileri, Bu biraz karışık bir rüya biz bunu tabir edemeyiz dediler.

45-Vekâle-lleżî necâ minhumâ veddekera ba’de ummetin enâ unebbi-ukum bite/vîlihi feersilûn(i)
-O iki adamdan biri olan ve zindandan kurtulan adam, nice zaman sonra hatırlayıp ben dedi bu rüyayı yorarım, beni hemen gönderin o zata.
-O (zindandan) kurtulmuş olanı, nice zaman sonra hatırladı ve: ‘Ben bunun yorumunu size haber veririm, hemen beni (zindana) gönderin’ dedi.
-Zındandaki iki adamdan kurtulanı, uzun bir zamandan sonra eskiyi hatırladı da şöyle dedi: “Onun yorumunu size ben haber veririm. Siz beni zındana gönderin.”

O iki zindan arkadaşından şarap dağıtan, Yusuf’u hemen hatırladı, ben bu rüyayı tabir ettirebilirim. Beni hemen zindana gönderin dedi.

46-Yûsufu eyyuhâ-ssiddîku eftinâ fî seb’i bekarâtin simânin ye/kuluhunne seb’un ‘icâfun veseb’i sunbulâtin udrin veuara yâbisâtin le’allî erci’u ilâ-nnâsi le’allehum ya’lemûn(e)
-Ey Yusuf dedi, ey çok gerçek, yedi semiz ineği yiyen yedi zayıf ineği, yedi yeşil ve bir de yedi kuru başağı yor bize de belki insanlara varır anlatırım, onlar da belki bilirler, anlarlar.
-(Zindana gidip:) ‘Yusuf, ey doğru (sözlü insan).. Yedi besili ineği yedi zayıf (ineğin) yediği ve yedi yeşil başakla diğerleri kuru olan (rüya) konusunda bize fetva ver. Umarım ki insanlara da (senin söylediklerinle) dönerim, belki onlar (bunun anlamını) öğrenmiş olurlar.’
-“Yusuf, ey özü-sözü doğru insan! Şu rüyayı yorumla bize. Yedi semiz inek var, yedi cılız inek bunları yiyor; yedi yeşil başak, bir yedi tane de kuru başak. Umarım buradan insanların yanına giderim, onlar da öğrenirler.”

Ey doğru insan, yedi cılız inek yedi semiz ineği yiyor, birde yedi yeşil başak ve yedi kuru başak, bu kralın rüyası, bunu tabir et belki seni tanımak isterler buradan kurtulursun dedi.

47-Kâle tezra’ûne seb’a sinîne deeben femâ hasadtum feżerûhu fî sunbulihi illâ kalîlen mimmâ te/kulûn(e)
-Yusuf dedi ki: Yedi yıl, adet olduğu gibi ekip biçin, hasılatın pek azını yiyin, geri kalanını saklayın.
-Dedi ki: ‘Siz yedi yıl, önceleri (ektiğiniz) gibi ekin ekin, yediğinizin az bir kısmı dışında (kalanını) biçtiklerinizi başağında bırakın.’
-Yusuf dedi: “Alışılageldiği şekliyle yedi yıl ekin ekeceksiniz. Biçtiklerinizden yiyecek kadar az bir miktar alır, gerisini başağında bırakırsınız.”

Yusuf, Yedi yıl ekin biçin ama az yiyin, gerisini baş aşağı saklayın.

48-Śumme ye/tî min ba’di żâlike seb’un şidâdun ye/kulne mâ kaddemtum lehunne illâ kalîlen mimmâ tuhsinûn(e)
-Bu yedi yıldan sonra yedi yıl kurak olacak, bu yıllarda da önceden biriktirdiğinizi, az bir miktarın saklamak şartıyla yiyin.
-Sonra bunun arkasından (kuraklığı) zorlu yedi yıl gelecektir, sakladığınız az bir miktar dışında, daha önce biriktirdiğinizi yiyip bitirecektir.’
-“Bunun ardından yedi kurak yıl gelecek. Bu yıllar, saklıyabileceğiniz bir miktar ekin hariç, önceden biriktirdiklerinizi yiyip tüketecek.”

Sonraki yedi yıl kuraklık olacak. Sakladıklarınızdan yiyin ama idareli olun, gerisini saklayın.

49-Śumme ye/tî min ba’di żâlike ‘âmun fîhi yuġâśu-nnâsu vefîhi ya’sirûn(e)
-Bundan sonra da bir yıl gelecek ki halk, yağmura kavuşacak, o yıl bol bol yağmurlar yağacak.
-Sonra bunun arkasından bir yıl gelecektir ki, insanlar onda bol bol yağmura kavuşturulacak ve onda sıkıp-sağacaklar.’
-“Bunun arkasından bir yıl gelecek ki, halk onda bol yağmura kavuşup rahat edecek; meyva suyu sıkıp süt sağacaklar.”

Yedi kurak yıldan sonra arkasından gelen yıl bol yağmur yağacak. Rahatlayacaksınız.

 

50-Vekâle-lmeliku-/tûnî bih(i)(s) felemmâ câehu-rrasûlu kâle-rci’ ilâ rabbike fes-elhu mâ bâlu-nnisveti-llâtî katta’ne eydiyehun(ne)(c) inne rabbî bikeydihinne ‘alîm(un)
-Padişah, o zatı getirin bana dedi. Elçi gelince dön efendine de dedi, ellerini doğrayan kadınların neydi zorları, bir sor ona; şüphe yok ki Rabbim, onların düzenini bilir.
-Hükümdar dedi ki: ‘Onu bana getirin.’ Ona elçi geldiğinde (Yusuf:) ‘Efendine dön de ona sor: ‘Ellerini kesen o kadınların durumu neydi? Doğrusu benim Rabbim, onların hileli düzenlerini gerçekten bilendir.’
-Kral: “Bu yorumu yapanı bana getirin.” dedi. Elçi kendisine gelince, Yusuf dedi ki: “Kralına dön de sor bakalım, o ellerini doğrayan kadınların derdi neydi? Rabbim, o kadınların hilelerini çok iyi bilmektedir.”

Kral o adamı bana getirin dedi. Yusuf elçi gelince geri dön kralına anlat o ellerini kesen kadınları. Rabbim benim masumiyetimi biliyor dedi.

51-Kâle mâ atbukunne iż râvedtunne yûsufe ‘an nefsih(i)(c) kulne hâşe li(A)llâhi mâ ‘alimnâ ‘aleyhi min sû-/(in)(c) kâleti-mraetu-l’azîzi-l-âne hashasa-lhakku enâ râvedtuhu ‘an nefsihi ve-innehu lemine-ssâdikîn(e)
-Padişah, o kadınlara, Yusuf’tan murat almak istediğiniz zaman ne haldeydiniz dedi. Allah için dediler, onun bir kötülüğünü görmedik, bilmedik. Azizin karısı da şimdi işte dedi, hak çıktı meydana, ondan murat almak isteyen bendim ancak ve o, hiç şüphe yok ki gerçeklerdendi.
-(Hükümdar topladığı o kadınlara:) ‘Yusuf’un nefsinden murad almak istediğinizde durumunuz neydi?’ dedi. Onlar: ‘Allah için, haşa’ dediler. ‘Biz ondan hiç bir kötülük görmedik.’ Aziz (Vezir)in karısı da dedi ki: ‘İşte şu anda gerçek orta yere çıktı; onun nefsinden ben murad almak istemiştim. O ise gerçekten doğruyu söylenlerdendir.’
-Kral dedi: “Yusuf’un nefsinden murat almak istediğinizde, derdiniz ne idi?” Dediler ki: “Allah şahit, biz onun hiçbir kötülüğünü bilmiyoruz.” Aziz’in karısı dedi ki: “İşte şimdi gerçek ortaya çıktı. Ben onunla gönül eğlendirmek istemiştim. O, özü-sözü doğru insanlardandı.”

Kral kadınlara sordu işin gerçeğinin ne olduğunu. Kadınlar biz ondan hiçbir kötülük görmedik dediler. Azizin karısı da itiraf etti. Ben ondan murat almak istedim ama o refüze etti, o çok dürüst bir insan dedi.

52-Żâlike liya’leme ennî lem eunhu bilġaybi veenna(A)llâhe lâ yehdî keyde-lâ-inîn(e)
-Yusuf, bu da dedi, padişahın, o yokken ona bir hainlik yapmadığımı bilmesi içindi ve şüphe yok ki Allah, hainlerin düzenlerini başarıyla sonuçlandırmaz.
-(Yusuf aracıya şunu söyledi:) ‘Bu, (itiraf Vezirin) yokluğunda gerçekten kendisine ihanet etmediğimi ve gerçekten Allah’ın ihanet edenlerin hileli-düzenlerini başarıya ulaştırmadığını kendisinin de bilip öğrenmesi içindi.’
-“Gerçeği söylüyorum ki, Yusuf, gıyabında ona hainlik etmediğimi, Allah’ın, hainlerin tuzağını başarıya ulaştırmayacağını bilsin.”

Yusuf, şimdi benim vezire hainlik etmediğim ortaya çıktı. Hainlerin tuzağı sonunda muhakkak ortaya çıkar dedi.

53-Vemâ uberri-u nefsî(c) inne-nnefse leemmâratun bi-ssû-i illâ mâ rahime rabbî(c) inne rabbî ġafûrun rahîm(un)
-Ve ben kendimi, hiç kötülükte bulunmam diye tamamıyla temize çıkaramam, ancak Rabbim acırsa kötülük yapmam. Şüphe yok ki Rabbim, suçları örter, rahimdir.
-‘(Yine de) Ben nefsimi temize çıkaramam. Çünkü gerçekten nefis, -Rabbimin kendisini esirgediği dışındavar gücüyle kötülüğü emredendir. Şüphesiz, benim Rabbim, bağışlayandır, esirgeyendir.’
-“Nefsimi ak-pak gösteremem. Çünkü nefs, Rabbimin merhamet ettiği durumlar hariç, olanca gücüyle kötülüğü emreder. Ama Rabbim çok affedici, çok esirgeyicidir.”

Ben kendime çok temizim demiyorum. Çünkü nefis hep insanı zorlar kötülüğe. Rabbim iyileri kollar ve esirger.

54-Vekâle-lmeliku-/tûnî bihi estalishu linefsî(s) felemmâ kellemehu kâle inneke-lyevme ledeynâ mekînun emîn(un)
-Padişah, onu tapıma getirin de dedi, kendime öz yakınım edineyim onu. Yusuf’la konuşunca da gerçekten de dedi, bugün sen büyük bir mevki sahibisin, emin bir adamsın.
-Hükümdar dedi ki: ‘Onu bana getirin, kendime bağlı kılayım.’ Onunla konuştuğunda da (şöyle) dedi: ‘Sen bugün bizim yanımızda (artık) önemli bir yer sahibisin, güvenilir (bir danışman-yönetici)sin.’
-Kral dedi ki: “Onu bana getirin, kendime özel dost edineyim.” Yusuf’la konuşunca da şöyle dedi: “Artık bugün yanımızda mevkii olan, güvenilir bir dostsun.”

Kral onu bana getirin dedi. Tanışınca da Yusuf’u kendine en yakınlarından yaptı. Sen güvenilir bir insansın dedi.

55-Kâle-c’alnî ‘alâ azâ-ini-l-ard(i)(s) innî hafîzun ‘alîm(un)
-Yusuf, beni ülkenin hazinelerine memur et, şüphe yok ki ben onları iyi korurum ve ne yapacağımı bilirim dedi.
-(Yusuf) Dedi ki: ‘Beni (bu) yerin (ülkenin) hazineleri üzerinde (bir yönetici) kıl. Çünkü ben, (bunları iyi) bir koruyucuyum, (yönetim işlerini de) bilenim.’
-Yusuf dedi ki: “Beni ülke hazinelerine bakan yap. Ben iyi bir koruyucuyum; bilgiliyim.”

Yusuf, beni dedi, bu ülkenin hazinelerini koruyan bir bakan yap. Ben bu işe yeterliyim dedi.

56-Vekeżâlike mekennâ liyûsufe fî-l-ardi yetebevveu minhâ hayśu yeşâ(u)(c) nusîbu birahmetinâ men neşâ(u)(s) velâ nudî’u ecra-lmuhsinîn(e)
-İşte Yusuf’a Mısır’da böylece bir mevki verdik, nereyi isterse orada, dilediği gibi konaklardı. Rahmetimizi, kime dilersek ona nasib ederiz ve iyilikte bulunanların ecrini zayi etmeyiz.
-İşte böylece biz yeryüzünde Yusuf’a güç ve imkan (iktidar) verdik. Öyle ki, orada (Mısır’da) dilediği yerde konakladı. Biz kime dilersek rahmetimizi nasib ederiz ve iyilik yapanların ecrini kayba uğratmayız.
-İşte böylece biz Yusuf’a yeryüzünde imkan ve mevki verdik. Ülkede, istediği yerde konaklayabiliyordu. Biz dilediğimiz kimseye rahmetimizi ulaştırırız; güzel düşünüp güzel davrananların ödülünü yitirmeyiz.

Böylece Yusuf Mısır’da çok önemli bir makama geldi. İstediğini yapar hiç kimse karışamazdı. İyilik yapanlara rahmetimizi esirgemeyiz.

57-Veleecru-l-âirati ayrun lilleżîne âmenû vekânû yettekûn(e)
-Ahiretin karşılığı ise, iman edenler ve takvada bulunanlar için daha hayırlıdır.
-Ahiret mükafatı ise, iman edip yolunu Allah ve kitabıyla bulanlar için daha değerlidir.
-İman edip takvaya sarılanlar için ahiretteki ödül elbette daha değerlidir.
 

Tabi ki, iyilikte, takvada devam edenler, gelecekte daha iyi durumlarda olurlar.
 
58-Vecâe ivetu yûsufe fedealû ‘aleyhi fe’arafehum vehum lehu munkirûn(e)
-Yusuf’un kardeşleri gelip huzuruna girdiler; Yusuf, onları tanıdı, fakat onlar, Yusuf’u tanıyamadılar.
-(Kuraklık başlayınca) Yusuf’un kardeşleri gelip yanına girdiler, onu tanımadıkları halde kendisi onları hemen tanıdı.
-Nihayet Yusuf’un kardeşleri çıkageldiler; o onları tanıdı. Ama onlar onu tanıyamıyorlardı.

Bir gün erzak yardımı almak için diğer muhtaçlar gibi Yusuf’un kardeşleri de geldi. Yusuf onları tanıdı. Kardeşleri Yusuf’u tanımadılar,

59-Velemmâ cehhezehum bicehâzihim kâle-/tûnî bi-ein lekum min ebîkum(c) elâ teravne ennî ûfî-lkeyle veenâ ayru-lmunzilîn(e)
-Yüklerini hazırlayınca onlara, aynı babadan olma bir kardeşinizi getirin bana dedi, görmüyor musunuz, ben ölçeği tamam ölçmedeyim ve konuk ağırlayanların da en hayırlısıyım.
-Onların erzak yüklerini hazırlayınca dedi ki: ‘Bana babanızdan olan kardeşinizi getirin. Görmüyor musunuz, ben ölçüyü tam tutarım ve ben konukseverlerin en hayırlısıyım.’
-Onların yüklerini hazırlatıp bağlatınca şöyle konuştu: “Sizin, aynı babadan bir kardeşiniz var, onu bana getirin. Görüyorsunuz, ben ölçüyü titizlikle yerine getiriyorum. Ben, konukseverlerin de en hayırlısıyım.”
 

Muhabbet arasında aynı babadan olma bir kardeşleri daha olduğunu söylediler. Yusuf gelecek sefer onu da buraya getirin onu da ağırlamak isterim dedi. Ben ağırlamayı severim.

60-Fe-in lem te/tûnî bihi felâ keyle lekum ‘indî velâ takrabûn(i)
-Onunla beraber gelmezseniz size benden bir ölçek bir şey bile yok, yaklaşmayın artık buraya.
-‘Eğer onu bana getirmeyecek olursanız, artık benim katımda sizin için bir ölçek (erzak) yoktur ve bana da yaklaşmayın.’
-“Eğer onu bana getirmezseniz, artık yanımda sizin için ölçülecek birşey yok, bir daha bana yaklaşmayın.”

Onunla tanışmak istiyorum. Getirmezseniz sizde gelmeyin dedi.

61-Kâlû senurâvidu ‘anhu ebâhu ve-innâ lefâ’ilûn(e)
-Babasından izin almaya çalışırız ve herhalde bu işi başarırız dediler.
-Dediler ki: ‘Onu babasından istemeye çalışacağız ve herhalde bunu yapabileceğiz.’
-Dediler: “Onu babasından isteyip getirmeye çalışacağız, herhalde bunu yapacağız da.”

Babası onu bizimle yollamak istemez ama üsteleriz, Sizin iyiliğinden bahsederiz dediler.

62-Vekâle lifityânihi-c’alû bidâ’atehum fî rihâlihim le’allehum ya’rifûnehâ iżâ-nkalebû ilâ ehlihim le’allehum yerci’ûn(e)
-Kullarına da, aldıkları zahireler içinde bulup gördükleri ikramı anlasınlar da tekrar gelsinler diye zahire bedellerini yüklerinin içine koyun diye emretti.
-Yardımcılarına dedi ki: ‘Sermayelerini (erzak bedellerini) yüklerinin içine koyun. İhtimal ki ailelerine döndüklerinde bunun farkına varırlar da belki geri dönerler.’
-Yusuf muhafızlarına dedi ki: “Onların sermayelerini yüklerinin içine koyun. Bakarsın ailelerine döndüklerinde onu fark eder de tekrar gelirler.”

Yusuf adamlarına kardeşlerinin ödedikleri erzak paralarını gizlice yüklerinin arasına koyun dedi. Memleketlerine dönünce görürler ve tekrar gelirler dedi.

63-Felemmâ race’û ilâ ebîhim kâlû yâ ebânâ muni’a minnâ-lkeylu feersil me’anâ eânâ nektel ve-innâ lehu lehâfizûn(e)
-Dönüp babalarına varınca baba dediler, bize artık zahire verilmeyecek, kardeşimizi de bizimle gönder de zahire alalım ve şüphe yok ki biz, onu iyice koruruz.
-Böylelikle babalarına döndükleri zaman, dediler ki: ‘Ey babamız, ölçek bizden engellendi. Bu durumda kardeşimizi bizimle gönder de erzağı alalım. Onu mutlaka koruyacağız.’
-Babalarına döndüklerinde dediler ki: “Ey babamız! Ölçü bizden yasaklandı. Şimdi kardeşimizi bizimle gönder ki, ölçüp alabilelim. Biz onu gerçekten iyi koruyacağız.”

Evlerine dönünce babalarına, kardeşimizi bizimle gönder. Göndermezsen bir daha yardım alamayız. Biz onu koruruz dediler.

64-Kâle hel âmenukum ‘aleyhi illâ kemâ emintukum ‘alâ eîhi min kabl(u)(s) fa(A)llâhu ayrun hâfizâ(an)(c) ve huve erhamu -rrâhimîn(e)
-Yakup, bundan önce kardeşini ne kadar emniyet ettiysem bunu da o kadar emniyet ederim size; şüphe yok ki Allah, koruyanların hayırlısıdır ve o, merhametlilerin en merhametlisidir dedi.
-Dedi ki: ‘Daha önce kardeşi konusunda size güvendiğimden başka (bir şekilde) onun hakkında size güvenir miyim? Allah en hayırlı koruyucudur ve O, esirgeyenlerin esirgeyicisidir.’
-Dedi: “Daha önce kardeşi için güvendiğim gibi yine güveneyim size, değil mi? Her neyse, koruyucu olarak Allah’tır en hayırlı olan. Merhamet edenlerin en merhametlisi de O’dur.”

Onun kardeşi (Yusuf) için size ne kadar güvendiysem, size şimdi de kardeşi için o kadar güvenirim. Tek koruyucu Allah’tır. Merhametlilerin en merhametlisidir.

65-Velemmâ fetehû metâ’ahum vecedû bidâ’atehum ruddet ileyhim(s) kâlû yâ ebânâ mâ nebġî(s) hâżihi bidâ’atunâ ruddet ileynâ(s) venemîru ehlenâ venahfezu eânâ venezdâdu keyle ba’îr(in)(s) żâlike keylun yesîr(un)
-Yüklerini açıp aldıkları zahireye karşılık verdikleri bedelleri de yüklerinin içinde bulunca baba dediler, daha ne istiyoruz? İşte zahire bedellerimiz de bize geri verilmiş. Onlarla tekrar ailemize zahire getiririz, kardeşimizi koruruz, daha fazla zahire alırız. Zaten bu seferki bize yetmeyecek kadar da az.
-Erzak yüklerini açıp da sermayelerinin kendilerine geri verilmiş olduğunu gördüklerinde, dediler ki: ‘Ey Babamız, daha neyi arıyoruz, işte sermayemiz bize geri verilmiş; (bununla yine) ailemize erzak getiririz, kardeşimizi koruruz ve bir deve yükünüde ilave ederiz. Bu (aldığımız) az bir ölçektir.’
-Yüklerini açtıklarında sermayelerini buldular; onlara geri verilmişti. “Ey babamız, dediler, daha ne istiyoruz! İşte sermayemiz, bize geri verilmiş. Ailemize yeniden yiyecek alırız. Kardeşimizi koruruz. Bir deve yükü zahire de ilave ederiz. Zaten şu aldığımız az bir miktardır.”

Erzaklarını açtıklarında ödedikleri parayı erzaklarının içinde buldular. Baba bak paramızı geri vermişler. Şimdi daha fazla erzak alırız zaten bu bize çok az. Kardeşimizi de koruruz.

66-Kâle len ursilehu me’akum hattâ tu/tûni mevśikan mina(A)llâhi lete/tunnenî bihi illâ en yuhâta bikum(s) felemmâ âtevhu mevśikahum kâla(A)llâhu ‘alâ mâ nekûlu vekîl(un)
-Etrafınız kuşatılmadıkça dedi, onu mutlaka geri getireceğinize dair Allah adına bir söz vermezseniz sizinle imkanı yok göndermem onu. Onlar, söz verince de bu dediklerimize Allah tanık olsun dedi.
-‘Bana etrafınızın çepeçevre kuşatılması dışında, onu ne olursa olsun mutlaka bana getireceğinize dair Allah adına kesin bir söz verinceye kadar, onu sizinle asla gönderemem.’ dedi. Böylelikle ona kesin bir söz verince dedi ki: ‘Allah, söylediklerimize vekildir.’
-Yakub dedi: “Hepinizin çepeçevre kuşatması müstesna, onu bana mutlaka getireceğinize dair Allah’tan bir garanti vermedikçe, onu sizinle asla göndermem.” Kardeşler ona garanti varince şöyle dedi: “Şu söylediğinize Allah Vekil’dir.”

Canınız bahasına koruyacağınıza dair Allah üzerine yemin etmedikçe onu sizinle yollamam. Allah üzerine yemin ettiler. Allah’ı da şahit kıldılar.

67-Vekâle yâ beniyye lâ tedulû min bâbin vâhidin vedulû min ebvâbin muteferrika(tin)(s) vemâ uġnî ‘ankum mina(A)llâhi min şey-/(in)(s) ini-lhukmu illâ li(A)llâh(i)(s) ‘aleyhi tevekkelt(u)(s) ve’aleyhi felyetevekkeli-lmutevekkilûn(e)
-Ve oğullarım dedi, hepiniz aynı kapıdan girmeyin, ayrıayrı kapılardan girin. Fakat gene de Allah’ın takdir ettiği hiçbir şeyi gideremem sizden; hüküm, ancak Allah’ındır. Ona dayandım ve dayananlar da ancak ona dayanmalı.
-Ve dedi ki: ‘Ey çocuklarım, tek bir kapıdan girmeyin, ayrı ayrı kapılardan girin. Ben size Allah’tan hiç bir şeyi sağlayamam (gideremem). Hüküm yalnızca Allah’ındır. Ben O’na tevekkül ettim. Tevekkül edenler de yalnızca O’na tevekkül etmelidirler.’
-Yakub şunu da söyledi: “Oğullarım, birtek kapıdan girmeyin, ayrı ayrı kapılardan girin. Gerçi ben, Allah’ın takdir ettiği birşeyi sizden savamam, hüküm yalnız Allah’ındır. Yalnız O’na dayandım ben, yalnız O’na güvenip dayansın tevekkül sahipleri.”

Oğullarım dedi, bir tek kapıdan girmeyin. Ayrı kapılardan girin, dikkati üzerinize çekmeyin. Gerçi Allah’ın takdiri ne ise o olur. Ben ona güveniyorum. Takva sahipleri de Allaha güvenerek işlerini yaparlar.

68-Velemmâ dealû min hayśu emerahum ebûhum mâ kâne yuġnî ‘anhum mina(A)llâhi min şey-in illâ hâceten fî nefsi ya’kûbe kadâhâ(c) ve-innehu leżû ‘ilmin limâ ‘allemnâhu velâkinne ekśera-nnâsi lâ ya’lemûn(e)
-Babalarının emrettiği gibi Mısır’a girdiler ama bu, Allah’ın takdirinden hiçbir şeyi gideremedi, ancak Yakup’un dileği yerine gelmiş oldu ve şüphe yok ki Yakup, kendisine öğretmiş olduğumuzdan dolayı bir bilgiye sahipti, fakat insanların çoğu bilmez.
-Babalarının kendilerine emrettiği yerden (Mısır’a) girdiklerinde, (bu,) -Yakub’un nefsindeki dileği açığa çıkarması dışındaonlara Allah’tan gelecek olan hiç bir şeyi (gidermeyi) sağlamadı. Gerçekten o, kendisine öğrettiğimiz için bir ilim sahibiydi. Ancak insanların çoğu bilmezler.
-Babalarının emrettiği yerlerden kente girdiklerinde, bu onlardan Allah’ın herhangi bir takdirini uzak tutmamıştı; sadece Yakub’un içindeki bir isteği gerçekleştirmişti. Yakub, bizim ona öğretmemizden dolayı bilgi sahibi idi. Ama halkın çoğu bunu bilmezdi.

Babalarının dediği gibi ayrı kapılardan girdiler. Bu Allah’ın planından bir şey değiştirmedi. Sadece babalarını dinlemiş oldular. Yakup ilim sahibi idi. Allah’ın planının ne ise onun olacağını biliyordu. İnsanların çoğu bu şekilde düşünmezler.

69-Velemmâ dealû ‘alâ yûsufe âvâ ileyhi eâh(u)(s) kâle innî enâ eûke felâ tebte-is bimâ kânû ya’melûn(e)
-Yusuf’un huzuruna girdikleri zaman Yusuf, kardeşini yanına aldı da ben senin kardeşinim dedi, onların yaptıkları hareketten kederlenme.
-Yusuf’un yanına girdikleri zaman, kardeşini bağrına bastı; ‘Ben’ dedi. ‘Senin gerçekten kardeşinim. Artık onların yaptıklarına üzülme.’
-Kardeşler Yusuf’un yanına girdiklerinde, Yusuf öz kardeşini yanına çekip dedi: “Ben var ya, ben senin kardeşinim. Onların yapıp ettiklerine üzülme,

Yusuf’un huzuruna çıktılar. Yusuf öz kardeşini özel görüşmeye aldı. Ben senin öz kardeşinim dedi. Diğer kardeşlerimizin bize yaptıklarına üzülme. şimdi bir plan yapacağım sen sadece izle dedi.

70-Felemmâ cehhezehum bicehâzihim ce’ale-ssikâyete fî rahli eîhi śümme eżżene mu-eżżinun eyyetuhâ-l’îru innekum lesârikûn(e)
-Onların yüklerini hazırlayınca şerbet içtiği bardağı kardeşinin yükünün içine koydurdu, sonra da ey kafile, siz hırsızsınız diye bir münadiye nida ettirdi
-Erzak yüklerini kendilerine hazırlayınca da, su kabını kardeşinin yükü içine bıraktı, sonra bir münadi (şöyle) seslendi: ‘Ey kafile, sizler gerçekten hırsızsınız.’
-Yusuf, kardeşlerinin yüklerini hazırlatırken su kabını öz kardeşinin yükü içine koydu. Sonra bir ünleyici şöyle haykırdı: “Ey kafile, siz herhalde hırsızlık ettiniz!”

Aldıkları erzakları yükledikten sonra, öz kardeşinin yükünün içine kralın şerbet bardağını gizlettirdi. Sonra biri bağırarak gelip siz hırsızsınız dedi.

71-Kâlû veakbelû ‘aleyhim mâżâ tefkidûn(e)
-Yakup’un oğulları, onlara dönerek ne kaybettiniz dediler.
-Onlara doğru yönelerek: ‘Neyi kaybettiniz?’ dediler.
-Onlara dönüp şöyle dediler: “Ne kaybettiniz?”

Niye bize hırsız diyorsunuz, neyiniz kayboldu ki dediler.

72-Kâlû nefkidu suvâ’a-lmeliki velimen câe bihi himlu ba’îrin ve enâ bihi ze’îm(un)
-Padişahın şerbet bardağını kaybettik, bulup getirene bir deve yükü zahire verilecek, ben de kefilim buna dediler.
-Dediler ki: ‘Hükümdarın su tasını kaybettik, kim onu (bulup) getirirse, (ona armağan olarak) bir deve yükü vardır. Ben de buna kefilim.’
-Dediler: “Kralın su tasını kaybettik. Onu getirene bir deve yükü ödül var. Kefili benim.”

Kralın şerbet bardağı kayboldu. Onu bulup getirene bir deve yükü erzak mükafat verilecek dediler.

73-Kâlû te(A)llâhi lekad ‘alimtum mâ ci/nâ linufside fî-l-ardi vemâ kunnâ sârikîn(e)
-Onlar, andolsun Allah’a ki dediler, biz yeryüzünde bir bozgunculuk, bir kötülük yapmak için gelmedik buraya, bunu siz de biliyorsunuz ve biz hırsız değiliz.
-‘Allah adına, hayret’ dediler. ‘Siz de biliyorsunuz ki, biz (bu) yere bozgunculuk çıkarmak amacıyla gelmedik; biz hırsız değiliz.’
-Kardeşler dediler: “Vallahi, siz de biliyorsunuz ki, biz bu toprağa bozgunculuk yapmak için gelmedik, hırsız da değiliz biz.”

Biz buraya çalmak için gelmedik. Biz hırsız değiliz. Allaha yemin ederiz dediler.

74-Kâlû femâ cezâuhu in kuntum kâżibîn(e)
-Onlara, yalan söylüyorsanız hangi cezaya razısınız dediler.
-‘Öyleyse’ dediler. ‘Eğer yalan söylüyorsanız (bunun) cezası nedir?’
-Sordular: “Eğer yalan söylüyorsanız, hırsızlığı yapanın cezası nedir?”

Yusuf’un adamları, eğer yalan söylüyorsanız, sizin geldiğiniz yerde hırsızların cezası nedir diye sordular.

75-Kâlû cezâuhu men vucide fî rahlihi fehuve cezâuh(u)(c) keżâlike neczî-zzâlimîn(e)
-Kimin yükünde bulunursa dediler, o, malını çaldığı adama köle olur. Biz zulmedenleri böyle cezalandırırız.
-‘Bunun cezası“ dediler, “(su tası) yükünde bulunanın kendisidir. İşte biz zulmedenleri böyle cezalandırırız.’
-Kardeşler dedi: “Cezası şu: Çalınan mal kimin yükünde çıkarsa yükün sahibi çalınan mala karşılık olacaktır. Biz zalimleri böyle cezalandırıyoruz.”

Çalınan şey kimde bulunursa, o mal sahibinin ömür boyu kölesi olur, bizim hırsıza verdiğimiz ceza budur dediler.

76-Febedee bi-ev’iyetihim kable vi’â-i eîhi śümme-staracehâ min vi’â-i eîh(i)(c) keżâlike kidnâ liyûsuf(e)(s) mâ kâne liye/uże eâhu fî dîni-lmeliki illâ en yeşâa(A)llâh(u)(c) nerfe’u deracâtin men neşâ/(u)(c) vefevka kulli żî ‘ilmin ‘alîm(un)
-Yusuf, kardeşinin yükünden önce onların yüklerini araştırmaya başladı, sonra da yitiğini kardeşinin yükünden çıkardı. Yusuf’a, böyle bir düzende bulunmasını emrettik, yoksa Allah dilemedikçe padişahın dinince kardeşini esir edemezdi; dilediğimizin derecelerini yüceltiriz ve her bilgi sahibinin üstünde bir bilen var.
-Böylece (Yusuf) kardeşinin kabından önce onların kablarını (yoklamaya) başladı, sonra onu kardeşinin kabından çıkardı. İşte biz Yusuf için böyle bir plan düzenledik. (Yoksa) Hükümdarın dininde (yürürlükteki kanuna göre) kardeşini (yanında) alıkoyamazdı. Ancak Allah’ın dilemesi başka. Biz dilediğimizi derecelerle yükseltiriz. Ve her bilgi sahibinin üstünde daha iyi bir bilen vardır.
-Bunun üzerine Yusuf öz kardeşinin heybesinden önce, öteki kardeşlerinin heybelerini aramaya başladı. Nihayet su kabını, öz kardeşinin heybesinden çıkardı. Yusuf’a böyle bir tuzak öğretmiştik. Yoksa Yusuf, Allah’ın dilemesi dışında, kralın dinine göre öz kardeşini alamazdı. Dilediklerimizi derece derece yükseltiriz biz. Her bilgi sahibinin üstünde bir başka bilen vardır.

Öyle ise arayalım bakalım kimden çıkacak diye başladılar onların yüklerini aramaya. Yusuf’un öz kardeşinin yükünü en sona bıraktılar. Ve tas onun yükünden çıktı. Kralın kanununa göre hırsızı esir alamazlardı. Yusuf’a bu planı biz öğrettik. Her bilgi sahibinin üstünde bir başka bilen vardır.

77-Kâlû in yesrik fekad seraka eun lehu min kabl(u)(c) feeserrahâ yûsufu fî nefsihi velem yubdihâ lehum(c) kâle entum şerrun mekânâ(en)(c) va(A)llâhu a’lemu bimâ tasifûn(e)
-Bu dediler, hırsızlık ettiyse daha önce bir kardeşi de hırsızlık etmişti. Yusuf, bunu gizledi onlardan ve kendi kendine dedi ki: Sizin durumunuz daha kötü, anlattığınız şeyi Allah daha iyi bilir.
-Dediler ki: ‘Şayet çalmış bulunuyorsa, bundan önce onun kardeşi de çalmıştı.’ Yusuf bunu kendi içinde saklı tuttu ve bunu onlara açıklamadı (ve içinden): ‘Siz daha kötü bir konumdasınız’ dedi. ‘Sizin düzmekte olduklarınızı Allah daha iyi bilir.’
-Kardeşler dediler ki: “Bu çaldı ya, bundan önce de onun kardeşi çalmıştı.” Yusuf bunu içinde sakladı, onlara açıklamadı. Şöyle diyordu: “Kötü bir konumdasınız. O sizin dilinize doladığınız şeyi Allah daha iyi biliyor.”

Eğer bu hırsızsa, bunun öz kardeşi de hırsızdı dediler. Yusuf bunu duyunca sesini çıkarmadı. Kendi kendine dedi ki, sizin durumunuzu ve iftiranızı Allah biliyor, şimdi daha da kötü bir durumdasınız.

78-Kâlû yâ eyyuhâ-l’azîzu inne lehu eben şeyan kebîran feuż ehadenâ mekâneh(u)(s) innâ nerâke mine-lmuhsinîn(e)
-Ey aziz dediler, onun ihtiyar bir babası var, onun yerine bizim birimizi al; seni görüyoruz ki gerçekten de iyilik edenlerdensin.
-Dediler ki: ‘Ey Vezir, gerçek şu ki, bunun yaşlı (ve) büyük bir babası var; onun yerine bizden birisini alıkoy. Doğrusu biz, seni iyilik yapanlardan görüyoruz.’
-Kardeşler dediler ki: “Ey vezir! Bunun ihtiyar bir babası var. Onun yerine bizden birini alıkoy. Senin iyilikseverlerden olduğuna inanıyoruz.”

Kardeşleri bizden birisini al, bunun bir babası var, bunu çok sever ve çok üzülür. Senin iyi biri olduğunu biliyoruz, ricamızı kabul et dediler.

79-Kâle me’âża(A)llâhi en ne/uże illâ men vecednâ metâ’anâ ‘indehu innâ iżen lezâlimûn(e)
-Allah’a sığınırım dedi, bir başkasını tutup köle yapmaktan; ancak malımızı kimde bulduysak onu köle yaparız biz; yoksa şüphesiz zulmedenlerden oluruz.
-Dedi ki: ‘Eşyamızı kendisinde bulduğumuzun dışında, birisini alıkoymamızdan Allah’a sığınırız. Yoksa bu durumda kuşkusuz biz zalim oluruz.’
-“Ne, dedi Yusuf, Allah korusun. Eşyamızı yükünde bulduğumuz adamdan başkasını tutamayız. Öyle birşey yaparsak zalimlerden oluruz.”

Hayır, olmaz dedi Yusuf. Eşyamız bunun yükünde bulundu. Onun yerine başkasını alırsak, başkasına zülüm etmiş oluruz dedi.

80-Felemmâ-stey-esû minhu alesû neciyyâ(en)(s) kâle kebîruhum elem ta’lemû enne ebâkum kad eaże ‘aleykum mevśikan mina(A)llâhi vemin kablu mâ ferrattum fî yûsuf(e)(s) felen ebraha-l-arda hattâ ye/żene lî ebî ev yahkuma(A)llâhu lî(s) vehuve ayru-lhâkimîn(e)
-Ondan tamamıyla ümitlerini kesince gizlice konuşarak çekildiler. Büyükleri, bilmiyor musunuz dedi, babanız Allah adına sizden kuvvetli bir söz aldı, daha önce de Yusuf hakkındaki vazifenizde ne çeşit kusur ettiniz? Babam izin verinceye dek, yahut Allah, benim hakkımda bir hüküm yürütünceye kadar ben buradan ayrılmayacağım ve o, hükmedenlerin en hayırlısıdır.
-Ondan umutlarını kestikleri zaman, (durumu) kendi aralarında görüşmek üzere bir yana çekildiler. Büyükleri dedi ki: ‘Babanızın size karşı Allah adına kesin bir söz aldığını ve daha önce Yusuf konusunda yaptığımız aşırılığı (işlediğimiz suçu) bilmiyor musunuz? Artık (bundan böyle) ben, ya babam bana izin verinceye veya Allah bana ilişkin hüküm verinceye kadar (bu) yerden kesin olarak ayrılamam. O, hüküm verenlerin en hayırlısıdır.’
-Yusuf’tan ümidi kesince bir kenara çekilip tartışmaya başladılar. Büyükleri dedi ki: “Babanızın sizden Allah adına garanti aldığını, daha önce Yusuf’a yaptığınız haksızlığı bilmez misiniz? Babam bana izin verinceye, yahut da Allah hakkımda hükmedinceye kadar bu ülkeden ayrılmayacağım. Yargıçların en hayırlısıdır O.”

Ümitleri kalmayınca huzurdan çekildiler. Kendi aralarında ne yapacaklarını konuşmaya başladılar. İçlerinden en iyi olanı, ben buradan ayrılmayacağım, babamıza Allah adına söz vermiştik. Daha önce Yusuf’a yaptığımız zaten çok kötüydü. Babam dön derse ancak o zaman dönerim dedi.

81-İrci’û ilâ ebîkum fekûlû yâ ebânâ inne-bneke seraka vemâ şehidnâ illâ bimâ ‘alimnâ vemâ kunnâ lilġaybi hâfiżîn(e)
-Siz babanıza dönün de baba deyin, oğlun hırsızlık etti ve biz, ancak bildiğimizi söyleyerek tanıklıkta bulunduk, gizli olanıysa zaten bilemeyiz.
-Dönün babanıza ve deyin ki: ‘-Ey babamız, senin oğlun gerçekten hırsızlık etti. Biz, bildiğimizden başkasına şahitlik etmedik. Biz gaybın kollayıcıları değiliz.’
-Babanıza dönüp şöyle deyin: “Ey babamız, oğlun hırsızlık etti. Biz sadece bildiğimize tanıklık ettik. Biz gaybı bilenler değiliz.”

 

Siz gidin babamıza deyin ki, oğlun hırsızlıkla suçlandı, biz sadece çalınanın onu yükünden çıktığına şahit olduk. Kim ne oyun yaptı, niye bu bizim başımıza geldi bilmiyoruz deyin.


82-Ves-eli-lkaryete-lletî kunnâ fîhâ vel’îra-lletî akbelnâ fîhâ(s) ve-innâ lesâdikûn(e)
-İçinde bulunduğumuz şehir halkına da sor, beraber geldiğimiz kervan halkına da ve şüphe yok ki doğru söylemekteyiz.
-İçinde (yaşamakta) olduğumuz şehre sor, hem kendisinde geldiğimiz kervana da. Biz gerçekten doğruyu söylüyoruz.’
-İçinde bulunduğumuz kente, beraberinde döndüğümüz kervana sor. Biz gerçeğin ta kendisini söylüyoruz.”

Babalarına, bunu herkes duydu, biliyor. İstersen bizimle beraber kervanda olanlara sor dediler.

83-Kâle bel sevvelet lekum enfusukum emrâ(an)(s) fesabrun cemîl(un)(s) ‘asa(A)llâhu en ye/tiyenî bihim cemî’â(an)(c) innehu huve-l’alîmu-lhakîm(u)
-Yakup, olsaolsa dedi, nefisleriniz, yaptığınız işi size güzel, o güç işi kolay göstermiş; fakat ben, pek güzel dayanır, sabrederim. Umarım ki Allah hepsine birden kavuşturur beni, hiç şüphe yok ki o, her şeyi bilir, hüküm ve hikmet sahibidir.
-(Şehre dönüp durumu babalarına aktarınca o:) ‘Hayır’ dedi. ‘Nefsiniz sizi yanıltıp (böyle) bir işe sürüklemiş. Bundan sonra (bana düşen) güzel bir sabırdır. Umulur ki Allah (pek yakın bir gelecekte) onların tümünü bana getirir. Çünkü O, bilenin, hüküm ve hikmet sahibi olanın kendisidir.’
-Yakub dedi ki: “Hayır, öyle değil, nefisleriniz sizi yine bir işe itmiş. Bana düşen yine güzel bir sabra sarılmak. Bakarsın Allah onların hepsini bana getirir. Çünkü Alim olan O, Hakim olan O’dur.”

Yakup, hayır size inanmıyorum, yine bir kötü iş yaptınız. Size karşı elimden bir şey gelmez ancak sabrederim. Allahtan bir gün onları bana geri getirmesini dilerim dedi. O her şeyi bilir ve hükmünü ona göre verir.

84-Vetevellâ ‘anhum vekâle yâ esefâ ‘alâ yûsufe vebyaddat ‘aynâhu mine-lhuzni fehuve kazîm(un)
-Ve onlardan yüz çevirdi de ey beni tükenmez, sonu gelmez kederlere salan Yusuf demeye başladı ve kederden gözleri ağardı ve artık derdini yutmaktaydı o.
-Ve onlardan yüz(ünü) çevirdi ve: ‘Ey Yusuf’a karşı (artan dayanılmaz) kahrım’ dedi ve gözleri üzüntüsünden (ağardıkça) ağardı. Ki yutkundukça yutkunuyordu.’
-Ve yüzünü onlardan öteye döndürdü de şöyle inledi: “Ey Yusuf’a duyduğum gam, neredesin!” Ve kederden gözlerine ak düştü. Durmadan yutkunuyordu.

Onlardan ayrıldı, onlarla konuşmamaya karar verdi. Yusuf’um nerelerdesin diyerek ağlamaktan gözleri görmez oldu.

85-Kâlû ta(A)llâhi tefteu teżkuru yûsufe hattâ tekûne haradan ev tekûne mine-lhâlikîn(e)
-Allah’a andolsun dediler, hala Yusuf’u anıp durmadasın, sonunda hastalanıp eriyecek, yahut da helak olup gideceksin.
-‘Allah adına, hayret’ dediler. ‘Hâlâ Yusuf’u anıp duruyorsun. Sonunda (ya kahrından) hastalanacaksın ya da helake uğrayanlardan olacaksın.’
-Dediler ki: “Hala Yusuf’u anıp duruyorsun. Sonunda ya kederinden eriyeceksin yahut da helak olup gideceksin.”

Ev halkı, hala Yusuf’u düşünüyorsun. Kendini helak edeceksin, bak gözlerinde görmez oldu dediler.

86-Kâle innemâ eşkû beśśî vehuznî ila(A)llâhi vea’lemu mina(A)llâhi mâ lâ ta’lemûn(e)
-Ben dedi, taşan derdimi, kederimi ancak Allah’a arzetmedeyim ve Allah tarafından sizin bilmediğiniz şeyleri biliyorum ben.
-Dedi ki: ‘Ben, dayanılmaz kahrımı ve üzüntümü yalnızca Allah’a şikayet ediyorum. Ben Allah’tan (bir bilgi olarak) sizin bilmediğinizi de biliyorum.’
-Dedi ki: “Ben, içimi doldurup taşan özlemimi, kederimi Allah’a arz ederim. Ve Allah’ın yardımıyla sizin bilmediğiniz şeyleri bilirim.”

Ben üzüntümü, özlemimi Allaha bırakıyorum. Allah’ın yardımı ile sizin bilmediklerinizi de biliyorum dedi.

87-Yâ beniyye-żhebû fetehassesû min yûsufe veeîhi velâ tey-esû min ravhi(A)llâh(i)(s) innehu lâ yey-esu min ravhi(A)llâhi illâ-lkavmu-lkâfirûn(e)
-Oğullarım dedi, gidin, Yusuf’la kardeşinden bir haber getirin ve Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin; çünkü kafir olan topluluktan başka kimsecikler, Allah’ın rahmetinden ümit kesmez.
-‘Oğullarım, gidin de Yusuf ile kardeşinden (etraflı bir araştırma yapıp) bir haber getirin ve Allah’ın rahmetinden umut kesmeyin. Çünkü kâfirler topluluğundan başkası Allah’ın rahmetinden umut kesmez.’
-“Ey oğullarım! Gidin, artık Yusuf’u ve kardeşini bulmak için dikkat kesilin. Allah’ın rahmetinden de ümit kesmeyin çünkü, Allah’ın rahmetinden, küfre sapanlar topluluğundan başkası ümit kesmez.”

Tekrar erzak almaya gidecekleri vakit babaları, karşıma Yusuf’u ve kardeşini bulmadan, almadan gelmeyin dedi. Bulmak için arayın, Allahtan da ümidinizi kesmeyin. Sadece küfür ehli Allahtan ümidini keser dedi.

88-Felemmâ dealû ‘aleyhi kâlû yâ eyyuhâ-l’azîzu messenâ veehlenâ-ddurru veci/nâ bibidâ’atin muzcâtin feevfi lenâ-lkeyle vetesaddek ‘aleynâ(s) inna(A)llâhe yeczî-lmutesaddikîn(e)
-Huzuruna girdikleri zaman ey aziz dediler, biz de darda kaldık, açlığa düştük, ailemiz de ve pek değersiz bir karşılıkla geldik, bize zahire ver ve tasadduk et bize, şüphe yok ki Allah lutfedenleri sever.
-Böylece onun (Yusuf’un) huzuruna girdikleri zaman, dediler ki: ‘Ey Vezir, bize ve ailemize şiddetli bir darlık dokundu; önemi olmayan bir sermaye ile geldik. Bize artık (yine) ölçeği tam olarak ver ve bize ilave bir bağışta bulun. Şüphesiz Allah, tasaddukta bulunanlara karşılığını verir.’
-Tekrar Yusuf’un yanına girdiklerinde şöyle dediler: “Ey Vezir! Bize de ailemize de zorluk dokundu. Önemsiz bir sermaye ile geldik. Sen bize tam ölçü zahire ver, bize sadaka vermiş ol. Allah, karşılıksız verenleri ödüllendirir.”

Yusuf’un huzuruna çıktıklarında, Ailemiz çok zor durumda, paramızda kalmadı. Bize tam erzak ver ve onu sadaka say. Biliyorsun ki Allah karşılıksız verenleri ödüllendirir dediler.

89-Kâle hel ‘alimtum mâ fe’altum biyûsufe veeîhi iż entum câhilûn(e)
-Dedi ki: Bilgisiz olduğunuz çağlarda Yusuf’a ve kardeşine neler yaptığınızı biliyor musunuz?
-(Yusuf) Dedi ki: ‘Sizler, cahiller iken Yusuf’a ve kardeşine neler yaptığınızı biliyor musunuz?’
-Dedi: “O cahil zamanınızda Yusuf’a ve kardeşinize ne yaptığınızı biliyorsunuz değil mi?”

Siz dedi o cahil gençlik zamanınızda Yusuf’a ve kardeşine neler yapıyordunuz hatırlıyor musunuz?

90-Kâlû e-inneke leente yûsuf(e)(s) kâle enâ yûsufu vehâżâ eî(s) kad menna(A)llâhu ‘aleynâ(s) innehu men yetteki veyasbir fe-inna(A)llâhe lâ yudî’u ecra-lmuhsinîn(e)
-Yoksa dediler, sen Yusuf musun? Ben dedi Yusuf’um, bu da kardeşim. Allah lutfetti bize. Şüphe yok ki kim çekinir ve sabrederse mutlaka Allah, bu çeşit iyilik edenlerin ecrini zayi etmez.
-‘Sen gerçekten Yusuf musun, sensin öyle mi?’ dediler. ‘Ben Yusuf’um’ dedi. ‘Ve bu da kardeşimdir. Doğrusu Allah bize lütufda bulundu. Gerçek şu ki, kim sakınır ve sabrederse, şüphesiz Allah, iyilikte bulunanların karşılığını boşa çıkarmaz.’
-Dediler ki: “Sen, yoksa sen Yusuf musun?” “Evet, dedi, ben Yusuf’um. İşte şu da kardeşim. Allah bize lütufta bulundu. Kim Allah’tan korkar, sabrederse Allah güzel düşünüp davrananların ödülünü yitirmez.”

Yoksa sen Yusuf musun dediler. Evet, ben Yusuf’um buda kardeşim. Allah bize lütfetti. Allahtan korkan ve güzel düşünüp sabredenlere Allah lütuf eder dedi.

91-Kâlû ta(A)llâhi lekad âśeraka(A)llâhu ‘aleynâ ve-in kunnâ leâti-în(e)
-Allah’a andolsun ki dediler, Allah seni gerçekten de bizden üstün etmiş ve doğrucası biz hata etmiştik.
-Dediler ki: ‘Allah adına, hayret, Allah seni gerçekten bize karşı tercih edip-seçmiştir ve biz de gerçekten hataya düşenler idik.’
-Dediler: “Vallahi, Allah seni bizden üstün kıldı / seni bize tercih etti. Doğrusu biz de büyük suç işlemiştik.”

Allah seni bizden üstün kılmış. Bizde anlamadan sana karşı büyük günahlar işledik dediler.

92-Kâle lâ teśrîbe ‘aleykumu-lyevm(e)(s) yaġfiru(A)llâhu lekum(s) vehuve erhamu-rrâhimîn(e)
-Bugün sizi ne ayıplama var dedi, ne kınama; Allah yarlıgasın sizi ve o, merhametlilerin en merhametlisidir.
-Dedi ki: ‘Bugün size karşı sorgulama, kınama yoktur. Sizi Allah bağışlasın. O, merhametlilerin (en) merhametlisidir.’
-Yusuf dedi: “Bugün azarlanmayacaksınız. Allah sizi affeder. O, rahmet edenlerin en merhametlisidir.”

Yusuf, Korkmayın sizi kınamıyorum ve yargılamıyorum. Allah sizi affetsin. O affedicidir.

93-İżhebû bikamîsî hâżâ feelkûhu ‘alâ vechi ebî ye/ti basîran ve/tûnî bi-ehlikum ecme’în(e)
-Şu gömleğimi alın da götürün, babamın gözlerine sürün, iyileşir, görmeye başlar. Bütün ailenizle gelin buraya.
-‘Bu gömleğimle gidin de, babamın yüzüne sürün. Gözü (yine) görür hale gelir. Bütün ailenizi de bana getirin.’
-“Şu gömleğimi götürün, babamın yüzü üstüne koyun ki, gözü görür hale gelsin. Ve sonra da bütün ailenizle toplanıp bana gelin.”

Yusuf, bu gömleğimi alın babamın yüzüne gözüne sürün gözleri açılsın. Sonra bütün ailemizi toplayın buraya getirin dedi.

94-Velemmâ fesaleti-l’îru kâle ebûhum innî leecidu rîha yûsuf(e)(s) levlâ en tufennidûn(i)
-Kervan, Mısır’dan ayrılınca babaları, bana bunak demeseniz bari, Yusuf’un kokusunu duyuyorum dedi.
-Kafile (Mısır’dan) ayrılmaya başladığı zaman, babaları dedi ki: ‘Eğer beni bunamış saymıyorsanız, inanın Yusuf’un kokusunu (burnumda tüter) buluyorum.’
-Kervan oradan ayrılınca, öte yandan babaları şöyle seslendi: “Yemin olsun, ben Yusuf’un kokusunu duyuyorum. Umarım bana bunaklık isnat etmezsiniz.”

Kervan geriye dönmeğe başladı. Babaları, bana bunak demeseniz eğer ben Yusuf’un kokusunu alıyorum dedi.

95-Kâlû ta(A)llâhi inneke lefî dalâlike-lkadîm(i)
-Andolsun Allah’a ki dediler, sen hala eski yanlışında ısrar etmedesin.
-‘Allah adına, hayret’ dediler. ‘Sen hâlâ geçmişteki yanlışlığındasın.’
-Dediler: “Vallahi, sen hala o eski sapıklığında diretiyorsun!”

Ev halkı, sen gerçekten bunadın. Hala Yusuf deyip duruyorsun dediler.

96-Felemmâ en câe-lbeşîru elkâhu ‘alâ vechihi fertedde basîrâ(an)(s) kâle elem ekul lekum innî a’lemu mina(A)llâhi mâ lâ ta’lemûn(e)
-Müjdeci gelip de onu (gömleği) onun yüzüne sürdüğü zaman, gözü görür olarak (sağlığına) dönüverdi. (Yakub) Dedi ki: ‘Ben, size bilmediğinizi Allah’tan gerçekten biliyorum demedim mi?’
-Müjdeci gelip de gömleği gözlerine sürünce Yakup’un gözleri açıldı, görmeye başladı. Demedim mi size, şüphe yok ki Allah bana bildirmiştir, sizin bilmediğiniz şeyleri bilirim ben dedi.
-Müjdeci gelip gömleği yüzünün üstüne bırakınca, gözü derhal görür hale geldi. Yakub: “Ben size demedim mi? Allah’ın izniyle sizin bilmediklerinizi bilirim.” diye konuştu.

Oğulları geldikleri zaman Yusuf’un gömleğini yüzüne sürdüler, Yakup’un gözleri açıldı, tekrar sağlığına kavuştu. Ben size dememiş miydim, sizin bilmediklerinizi ben biliyorum dedi.

97-Kâlû yâ ebânâ-staġfir lenâ żunûbenâ innâ kunnâ âti-în(e)
-Babamız dediler, suçlarımızın yarlıganmasını dile, gerçekten de yanlış bir harekette bulunduk biz.
-(Çocukları da:) ‘Ey babamız, bizim için günahlarımızın bağışlanmasını dile. Biz gerçekten hataya düşenler idik’ dediler.
-Oğulları dediler ki: “Ey babamız! Günahlarımızın affını dile. Gerçekten biz hata işledik.”

Çocukları, babamız bizi affet, biz gerçekten büyük suçlar işledik dediler.

98-Kâle sevfe estaġfiru lekum rabbî(s) innehu huve-lġafûru-rrahîm(u)
-Rabbimden yarlıganmanızı dileyeceğim dedi, şüphe yok ki o, suçları örter, rahimdir.
-‘İlerde sizin için Rabbimden bağışlanma dilerim. Çünkü O, bağışlayandır, esirgeyendir’ dedi.
-Dedi: “Rabbimden sizin için af dileyeceğim. Çok affedicidir O, çok merhametlidir.”

Ben sizi affettim. Rabbimde sizi affetsin dedi. O çok affedicidir,

99-Felemmâ dealû ‘alâ yûsufe âvâ ileyhi ebeveyhi vekâle-dulû misra in şâa(A)llâhu âminîn(e)
-Yusuf’un huzuruna girdikleri zaman o, anasına, babasına sarıldı, kucakladı onları ve Allah’ın izniyle dedi, emin olarak girin Mısır’a
-Böylece onlar (gelip) Yusuf’un yanına girdikleri zaman, anne ve babasını bağrına bastı ve dedi ki: ‘Allah’ın dilemesiyle Mısır’a güvenlik içinde giriniz
-Nihayet Yusuf’un huzuruna vardıklarında Yusuf, ana-babasına sarılıp kucakladı. Ve şöyle dedi: “Girin Mısır’a, Allah dilerse emniyet ve güven içinde olacaksınız.”

Yusuf annesini, babasını karşısını görünce sevinç ve özlemle kucaklaştılar. Mısır’a hoş geldiniz dedi. Burada, Allah’ın izni ile emin ve güven içinde yerleşin dedi.

100-Verafe’a ebeveyhi ‘alâ-l’arşi vearrû lehu succedâ(en)(s) vekâle yâ ebeti hâżâ te/vîlu ru/yâye min kablu kad ce’alehâ rabbî hakkâ(an)(s) vekad ahsene bî iż aracenî mine-ssicni vecâe bikum mine-lbedvi min ba’di en nezeġa-şşeytânu beynî vebeyne ivetî(c) inne rabbî latîfun limâ yeşâ(u)(c) innehu huve-l’alîmu-lhakîm(u)
-Anasıyla babasını tahta çıkartıp oturttu ve hepsi de ona karşı secdeye kapandılar. Babacığım dedi, evvelce gördüğüm rüya, bu işte, Rabbim onu gerçekleştirdi ve beni zindandan çıkararak lutfetti bana; Şeytan, benimle kardeşlerimin arasını bozduktan sonra da sizi çölden getirdi. Şüphe yok ki Rabbim, dilediği şeyi tedbir edip lütfüyle meydana getirir; şüphe yok ki o her şeyi bilir, hüküm ve hikmet sahibidir.
-Babasını ve annesini tahta çıkarıp oturttu; onun için secdeye kapandılar. Dedi ki: ‘Ey Babam, bu, daha önceki rüyamın yorumudur. Doğrusu Rabbim onu gerçek kıldı. Bana iyilik etti, çünkü beni zindandan çıkardı. Şeytan benimle kardeşlerimin arasını açtıktan sonra, (O,) çölden sizi getirdi. Şüphesiz benim Rabbim, dilediğini pek ince düzenleyip tedbir edendi. Gerçekten bilen, hüküm ve hikmet sahibi O’dur.’
-Ana-babasını tahtın üstüne çıkardı. Hepsi, Yusuf’un önünde secde eder gibi eğildiler. Yusuf dedi: “Babacığım, işte bu, benim önceden gördüğüm rüyanın yorumudur. Rabbim onu gerçekleştirdi. O, bana çok güzel lütuflarda bulundu. Şeytan, benimle kardeşlerim arasına yamukluk soktuktan sonra, O beni zındandan çıkardı. Sizi de çölden getirdi. Rabbim, dilediği şeyde çok ince lütuflar sergiliyor. Alim olan O’dur, Hakim olan O’dur.”

Yusuf annesini babasını tahtın üzerine çıkardı. Hepsi de Yusuf’a secdeye kapandılar. Yusuf, işte babacığım gördüğüm rüya şimdi çıktı. Rabbim bana güzel şeyler ikram etti. Şeytan, kardeşlerim ile benim aramı açtı. Buraya geldim, Zindana girdim. Sonra Bakan oldum. Sizleri o çölden çıkardım, buraya getirdim. Hep bunlar Rabbimin ince planıydı. O Âlim ve Hüküm sahibidir. Ne isterse o olur.

101-Rabbi kad âteytenî mine-lmulki ve’allemtenî min te/vîli-l-ehâdîś(i)(c) fâtira-ssemâvâti vel-ardi ente veliyyî fî-ddunyâ vel-âira(ti)(s) teveffenî muslimen veelhiknî bi-ssâlihîn(e)
-Rabbim, sen bana saltanat ihsan ettin ve rüya yormasını bellettin. Ey gökleri ve yeryüzünü yaratan, sensin benim dostum, yardımcım dünyada da, ahirette de, beni Müslüman olarak öldür ve düzgün, iyi kullarına kat beni.
-‘Rabbim, Sen bana mülkten (bir pay ve onu yönetme imkanını) verdin, sözlerin yorumundan (bir bilgi) öğrettin. Göklerin ve yerin yaratıcısı, dünyada ve ahirette benim velim Sensin. Müslüman olarak benim hayatıma son ver ve beni salihlerin arasına kat.’
-“Rabbim, sen bana mülk ve saltanattan bir nasip verdin. Olayların ve düşlerin yorumundan bana bir ilim öğrettin. Ey gökleri ve yeri yaratan! Benim dünyada da ahirette de Veli’m sensin. Beni müslüman olarak öldür ve beni barış ve iyilik sevenler arasına kat.”

Yusuf Rabbine dua etti. Ey Rabbim bana mülk ve saltanat verdin. Rüya yorumunun ilmini öğrettin. Ey göklerin ve yerin sahibi, benim tek sahibim ve dostum sensin. Beni Müslüman olarak yaşat ve Salih kimselerin arasına koy dedi.

102-Żâlike min enbâ-i-lġaybi nûhîhi ileyk(e)(s) vemâ kunte ledeyhim iż ecme’û emrahum vehum yemkurûn(e)
-İşte bu, gaibe ait haberlerdendir ki sana vahyetmedeyiz. Düzene girişerek yapacakları işi kararlaştırdıkları zaman yanlarında değildin ya.
-Bu, sana (ey Muhammed) vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Yoksa onlar, (Yusuf’un kardeşleri) o hileli-düzeni kurarlarken, yapacakları işe birlikte karar verdikleri zaman sen yanlarında değildin.
-İşte bunlar, sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Onlar birlikte karar verip tuzak kurarlarken sen yanlarında değildin.

İşte, Ya Muhammed, bu senin bilmediğin bir hikâye. Bütün bu olaylar ve hileler yaşanırken sen orada değildin.

103-Vemâ ekśeru-nnâsi velev haraste bimu/minîn(e)
-Sen ne kadar üstlerine düşersen düş, gene de insanların çoğu imana gelmez.
-Sen şiddetle arzu etsen bile, insanların çoğu iman edecek değildir.
-Sen hırslanasıya istesen de, insanların çoğu inanmayacaktır.

Bu bilmediğin bilgileri onlara ne kadar anlatsan da, yine de insanların birçoğu sana inanmayacaklardır.

104-Vemâ tes-eluhum ‘aleyhi min ecr(in)(c) in huve illâ żikrun lil’âlemîn(e)
-Buna karşılık bir ücret de istemiyorsun, bu, alemlere öğütten başka bir şey değil.
-Oysa ki sen buna karşı onlardan bir ücret de istemiyorsun. O, alemler için yalnızca bir ‘öğüt ve hatırlatmadır.’
-Sen, bu tebliğin için onlardan bir ücret istemiyorsun. O, bütün âlemler için bir hatırlatmadan başka şey değildir.

Ki sen onlardan bir ücrette istemiyorsun. Hâlbuki anlattıkların, âlemler için bir hatırlatma ve öğüttür.

105-Vekeeyyin min âyetin fî-ssemâvâti vel-ardi yemurrûne ‘aleyhâ vehum ‘anhâ mu’ridûn(e)
-Göklerde ve yeryüzünde nice deliller vardır ki onları görmezler ve yüz çevirip giderler.
-Göklerde ve yerde nice ayetler vardır ki, üzerinden geçerler de, ona sırtlarını dönüp giderler.
-Göklerde ve yerde nice mucizeler var ki, yanlarından geçerler de dönüp bakmazlar bile.

Bu ve buna benzer olaylar göklerde ve yerde devamlı oluyor ama insanların çoğu dikkatini vermezler. (her şey Allah’ın planı dahilinde olur)

106-Vemâ yu/minu ekśeruhum bi(A)llâhi illâ vehum muşrikûn(e)
-Çoğu inanmaz da ona şirk koşar.
-Onların çoğu Allah’a iman etmezler de ancak şirk katıp-dururlar.
-Onların çoğu şirke bulaşmış olmadan Allah’a iman etmez.

Birde Allaha ortak koşmadan da iman etmezler.

107-Efeeminû en te/tiyehum ġâşiyetun min ‘ażâbi(A)llâhi ev te/tiyehumu-ssâ’atu baġteten vehum lâ yeş’urûn(e)
-Yoksa onlar, herkesi gelip kaplayacak Allah azabından, yahut hiç haberleri yokken ansızın gelip çatacak kıyametten emin mi oluyorlar?
-Şimdi onlar, kendilerine Allah’ın azabından kapsamlı bir bürümenin gelmesinden veya onların hiç haberleri yokken kıyametin onlara apansız gelmesinden kendilerini güvende mi buldular?
-Peki onlar, Allah’ın azabından bir sarıp sarmalayanın gelmesinden yahut hiç farkında olmadıkları bir sırada kıyametin ansızın tepelerine inmesinden emin mi bulunuyorlar?

Başlarına gelecek bir kazadan veya ansızın gelen kıyametten (ölümden) emin midirler?

108-Kul hâżihi sebîlî ed’û ila(A)llâh(i)(c) ‘alâ basîratin enâ vemeni-ttebe’anî(s) vesubhâna(A)llâhi vemâ enâ mine-lmuşrikîn(e)
-De ki: İşte bu, benim yolum; ben de can gözüm açık olarak sizi Allah’a çağırmadayım, bana uyanlar da o çeşit çağırmada ve Allah’ı tenzih ederim ve ben müşriklerden değilim.
-De ki: ‘Bu, benim yolumdur. Bir basiret üzere Allah’a davet ederim; ben ve bana uyanlar da. Ve Allah’ı tenzih ederim, ben müşriklerden değilim.’
-De ki: “İşte benim yolum budur. Ben, Allah’a basiret üzere çağırırım / dua ederim. Beni izleyenler de… Şanı yücedir Allah’ın! Ben müşriklerden değilim.”

De ki ya Muhammed, (Ya insanlar) ben Rabbimin ince planlarını anlamaya çalışarak yaşamaktayım. Bana inananlarda öyle. Biz Allaha ortak koşanlardan değiliz.

109-Vemâ erselnâ min kablike illâ ricâlen nûhî ileyhim min ehli-lkurâ(k) efelem yesîrû fî-l-ardi feyenzurû keyfe kâne ‘âkibetu-lleżîne min kablihim(k) veledâru-l-âirati ayrun lilleżîne-ttekav(k) efelâ ta’kilûn(e)
-Senden önce gönderdiğimiz kimseler de şehirlerin ahalisinden birtakım adamlardı ancak. Yeryüzünde hiç mi gezmezler de kendilerinden öncekilerin sonucu ne olmuş, görmezler? Ve ahiret yurdu, çekinenler için elbette daha hayırlıdır, hala mı akıl etmezsiniz?
-Biz senden önce, şehirler halkına kendilerine vahyettiğimiz erkekler dışında (başkalarını elçi olarak) göndermedik. Hiç yeryüzünde dolaşmıyorlar mı, ki kendilerinden öncekilerin nasıl bir sona uğradıklarını görmüş olsunlar? Korkup-sakınanlar için ahiret yurdu elbette daha hayırlıdır. Siz yine de akıl erdirmeyecek misiniz?
-Senden önce gönderdiklerimiz de kentler halkından kendilerine vahyettiğimiz bazı erlerden başkası değildi. Yeryüzünde dolaşmadılar mı ki, onlardan öncekilerin akıbeti nice oldu görsünler. Elbette ki ahiret yurdu sakınanlar için daha hayırlıdır. Hala akıllarınızı kullanmayacak mısınız?”

Biz sizden önce gelen geçen milletlere de senin gibi insanlar gönderdik. Bakın o kentlerden hiçbiri kalmadı. Ölümden sonraki hayat, sakınanlar için daha hayırlıdır. Düşünüp aklınızı kullanın.

110-Hattâ iżâ-stey-ese-rrusulu vezannû ennehum kad kużibû câehum nasrunâ fenucciye men neşâ/(u)(s) velâ yuraddu be/sunâ ‘ani-lkavmi-lmucrimîn(e)
-Sonucu peygamberler, tamamıyla ümitlerini kesip tamamıyla inkar edileceklerini sandıkları zaman yardımımız gelmiştir de dilediğimizi kurtarmışızdır. Fakat azabımız, suçlu topluluktan hiçbir suretle geriye çevrilemez.
-Öyle ki elçiler, umutlarını kesip de, artık gerçekten yalanladıklarını sandıkları bir sırada onlara yardımımız gelmiştir; biz kimi dilersek o kurtulmuştur. Suçlu-günahkarlar topluluğundan zorlu azabımız kesin olarak geri çevrilmeyecektir.
-Ne zaman ki resuller ümitsizlğe düşüp yalanlandıkları kanısına vardılar, işte o zaman yardımımız kendilerine ulaştı da dilediklerimiz kurtarıldı. Azabımız, suçlular topluluğundan geri çevrilemez.

O Resullerden bazıları halktan ümitlerini kestikleri vakit, biz onlara daima yardım ettik. Halkı da sonunda gazaba uğradı. Biz bütün suçluları böyle cezalandırırız.

111-Lekad kâne fî kasasihim ‘ibratun li-ulî-l-elbâb(i)(k) mâ kâne hadîśen yufterâ velâkin tasdîka-lleżî beyne yedeyhi vetefsîle kulli şey-in vehuden verahmeten likavmin yu/minûn(e)
-Andolsun ki onların hikayelerinde akıl ve dirayet sahiplerine ibretler var. Uydurulmuş bir söz değil, önceki kitapları gerçekleyen ve her şeyi bildiren bir söz bu ve inanan topluluğa da hidayet ve rahmet.
-Andolsun, onların kıssalarında temiz akıl sahipleri için ibretler vardır. (Bu Kur’an) düzüp uydurulacak bir söz değildir, ancak kendinden öncekilerin doğrulayıcısı, her şeyin ‘çeşitli biçimlerde açıklaması’ ve iman eden bir topluluk için bir hidayet ve rahmettir.
-Andolsun ki, resullerin hikayelerinde, aklını ve gönlünü çalıştıranlar için bir ibret vardır. Bu Kur’an, uydurulacak bir hadis / bir söz değildir; aksine o, kendinden önceki vahyi tasdik eder, herşeyi ayrıntılarıyla gösterir. İnanan bir topluluk için de bir kılavuz ve rahmettir.

Ant olsun ki bütün bu Resullerin hikâyelerinde, düşünen insanlar için ibretler vardır. Bu sözler uydurulmuş sözler değildir. Aksine, geçmişi doğrulayıcı ve daha açık olarak anlatılmış bilgilerdir. İnanlara hem kılavuz hem de rahmettir.