İçeriğe geç

Yunus

Kırmızı renkli yazılar Latin alfabesi ile Kuran’ı Kerim; 

Mavi renkli yazılar değişik hocaların Mealler; 

Siyah renkli yazılar benim bu meallerden anladıklarım;

——————————————-

(Resmi Mushaf: 10 / İniş Sırası: 51)——

Bu surede, yine çok derin ilimler, bilgiler anlatılıyor. Zamanla evrende yaşayan insanlar olacağını, onlara bazı insanların ilah diyeceğinden bahsediyor. Oralara nasıl gidileceği, nasıl yaşanılacağı ve ne gibi felaketler başımıza gelebileceği anlatılıyor. Yunusun balık karnındaki yaşamından örnek almamızı istiyor

Bismillahirrahmanirrahim


1-Elif-lâm-râ(c) tilke âyâtu-lkitâbi-lhakîm(i)
-Elif, Lam, Ra. Bunlar, hikmetli Kitabın ayetleridir.
-Elif lam ra, işte hükmü kesin ve gerçek olan kitabın ayetleri.
-Elif, Lam, Ra. İşte sana hikmetlerle dolu Kitap’ın ayetleri.

İşte bunlar Elif, Lam, Ra, ilim ve bilgi dolu kitabın ayetleridir.


2-Ekâne linnâsi ‘aceben en evhaynâ ilâ raculin minhum en enżiri-nnâse vebeşşiri-lleżîne âmenû enne lehum kademe sidkin ‘inde rabbihim(k) kâle-lkâfirûne inne hâżâ lesâhirun mubîn(un)
-İnsanları korkutmak ve inananlara, gerçek bir güzel mükafat, inançlarına karşılık yücelik ve nimet verileceğini, şefaate mazhar olacaklarını müjdelemek için içlerinden bir ere vahyetmemiz, insanlara tuhaf mı geldi de kafirler, şüphe yok ki dediler, bu, apaçık bir büyücü.
-İçlerinden bir adama: ‘İnsanları uyar ve iman edenlere, muhakkak kendileri için Rableri katında ‘gerçek bir makam’ olduğunu müjde ver’ diye vahyetmemiz, insanlara şaşırtıcı mı geldi? İnkâr edenler: “Gerçekten bu, açıkça bir büyücüdür’ dediler
-“İnsanları uyar, iman edenlere de kendileri için Allah katında yüksek bir doğruluk derecesi bulunduğunu müjdele” diye içlerinden bir er kişiye vahiy göndermemiz, insanlara şaşırtıcı mı geldi? Küfre batanlar: “Bu adam açık bir büyücüdür.” dediler.

İnsanları uyar ve inananlar için (özel bir gruba) Allah’ın katında yüksek dereceler olduğunu müjdele. Rableri içlerinden bir insanı elçi olarak göndermesi size şaşırtıcımı geldi. Açık bir büyücü diyorlar.

(İnsanlara geçmişte yüzlerce binlerce elçiler geldiğini o zamanda da herkes biliyordu. Buradaki şaşırma elçinin gelmesi değil söylediği ilmi bilgiler olmalı)

3-İnne rabbekumu(A)llâhu-lleżî aleka-ssemâvâti vel-arda fî sitteti eyyâmin śümme-stevâ alâ alarş(i)(s) yudebbiru-l-emr(a)(s) mâ min şefî’in illâ min ba’di iżnih(i)(c) żâlikumu(A)llâhu rabbukum fa’budûh(u)(c) efelâ teżekkerûn(e)
-Şüphe yok Rabbiniz, öyle bir Allah’tır ki gökleri ve yeryüzünü altı günde yarattı da sonra arşında kudret ve tedbiriyle her şeye hakim oldu. Her işi o, takdir ve gereğince tedbir eder. Onun izni olmadıkça hiçbir şefaatçi, şefaatte bulunamaz. İşte Rabbiniz olan Allah budur, artık kulluk edin ona. Düşünmez, ibret almaz mısınız?
-Şüphesiz sizin Rabbiniz, altı günde gökleri ve yeri yaratan, sonra arşa istiva eden, işleri evirip-çeviren Allah’tır. Onun izni olmadıktan sonra, hiç kimse şefaatçi olamaz. İşte Rabbiniz olan Allah budur, öyleyse O’na kulluk edin. Yine de öğüt alıp düşünmeyecek misiniz?
-Şu bir gerçek ki, sizin Rabbiniz gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra arş üzerine egemenlik kurup iş ve oluşu çekip çeviren Allah’tır. O’nun izni olmadıkça, hiçbir şefaatçı devreye giremez. İşte bu Allah’tır sizin Rabbiniz. Artık O’na kulluk / ibadet edin. Düşünüp anlamıyor musunuz?

(Ey evren bilimcileri) sizin Rabbiniz gökleri ve yeri altı günde yarattı. (Atom altı parçacıktan tut, galaksilere kadar her şeyi var eden ve her var ettiğini idare eden) sonra bütün bu arşı, evreni kontrol altına alıp idare eden sizin Rabbinizdir. Hiç kimse, izni olmadıktan sonra herhangi bir şeyi değiştirmez, engelleyemez. Artık ona kulluk edin. Üzerinde düşünür, araştırırsanız görür anlarsınız.

4-İleyhi merci’ukum cemî’â(an)(s) va’da(A)llâhi hakkâ(an)(c) innehu yebdeu-lalka śümme yu’îduhu liyecziye-lleżîne âmenû veamilû-ssâlihâti bilkist(i)(c) velleżîne keferû lehum şerâbun min hamîmin veażâbun elîmun bimâ kânû yekfurûn(e)
-Hepinizin dönüp varacağı yer, onun tapısıdır, gerçek olarak bunu vaadetmiştir Allah. Hiç şüphe yok ki o, halkı önce yaratır, sonra da inanıp iyi işlerde bulunanları, adalet üzere ve tam karşılığıyla mükafatlandırmak için ölümden sonra tekrar diriltir; kafir olanlaraysa, inkarlarından dolayı, içmek üzere kaynar su ve elemli bir azap vardır.
-Sizin tümünüzün dönüşü O’nadır. Allah’ın va’di bir gerçektir. İman edip salih amellerde bulunanlara, adaletle karşılık vermek için yaratmayı başlatan, sonra onu iade edecek olan O’dur. İnkâr edenler ise, küfürleri dolayısıyla, onlar için kaynar sudan bir içki ve acı bir azab vardır.
-Allah’tan hak bir vaat olarak hepinizin dönüşü yalnız O’nadır. Yaradılışı başlatır, sonra yarattıklarını varlık alanına ardarda çıkarır ki, iman edip barışa / hayra yönelik amelleri yerli yerince sergileyenleri ödüllendirsin. Küfre dalanlara gelince, onlar için, nankörlük edip gerçeği örtmeleri yüzünden, kaynar sudan bir içki ve acıklı bir azap öngörülmüştür.

Allah’ın yaratma planına göre her şey sonunda ona dönecektir. Önce yoktan var eder sonra yaratmaya devam eder. Bu yaratmayı ve yaşamı tüm canlıların gelişip cennette yaşayacak hale gelmesi için yapar. Kim o hale gelmiş ise (salih ameller işlemiş ise) cennette mükâfatlarını verir. O hale gelemeyenlere (küfre sapanlara) gelince, onların (düzelmeleri) için içecekleri kaynar su ve azaptır (acı iksir)

5-Huve-lleżî ce’ale-şşemse diyâen velkamera nûran vekadderahu menâzile lita’lemû ‘adede-ssinîne velhisâb(e)(c) mâ aleka(A)llâhu żâlike illâ bilhakk(i)(c) yufassilu-l-âyâti likavmin yalemûn(e)
-Öyle bir mabuttur o ki güneşi parlak ziyalı, ayı aydın ışıklı yarattı ve yılların sayısını ve hesabı bilmeniz için ona menziller tayin etti. Allah bunları boş yere değil, gerçek bir fayda için halketti. Bilen topluluğa delillerini açıklayıp bildirmededir.
-Güneşi bir aydınlık, ayı bir nur kılan ve yılların sayısını ve hesabı bilmeniz için ona duraklar tesbit eden O’dur. Allah, bunları ancak hak ile yaratmıştır. O, bilen bir topluluk için ayetleri böyle birer birer açıklamaktadır.
-Güneş’i ısı ve ışık kaynağı; Ay’ı, hesabı ve yılların sayısını bilesiniz diye bir nur yapıp ona evreler takdir eden O’dur. Allah bütün bunları rastgele değil, şaşmaz ölçülere bağlı olarak yaratmıştır. Bilgiyle donanmış bir topluluk için (kozmolojistler) ayetleri detaylandırıyor.

Güneşi ışık ve ısı kaynağı, Ay’ı ise yansıtan olarak yarattı, ayları, yılları bilmeniz için onlarda belli menziller yaptı. Onları hayata destek olarak yarattı. İlim adamlarının onların üzerinde çalışıp (tüm insanların kurtuluşu için) öğreneceği çok şeyler vardır.

6-İnne fî-tilâfi-lleyli ve-nnehâri vemâ aleka(A)llâhu fî-ssemâvâti vel-ardi leâyâtin likavmin yettekûn(e)
-Geceyle gündüzün, birbiri ardınca gelip gitmesinde ve Allah’ın, göklerde ve yeryüzünde halkettiği şeyler de, çekinen topluluğa elbette deliller var
-Gerçekten, gece ile gündüzün ardarda gelişinde ve Allah’ın göklerde ve yerde yarattığı şeylerde korkup-sakınan bir topluluk için elbette ayetler vardır.
-Şu bir gerçek ki, geceyle gündüzün birbiri ardınca değişip durmasında, Allah’ın göklerde ve yerde vücut verdiği şeylerde, sakınan bir topluluk için sayısız ayetler vardır.

(İlk olarak) Gece ile gündüzün uzayıp kısalarak art arda gelişlerinin nasıl olduğunu çalışın. Göklerde ve yerde var olan her şeye ince ince bakın, çalışın. Gelişmeniz için onlarda birçok bilgiler ve yararlar vardır.

7-İnne-lleżîne lâ yercûne likâenâ veradû bilhayâti-ddunyâ vatmeennû bihâ velleżîne hum ‘an âyâtinâ ġâfilûn(e)
-Şüphe yok ki bize kavuşacaklarını ummayanlar ve dünya yaşayışına razı olup yürekleri onunla yatışanlar ve delillerimizden gaflet edenler.
-Bizimle karşılaşmayı ummayanlar, dünya hayatına razı olanlar ve bununla tatmin olanlar ve bizim ayetlerimizden habersiz olanlar;
-Şu bir gerçek ki, bize kavuşmayı ummayanlar, iğreti hayatla tatmin bulup onunla rahatlayanlar ve ayetlerimizden uzaklaşıp gaflete dalanlar,

Tekrar dirileceklerine inanmayanlar, bu hayatla tatmin olur. (Dikkatini çektiğimiz ilimleri çalışmaz) dünyevi zevklerle yaşar. Ayetlerimizi, ilmimizi çalışmayı istemezler.

8-Ulâ-ike me/vâhumu-nnâru bimâ kânû yeksibûn(e)
-Öyle kişilerdir ki onların yurtları, kazançlarına karşılık ateştir
-İşte bunların, kazandıkları dolayısıyla barınma yerleri ateştir.
-Kazandıkları şeyler yüzünden varış yerleri ateş olacakların ta kendileridir.

İşte bunların geleceği için yatırımları pişmanlık ateşidir.

(İlimde ilerlememiş, sadece dünya zevki için yaşamaya devam etmiş, evrenin sonu gelince de onlarında sonu pişmanlık olmuştur)

9-İnne-lleżîne âmenû ve’amilû-ssâlihâti yehdîhim rabbuhum bi-îmânihim(s) tecrî min tahtihimu-l-enhâru fî cennâti-nna’îm(i)
-İnanıp iyi işlerde bulunanlaraysa Rableri, nimetlerle dolu olan ve kıyılarından ırmaklar akan cennetlerin yolunu gösterir.
-İman edenler ve salih amellerde bulunanlar da, Rableri onları imanları dolayısıyla altından ırmaklar akan, nimetlerle donatılmış cennetlere yöneltip-iletir (hidayet eder).
-İman edip barışa / hayra yönelik amel sergileyenlere gelince, Rableri onları imanlarıyla doğruya ve güzele iletir. Nimetlerle dolu cennetlerde onların altlarından ırmaklar akacaktır.

İman edip iyi işler yaparak, (tüm insanlar için dediğim ilimleri çalışarak) ilimde ilerleyenler, sonunda nimetler içinde, altından ırmaklar akan cennetlerde yaşayacaklardır.

10-Da’vâhum fîhâ subhâneke-(A)llâhumme ve tehiyyetuhum fîhâ selâm(un)© veâiru davâhum eni-lhamdu li(A)llâhi rabbi-l’âlemîn€
-Orada duaları, seni tenzih ederiz, noksan sıfatlardan arısın ey Allah’ım sözüdür, birbirlerine iltifatları, esenlik sana sözü ve dualarının, senalarının sonu da hamd, alemlerin Rabbi Allah’a cümlesi.
-Oradaki duaları: ‘Allah’ım, Sen ne yücesin’dir ve oradaki dirlik temennileri: ‘Selam’dır; dualarının sonu da: ‘Gerçekten, hamd alemlerin Rabbi olan Allah’ındır.’
-Orada onların yakarışı, “tespih ederiz seni ey Allahımız” ve birbirlerine esenlik dilemeleri, “selam” şeklindedir. Ve onların son çağırışları şudur: Bütün övgüler alemlerin Rabbi Allah’adır.

Onlar ne kadar mutlu olduklarının farkındadır. Devamlı Allaha şükür ederler. Kendi aralarında güven ve itimat vardır. Allah’ın ilmi bizi buralara getirdi diye şükrederler

11-Velev yu’accilu(A)llâhu linnâsi-şşerra-sti’câlehum bilayri lekudiye ileyhim eceluhum(s) feneżeru-lleżîne lâ yercûne likâenâ fî tuġyânihim ya’mehûn(e)
-Allah, insanların, hayrın çarçabuk oluvermesini istedikleri gibi şerri çarçabuk veriverseydi ecellerinin gelip çatmasına çoktan hükmedilmiş olurdu. Fakat biz, bize kavuşmayı ummayanları, azgınlıklarında sersem bir halde bırakırız.
-Eğer Allah, onların hayra ulaşmak için çarçabuk davrandıkları gibi, insanlara şerri de çabuklaştırsaydı, mutlaka ecellerine hüküm verilirdi. İşte bize kavuşmayı ummayanları biz böylece taşkınlıkları içinde şaşkınca dolaşır bir durumda bırakırız.
-Allah insanlara şerri, onların hayrı acele istedikleri gibi çabucak verseydi, ecellerinin onlara ulaşmasına çoktan hükmedilmiş olurdu. Ama biz, bize kavuşmayı ummayanları kendi azgınlıkları içinde körü körüne bocalamaya bırakırız.

İnsanlar çalıştıkları ilimlerde çabuk ve kolay netice almak isterler. Yaptıkları hatalarında onlara çabuk netice verseydik, onlardan bir kişi bile şimdi hayatta olmazdı. Hatalarını düzeltmeleri için onlara zaman veririz.

12-Ve-iżâ messe-l-insâne-ddurru de’ânâ licenbihi ev kâ’iden ev kâ-imen felemmâ keşefnâ ‘anhu durrahu merra keen lem yed’unâ ilâ durrin messeh(u)(c) keżâlike zuyyine lilmusrifîne mâ kânû ya’melûn(e)
-İnsana bir zarar gelince yanüstü yatarak, yahut oturduğu halde, yahut da ayakta dua eder bize; o zararı ondan giderdik mi sanki o zarara uğramamış da o yüzden bize dua etmemiştir, öylece dönergider. İşte aşkın hareketlerde bulunanlara, yaptıkları işler, böylece hoş görünmededir.
-İnsana bir zarar dokunduğunda, yan yatarken, otururken ya da ayaktayken bize dua eder; zararını üstünden kaldırdığımız zaman ise, sanki kendisine dokunan zarara bizi hiç çağırmamış gibi döner-gider. İşte, ölçüyü taşıranlara yapmakta oldukları böyle süslenmiştir.
-İnsana zorluk dokunduğu zaman; yan yatarken, otururken, ayaktayken bize yalvarır. Ama sıkıntısını çözdüğümüzde, kendisine dokunan bir zorluk yüzünden bize hiç yalvarmamış gibi çekip gider. Haksızlığa / aşırılığa sapanlara, yapmakta oldukları işte böyle süslü gösterilmiştir.

(Bazı ilim adamları problemi çözemeyince) bize yatarken, ayakta iken, otururken yalvarırlar. Çözüm ilham edilince hemen bizi unuturlar. Üstüne üstlük birde şımarırlar.


13-Velekad ehleknâ-lkurûne min kablikum lemmâ zalemû vecâet-hum rusuluhum bilbeyyinâti vemâ kânû liyu/minû(c) keżâlike neczî-lkavme-lmucrimîn(e)
-Andolsun ki sizden önce gelip geçen nice toplulukları zulmettikleri için helak ettik. Peygamberleri, onlara apaçık delillerle gelseydi gene de inanmazlardı. İşte mücrim topluluğu böyle cezalandırırız biz.
-Andolsun, sizden önceki nesilleri, resulleri kendilerine apaçık deliller getirdiği halde, zulmettikleri ve iman etmeyecek oldukları için yıkıma uğrattık. İşte biz, suçlu-günahkar olan bir topluluğu böyle cezalandırırız.
-Andolsun ki biz sizden önceki kuşakları, zulmettikleri ve resulleri kendilerine açık kanıtlar getirdiği halde inanmadıkları için, helak ettik. Günaha batanlar topluluğunu biz böyle cezalandırırız.

Birçok nesiller, ilim adamları (resuller) gelen felaketi ikaz ettikleri halde dinlemediler, sonunda helak oldular. Cezası olmayan hiçbir hata yoktur, kural böyledir.

14-Śümme ce’alnâkum alâ-ife fî-l-ardi min badihim linenzura keyfe tamelûn(e)
-Onlardan sonra da bakalım nasıl hareket edeceksiniz diye yeryüzünde sizi hüküm ve kudret sahibi kıldık.
-Sonra, nasıl yapıp-davranacaksınız diye gözlemek için, onların ardından sizi yeryüzünde halifeler kıldık.
-Sonra onların ardından yeryüzünde sizi hükmedenler kıldık ki, nasıl iş yapacağınızı görelim.

Sonra sizler (evrende) o yer yüzlerine yerleştiniz ve kontrol altına aldınız. Sizlerin nasıl işler yapacağınıza bakacağız. Aynı hataları yaparsanız sizin de neticeniz helak olmaktır.

15-Ve-iżâ tutlâ ‘aleyhim âyâtunâ beyyinâtin() kâle-lleżîne lâ yercûne likâenâ-/ti bikur-ânin ġayri hâżâ ev beddilh(u)(c) kul mâ yekûnu lî en ubeddilehu min tilkâ-i nefsî(s) in ettebi’u illâ mâ yûhâ iley(ye)(s) innî eâfu in asaytu rabbî ażâbe yevmin azîm(in)
-Onlara apaçık delilleri muhtevi olan ayetlerimiz okunduğu zaman bize kavuşmayı ummayanlar, bize bundan başka bir Kur’an getir, yahut da değiştir onu dediler. De ki: Ben onu kendiliğimden değiştiremem, ben, ancak bana vahyedilene uyarım ve şüphe yok ki ben, isyan ettiğim takdirde o pek büyük günün azabından korkarım.
-Onlara ayetlerimiz apaçık belgeler olarak okunduğunda, bizimle karşılaşmayı ummayanlar, derler ki: ‘Bundan başka bir Kur’an getir veya onu değiştir.’ De ki: ‘Benim onu kendi nefsimin bir öngörmesi olarak değiştirmem benim için olacak şey değildir. Ben, yalnızca bana vahyolunana uyarım. Eğer Rabbime isyan edersem, gerçekten ben, büyük günün azabından korkarım.’
-Ayetlerimiz onlara açık-seçik parçalar halinde okunduğu zaman, bize ulaşmayı ummayanlar şöyle dediler: “Bundan başka bir Kur’an getir yahut bunu değiştir.” De ki: “Onu kendiliğimden değiştirmem benim için söz konusu olamaz. Ben sadece bana vahyolunana uyuyorum. Rabbime isyan edersem, büyük bir günün azabından korkuya düşerim.”

Tabiatı, doğayı, maddeyi ve kanunlarını biliyorsunuz. Değiştirmek istiyorsunuz. O kanunları kimse değiştiremez. Felaketle neticelenir. Ben bundan sizin için korkarım.

16-Kul lev şâa(A)llâhu mâ televtuhu ‘aleykum velâ edrâkum bih(i)(s) fekad lebiśtu fîkum ‘umuran minkablih(i)(c) efelâ ta’kilûn(e)
-De ki: Allah isteseydi okumazdım onu size ve o da, onda ne olduğunu bildirmez, anlatmazdı size. O inmeden önce de aranızda ömür sürmüştüm, hala mı aklınızı başınıza almıyorsunuz?
-De ki: ‘Eğer Allah dileseydi, onu size okumazdım ve onu size bildirmezdi. Ben ondan önce sizin içinizde bir ömür sürdüm. Siz yine de akıl erdirmeyecek misiniz?’
-De ki: “Allah dileseydi, onu size okumazdım, onu size bildirmezdi de. Ondan önce içinizde bir ömür kalmıştım. Hala aklınızı kullanmayacak mısınız?”

Allah dileseydi ben bu bilgileri size okumazdım, size bildirmezdi de. Ben sizinle bir ömür beraberim, beni tanıyorsunuz, aklınızı kullanın.

17-Femen azlemu mimmeni-fterâ ‘ala(A)llâhi keżiben ev keżżebe bi-âyâtih(i)(c) innehu lâ yuflihu-lmucrimûn(e)
-Yalan yere Allah’a iftira edenden, yahut onun ayetlerini inkar edenden daha zalim kimdir ki? Şüphe yok ki suçlular, asla kurtulmazlar, muratlarına ermezler.
-Allah’a karşı yalan uydurup iftira düzenden ve O’nun ayetlerini yalanlayandan daha zalim kimdir? Şüphesiz O, suçlu-günahkarları kurtuluşa erdirmez.
-Yalan düzerek Allah’a iftira eden yahut onun ayetlerini yalanlayan kişiden daha zalim kim var? Şu bir gerçek ki, suçlular iflah etmezler.

Ben sizlere bu bilgileri vermezsem, yalan söylersem, benden zalim kim olabilir. Benim sonumda felaket olur.

18-Veya’budûne min dûni(A)llâhi mâ lâ yadurruhum velâ yenfe’uhum veyekûlûne hâulâ-i şufe’âunâ ‘inda(A)llâh(i)(c) kul etunebbi-ûna(A)llâhe bimâ lâ ya’lemu fî-ssemâvâti velâ fî-l-ard(i)(c) subhânehu vete’âlâ ‘ammâ yuşrikûn(e)
-Ve Allah’ı bırakırlar da kendilerine ne bir zarar edebilecek, ne bir fayda verebilecek şeylere taparlar ve bunlar derler, Allah katında şefaatçilerimiz bizim. De ki: Allah’a, göklerde ve yeryüzünde bilmediği birşeyi mi haber vermedesiniz? O, müşriklerin şirk koştukları şeylerden tamamıyla münezzehtir ve çok yücedir.
-Allah’ı bırakıp kendilerine zarar vermeyecek ve yararları dokunmayacak şeylere kulluk ederler ve: ‘Bunlar Allah katında bizim şefaatçilerimizdir’ derler. De ki: ‘Siz, Allah’a, göklerde ve yerde bilmediği bir şey mi haber veriyorsunuz? O, sizin şirk koştuklarınızdan uzak ve yücedir.’
-Allah’ın yanında bir de kendilerine zarar veremeyen, yarar sağlayamayan şeylere kulluk ediyorlar ve şöyle diyorlar: “Bunlar bizim Allah katındaki şefaatçılarımızdır.” De onlara: “Allah’a, göklerde ve yerde bilmediği şeyleri mi haber veriyorsunuz?” Şanı yücedir O’nun, ortak koştukarından arınmıştır O.

Bu bilgiler, nazar boncuklarından, at nallarından yardım istemekle gelmez. İlham ve nimet ancak Allahtan gelir. Yoksa siz evrende Allah’ın bilmediği bir şey mi biliyorsunuz. Allah her şeyi sadece kendi kuralları kanunları ile yürütür.

19-Vemâ kâne-nnâsu illâ ummeten vâhideten fatelefû(c) velevlâ kelimetun sebekat min rabbike lekudiye beynehum fîmâ fîhi yatelifûn(e)
-İnsanlar, ancak tek bir ümmetti, sonradan ayrılıklara düştüler. Rabbinin ezeli takdiri olmasaydı ayrılıklara düştükleri şeyler hakkında çoktan aralarında bir hüküm verilirdi, mücrimler, çoktan helak olup giderdi.
-İnsanlar, tek bir ümmetten başka değildi; sonra anlaşmazlığa düştüler. Eğer Rabbinden geçmiş (verilmiş) bir söz olmasaydı, anlaşmazlığa düştükleri şey konusunda mutlaka aralarında hüküm verilmiş olurdu.
-İnsanlar bir tek ümmetten başka değilken ihtilafa düştüler. Eğer Rabbinden bir söz öne geçmemiş olsaydı, tartışıp durdukları konuda aralarında hüküm verilir / iş mutlaka bitirilirdi.

İnsanlar fikir, inanç ayrılıkları yüzünden ayrılığa düştüler. Bu normaldir. Allah’ın sünneti dahilindedir. Kimseye hemen bu yüzden ceza verilmez.

20-Veyekûlûne levlâ unzile ‘aleyhi âyetun min rabbih(i)(s) fekul innemâ-lġaybu li(A)llâhi fentazirû innî me’akum mine-lmuntazirîn(e)
-Ve derler ki: Ona Rabbinden bir mucize indirilse ya. De ki: Gaip, ancak ve ancak Allah katında, hemen bekleyin siz ve şüphe yok ki ben de sizinle beraber beklemekteyim.
-Bir de derler ki: ‘Rabbinden üzerine bir ayet (mucize) indirilse ya!..’ De ki: ‘Gayb yalnızca Allah’ındır, siz bekleyedurun; ben de sizlerle birlikte bekleyenlerdenim.
-Şöyle derler: “Ona Rabbinden bir mucize indirilseydi ya!” De ki: “Gayb Allah’ın tekelinde. Hadi bekleyin; sizinle birlikte ben de bekleyenlerdenim.”

Derler ki, önceden (bu bilgileri) olacak olanı bize bildirse olmaz mı? Deki, her şey zamana ve kurala göre işler. Sabredin, hepimiz beklemek mecburiyetindeyiz.

21-Ve-iżâ eżeknâ-nnâse rahmeten min ba’di darrâe messet-hum iżâ lehum mekrun fî âyâtinâ(c) kuli(A)llâhu esra’u mekrâ(an)(c) inne rusulenâ yektubûne mâ temkurûn(e)
-Uğradıkları sıkıntıdan sonra insanlara bir rahmet tattırdık mı bir de bakarsın ki çabucak ayetlerimizle alaya girişirler. De ki: Allah’ın cezası daha çabuk gelip çatar. Şüphesiz ki elçilerimiz de sizin düzenlerinizi, alaylarınızı yazmada.
-Uğradıkları sıkıntıdan sonra insanlara bir rahmet tattırdık mı bir de bakarsın ki çabucak ayetlerimizle alaya girişirler. De ki: Allah’ın cezası daha çabuk gelip çatar. Şüphesiz ki elçilerimiz de sizin düzenlerinizi, alaylarınızı yazmada.
-İnsanlara, kendilerine dokunan bir darlıktan sonra bir rahat tattırdığımızda, ayetlerimiz hakkında hemen bir tuzak sergilerler. De ki: “Tuzak kurma bakımından Allah daha hızlıdır.” Zaten resullerimiz, kurmakta oldukları tuzakları kaydediyorlar.

Problemler arasında biraz rahatlık görünce, hep öyle devam edecek zannedersiniz. Planlarınızı ona göre yapmaya başlarsınız. Ana kuralı (Allah’ın sünnetini) unutursunuz. Sonunda nerede hata yaptığınızı (kayıtlardan) anlayacaksınız.

22-Huve-lleżî yuseyyirukum fî-lberri velbahr(i)(c) hattâ iżâ kuntum fî-lfulki vecerayne bihim birîhin tayyibetin veferihû bihâ câet-hâ rîhun ‘âsifun vecâehumu-lmevcu min kulli mekânin vezannû ennehum uhîta bihim() deavû(A)llâhe mulisîne lehu-ddîne le-in enceytenâ min hâżihi lenekûnenne mine-şşâkirîn(e)
-Öyle bir mabuttur ki sizi karada ve denizde gezdirir. Hatta gemide bulunduğunuz ve güzel, temiz bir yel, gemileri sürüp akıttığı ve içindekiler ferahlayıp sevindiği sırada birden şiddetli bir fırtınadır kopar, denizin her yanından dalgalar köpürüp saldırır, gemidekiler, çepçevre o dalgalarla kuşatılmış sanırlar kendilerini. İhlasla Allah’a dua ederler, bizi bundan kurtarırsan şükredenlerden olacağız derler.
-Karada ve denizde sizi gezdiren O’dur. Öyle ki siz gemide bulunduğunuz zaman, onlar da güzel bir rüzgarla onu yüzdürürlerken ve (tam) bununla sevinmektelerken, ona çılgınca bir rüzgar gelip çatar ve her yandan dalgalar onları kuşatıverir; onlar artık bu (dalgalarla) gerçekten kuşatıldıklarını sanmışlarken, dinde O’na ‘gönülden katıksız bağlılar (muhlisler)’ olarak Allah’a dua etmeye başlarlar: ‘Andolsun eğer bundan bizi kurtaracak olursan, muhakkak sana şükredenlerden olacağız.’
-O yürütüyor sizi karada ve denizde. Diyelim gemidesiniz: Gemiler, içindekileri latif bir rüzgarla götürüyor. İçerdekiler ferah ve sevinç duymaktalar. Birden korkunç bir kasırga geliverdi. Her taraftan dalgalar üzerlerine çullandı. Çepeçevre kuşatıldıklarını düşünüp dini yalnız Allah’a özgüleyerek duaya koyuldular: “Eğer bizi şu durumdan kurtarırsan, yemin olsun sana şükredenlerden olacağız.”

Siz karada ve denizde belli kurallara uyarak dolaşırsınız. Diyelim ki feza gemisindesiniz. Aniden bir meteor fırtınası, bir radyasyon, ışın dalgasına maruz kaldınız. Bütün kalbinizle Allaha yalvarırsınız. Bundan kurtulursak şükür edenlerden olacağız dersiniz.

23-Felemmâ encâhum iżâ hum yebġûne fî-l-ardi biġayri-lhakk(i)(k) yâ eyyuhâ-nnâsu innemâ baġyukum ‘alâ enfusikum(s) metâ’a-lhayâti-ddunyâ(s) śümme ileynâ merci’ukum fenunebbi-ukum bimâ kuntum ta’melûn(e)
-Onları kurtarınca da görürsün ki gene yeryüzünde haksız yere azgınlığa girişmişler. Ey insanlar, azgınlığınız, ancak kendinize, dünya menfaatlerinin sonucudur bu, sonra dönüp geleceğiniz yer, bizim tapımızdır ve biz, neler yaptıysanız hepsini haber vereceğiz size.
-Ama (Allah) onları kurtarınca, hemen haksız yere, yeryüzünde taşkınlığa koyulurlar. Ey insanlar, sizin taşkınlığınız, ancak kendi aleyhinizedir; (bu) dünya hayatının geçici metaıdır. Sonra dönüşünüz bizedir, biz de yaptıklarınızı size haber vereceğiz.
-Ama Allah onları kurtarınca, hiç vakit geçirmeden yeryüzünde haksızlığa sapıp azgınlaşırlar. Ey insanlar! Şu iğreti hayatın menfaati için yaptığınız azgınlık ve taşkınlık yalnız sizin aleyhinizedir. Bir süre sonra bize döndürüleceksiniz ve yapmakta olduklarınızı size haber vereceğiz.

Ama oradan kurtulunca tekrar aynı hataları yaparsınız. Önlem almazsınız, gelecek sefer kurtulamayınca yanımıza geleceksiniz. Hatalarınız yüzünüze vurulacak.

24-İnnemâ meśelu-lhayâti-ddunyâ kemâ-in enzelnâhu mine-ssemâ-i fateleta bihi nebâtu-l-ardi mimmâ ye/kulu-nnâsu vel-en’âmu hattâ iżâ eażeti-l-ardu zurufehâ vezzeyyenet vezanne ehluhâ ennehum kâdirûne aleyhâ etâhâ emrunâ leylen ev nehâran fecealnâhâ hasîden keen lem taġne bil-ems(i)(c) keżâlike nufassilu-l-âyâti likavmin yetefekkerûn(e)
-Dünya yaşayışı, gökten yağdırdığımız yağmura benzer ancak; insanların ve hayvanların yiyecekleri nebatların bünyelerine girer, karışır onlara, yeşertir, yetiştirir onları ve sonucu, yeryüzü güzelleşip bezenince ve tarlaların, bağların sahipleri, kendilerini, onlardan faydalanmaya güçleri yeter sanınca bir gece, yahut gündüz, apansızın emrimiz gelip çatar, her şeyi öylesine kökünden kesip biçer, kurutup gider ki sanki dün, hiçbiri yokmuş. İşte biz, düşünce sahibi olan topluluğa delillerimizi böyle açıklar, böyle bildiririz.
-Dünya hayatının örneği, ancak gökten indirdiğimiz, onunla insanların ve hayvanların yediği yeryüzünün bitkisi karışmış olan bir su gibidir. Öyle ki yer, güzelliğini takınıp süslendiği ve ahalisi gerçekten ona güç yetirdiklerini sanmışlarken (işte tam bu sırada) gece veya gündüz ona emrimiz gelmiştir de, dün sanki hiç bir zenginliği yokmuş gibi, onu kökünden biçilip atılmış bir durumda kılmışız. Düşünen bir topluluk için biz ayetleri böyle birer birer açıklarız.
-Şu iğreti hayatın durumu gökten indirdiğimiz bir suya benzer: İnsanların ve davarların yedikleri yeryüzü bitkisi onunla karışmıştır. Nihayet toprak, takılarını kuşanmış, süslenmiştir. Toprağın sahipleri onun üzerinde egemen olduklarını sanmaktadırlar. Tam bu sırada emrimiz ona gece veya gündüz ulaşmıştır. Ve onu, sanki dün yerinde yokmuş gibi biçip atmışızdır. Derin derin düşünen bir topluluk için ayetleri böyle detaylandırıyoruz biz.

Şöyle ki, yağan yağmurlardan sonra arazi canlanır. Yiyecekleriniz oradan çıkar. Her taraf yeşillenir. Kontrol bizde deyip hiçbir aksilik beklemezsiniz. Ama geminizde iken başınıza gelen felaketler gibi, şimdi yerleştiğiniz yere de benzer felaketler gelebilir. Bütün bu ihtimalleri ilim adamlarının düşünmesi lazım. Bakın sizlere önlem alasınız diye tek tek anlatıyoruz.

25-Va(A)llâhu yed’û ilâ dâri-sselâmi veyehdî men yeşâu ilâ sirâtin mustekîm(in)
-Ve Allah, esenlik yurduna çağırmadadır ve dilediğini doğru yola sevketmededir.
-Allah barış yurduna çağırır ve kimi dilerse dosdoğru yola yöneltip-iletir.
-Allah, esenlik yurduna çağırır ve dilediğini dosdoğru bir yola kılavuzlar.

Bütün amacımız, önlemleri iyi alıp güzel yaşamanız için anlatıyoruz.

26-Lilleżîne ahsenû-lhusnâ veziyâde(tun)(s) velâ yerheku vucûhehum katerun velâ żille(tun)(c) ulâ-ike as-hâbu-lcenneti hum fîhâ âlidûn(e)
-İyilik edenleri iyilikle mükafatlandırırız, daha da fazlasını veririz ve yüzleri kararmaz, zillete düşmez onlar. Onlardır cennet ehli, orada ebedi kalırlar.
-Güzellik yapanlara daha güzeli ve fazlası vardır. Onların yüzlerini ne bir karartı sarar, ne bir zillet, işte onlar cennetin halkıdırlar; orada süresiz kalacaklardır.
-Güzel düşünüp güzel davrananlara güzellik var. Dahası da var. Onların yüzlerine ne kara bulaşır ne de zillet ulaşır. Cennetin dostlarıdır onlar; sürekli kalıcıdırlar orada.

Güzel düşünüp güzel önlem alırsanız sıkıntısız sağlıklı hayat yaşarsınız. Cennete sürekli layık olursunuz.

27-Velleżîne kesebû-sseyyi-âti cezâu seyyi-etin bimiślihâ veterhekuhum żille(tun)(s) mâ lehum mina(A)llâhi min ‘âsim(in)(s) keennemâ uġşiyet vucûhuhum kita’an mine-lleyli muzlimâ(en)(c) ulâ-ike as-hâbu-nnâr(i)(s) hum fîhâ âlidûn(e)
-Kötülük kazananların cezasıysa yapılan kötülüğe karşılık onun kadar bir suçtur ve kötülükte bulunanlar zillete düşerler; onları Allah’tan kurtaracak hiç kimse yoktur; yüzleri, kapkaranlık gecenin bir parçasına bürünmüştür sanki. Onlardır cehennem ehli, orada ebedi kalırlar.
-Kötülükler kazanmış olanlar ise; her bir kötülüğün karşılığı, kendi misliyledir. Bunları bir zillet sarıp kaplar. Onları Allah’tan (kurtaracak) hiç bir koruyucu yok. Onların yüzleri, sanki bir karanlık gecenin parçalarına bürünmüş gibidir. İşte bunlar ateşin halkıdırlar; orada süresiz kalacaklardır.
-Kötülük kazananlara ise kötülüğün miktarınca karşılık vardır. Ama yüzlerini bir zillet de kaplar. Onları Allah’tan kurtaracak kimse yoktur. Yüzleri gece parçalarından karanlıklarla kaplanmış gibidir. Ateşin dostudur bunlar. Sürekli kalıcıdırlar içinde.

Kötü düşünür, kötü davranırsanız, kötü duruma düşersiniz. Önünüzde hiçbir ışık olmaz. Çıkış yolu bulamazsınız, oralarda bocalar, sıkıntı içinde kalırsınız.

28-Veyevme nahşuruhum cemî’an śümme nekûlu lilleżîne eşrakû mekânekum entum veşurakâukum(c) fezeyyelnâ beynehum(s) vekâle şurakâuhum mâ kuntum iyyânâ ta’budûn(e)
-O gün hepsini toplayacağız, sonra da şirk koşanlara siz de diyeceğiz, yerinizde durun, şirk koştuğunuz şeyler de yerlerinde dursun; aralarını tamamıyla ayırmışızdır ve şirk koştukları şeyler, siz zaten bize tapmıyordunuz ki demişlerdir.
-O gün, onların tümünü bir arada toplayacağız, sonra şirk katanlara: ‘Yerinizden ayrılmayınız; siz de, şirk koştuklarınız da’ diyeceğiz. Artık onların arasını açmışızdır. Şirk koştukları derler ki: ‘Siz bize ibadet ediyor değildiniz.’
-Gün olur onları bir araya toplarız; sonra şirke batmışlara sesleniriz: “Siz ve ortak yaptıklarınız, yerlerinize!” Aralarını ayırmışızdır. Ortak tuttukları şöyle haykırırlar: “Siz bize kulluk etmiyordunuz.”

Sonunda aynı hataya düşenler bir araya toplanırlar. Örnek aldıkları onlardan ayrılır. Birbirlerini suçlarlar, onlarda siz kendi kararınızda gitseydiniz derler.

29-Fekefâ bi(A)llâhi şehîden beynenâ vebeynekum in kunnâ ‘an ‘ibâdetikum leġâfilîn(e)
-Şüphe yok, bizimle sizin aranızda Allah tanıktır ki sizin kulluğunuzdan haberimiz bile yoktu.
-‘Bizim ile sizin aranızda şahid olarak Allah yeter. Gerçekten biz, sizin ibadetinizden habersizdik.’
-“Sizinle bizim aramızda tanık olarak Allah yeter. Doğrusu biz sizin ibadetinizden tamamen habersizdik.”

Bizim sizden haberimiz yoktu, inanın, sizin ne yapmak istediğiniz bilmiyorduk derler.

30-Hunâlike teblû kullu nefsin mâ eslefet(c) veruddû ila(A)llâhi mevlâhumu alhakk(i)(s) vedalle ‘anhum mâ kânû yefterûn(e)
-Herkes, evvelce yaptığını bulur, cezasını çeker orada ve hepsi de gerçek mevlalarının tapısına döndürülmüştür ve iftira ettikleri şeyler de gözlerinden kaybolmuş, helak olup gitmiştir.
-İşte orada, her nefis önceden yaptıklarıyla imtihana çekilmiş olacak ve onlar asıl-gerçek mevlaları olan Allah’a döndürülecekler. Yalan yere uydurdukları da, kendilerinden kaybolup uzaklaşacaklar.
-İşte orada, her benlik önceden gönderdiği şeyi kendisi deneyecektir. Hepsi gerçek Mevla’larına döndürülmüş, iftira aracı yaptıkları şeyler kendilerini koyup gitmiştir.

Hiç birbirinizi suçlamayın. Kendi yaptığınızın neticeleri bunlar. Şimdi herkes gerçeği görmüştür. Artık olan olmuştur.

31-Kul men yerzukukum mine-ssemâ-i vel-ardi emmen yemliku-ssem’a vel-ebsâra vemen yuricu-lhayye mine-lmeyyiti veyuricu-lmeyyite mine-lhayyi vemen yudebbiru-l-emr(a)(c) feseyekûlûna(A)llâh(u)(c) fekul efelâ tettekûn(e)
-De ki: Size gökten, yerden rızık veren kimdir, kulaklarla gözlere malik olan kim ve ölüden diriyi izhar eden, diriden ölüyü meydana getiren kim ve işleri tedbir eden kim? Diyecekler ki Allah. O vakit de ki: Neden çekinmezsiniz öyleyse?
-De ki: ‘Göklerden ve yerden sizlere rızık veren kimdir? Kulaklara ve gözlere malik olan kimdir? Diriyi ölüden çıkaran ve ölüyü diriden çıkaran kimdir? Ve işleri evirip-çeviren kimdir? Onlar: ‘Allah’ diyeceklerdir. Öyleyse de ki: ‘Peki siz yine de korkup-sakınmayacak mısınız?
-Sor: “Sizi gökten ve yerden kim rızıklandırıyor? Ya o işitme gücünün ve gözlerin sahibi kim? Kim çıkarıyor ölüden diriyi ve kim çıkarıyor diriden ölüyü? Kim çekip çeviriyor iş ve oluşu?” Hemen, “Allah” diyecekler. De ki: “Hala kendinize gelmiyor musunuz?”

Şimdi tekrar deneme zamanı. Hala sağsınız. Elinizde rızıklarınız var. Kulaklarınız, gözleriniz çalışıyor. Her şey bitti derken, her şeyi yeniden başlatan Allah, ümidinizi kaybetmeyin demiyor mu, Hadi kendinize gelin,

32-Feżâlikumu(A)llâhu rabbukumu-lhakk(u)(s) femâżâ ba’de-lhakki illâ-ddalâl(u)(s) feennâ tusrafûn(e)
-İşte gerçek Rabbiniz Allah, budur, gerçekten sonra sapıklıktan başka ne kalır ki? Artık nereye dönmedesiniz?
-İşte bu, sizin gerçek Rabbiniz olan Allah’tır. Öyleyse haktan sonra sapıklıktan başka ne var? Peki, nasıl hâlâ çevriliyorsunuz?
-İşte bu Allah’tır sizin Hak Rabbiniz. Hak’tan sonra sapıklıktan başka ne kalır ki? Peki, nasıl oluyor da yüz geri döndürülüyorsunuz?

İşte gerçek Allah budur. Sizi her zaman doğru yaşam yoluna koymaya çalışıyor. Nasıl oluyor da doğru yoldan çıkıyorsunuz.

33-Keżâlike hakkat kelimetu rabbike ‘alâ-lleżîne fesekû ennehum lâ yu/minûn(e)
-Buyruktan çıkanlar, Rabbinin şu sözünü haketmişlerdir: Onlar, inanmazlar.
-Böylece Rabbinin sözü o fasık kimseler üzerinde (şöyle) gerçekleşmiştir ki: ‘Onlar şüphesiz iman etmezler.’
-Bu, budur. Rabbinin yoldan çıkanlar hakkındaki, “onlar iman etmezler” sözü gerçekleşmiştir.

Yoldan çıkanlara tek şey denir. Siz kurtuluşa inanmadınız.

34-Kul hel min şurakâ-ikum men yebdeu-lalka śümme yu’îduh(u)(c) kuli(A)llâhu yebdeu-lalka śümme yu’îduh(u)(s) feennâ tu/fekûn(e)
-De ki: Ona eş saydıklarınızın içinde halkı önce yaratıp sonra öldüren, sonra da yeniden hayata getiren var mı? De ki: Allah, her şeyi ve herkesi yaratır, öldürür de sonra gene hayata getirir artık nasıl oluyor da gerçeği bırakıp batıla dönersiniz?
-De ki: ‘Sizin şirk koştuklarınızdan ilk kez yaratacak, sonra onu iade edecek olan var mı?’ De ki: ‘Allah yaratmayı (ilkin) başlatır, sonra onu iade eder. Öyleyse nasıl çevriliyorsunuz?’
-De ki: “Ortak tuttuklarınız içinde, yaratışa başlayan, sonra, yarattığını çevirip bir daha yaratan kim var?” De ki: “Allah! Yaratışı başlatır, sonra onu çevirip yeniden yaratır. O halde nasıl oluyor da başka bir yöne döndürülüyorsunuz?”

Ortak koştuklarınızın böyle bir ilmi yok. Allah sizi yaratır ve tekrar yaratır. Tek yolunuz budur. Yönünüzü çevirmeyin. 

35-Kul hel min şurakâ-ikum men yehdî ilâ-lhakk(i)(c) kuli(A)llâhu yehdî lilhakk(i)(k) efemen yehdî ilâ-lhakki ehakku en yuttebe’a emmen lâ yehiddî illâ en yuhdâ(s) femâ lekum keyfe tahkumûn(e)
-De ki: Ona eş saydıklarınız içinde hangisi halkı gerçeğe sevkedip yol gösterir? De ki: Allah, gerçek yola sevk eder, doğru yolu gösterir. Halkı gerçeğe sevk eden mi uyulmaya daha layıktır, doğru yola sevkedilmedikçe o yolu bulamayan mı? Nasıl hükmediyorsunuz?
-De ki: ‘Sizin şirk koştuklarınızdan hakka ulaştırabilecek var mı?’ De ki: ‘Hakka ulaştıracak Allah’tır. Öyleyse, hakka ulaştıran mı uyulmaya daha hak sahibidir, yoksa doğru yola ulaştırılmadıkça kendisi hidayete ulaşmayan mı? Ne oluyor size? Nasıl hükmediyorsunuz?’
-Şunu da söyle: “Ortak tuttuklarınızdan kim var hakka götüren?” De ki: “Allah götürür hakka. Hakka götürebilen mi izlenmeye daha layıktır yoksa kılavuzlanmadıkça yolu bulamayan mı? Peki, ne oluyor size? Nasıl hüküm veriyorsunuz siz?”

Allah sizi doğru yola sevk eder. Size düşünce verir, ilham verir. Kafasını çalıştıramayan, ilham alamayan, bilgisi olmayan sizi nasıl doğru yola götürebilir. Nasıl oluyor da onun peşine takılıyorsunuz.

36-Vemâ yettebi’u ekśeruhum illâ zannâ(en)(c) inne-zzanne lâ yuġnî mine-lhakki şey-â(en)(c) inna(A)llâhe ‘alîmun bimâ yef’alûn(e)
-Onların çoğu, ancak zanna kapılmışlardır. Şüphe yok ki zan, gerçek karşısında hiçbir şeye yaramaz. Şüphe yok ki Allah, onlar ne yapıyorlarsa hepsini bilir.
-Onların çoğunluğu zandan başkasına uymaz. Gerçekten zan ise, haktan hiç bir şeyi sağlayamaz. Şüphesiz Allah, onların işlemekte olduklarını bilendir.
-Onların çoğu sanıdan başka birşeyin ardınca gitmiyor. Doğrusu da şu ki sanı, haktan hiçbir şey ifade etmez. Allah onların yaptıklarını iyice bilmektedir.

O bilgisizler ancak zanna kapılarak iş yaparlar. Zan doğru demek değildir. Allah zan ile hareket edenleri bilir.

37-Vemâ kâne hâżâ-lkur-ânu en yufterâ min dûni(A)llâhi velâkin tasdîka-lleżî beyne yedeyhi vetefsîle-lkitâbi lâ raybe fîhi min rabbi-l’âlemîn(e)
-Bu Kur’an, Allah’tan başkasına izafe edilemez, ancak önceki kitapları gerçeklemede, onlardaki şeyleri açıklayıp ayanbeyan bildirmededir, hiçbir şüphe yoktur ki o, alemlerin Rabbi Allah tarafından indirilmiştir.
-Bu Kur’an, Allah’tan başkası tarafından yalan olarak uydurulmuş değildir. Ancak bu, önündekileri doğrulayan ve kitabı ayrıntılı olarak açıklayandır. Bunda hiç şüphe yoktur, alemlerin Rabbindendir.
-Bu Kur’an, Allah’tan başka birileri tarafından uydurulmuş değildir. O, kendinden öncekinin tasdiki ve Kitap’ın detaylandırılmasıdır. Kuşku ve çelişme yoktur onda. Alemlerin Rabbi’ndendir o.

Bu Kuran önce gelen kitapları doğrular. Bu kitap onlardaki mucize gibi olan olayları size şimdi nasıl yapacağınızı açıklayan bir kitaptır. Bu ilimi size veren Âlemlerin Rabbi Allah’tır.

38-Em yekûlûne-fterâh(u)(s) kul fe/tû bisûratin miślihi ved’û meni-steta’tum min dûni(A)llâhi in kuntum sâdikîn(e)
-Yoksa onu Peygamber uydurdu mu diyorlar? De ki: Eğer öyle diyorsanız ve gerçekseniz Allah’tan başka gücünüz yettiği kim varsa yardıma çağırın da hep beraber onun bir suresine benzer bir sure meydana getirin.
-Yoksa: ‘Bunu kendisi yalan olarak uydurdu’ mu diyorlar? De ki: ‘Bunun benzeri olan bir sûre getirin ve eğer gerçekten doğru sözlüyseniz Allah’tan başka çağırabildiklerinizi çağırın.’
-Yoksa onu “uydurdu” mu diyorlar! De ki: “Eğer doğru sözlüler iseniz Allah dışında, elinizin yettiklerini de çağırın da onun benzeri bir sure ortaya çıkarın.”

İnanmıyorsanız, hadi o ilimleri siz bulun. İstediğinizden yardım da alın.

39-Bel keżżebû bimâ lem yuhîtû bi’ilmihi velemmâ ye/tihim te/vîluh(u)(c) keżâlike keżżebe-lleżîne min kablihim(s) fenzur keyfe kâne ‘âkibetu-zzâlimîn(e)
-Hayır, onlar bilgileriyle kavrayamadıkları ve henüz zuhur etmeyen vaitleri yalanladılar. Tıpkı bunun gibi evvelce gelip geçen ümmetler de peygamberlerini yalanlamışlardı. Bak da gör, zulmedenlerin sonları neye varmış, nice olmuş.
-Hayır, onlar ilmini kuşatamadıkları ve kendilerine henüz yorumu gelmemiş bir şeyi yalanladılar. Onlardan öncekiler de böyle yalanlamışlardı. Zulmedenlerin nasıl bir sonuca uğradıklarına bir bak.
-Hayır, düşündükleri gibi değil. Onlar, ilmini kuşatamadıkları ve yorumu kendilerine hiç gelmemiş birşeyi yalanladılar. Onlardan öncekiler de böyle yalanlamıştı. Bak da gör nasıl olmuştur zalimlerin sonu!

Onlar buradaki gizli ilimleri göremiyorlar. Çünkü ayetler onlara doğru yorumlanmadı. Okuduğu ayetleri de ilimsiz yorumluyorlar. Öncekilerde anlayamamıştı.

40-Veminhum men yu/minu bihi veminhum men lâ yu/minu bih(i)(c) verabbuke a’lemu bilmufsidîn(e)
-Onlardan inanan da var, inanmayan da ve Rabbin bozguncuları daha iyi bilir.
-Onlardan ona inananlar var ve ona inanmayanlar da vardır. Rabbin bozgunculuk çıkaranları daha iyi bilir.
-İçlerinden buna inanacak var, inanmayacak var. Bozguncuları Rabbin daha iyi bilir.

Kuranda bu gizli bilimleri görenlerde var görmeyenlerde. Çoğu da bozguncudur, onları Rabbin bilir.

41-Ve-in keżżebûke fekul lî ‘amelî velekum ‘amelukum(s) entum berî-ûne mimmâ a’melu veenâ berî-un mimmâ ta’melûn(e)
-Seni yalanlarlarsa sen de de ki: Benim yaptığım iş bana ait, sizin yaptıklarınız size. Siz, benim yaptığımdan uzaksınız, ben de sizin yaptıklarınızdan uzağım.
-Eğer seni yalanlarlarsa, onlara de ki: ‘Benim yaptıklarım benim, sizin yaptıklarınız sizindir. Siz benim yaptıklarımdan uzaksınız ve ben de sizin yaptıklarınızdan uzağım.’
-Seni yalanladılarsa şöyle söyle: “Benim yaptığım bana, sizin yaptığınız size. Siz benim yaptığımdan uzaksınız, ben de sizin yaptığınızdan uzağım.”

Sana inanmayanlara deki, benim bu kitaptan anlayışım bana, sizinkiler size. Ben sizin anladığınız gibi anlamıyorum de.

(Herkes anlayamaz)

42-Veminhum men yestemi’ûne ileyk(e)(c) efeente tusmi’u-ssumme velev kânû lâ ya’kilûn(e)
-İçlerinde seni dinleyen de var, fakat sen, üstelik bir de akılları olmayan sağırlara söz duyurabilir misin hiç?
-Onlardan seni dinleyecekler vardır. Ama hiç duymayan -sağırlara -üstelik hiç akılları ermiyorsasen mi duyuracaksın?
-İçlerinde sana kulak verenler de vardır. Peki, sağırlara sen mi işittireceksin? Hele bir de akıllarını kullanmıyorlarsa!

İçlerinde sana inananlar var inanamayanlar var. Zaten inanmayanlar sağırdır, onlara duyuramazsın. Aklını kullanmayanlara hiç anlatamazsın

43-Veminhum men yenzuru ileyk(e)(c) efeente tehdî-l’umye velev kânû lâ yubsirûn(e)
-Onlardan sana bakan da var, fakat sen, üstelik bir de kör olanlara doğru yolu gösterebilir misin hiç?
-Ve sana bakacak olanlar vardır. Ama kör olanları -üstelik basiretleri de yoksasen mi doğru yola ulaştıracaksın?
-Onlardan sana bakanlar da vardır. Peki, körlere sen mi kılavuzluk edeceksin? Hele kalp gözleriyle de görmüyorlarsa!

Onlardan seni dikkate alanlarda var, almayanlarda. İç gözleri kapalılara kılavuzluk yapamazsın.

44-İnna(A)llâhe lâ yazlimu-nnâse şey-en velâkinne-nnâse enfusehum yazlimûn(e)
-Şüphe yok ki Allah, insanlara hiçbir suretle zulmetmez, fakat insanlar, kendi kendilerine zulmederler.
-Şüphesiz Allah, insanlara hiç bir şeyle zulmetmez. Ancak insanlar, kendi nefislerine zulmediyorlar.
-Allah, insanlara hiçbir şekilde zulmetmez. Ama insanlar öz benliklerine zulmediyorlar.

İnsanlar kendi düşüncelerini kendi karakterlerine göre yönlendirirler. Doğruyu anlamamaları Allahtan değildir.

45-Veyevme yahşuruhum keen lem yelbeśû illâ sâ’aten mine-nnehâri yete’ârafûne beynehum(c) kad asira-lleżîne keżżebû bilikâ-i(A)llâhi vemâ kânû muhtedîn(e)
-O gün onları tapısında öyle bir toplar ki kendilerini, dünyada sanki bir günün bir saati kadar eğlenmişler sanırlar. Aralarında tanışırlar, birbirlerini tanırlar. Allah’a kavuşacaklarını inkar edenler, şüphe yok ki zarara uğrarlar ve doğru yolu da bulamazlar.
-Gündüzün bir saatinden başka sanki hiç ömür sürmemişler gibi onları bir arada toplayacağı gün, onlar birbirlerini tanımış olacaklar. Allah’a kavuşmayı yalanlayanlar gerçekten hüsrana uğramışlardır. Onlar hidayete ermiş (kimseler) değildi.
-Onları huzurunda toplayacağı gün, gündüzün bir saatinden başka, dünyada durmamış gibidirler; aralarında tanışırlar. Allah’a kavuşmayı yalanlayıp da doğru yolu tutmamış bulunanlar, hüsrana uğramışlardır.

O gün, o inkârcıların hepsi bir araya toplanır. Birbirlerini tanırlar. Sanki dünyada gündüz biraz uyumuş ve uyanmış gibi hissederler. Şimdi gerçeği görmüş pişmanlık içindedirler.

46-Ve-immâ nuriyenneke ba’da-lleżî na’iduhum ev neteveffeyenneke fe-ileynâ merci’uhum śümma(A)llâhu şehîdun ‘alâ mâ yef’alûn(e)
-Onlara vaadettiğimiz azabın bir kısmını sana göstersek de onların dönüp gelecekleri yer, bizim tapımızdır, seni öldürsek ve sana göstermesek de; sonra da Allah, yaptıklarına tanıktır onların.
-Onlara vaadettiğimiz (azabın) bir kısmını sana gösteririz veya senin hayatına son veririz (de görmen ahirete kalır.) Onların dönüşleri bizedir, sonra Allah işlediklerine şahiddir.
-Onlara vaat ettiğimizin bazısını sana göstersek de seni vefat ettirsek de dönüşleri bizedir. Sonunda Allah, işlemiş olduklarına tanıklık edecektir.

O inkârcıların rezil hayatlarını sen çok uzun yaşasaydın görecektin. Ama ömür kısa. Artık yanımıza gelince göreceksin. Onlarda gelecekler.

47-Velikulli ummetin rasûl(un)(s) fe-iżâ câe rasûluhum kudiye beynehum bilkisti vehum lâ yuzlemûn(e)
-Her ümmetin bir peygamberi var. Peygamberleri geldi mi aralarında adaletle hükmedilir ve onlara zulmedilmez
-Her ümmetin bir resulü vardır. Onlara resulleri geldiği zaman, aralarında adaletle hüküm verilir ve onlar zulme uğratılmazlar
-Her ümmet için bir resul öngörülmüştür. Resulleri gelince, aralarında adaletle hüküm verilir. Hiçbir zulme uğratılmazlar.

Her ümmete bir Resul göndermişizdir. Her onlara Resulleri gelince onların öğretilerine göre hüküm verilir. Hiç kimse haksızlığa uğratılmaz.

48-Veyekûlûne metâ hâżâ-lva’du in kuntum sâdikîn(e)
-Ve derler ki: Gerçekseniz bu vait ne zaman yerine gelecek
-Derler ki: ‘Eğer doğru sözlüyseniz, bu belirttiğiniz süre (va’d) ne zamanmış?’
-Diyorlar ki: “Doğru sözlülerseniz bu vaat ne zaman?”

O günün ne zaman geleceğini sana soruyorlar.

49-Kul lâ emliku linefsî darran velâ nef’an illâ mâ şâa(A)llâh(u)(k) likulli ummetin ecel(un)(c) iżâ câe eceluhum felâ yeste/irûne sâ’a(ten)(s) velâ yestakdimûn(e)
-De ki: Allah dilemedikçe kendimden bile bir zararı gidermeye, bir hayrı elde etmeye gücüm yetmez. Her ümmetin mukadder bir zamanı var. Mukadder zamanları geldi mi ne bir an geri kalırlar, ne bir an önce helak olurlar.
-De ki: ‘Allah’ın dilemesi dışında, kendim için zarardan ve yarardan (hiç bir şeye) malik değilim. Her ümmetin bir eceli vardır. Onların ecelleri gelince, artık ne bir saat ertelenebilirler, ne öne alınabilirler.
-De ki: “Ben kendime bile Allah’ın istediği dışında bir zarar verme yahut yarar sağlama gücünde değilim. Her ümmetin bir eceli var. Ecelleri geldiğinde bir saat geri de kalamazlar, ileri de gidemezler.”

O gün, ben kendime bile, Allah dilemezse bir yarar veya zarar veremem. Her milletin bir sonu vardır. O sonun zamanını kimse değiştiremez.

50-Kul eraeytum in etâkum ‘ażâbuhu beyâten ev nehâran mâżâ yesta’cilu minhu-lmucrimûn(e)
-De ki: Azabı geceleyin, yahut gündüzün birdenbire gelip çatarsa ne yaparsınız, söyleyin bakalım. Suçlular, azabın çabucak gelmesini ne diye isterler ki?
-De ki: ‘Düşündünüz mü hiç, eğer O’nun azabı size gece veya gündüz geliverirse, suçlu-günahkarlar, bunu ne diye erkene almak istiyorlar?’
-Şöyle söyle: “Diyelim O’nun azabı size gündüzün veya geceleyin gelecektir. Suçlular bunlardan hangisini aceleyle ister?”

Felaket size gece veya gündüz aniden gelebilir. Niye acele ediyorsunuz.

51-Eśümme iżâ mâ veka’a âmentum bih(i)(c) âl-âne vekad kuntum bihi testa’cilûn(e)
-Ona, azap gelip çattıktan sonra mı iman edeceksiniz, halbuki böyle bir şeyin olmayacağını sanıp alay ederek çabucak gelmesini istiyordunuz hani.
-Gerçekleştikten sonra mı O’na iman edeceksiniz? Hemen şimdi mi? Oysa siz, onun (azabın) erkence gelmesini istiyordunuz
-O azap başınıza patladıktan sonra mı iman ettiniz? Şimdi mi? Hani onu aceleden isteyip duruyordunuz?

Yani size şimdi azap gelse iman mı edeceksiniz. Hayır, o zaman niye azabın gelmesini acele istiyorsunuz. Belki ilerde aklınız başınıza gelir iman eder kurtulursunuz.

52-Śumme kîle lilleżîne zalemû żûkû ‘ażâbe-luldi hel tuczevne illâ bimâ kuntum teksibûn(e)
-Sonra da zulmedenlere, tadın ebedi azabı denecek, kazandığınızın karşılığı neyse ondan başka bir şeyle mi cezaya uğrayacaktınız?
-Sonra o zulmetmekte olanlara: ‘Sürekli azabı tadın’ denilecek. Kazandıklarınız dışında, bir başka şeyle mi cezalandırılacaktınız?
-Sonra zulmedenlere şöyle denecek: “Sonsuzluğun azabını / sonsuz azabı tadın. Kazandığınız şeyler dışında bir şeyle cezalandırılmayacaksınız.”

Azap gelince zaten göreceksiniz. Kendiniz istediniz, hazırladınız, karşılığı bu.

53-Veyestenbi-ûneke ehakkun hu(ve)(s) kul î verabbî innehu lehakk(un)(s) vemâ entum bimu’cizîn(e)
-O gerçek mi diye soruyorlar senden; de ki: Evet, andolsun Rabbime ki gerçektir ve siz de ondan kurtulmayacaksınız
-‘Bu bir gerçek mi?’ diye senden haber soracaklar. De ki: ‘Evet, Rabbime andolsun ki, şüphesiz gerçektir ve sizler aciz bırakacak değilsiniz.’
-Soruyorlar sana: “Doğru mu bu?” De ki: “Evet! Rabbime yemin ederim, o doğrunun ta kendisidir. Ve siz ondan yakayı kurtaramayacaksınız.”

Gerçek mi bu, dediklerinin hepsi olacak mı diye soruyorlar. Evet, siz böyle devam ederseniz kendinizi felaketten kurtaramayacaksınız.

54-Velev enne likulli nefsin zalemet mâ fî-l-ardi leftedet bih(i)(k) veeserrû-nnedâmete lemmâ raevû-l’ażâb(e)(s) vekudiye beynehum bilkist(i)(c) vehum lâ yuzlemûn(e)
-Zulmeden kişi, yeryüzünde ne varsa hepsine sahip olsaydı kurtulmak için hepsini de bağışlardı. Azabı görünce nadim olurlar ve aralarında adaletle hükmedilir. Zulüm görmez onlar.
-Zulmeden her nefis, yeryüzündekilerin tümüne sahip olsa bunu (azaba karşılık) mutlaka fidye olarak verirdi. Onlar azabı görünce pişmanlıklarını gizlerler, oysa onlar haksızlığa uğratılmadan aralarında adaletle hükmedilmiştir.
-Zulmetmiş her benlik, yeryüzündekiler kendinin olsa, kurtulmak için tümünü fidye verecektir. Azabı gördüklerinde pişmanlığı ta içlerinde duyarlar. Aralarında adaletle hükmedilmiştir. Asla zulme uğratılmazlar.

Dünyayı verseler neticeden kurtulamazlar. Zulme uğratılmayacaklar, hak olan neticeye katlanacak.

55-Elâ inne li(A)llâhi mâ fî-ssemâvâti vel-ard(i)(k) elâ inne va’da(A)llâhi hakkun velâkinne ekśerahum lâ ya’lemûn(e)
-Bilin ki hiç şüphe yok, göklerde ve yeryüzünde ne varsa Allah’ındır. Bilin ki Allah’ın vaadi, hiç şüphe yok gerçektir, fakat çokları bilmez.
-Haberin olsun, göktekilerin ve yerdekilerin tümü gerçekten Allah’ındır. Haberin olsun; şüphesiz Allah’ın va’di haktır; ancak onların çoğu bilmezler.
-Gözünüzü açın, göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır. Gözünüzü açın Allah’ın vaadi haktır. Ama onların çokları bilmiyorlar.

Unutmayın göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır. Belli bir kurala, nizama göre yaratmıştır. O kuralları, nizamı öğrenmeye çalışın.

56-Huve yuhyî veyumîtu ve-ileyhi turce’ûn(e)
-Odur dirilten ve öldüren ve hepiniz de dönüp onun tapısına varacaksınız.
-O, diriltir ve öldürür. Ve O’na döndürüleceksiniz.
-O hayat verir, O öldürür. O’na döndürüleceksiniz.

Önce cevheri yaratır, onu geliştirir, hayat başlatır.  Sonra hayat biter, geri gitme olur, cevhere geri döner.

57-Yâ eyyuhâ-nnâsu kad câetkum mev’izatun min rabbikum ve şifâun limâ fî-ssudûri vehuden verahmetun lilmu/minîn(e)
-Ey insanlar, Rabbinizden size bir öğüt, gönüllerdeki dertlere şifa, inananlara hidayet ve rahmet geldi.
-Ey insanlar, Rabbinizden size bir öğüt, sinelerde olana bir şifa ve mü’minler için bir hidayet ve rahmet geldi.
-Ey insanlar! İşte size Rabbinizden bir öğüt, gönüller derdine bir şifa, inananlara bir kılavuz ve bir rahmet geldi.

Ey insanlar, işte bu gelen kuran sizlere bir nasihattir. İçinizi rahatlatır. Doğru yolda gitmek isteyenlere kılavuzdur, okur anlarsanız sorunlarınıza da çözümdür.

58-Kul bifadli(A)llâhi vebirahmetihi febiżâlike felyefrahû huve ayrun mimmâ yecme’ûn(e)
-De ki: Allah’ın ihsanıyla, rahmetiyle, yalnız bunlarla ferahlanıp sevinsinler. Bu, onların derleyip topladıklarından daha hayırlıdır.
-De ki: ‘Allah’ın bol ihsanıyla (fazlıyla) ve rahmetiyle, yalnız bunlarla sevinsinler. Bu, onların toplayıp yığmakta olduklarından hayırlıdır.’
-De ki: “Allah’ın lütfuyla, O’nun rahmetiyle, sadece onunla sevinip ferahlasınlar. O, onların toplayıp yığdıklarından hayırlıdır.”

Deki, Allah’ın size verdikleri ile mutlu olun. Verdikleri, vermediklerinden daha hayırlıdır.

59-Kul eraeytum mâ enzela(A)llâhu lekum min rizkin fece’altum minhu harâmen vehalâlen kul (Â)llâhu eżine lekum(s) em ‘ala(A)llâhi tefterûn(e)
-De ki: Allah’ın, size verdiği rızıklardan bir kısmını haram, bir kısmını helal saymanıza ne dersiniz? De ki: Allah mı izin verdi size, yoksa Allah’a iftira mı ediyorsunuz?
-De ki: ‘Allah’ın sizin için indirdiği sizin bir kısmını haram ve helal kıldığınız rızıktan, haber var mı? Söyler misiniz?’ De ki: ‘Allah mı size izin verdi, yoksa Allah hakkında yalan uydurup iftira mı ediyorsunuz?’
-De ki: “Ne oldu size de Allah’ın size rızık olarak indirdiği şeylerden bir haram yaptınız bir de helal?” De ki: “Allah mı size izin verdi, yoksa Allah’a iftira mı ediyorsunuz?”

Allah’ın size verdiği bazı yiyecek içecekleri haram ve helal diye ayırıyorsunuz. Size bunu Allah mı söyledi, yoksa onun kurallarına ortak mı oldunuz.

60-Vemâ zannu-lleżîne yefterûne ‘ala(A)llâhi-lkeżibe yevme-lkiyâme(ti)(c) inna(A)llâhe leżû fadlin ‘alâ-nnâsi velâkinne ekśerahum lâ yeşkurûn(e)
-Allah’a yalan yere iftirada bulunanların kıyamet günü hakkındaki zanları nedir? Şüphe yok ki Allah, insanlara lütuf ve ihsanda bulunmadadır ama çokları şükretmez.
-Allah hakkında yalan uydurup iftira edenlerin kıyamet günü zanları nedir? Şüphesiz Allah, insanlara karşı büyük ihsan (Fazl) sahibidir, ancak onların çoğu şükretmezler.
-Yalanı Allah’a yakıştıranlar, kıyamet günü hakkında ne düşünüyorlar? Allah, insanlara karşı elbette lütuf sahibidir, fakat onların çokları şükretmiyorlar.

Bu iftiraların kıyametteki karşılığı nedir bilir misiniz? Allah, şükür edenlere lütuf sahibidir, küfür edenlere değil.

61-Vemâ tekûnu fî şe/nin vemâ tetlû minhu min kur-ânin velâ ta’melûne min ‘amelin illâ kunnâ ‘aleykum şuhûden iż tufîdûne fîh(i)(c) vemâ ya’zubu ‘an rabbike min miśkâli żerratin fî-l-ardi velâ fî-ssemâ-i velâ asġara min żâlike velâ ekbera illâ fî kitâbin mubîn(un)
-Hiçbir işe girişmezsin, onun vahyettiği Kur’an’dan hiçbir ayet okumazsın ve siz hiçbir iş işlemezsiniz ki o işe koyulduğunuz zaman biz, sizi görmeyelim, tanık olmayalım ve yeryüzünde ve gökte zerre miktarı bir şey bile yoktur ki Rabbinden gizli kalsın; bundan daha da küçük, daha da büyük hiçbir şey yoktur ki apaçık kitapta tespit edilmiş olmasın.
-Senin içinde olduğun herhangi bir durum, onun hakkında Kur’an’dan okuduğun herhangi bir şey ve sizin işlediğiniz herhangi bir iş yoktur ki, ona (iyice) daldığınızda, biz sizin üzerinizde şahidler durmuş olmayalım. Yerde ve gökte zerre ağırlığınca hiç bir şey Rabbinden uzakta (saklı) kalmaz. Bunun daha küçüğü de, daha büyüğü de yoktur ki, apaçık bir kitapta (kayıtlı) olmasın.
-Bir iş ve oluşta bulunsan, Kur’an’dan birşey okusan; herhangi bir iş yapsanız, siz ona dalıp gitmişken biz üstünüzde mutlaka tanıklarız. Ne yerde ne gökte zerre ağırlığınca birşey, ondan daha küçüğü de daha büyüğü de Rabbinden uzakta / gizli kalmaz; tümü apaçık bir Kitap’tadır.

Bir işe daldığınız vakit, Kurandan bir ayeti anlamaya çalıştığınız vakit veya herhangi bir işe kendinizi vererek yaptığınız vakit, biz daima sizinle beraberiz. Sizi gözetleriz. Yerde ve gökte hiçbir iş yoktur ki onu gözetliyor olmayalım. Zaten olmuş ve olacak olan bütün işler hep yazılıdır.

(Plan dahilindedir)

62-Elâ inne evliyâa(A)llâhi lâ avfun aleyhim velâ hum yahzenûn(e)
-Bilin, haberdar olun ki şüphe yok Allah dostlarına ne korku vardır, ne de mahzun olur onlar.
-Haberiniz olsun; Allah’ın velileri, onlar için korku yoktur, mahzun da olmayacaklardır.
-Gözünüzü açın! Allah’ın velileri için hiçbir korku yoktur. Tasaya da düşmezler onlar.

Şunu bilin ki, Allah’ın gösterdiği yolda yürüyenlere korku ve üzüntü yoktur.

63-Elleżîne âmenû vekânû yettekûn(e)
-Onlar öyle kişilerdir ki inanmışlardır ve çekinir onlar.
-Onlar iman edenler ve (Allah’tan) sakınanlardır.
-Onlar inanmış, takvaya sarılmışlardır.

Onlar iman etmiş, imanlarının istikametinde yürüyen insanlardır.

64-Lehumu-lbuşrâ fî-lhayâti-ddunyâ vefî-l-âira(ti)(c) lâ tebdîle likelimâti(A)llâh(i)(c) żâlike huve-lfevzu-lazîm(u)
-Onlara müjde var dünya yaşayışında da, ahirette de. Allah’ın sözlerinin değişmesine imkan yok. Budur en büyük kurtuluş ve saadet.
-Müjde, dünya hayatında ve ahirette onlarındır. Allah’ın sözleri için değişiklik yoktur. İşte büyük ‘kurtuluş ve mutluluk’ budur.
-Dünya hayatında da ahirette de müjde vardır onlara. Allah’ın kelimeleri değişmez. İşte budur o büyük kurtuluş.

Dünyada da ahirette de güzel hayat vardır onlara. Onlar kurtulacaklardır. Allah’ın sözü değişmez.

65-Velâ yahzunke kavluhum(m) inne-l’izzete li(A)llâhi cemî’â(an)(c) huve-ssemî’u-l’alîm(u)
-Onların sözü mahzun etmesin seni. Şüphe yok ki üstünlük, yücelik Allah’ındır. Odur duyan, bilen
-Onların sözleri seni üzmesin. Şüphesiz ‘izzet ve gücün’ tümü Allah’ındır. O, işitendir, bilendir.
-Onların sözü seni üzmesin. Tüm onur ve kudret Allah’ındır. O herşeyi işitir, herşeyi bilir.

O inanmayanların sana dedikleri seni üzmesin. O işitiyor ve biliyor ne dediklerini. Onlar Allah’ın gücünü görecekler.

66-Elâ inne li(A)llâhi men fî-ssemâvâti vemen fî-l-ard(i)(k) vemâ yettebi’u-lleżîne yed’ûne min dûni(A)llâhi şurakâ(e)(c) in yettebi’ûne illâ-zzanne ve-in hum illâ yarusûn(e)
-Bilin, haberdar olun ki Allah’ındır ne varsa göklerde ve ne varsa yeryüzünde ve ondan başka ona eş saydıkları şeylere tapanlar, onlara uymuyorlar, ancak kuru bir zanna uyuyorlar ve ancak yalan söylüyorlar.
-Haberiniz olsun; şüphesiz göklerde kim var, yerde kim var tümü Allah’ındır. Allah’tan başkasına tapanlar bile, şirk koştukları varlıklara ve güçlere (gerçekte) uymazlar. Onlar yalnızca bir zanna uyarlar ve onlar ancak ‘zan ve tahminde bulunarak yalan söylemektedirler.’
-Gözünüzü açın! Göklerde kim var yerde kim varsa Allah’ındır. Allah’ı bırakıp da başka şeylere yalvaranlar, ortak koştuklarına uymuyorlar / Allah’ın yanında ortaklara yalvaranlar neyin ardısıra gidiyorlar? Onlar sadece sanıya uyuyorlar ve onlar sadece saçmalıyorlar.

Gökte ve yerde kim varsa Allah’ındır. Onlardan bazılarına niye ümit bağlıyorsunuz. Size yardım edebileceklerini mi zannediyorsunuz. Ne de saçma düşünüyorsunuz.

(Gökte, dünya dışında yaşayan varlıklara ümit bağlıyorlar)

67-Huve-lleżî ce’ale lekumu-lleyle liteskunû fîhi ve-nnehâra mubsirâ(an)(c) inne fî żâlike leâyâtin likavmin yesme’ûn(e)
-Öyle bir mabuttur ki geceyi dinlenmeniz için yaratmış, gündüzü de ışıklı halketmiştir. Şüphe yok ki bunda, duyan topluluğa deliller var.
-O, dinlenmeniz için geceyi, gündüzü de aydınlatıcı (mubsir) olarak sizin için yaratmıştır. Şüphesiz işitebilen bir topluluk için bunda gerçekten ayetler vardır.
-O, odur ki, içinde durup dinlenesiniz diye sizin için geceye vücut verdi, gündüzü de aydınlık kıldı. Hiç kuşkusuz bunda, dinleyecek bir topluluk için ibretler vardır.

Geceyi dinlenmeniz için, gündüzü de aydınlık yapan O dur. Bu zamanlarda semadan gelen sinyalleri, akımları, radyo dalgalarını dinleyen kavimler için yeni bilgiler vardır.

(Pek yakında onlardan gelen sinyalleri alabileceğiz)

68-Kâlû-tteaża(A)llâhu veledâ(en)(s) subhâneh(u)(s) huve-lġaniy(yu)(s) lehu mâ fî-ssemâvâti vemâ fî-l-ard(i)(c) in ‘indekum min sultânin bihâżâ(c) etekûlûne ‘ala(A)llâhi mâ lâ ta’lemûn(e)
-Allah, kendisine evlat edinmiştir dediler, münezzehtir o, müstağnidir. Onundur ne varsa göklerde ve yeryüzünde: Şu iddianıza dair bir deliliniz var mı? Allah hakkında bilmediğiniz birşeyi mi söylüyorsunuz?
-‘Allah çocuk edindi’ dediler. O, (bundan) yücedir; O, hiç bir şeye ihtiyacı olmayandır. Göklerde ve yerde ne varsa O’nundur. Kendinizde buna ilişkin bir delil de yoktur. Allah’a karşı bilmeyeceğiniz bir şeyi mi söylüyorsunuz?
-“Allah çocuk edindi.” dediler. Haşa! Allah bundan arınmıştır. O Gani’dir, hiçbir şeye muhtaç olmaz. Göklerdekiler de yerdekiler de O’nundur. Elinizde, söylediğinize ilişkin hiçbir kanıt yok. Allah hakkında bilmediğiniz şeyi mi söylüyorsunuz?

Gökten gelene Allah’ın çocuğu diyorsunuz. Onlarda sizi kandırıyorlar. Hayır, göklerde ve yerde ne varsa Allah’ın yarattığıdır. Öyle bir kanıtınızda yok. Allah hakkında bilmediğiniz şeyi söylemeyin.

(Onlara Allah’ın çocukları demeyin)

69-Kul inne-lleżîne yefterûne ‘ala(A)llâhi-lkeżibe lâ yuflihûn(e)
-De ki: Allah’a yalan isnat edip iftira edenler kurtulmazlar, muratlarına ermezler.
-De ki: ‘Allah hakkında yalan uydurup iftira edenler, kurtuluşa ermezler.’
-De ki: “Allah hakkında yalan düzüp iftira edenler iflah etmeyeceklerdir.”

Onlara Allah’ın çocuğu demek size bir şey kazandırmaz.


70-Metâ’un fî-ddunyâ śümme ileynâ merci’uhum śümme nużîkuhumu-l’ażâbe-şşedîde bimâ kânû yekfurûn(e)
-Dünyada değersiz menfaatler elde ettikten sonra dönüp tapımıza gelirler, sonra da kafir oldukları, inkar ettikleri şeyler yüzünden biz, onlara şiddetli bir azap tattırırız.
-(Onlar için) Dünyada geçici bir meta (vardır). Sonra dönüşleri bizedir; sonra da inkâra sapışları dolayısıyla onlara şiddetli azabı taddıracağız.
-Dünyada biraz nimetlenme, ardından dönüşleri bize. Sonra biz, inkar ettiklerinden ötürü şiddetli azabı onlara tattıracağız.

Dünyadan alacaklarını aldıktan sonra giderler. Sizlere yalan söylediklerinden dolayı cezalarını bize dönünce çekecekler.

71-Vetlu ‘aleyhim nebee nûhin iż kâle likavmihi yâ kavmi in kâne kebura ‘aleykum mekâmî veteżkîrî bi-âyâti(A)llâhi fe’ala(A)llâhi tevekkeltu feecmi’û emrakum veşurakâekum śümme lâ yekun emrukum ‘aleykum ġummeten śümme-kdû ileyye velâ tunzirûn(i)
-Oku onlara Nuh kıssasını. Hani kavmine, ey kavmim demişti, aranızda bulunmam ve Allah’ın ayetleriyle öğüt vermem ağır geliyorsa size, ben Allah’a dayanmışım, siz de, ortaklarınız da toplanın, ne yapacağınızı kararlaştırın, sonradan da yaptığınız şey, sizi kederlendirmesin, sonra kararınızı bildirin bana ve hiç mühlet de vermeyin.
-Onlara Nuh’un haberini oku. Hani kavmine demişti ki: ‘Ey kavmim, benim makamım ve Allah’ın ayetleriyle hatırlatmalarım eğer size ağır geliyorsa ben, şüphesiz Allah’a tevekkül etmişim. Artık siz ortaklarınızla toplanıp yapacağınız işi karara bağlayında işiniz size örtülü kalmasın (veya tasa konusu olmasın), sonra hakkımdaki hükmünüzü -bana süre tanımaksızınverin.
-Onlara Nuh’un haberini de oku. Hani toplumuna şöyle demişti: “Eğer benim konumum ve Allah’ın ayetlerini hatırlatmam size ağır geliyorsa artık ben, Allah’a dayandım. Siz de ortaklarınızla biraraya gelip işinize bakın. Yapacağınız şey size bir kaygı da vermesin, hükmünüzü bana uygulayın. Ve bana fırsat da vermeyin.”

Onlara Nuh’un başına gelenlerden bahset. Demişti ki, ey kavmim benim vazifem size Allah’ın ayetlerini hatırlatmak. Başınıza felaket geliyor. Ben Allah’ın bana dediğini yapacağım. O ortak koştuklarınızla beraber bana ne istiyorsanız yapın.

(Nuh’un zamanında da fezadan gelenlere tanrının oğulları diye inanmışlardı. Onlar dünyadan alacaklarını alıp gittiler ama giderken tufana da sebep olmuş olabilirler)

72-Fe-in tevelleytum femâ seeltukum min ecr(in)(s) in ecriye illâ ‘ala(A)llâh(i)(s) ve umirtu en ekûne mine-lmuslimîn(e)
-Yüz çevirirseniz zaten sizden bir mükafat istemem, benim mükafatım, ancak Allah’a ait ve Müslümanlardan olmam emredildi bana.
-Eğer yüz çevirecek olursanız, ben sizden bir karşılık istemedim. Benim ecrim, yalnızca Allah’a aittir. Ve ben, müslümanlardan olmakla emrolundum.
-Yüz çevirdiyseniz çevirin. Ben sizden bir ücret istemedim. Benim ücretim Allah’tan gelecektir. Bana, müslümanlardan olmam emredildi.”

Niye benim dediklerimi dikkate almıyorsunuz. Ben sizden ücret istemiyorum. Benim ücretim Allah’tandır. Ben onun dediklerine teslim oldum.

73-Fekeżżebûhu fenecceynâhu vemen me’ahu fî-lfulki vece’alnâhum alâ-ife veaġraknâ-lleżîne keżżebû bi-âyâtinâ(s) fenzur keyfe kâne ‘âkibetu-lmunżerîn(e)
-Derken onu yalanladılar da onu ve onunla beraber gemide bulunanları kurtardık ve onları hükümdar ettik ve delillerimizi yalanlayanları sulara boğduk, bak da gör, korkutulanların sonları ne oldu.
-Fakat onu yalanladılar; biz de onu ve gemide onunla birlikte olanları kurtardık ve onları halifeler kıldık. Ayetlerimizi yalanlayanları da suda boğduk. Uyarılanların nasıl bir sonuca uğratıldıklarına bir bak.
-Bunun üzerine onu yalanladılar. Biz de onu ve gemide onunla beraber bulunanları kurtardık, onları yöneticiler yaptık; ayetlerimizi yalanlayanları da batırıp boğduk. Bak da gör, önceden uyarılanların sonu nice oluyor!

Nuh’u kavmi dinlemedi. O, ona inanlarla beraber gemiye binerek kurtuldu. Diğerleri suda boğuldu. Sonra gemidekiler o bölgelere hâkim oldu. Uyarıları dinlemeyenlerin sonu kötü olur.

74-Śumme be’aśnâ min ba’dihi rusulen ilâ kavmihim fecâûhum bilbeyyinâti femâ kânû liyu/minû bimâ keżżebû bihi min kabl(u)(c) keżâlike natbe’u ‘alâ kulûbi-lmu’tedîn(e)
-Ondan sonra da insan topluluklarına peygamberler gönderdik, apaçık delillerle geldikleri halde önceden yalanladıkları şeylere bir türlü inanmadılar. İşte biz, haddini aşanların gönüllerini böyle mühürleriz.
-Sonra onun ardından kendi kavimlerine (başka) elçiler gönderdik; onlara apaçık belgeler getirmişlerdi. Ama daha önce onu yalanlamaları nedeniyle inanmadılar. İşte biz, haddi aşanların kalblerini böyle mühürleriz.
-Nuh’un ardından birçok resulleri daha toplumlarına gönderdik. Onlara açık-seçik kanıtlar getirdiler. Ama onlar daha önceden yalanladıkları şeye bir türlü inanmadılar. Azgınlığa sapanların kalplerini biz, işte böyle mühürleriz.

Nuh’tan sonra birçok kavimlere zaman zaman Resuller gönderdik. İspatlı bilgilerle geldiler. Yine de sapkınlıklarından vazgeçmediler. Kalpleri mühürlenmişti sanki.

75-Śumme be’aśnâ min ba’dihim mûsâ vehârûne ilâ fir’avne vemele-ihi bi-âyâtinâ festekberû vekânû kavmen mucrimîn(e)
-Onlardan sonra da Musa ve Harun’u, delillerimizle Firavun’a ve ona uyan ileri gelenlere gönderdik, fakat ona uymayı kibirlerine yediremediler ve zaten de mücrim bir topluluktu onlar.
-Sonra bunların ardından Firavun’a ve onun önde gelen çevresine Musa’yı ve Harun’u ayetlerimizle gönderdik. Fakat onlar büyüklendiler. Onlar suçlu-günahkar bir kavimdi.
-Onların ardından da Musa ile Harun’u ayetlerimiz eşliğinde Firavun ve kurmaylarına gönderdik. Kibre saptılar ve günahkar bir topluluk oldular.

Sonra Musa ile Harun’u Firavuna gönderdik. (Onlarda gökten gelenlere tanrı diye inanıyorlardı. Firavunun, soyu gökten gelenlerdi diye kendini tanrı görüyordu) büyüklendiler ve Musa ve Harun’a inanmadılar. Saçma inançlı bir topluluktu onlar.

76-Felemmâ câehumu-lhakku min ‘indinâ kâlû inne hâżâ lesihrun mubîn(un)
-Gerçek olan şey, katımızdan onlara gelince bu dediler, şüphe yok ki apaçık bir büyü.
-Onlara katımızdan hak geldiği zaman, dediler ki: ‘Bu, kuşkusuz apaçık bir büyüdür.’
-Gerçek, katımızdan onlara geldiğinde şöyle demişlerdi: “Hiç kuşkusuz bu, apaçık bir büyüdür.”

Gerçeği onlara anlatıp mucizeleri de gösterdikleri halde inanamadılar. Bu bir büyü dediler.

77-Kâle mûsâ etekûlûne lilhakki lemmâ câekum(s) esihrun hâżâ velâ yuflihu-ssâhirûn(e)
-Musa, size gerçek, gelince böyle mi dersiniz dedi, büyü mü bu? Ve büyücüler, kurtulmazlar, muratlarına erişmez onlar.
-Musa: ‘Size hak geldiğinde (böyle) mi söylersiniz? Bu bir büyü müdür? Oysa büyücüler, kurtuluşa ermezler’ dedi.
-Musa dedi ki: “Gerçek size ulaştığında böyle mi konuşuyorsunuz? Büyü müdür bu? Büyücülerin kurtuluşu yoktur.”

Size doğru söyleyenlere büyücümü dersiniz. Büyücülere benziyor muyuz? Büyücülerin Allah katında kurtuluşları yoktur.

78-Kâlû eci/tenâ litelfitenâ ‘ammâ vecednâ ‘aleyhi âbâenâ vetekûne lekumâ-lkibriyâu fî-l-ardi vemâ nahnu lekumâ bimu/minîn(e)
-Bizi atalarımızdan bulup gördüğümüz şeylerden çevirip yeryüzünde bize hakim olmak için mi geldiniz ve biz, ikinize de inanmıyoruz dediler.
-Onlar: ‘Siz ikiniz, bizi atalarımızı üzerinde bulduğumuz (yol)dan çevirmek ve yeryüzünde büyüklük sizin olsun diye mi bize geldiniz? Biz, sizin ikinize inanacak değiliz’ dediler.
-Dediler ki: “Sen bize, atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeyden bizi çeviresin de bu toprakta devlet ve ululuk ikinizin olsun diye mi geldin? Biz ikinize de inanmıyoruz.”

Atalarımızdan gelen inançları değiştirip, burada idareyi elinize almaya mı geldiniz dediler. İkinize de inanmıyoruz.

79-Vekâle fir’avnu-/tûnî bikulli sâhirin ‘alîm(in)
Ve Firavun, ne kadar bilgin büyücü varsa dedi, hepsini çağırın huzuruma.
Firavun: ‘Bana bütün bilgin büyücüleri getirin’ dedi.
Firavun seslendi: “Tüm bilgin büyücüleri huzuruma getirin.”

Firavun, bütün büyücü ustalarını buraya getirin dedi.

80-Felemmâ câe-sseharatu kâle lehum mûsâ elkû mâ entum mulkûn(e)
-Büyücüler gelince Musa, ne atacaksanız atın bakalım dedi.
-Büyücüler geldiğinde Musa: ‘Atacağınız şeyleri atın” dedi.
-Büyücüler gelince, Musa onlara şöyle dedi: “Ortaya koyma gücünde olduğunuz şeyleri sergileyin.”

Onlar gelince, Musa büyücülere atın ne atacaksanız, gösterin hünerlerinizi dedi.

81-Felemmâ elkav kâle mûsâ mâ ci/tum bihi-ssihr(u)(s) inna(A)llâhe seyubtiluh(u)(s) inna(A)llâhe lâ yuslihu ‘amele-lmufsidîn(e)
-Onlar atınca Musa, bu yaptığınız büyüdür dedi, ve şüphe yok ki Allah, onu bozacak, boşa çıkaracak, şüphe yok ki Allah, bozguncuların işlerini düzene sokmaz.
-Onlar atınca, Musa dedi ki: ‘Sizlerin (ortaya) getirdiğiniz büyüdür. Doğrusu Allah onu geçersiz kılacaktır. Şüphesiz Allah, bozgunculuk çıkaranların işini düzeltmez.’
-Onlar hünerlerini ortaya koyunca Musa dedi ki: “Sergilediğiniz şey büyüdür. Allah onu mutlaka hükümsüz kılacaktır. Çünkü Allah, bozguncuların işini düzgün yürütmez.”

Onlar büyülerini gösterince Musa, bunlar sadece büyü, Allah bunları geçersiz kılacaktır. Allah bozguncu büyücüleri sevmez dedi.

82-Veyuhikku(A)llâhu-lhakka bikelimâtihi velev kerihe-lmucrimûn(e)
-Suçluların zoruna gitse de Allah, sözleriyle gerçeğin gerçek olduğunu izhar eder.
-Allah, suçlu-günahkarlar istemese de, hakkı (hak olarak) kendi kelimeleriyle gerçekleştirecektir.
-“Ve günahkarlar hoşgörmese de Allah, gerçeği kelimeleriyle ortaya çıkarıp kanıtlayacaktır.”

Sahtekârların hoşuna gitmese de Allah’ın kuralları ve yaptıkları sahte değildir. 

83-Femâ âmene limûsâ illâ żurriyyetun min kavmihi ‘alâ avfin min firavne vemele-ihim en yeftinehum(c) ve-inne firavne le’âlin fî-l-ardi ve-innehu lemine-lmusrifîn(e)
-Firavun’un, kendilerini bir musibete uğratmasından korktukları için Musa’ya, kavminden bir soy inandı ancak, başkaları inanmadı ve gerçekten de Firavun, yeryüzünde pek yüceydi ve gerçekten o, buyruktan çıkmış kişilerdendi.
-Sonunda Musa’ya kendi kavminin bir zürriyetinden (gençlerinden) başka -Firavun ve önde gelen çevresinin kendilerini belalara çarptırmaları korkusuylaiman eden olmadı. Çünkü Firavun, gerçekten yeryüzünde büyüklenen bir zorba ve gerçekten ölçüyü taşıranlardandı
-Firavun ve kodamanlarının kendilerine kötülük etmelerinden korktukları için, kavmi arasından bir gençlik grubu dışında hiç kimse Musa’ya inanmadı. Çünkü Firavun, o toprakta gerçekten çok üstündü ve gerçekten sınır tanımaz azgınlardan biriydi.

Musa’ya bir gurup gençlerden başka kimse inanmadı. Firavundan korkuyorlardı. Firavun o topraklarda kendine tanrı ve tanrı akrabası diyerek insanlara zülüm ediyordu.

84-Vekâle mûsâ yâ kavmi in kuntum âmentum bi(A)llâhi fe’aleyhi tevekkelû in kuntum muslimîn(e)
-Musa, ey kavmim dedi, Allah’a inandıysanız ve ona teslim olduysanız güvenin, dayanın ona.
-Musa dedi ki: ‘Ey kavmim, eğer siz Allah’a iman edip müslüman olmuşsanız artık yalnızca O’na tevekkül edin.’
-Musa dedi ki: “Ey toplumum! Eğer Allah’a inandınızsa, gerçekten müslümansanız, yalnız Allah’a dayanıp güvenin.”

Musa kavmine, gerçekten Allaha inanmışsanız, hiçbir şeyden korkmayın, sadece Ona güvenin dedi.

85-Fekâlû ‘ala(A)llâhi tevekkelnâ rabbenâ lâ tec’alnâ fitneten lilkavmi-zzâlimîn(e)
-Dediler ki: Dayandık, Rabbimiz, sen bizi zalim toplulukla sınama.
-Dediler ki: ‘Biz Allah’a tevekkül ettik; Rabbimiz, bizi zulmeden bir kavim için bir fitne (konusu) kılma.’
-Şöyle yakardılar: “Yalnız Allah’a dayandık. Rabbimiz! Bizleri, zulmedenler toplumu için bir imtihan aracı yapma.”

Onlar, Sen bizi firavun korkusu ile sınama Allah’ım, biz sana güvendik diye yalvardılar.

(Musa o korkan insanlara bu duayı öğretti)

86-Veneccinâ birahmetike mine-lkavmi-lkâfirîn(e)
-Ve bizi, rahmetinle kurtar kafirler topluluğundan.
-Ve bizi, kâfirler topluluğundan rahmetinle kurtar.’
-O küfre sapmış toplumdan rahmetinle bizi kurtar.”

Sen bize acı, bize bir yol göster, kurtar bizi bu zalimlerden dediler.

87-Veevhaynâ ilâ mûsâ veeîhi en tebevveâ likavmikumâ bimisra buyûten vecalû buyûtekum kibleten veakîmû-ssalâ(te)(k) vebeşşiri-lmu/minîn(e)
-Ve Musa’ya ve kardeşine, kavminize Mısır’da barınacak evler kurun, evlerinizi kıble yapın ve namaz kılın ve müjdele inananları diye vahyettik.
-Musa ve kardeşine (şöyle) vahyettik: ‘Mısır’da kavminiz için evler hazırlayın, evlerinizi namaz kılınan (ve kıbleye dönük) yerler yapın ve namazı dosdoğru kılın. Mü’minleri de müjdele.’
-Musa’ya ve kardeşine şunu vahyettik: Kavminiz için kendilerini yerleştirmek üzere Mısır’da evler hazırlayın. Evlerinizi kıble yapın / karşılıklı yapın ve namaz kılın. İnananlara müjde ver.

Musa’ya ve kardeşine, Mısırın her yerinde hücre evler kurun. Herkes oraya bağlı olsun. İyi organize olun. Yakında kurtulacaksınız diye müjde verin onlara dedik.

88-Vekâle mûsâ rabbenâ inneke âteyte fir’avne ve meleehu zîneten ve emvâlen fî-lhayâti-ddunyâ rabbenâ liyudillû ‘an sebîlik(e)(s) rabbenâ-tmis ‘alâ emvâlihim veşdud ‘alâ kulûbihim felâ yu/minû hattâ yeravû-l’ażâbe-l-elîm(e)
-Ve Musa, Rabbimiz dedi, sen Firavun’a ve ona uyanlardan ileri gelenlere gerçekten de dünya yaşayışına ait ziynetler ve mallar verdin. Rabbimiz, onlar bu yüzden halkı doğru yoldan çıkarmada, saptırmadalar. Rabbimiz, mallarını mahvet, yurtlarında kendi sefaletlerini göster onlara da yüreklerini sık, çünkü onlar, o elemli azabı görünceye dek inanmayacaklar.
-Musa dedi ki: ‘Rabbimiz, şüphesiz Sen, Firavun’a ve önde gelen çevresine dünya hayatında bir çekicilik (güç, ihtişam) ve mallar verdin. Rabbimiz, Senin yolundan saptırmaları için (mi?) Rabbimiz, mallarını yerin dibine geçir ve onların kalblerinin üzerini şiddetle bağla; onlar acı azabı
görecekleri zamana kadar iman etmeyecekler.’
-Musa şöyle dedi: “Rabbimiz! Sen, Firavun ve kodamanlarına şu geçici hayatta debdebe verdin, mallar verdin. Rabbimiz! Senin yolundan saptırsınlar diye mi? Rabbimiz! Onların mallarını sil-süpür, kalplerini şiddetle sık ki, acıklı azabı görünceye kadar inanmasınlar.”

Musa şöyle dedi. Rabbim onların çok malları ve paraları var, aramızdan bazılarını satın alıp yerlerimizi ve planlarımızı öğrenirler. Sen onlara başka bir problem ver ki onların aklı kendi problemlerinde olsun.

89-Kâle kad ucîbet da’vetukumâ festekîmâ velâ tettebi’ânni sebîle-lleżîne lâ ya’lemûn(e)
-Tanrı, ikinizin de duası kabul edilmiştir dedi, artık doğru hareket etmekte devam edin ve sakın ha bilmezlerin yoluna gitmeyin.
-(Allah) Dedi ki: ‘İkinizin duası kabul olundu. Öyleyse dosdoğru yolda devam edin ve bilgisizlerin yoluna uymayın.’
-Allah cevap verdi: “İkinizin duası kabul edildi. Doğruluktan şaşmayın. İlimden nasipsizlerin yolunu izlemeyin.”

Allah planlarını kabul etti. Siz merak etmeyin, sadece planlarınızda devam edin. Etrafa bilgi sızdırmayın dedi.

90-Vecâveznâ bibenî isrâ-île-lbahra feetbe’ahum fir’avnu vecunûduhu baġyen ve’advâ(en)(s) hattâ iżâ edrakehu-lġaraku kâle âmentu ennehu lâ ilâhe illâ-lleżî âmenet bihi benû isrâ-île ve enâ mine-lmuslimîn(e)
-İsrailoğullarını denizden geçirdik, derken Firavun’la askeri de azgınlıkla, düşmanlıkla peşlerine düştü onların, sonucu su boğazına girince boğulurken inandım, gerçekten de İsrailoğullarının inandığı Tanrıdan başka tapacak yok ve ben Müslümanlardanım dedi.
-Biz, İsrailoğullarını denizden geçirdik; Firavun ve askerleri azgınlıkla ve düşmanlıkla peşlerine düştü. Sular onu boğacak düzeye erişince (Firavun): ‘İsrailoğullarının kendisine inandığı (ilahtan) başka ilah olmadığına inandım ve ben de müslümanlardanım’ dedi.
-Ve İsrailoğullarını denizden geçirdik. Firavun ve ordusu azgınlık ve düşmanlıkla onları izlemekteydi. Nihayet boğulma ümüğüne çökünce şöyle dedi: “İman ettim. İsrailoğullarının inanmış olduğu dışında ilah yok. Ben de O’na teslim olanlardanım.”

Organize olup gizlice kaçıp sudan geçtiler. Firavun duyup peşlerinden gitti. Denizin ortasında o ve ordusu boğuldu. Firavun boğulamadan önce İsrail oğullarının tanrısına inandım. Ondan başka ilah yok. Teslim oldum dedi.

91-Âl-âne vekad ‘asayte kablu vekunte mine-lmufsidîn(e)
-Fakat şimdi mi? Halbuki bundan evvel isyan etmiştin, bozgunculardan olmuştun.
-Şimdi, öyle mi? Oysa sen önceleri isyan etmiştin ve bozgunculuk çıkaranlardandın.
-“Şimdi mi? Daha önce isyan etmiş, bozgunculardan olmuştun.”

Şimdimi teslim oluyorsun, daha önce sana mucize gösterdik teslim oldun ama mucizeleri kaldırınca yine azgınlık yaptın.

92-Felyevme nuneccîke bibedenike litekûne limen alfeke âye(ten)(c) ve-inne keśîran mine-nnâsi an âyâtinâ leġâfilûn(e)
-O halde bugün biz de, senden sonra gelenlere ibret olasın diye yalnız cesedini kurtaracağız ve şüphe yok ki insanların çoğu, bizim delillerimizden gaflettedir.
-Bugün ise, senden sonrakilere bir ayet (tarihi bir belge, ibret) olman için seni yalnızca bedeninle kurtaracağız (herkese cesedini göstereceğiz). Gerçekten insanlardan çoğu, bizim ayetlerimizden habersizdirler.
-Bugün senin bedenini kurtaracağız ki, arkandan gelenlere bir ibret olasın. Ama insanların çoğu bizim ayetlerimizden gerçekten habersiz bulunuyor.

Madem öyle, bizde sadece senin bedenini kurtaracağız. Bu da  insanlara ibret olur. Gerçi herkese her zaman devamlı ayetlerimizi, ibretlerimizi gösteriyoruz ama çoğu görmüyorlar.

93-Velekad bevve/nâ benî isrâ-île mubevvee sidkin verazeknâhum mine-ttayyibâti femâ-telefû hattâ câehumu-lilm(u)(c) inne rabbeke yakdî beynehum yevme-lkiyâmeti fîmâ kânû fîhi yatelifûn(e)
-Andolsun ki biz İsrailoğullarını güzel bir yere yerleştirdik ve onları, tertemiz şeylerle rızıklandırdık. Kendilerine bilgi gelinceye dek de ayrılığa düşmediler. Şüphe yok ki Rabbin, ayrılığa düştükleri şeyler hakkında kıyamet günü, aralarında hükmedecek.
-Andolsun, biz İsrailoğullarını, hoşlarına gidecek güzel bir yerde yerleştirdik ve temiz şeylerden kendilerine rızık verdik. Kendilerine ilim gelinceye kadar anlaşmazlığa düşmediler. Şüphesiz Rabbin, aralarında anlaşmazlığa düştükleri şey konusunda kıyamet günü hüküm verecektir
-Andolsun, biz İsrailoğullarını çok güzel bir yurda yerleştirdik ve kendilerine temiz yiyeceklerden rızık verdik. Kendilerine ilim gelinceye kadar ihtilafa düşmediler. Hiç kuşkusuz Rabbin, tartışmakta oldukları şey hakkında kıyamet günü aralarında hüküm verecektir.

Sonra biz İsrail oğullarını güzel bir yere yerleştirdik, güzel rızıklarda verdik, ta ki onlar Allah’ın Tevrat’taki gizli bilgileri, bazıları kendi çıkarları için kullanana kadar. Kıyamette bunlar yüzlerine vurulacak.

94-Fe-in kunte fî şekkin mimmâ enzelnnâ ileyke fes-eli-lleżîne yakraûne-lkitâbe min kablik(e)(c) lekad câeke-lhakku min rabbike felâ tekûnenne mine-lmumterîn(e)
-Sana indirdiğimiz şeyde şüpheye düşersen (imkan yok ya), senden önce kitap okuyanlara sor. Andolsun ki gerçek, Rabbinden gelmiştir sana, artık şüphelenenlerden olma.
-Sana indirdiğimizden eğer kuşkudaysan, senden önce kitabı okuyanlara sor. Andolsun, Rabbinden sana gerçek gelmiştir, şu halde kuşkuya kapılanlardan olma.
-Şayet sen, sana indirdiğimizden kuşkulanmakta isen, senden önce Kitap’ı okuyanlara sor. Andolsun, hak sana Rabbinden gelmiştir. O halde sakın kuşkulananlardan olma.

Kuşkun olmasın, önceki kitapları okuyanlar sana bu bilgilerin doğruluğunu söyleyeceklerdir. Bunlar sana Rabbinden hak olarak gelmiştir.

95-Velâ tekûnenne mine-lleżîne keżżebû bi-âyâti(A)llâhi fetekûne mine-lâsirîn(e)
-Ve Allah’ın delillerini yalanlayanlardan olma sakın, yoksa ziyankarlara katılırsın.
-Ve Allah’ın ayetlerini yalanlayanlardan olma; yoksa hüsrana uğrayanlardan olursun.
-Ve sakın ayetlerimizi yalanlayanlardan olma, yoksa hüsrana düşenlerden olursun.

Hiç kuşkun olmasın, Allah’ın ayetlerini yalanlayanlar daima zarara uğrarlar.

96-İnne-lleżîne hakkat ‘aleyhim kelimetu rabbike lâ yu/minûn(e)
-Öyle kişilerdir onlar ki Rabinin, onlara söylediği sözü haketmiştir onlar, inanmaz onlar.
-Gerçek şu ki, Rabbinin kelimesi üzerlerinde hak olanlar, onlar inanmazlar.
-Aleyhlerine Rabbinin kelimesi hak olanlar iman etmezler;

Bazı insanlar, ne yaparsan yap inanmazlar. Onlara aldırma, onlar öbür dünyada azabı görünce inanacaklar.

97-Velev câet-hum kullu âyetin hattâ yeravû-l’ażâbe-l-elîm(e)
-Kendilerine her çeşit deliller, mucizeler gösterilse de elemli azabı görmedikçe.
-Onlara her ayet getirilse bile.. Acı azabı görünceye kadar.
-Tüm ayetler onlara gelse bile. Ta, o korkunç azabı görünceye kadar…

Bütün mucizeleri göstersen de azabı görünceye kadar inanmazlar.

98-Felevlâ kânet karyetun âmenet fenefe’ahâ îmânuhâ illâ kavme yûnuse lemmâ âmenû keşefnâ ‘anhum ‘ażâbe-lizyi fî-lhayâti-ddunyâ vemettanâhum ilâ hîn(in)
-İnanıp da inançlarından fayda gören şehir halkı, ancak Yunus’un kavmidir. İnandıkları zaman, dünya yaşayışında onlardan zillet azabını giderdik ve bir zamanadek faydalandırdık onları.
-Ama (azab geldiği sırada) iman edip imanı kendisine yarar sağlamış -Yunus kavminin dışındabir ülke olsaydı ya! Onlar iman ettikleri zaman dünya hayatında onlardan aşağılatıcı azabı kaldırdık ve onları belli bir zamana kadar yararlandırdık.
-Bir kent inansa da imanı kendisine yarar sağlasa ya! Yunus’un kavmi müstesna. Onlar inanınca, dünya hayatında rezillik azabını üstlerinden kaldırmış ve kendilerini belirli bir süreye kadar nimetlendirmiştik.

Azabın geleceği memleketlere resuller göndererek onları uyardık ama hiç birisi inanmadı. Helak oldular. Bir tek Yunus’un kavmi Yunus’a inandı. Önlem alıp azaptan kurtuldular. Hayatlarına devam ettiler.

99-Velev şâe rabbuke leâmene men fî-l-ardi kulluhum cemî’â(an)(c) efeente tukrihu-nnâse hattâ yekûnû mu/minîn(e)
-Rabbin dileseydi yeryüzünde bulunanların hepsi de inanırdı. Artık inansınlar diye insanları zorlayıp duracak mısın?
-Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzündekilerin tümü, topluca iman ederdi. Öyleyse, onlar mü’min oluncaya kadar insanları sen mi zorlayacaksın?
-Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzündeki insanların hepsi toptan iman ederdi. Hal böyle iken, mümin olmaları için insanları sen mi zorlayacaksın!

Sen inanmaları için insanları zorlama, Rabbin dileseydi yeryüzünde herkesi inandırırdı.

100-Vemâ kâne linefsin en tu/mine illâ bi-iżni(A)llâh(i)(c) veyec’alu-rricse ‘alâ-lleżîne lâ ya’kilûn(e)
-Allah’ın izni olmadıkça hiç kimse inanamaz. Düşünüp akıl etmeyenlere de azap eder.
-Allah’ın izni olmaksızın, hiç kimse için iman etme (imkanı) yoktur. O, akıl erdiremeyenlerin üzerine iğrenç bir pislik kılar.
-Allah’ın izni olmadıkça hiçbir benlik iman edemez. Allah, pisliği, aklını kullanmayanlar üzerine bırakır.

Bir kimse iman etmemişse dediklerine inanmaz. Akıllarını kullanmazlar, pislik devamlı onların üzerlerine gelir.

101-Kuli-nzurû mâżâ fî-ssemâvâti vel-ard(i)(c) vemâ tuġnî-l-âyâtu ve-nnużuru ‘an kavmin lâ yu/minûn(e)
-De ki: Bir bakın da görün, neler var göklerde ve yeryüzünde. Fakat bunca deliller, bunca korkutan peygamberler, inanmayan topluluğa ne fayda eder?
-De ki: ‘Göklerde ve yerde ne var? Bir bakıverin.’ İman etmeyen bir topluluğa apaçık ayetler ve uyarmalar bir şey sağlamaz.
-De ki: “Göklerde ve yerde neler var / neler oluyor, bir bakın!” O ayetler ve uyarılar iman etmeyen bir toplumun hiçbir işine yaramaz.

İstediğin kadar göklere ve yeryüzüne bakın neler var ve neler oluyor de, iman etmeyen toplumun işine yaramaz.

102-Fehel yentezirûne illâ miśle eyyâmi-lleżîne alev min kablihim(c) kul fentezirû innî meakum mine-lmuntezirîn(e)
-Onlar, kendilerinden önce gelip geçenlerin uğradıkları felaket günlerine benzer günlerden başka bir şey mi bekliyorlar? De ki: Bekleyin bakalım, şüphe yok ki ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim.
-Kendilerinden önce gelip geçmişlerin (başlarından geçen) günlerin bir benzerinden başkasını mı bekliyorlar? De ki: ‘Bekleyedurun. Şüphesiz ben de sizlerle birlikte bekleyenlerdenim.’
-Onlar, sırf kendilerinden önce gelip geçenlerin günleri gibisini bekliyorlar. De ki: “Bekleyin. Sizinle beraber ben de bekleyenlerdenim.”

Onlar ille de eskilerin başlarına gelen felaket gibi felaket bekliyorlar. De ki bekleyin bende beklemekteyim.

103-Śumme nuneccî rusulenâ velleżîne âmenû(c) keżâlike hakkan ‘aleynâ nuncî-lmu/minîn(e)
-Sonra peygamberlerimizi ve inananları böylece kurtarırız biz ve inananları kurtarmak, bir haktır bize.
-Sonra biz, elçilerimizi ve iman edenleri böyle kurtarırız; mü’minleri kurtarmamız bizim üzerimize bir haktır.
-Sonunda biz, resullerimizi ve iman edenleri kurtarırız. İşte böyledir. Üzerimize bir borç olarak, inananları kurtarırız.

Biz resullerimizin getirdikleri ilmi çalışanları, onlar gibi önlem alanları ve ona uyanları kurtarırız.

104-Kul yâ eyyuhâ-nnâsu in kuntum fî şekkin min dînî felâ a’budu-lleżîne ta’budûne min dûni(A)llâhi velâkin a’budu(A)llâhe-lleżî yeteveffâkum(s) veumirtu en ekûne mine-lmu/minîn(e)
-De ki: Ey insanlar, dinimde bir şüpheniz varsa bilin ki ben, Allah’ı bırakıp taptıklarınıza tapamam ve ancak sizi öldüren Allah’a kulluk ederim ve inananlardan olmam emredildi bana.
-De ki: ‘Ey insanlar, eğer benim dinimden yana bir kuşku içindeyseniz, ben, sizin Allah’tan başka ibadet ettiklerinize ibadet etmiyorum, ancak ben, sizin hayatınıza son verecek olan Allah’a ibadet ederim. Ben, mü’minlerden olmakla emrolundum.’
-De ki: “Ey insanlar, benim dinimden kuşkuda iseniz, ben sizin Allah dışındaki kulluk ettiklerinize kulluk etmeyeceğim. Tam aksine ben, sizin canınızı alacak olan Allah’a kulluk edeceğim. Bana müminlerden olmam emredildi.”

Deki, Ben Allahtan başkasına tapmam. Ben herkese can verip sonra canı alana taparım. Bana Allah’ın emirlerine uymam emredildi.

105-Veen akim vecheke liddîni hanîfen velâ tekûnenne mine-lmuşrikîn(e)
-Ve doğru dine yüz çevir, sakın müşriklerden olma dendi bana.
-Ve: “Bir muvahhid (hanif) olarak yüzünü dine doğru yönelt ve sakın müşriklerden olma,”
-Şu da emredildi: “Yüzünü, bir hanif olarak dine çevir. Sakın müşriklerden olma.”

Ve ayrıca tek olan Allah’tan başka şeye yüzümü çevirmemem emredildi.

106-Velâ ted’u min dûni(A)llâhi mâ lâ yenfe’uke velâ yadurruk(e)(s) fe-in fe’alte fe-inneke iżen mine-zzâlimîn(e)
-‘Allah’tan başka, sana yararı ve zararı olmayan(ilahlar)a tapma. Eğer sen (bu emirlerin tersini) yapacak olursan, bu durumda muhakkak zulmedenlerden olursun’ (diye de emrolundum.)
-Ve Allah’ı bırakıp da sana ne bir faydası dokunan, ne bir zarar veren şeylere tapma, bunu yaparsan şüphe yok ki zalimlerden olursun dendi.
-“Allah’ı bırakıp da sana yarar sağlamayacak ve zarar veremeyecek şeylere yakarma. Eğer bunu yaparsan mutlaka zalimlerden olursun.”

Sana hiçbir faydası ve zararı olmayan şeylere tapma. Yoksa zalimlerden olursun dendi.

107-Ve-in yemseska(A)llâhu bidurrin felâ kâşife lehu illâ hu(ve)(s) ve-in yuridke biayrin felâ râdde lifadlih(i)(c) yusîbu bihi men yeşâu min ibâdih(i)(c) vehuve-lġafûru-rrahîm(u)
-Allah, sana bir zarar verirse o zararı, ondan başka giderecek yoktur ve hayır etmek dilerse de ihsanını reddeden bulunmaz; bunu, kullarından dilediğine verir ve odur suçları örten rahim.
-Allah sana bir zarar dokunduracak olsa, O’ndan başka bunu senden kaldıracak yoktur. Ve eğer sana bir hayır isterse, O’nun bol fazlını geri çevirecek de yoktur. Kullarından dilediğine bundan isabet ettirir. O, bağışlayandır, esirgeyendir.
-Allah sana bir zarar dokundurursa, onu kaldıracak olan başkası değil yine O’dur. O sana bir hayır dilerse, O’nun lütfunu reddedecek yoktur. Kullarından dilediğini lütfuyla nasiplendirir. Gafur’dur O, Rahim’dir.

Allah sana bir zarar verecekse onu önleyen olamaz, yarar verecekse onu da durduracak yoktur. Suçları örter ve esirger.

108-Kul yâ eyyuhâ-nnâsu kad câekumu-lhakku min rabbikum(s) femeni-htedâ fe-innemâ yehtedî linefsih(i)(s) vemen dalle fe-innemâ yadillu ‘aleyhâ(s) vemâ enâ ‘aleykum bivekîl(in)
-De ki: Ey insanlar, gerçekten de Rabbinizden hak ve hakikat gelmiştir size. Artık kim doğru yola giderse faydası kendisinedir ve kim saparsa zararı kendine ve ben, sizi koruyucu değilim.
-De ki: ‘Ey insanlar, şüphesiz size Rabbinizden hak gelmiştir. Kim hidayet bulursa, o ancak kendi nefsi için hidayet bulmuştur. Kim saparsa, o da, kendi aleyhine sapmıştır. Ben sizin üzerinizde bir vekil değilim.’
-De ki: “Ey insanlar! Şu bir gerçek ki hak size Rabbinizden gelmiştir. Artık doğruya yönelen kendi benliği için yönelir; sapan da kendi benliği aleyhine sapar. Ben sizin üzerinize vekil değilim.”

Deki, ey insanlar, Allahtan size gerçek bilgiler gelmiştir. Bilgileri dikkate alanın (dikkatle okuyup anlayanın) faydası kendisinedir. Dikkate almayan kendine zarar vermiştir. Ben sizin için bir şey yapamam.

109-Vettebi’ mâ yûhâ ileyke vasbir hattâ yahkuma(A)llâh(u)(c) vehuve ayru-lhâkimîn(e)
-Sana ne vahyedilirse ona uy ve Allah hükmedinceye dek sabret ve odur hükmedenlerin en hayırlısı.
-Sana vahyolunana uy ve Allah hükmünü verinceye kadar sabret. O, hükmedenlerin en hayırlısıdır.
-Sana vahyedilene uy ve Allah hüküm verinceye kadar sabret. O, hakimlerin en hayırlısıdır.

(Ya Muhammed) sana ne dendiyse sabırla ona uy. Allah hâkimdir, senin için en doğru hükmü O verir.