Kırmızı renkli yazılar Latin alfabesi ile Kuran’ı Kerim; Mavi renkli yazılar Mealler; Siyah renkli yazılar Benim bu meallerden anladıklarım;
—————————————————————————
(Tur dağı) (Resmi Mushaf: 52 / İniş Sırası: 76)—-
Rahman ve Rahim Allah’ın adıyla…
1-Ve-ttûr(i)
-Andolsun Tur’a.
-Tur’a andolsun
-Andolsun Tura,
Tur dağına ant olsun
2-Ve kitâbin mestûr(in)
-Ve yazılmış kitaba.
-Satır (satır) dizili kitaba,
-Satır satır yazılmış Kitap’a,
Satır satır yazılmış kitaba.
3-Fî rakkin menşûr(in)
-Yayılmış kağıtta.
-Yayılmış ince deri üzerine
-Ki açılıp yayılmış ince deri üzerine yazılmıştır.
Açılmış deri üzerine
4-Velbeyti-lma’mûr(i)
-Ve mamur eve
-Ma’mur eve,
-Andolsun düzenli bir biçimde bakılan o eve,
Ve O mamur eve. (dünyaya)
5-Ve-ssakfi-lmerfû’(i)
-Ve yüceltilmiş tavana.
-Yükseltilmiş tavana,
-Andolsun yükseltilmiş tavana,
Yükseltilmiş tavana (atmosfere)
6-Velbahri-lmescûr(i)
-Ve taşkın, coşkun, dalgalanıp duran denize.
-Kabarıp, tutuşan denize,
-Andolsun o alevlerle kaynatılıp köpürtülmüş denize,
Kabartılmış, kaynatılmış denize.
7-İnne ‘ażâbe rabbike levâki’(un)
-Şüphe yok ki Rabbinin azabı, yerine gelip olacak.
-Şüphesiz senin Rabbinin azabı kesin olarak gerçekleşecektir.
-Ki hiç kuşkusuz, senin Rabbinin azabı meydana gelecektir.
Şüphesi olmayan o kıyamet günü mutlaka gelecektir. (bu dünyanın sonu mutlaka gelecektir)
8-Mâ lehu min dâfi’(in)
-Onu bir defedip gideren bulunmayacak.
-Onu uzaklaştırıp-engel olacak yoktur
-Ona engel olacak hiçbir şey yoktur.
O azabı durduracak hiçbir şey yoktur.
9-Yevme temûru-ssemâu mevrâ(n)
-O gün gök, bir çalkantıya düşüp döner.
-O gün gök, sarsılıp çalkalanır.
-O gün gök bir çalkanışla çalkanır.
O gün Gök şiddetle çalkalanır
10-Vetesîru-lcibâlu seyrâ(n)
-Ve dağlar, yerlerinden oynayıp yürür.
-Ve dağlar (yerlerinden oynatan) bir yürüyüşle yürür.
-Ve dağlar bir yürüyüşle yürür.
Dağlar yer tabakası ile beraber yürür, yerinden oynar.
11-Feveylun yevme-iżin lilmukeżżibîn(e)
-Artık yazıklar olsun o gün yalanlayanlara.
-İşte o gün, yalanlayanların vay haline,
-Vay hallerine o gün, yalanlayanların,
Yalanlayanlar hazırlıksındır, vay haline onların.
12-Elleżîne hum fî ḣavdin yel’abûn(e)
-Öyle kişilerdir onlar ki daldıkları batakta oynayıp dururlar
-Ki onlar, ‘daldıkları saçma bir uğraşı’ içinde oynayan-oyalananlardır.
-Ki onlar bir batağa dalmış oynamaktadırlar.
Onlar bataklığın içine dalmış oynamaktaydılar. (Nefislerinin peşinde koşan insanlardı)
13-Yevme yuda’’ûne ilâ nâri cehenneme da’’â(n)
-O gün itilip kakılarak cehenneme atılırlar
-Cehennem ateşine, ‘küçültücü bir sürüklenme ile ‘ sürüklenecekleri gün;
-O gün cehenneme bir kakılışla kakılırlar.
O gün (karadeliğin çekimine kapılmış) sürüklenirler
14-Hâżihi-nnâru-lletî kuntum bihâ tukeżżibûn(e)
-İşte budur yalanladığınız ateş.
-Onlara şöyle denir:) ‘İşte sizin yalanladığınız ateş budur.’
-İşte budur yalanlayıp durduğunuz ateş!
İşte yalanladıkları kıyamet (cehennem ateşi) budur.
15-Efesihrun hâżâ em entum lâ tubsirûn(e)
-Bir büyü mü bu, yoksa görmüyor musunuz?
-‘Bu da bir büyü mü, yoksa siz mi görmüyorsunuz.’
-Bu da mı büyü?! Yoksa siz mi görmüyordunuz?
Bakın bakalım büyümü bu. (Hep büyü, büyülenmiş der dururdunuz)
16-İslevhâ fasbirû ev lâ tasbirû sevâun ‘aleykum(s) innemâ tuczevne mâ kuntum ta’melûn(e)
-Girin ona da artık sabredin, yahut etmeyin, birdir size; ancak yaptığınızın karşılığı olarak cezalanacaksınız
-‘Girin ona; artık ister sabredin, ister sabretmeyin. Sizin için birdir. Siz ancak, yaptıklarınızla cezalandırılıyorsunuz.’
-Dalın ona! Artık ister sabredin ister sabretmeyin. Sizin için hepsi birdir. Siz ancak yapıp ettiğiniz şeylerin karşılığıyla yüzyüze geleceksiniz.”
Girin içine ister sabredin ister sabretmeyin. Sizin için hepsi birdir. Siz uyarıları dinlemeyip önlem almadınız, kendinizi bu duruma hazırladınız.
17-İnne-lmuttekîne fî cennâtin vena’îm(in)
-Şüphe yok ki çekinenler, cennetlerdedir ve nimetler içinde.
-Hiç şüphesiz muttakiler, cennetlerde ve nimet içindedirler;
-Korunup sakınanlar; cennetler, nimetler içindedir.
(İlim yoluyla tedbir alarak Karadelikten girip Akdelikten çıkanlar) yeni alemde nimetler içindedirler.
18-Fâkihîne bimâ âtâhum rabbuhum ve vakâhum rabbuhum ‘ażâbe-lcahîm(i)
-Nimetlenirler orada Rablerinin verdiği nimetlerle ve Rableri korur onları koca cehennemin azabından.
-Rablerinin verdikleriyle ‘sevinçli ve mutludurlar’. Rableri, kendilerini ‘çılgınca yanan cehennemin’ azabından korumuştur.
-Rablerinin kendilerine verdikleriyle keyif çatarlar. Rableri onları cehennem azabından korumuştur.
Rableri onları cehennem azabından korumuştur (Karadelik azabından) Yeni alemde mutlu şekilde sonsuz hayatlarına devam ederler.
19-Kulû veşrabû henî-en bimâ kuntum ta’melûn(e)
-Yiyin ve için, afiyetler olsun, yaptığınız şeylere karşılık.
-‘Yaptıklarınızdan dolayı afiyetle yiyin ve için.’
-“Yapıp ettiklerinizin karşılığı olarak afiyetle yiyin için;
(Cennette) Yiyin için, hayatınızı afiyetle yaşayın, (yeni çalışmalar yaparak ilimde daha da yükselin)
20-Mutteki-îne ‘alâ sururin masfûfe(tin)(s) ve zevvecnâhum bihûrin ‘în(in)
-Safsaf dizilmiş tahtlara dayanarak ve onları, iri gözlü hurilerle evlendiririz.
-Özenle dizilmiş tahtlar üzerinde yaslanmışlardır. Ve Biz onları iri-ceylan gözlü hurilerle evlendirmişiz.
-Ardarda dizilmiş koltuklar üzerinde yaslanmış olarak.” Ve biz onları parlak, iri gözlü hurilerle eşleştirmişizdir.
İnanalar, kendilerine ait değişik makam ve mevkilerde en üst zevkleri alarak yardımcıları ile (hurileri, avatarları ile) yaşayacaklardır.
21-Velleżîne âmenû vettebe’at-hum żurriyyetuhum bi-îmânin elhaknâ bihim żurriyyetehum vemâ eletnâhum min ‘amelihim min şey-/(in)(c) kullu-mri-in bimâ kesebe rahîn(un)
-Ve inananlarla soylarından, inanarak onlara uyanları, soylarından gelenlerle birleştirir, buluştururuz ve yaptıklarının mükafatından hiçbir şeyi eksiltmeyiz; herkes, kazancına bağlıdır.
-İman edenler ve zürriyetleri kendilerini imanda izleyenler; Biz onların zürriyetlerini de olara katıp-ekledik. Amellerinden hiç bir şeyi eksiltmedik. Her kişi kendi kazandığına karşılık bir rehindir.
-İman edip zürriyetleri de imanda kendilerine uyanların, soy-soplarını da kendilerine katmışızdır. Ve kendi amellerinden kendilerinin hiçbir şeyini eksiltmemişizdir. Her kişi kazandığı karşılığında bir rehindir.
Onların iman eden zürriyetlerini (Eş, çocuk ve torunlarını) ve ona inanarak iman edenleri de yanlarına vermişizdir. Amellerinin karşılığı onlara tam verilmiştir. Herkes kazandığı iledir.
22-Ve emdednâhum bifâkihetin ve lahmin mimmâ yeştehûn(e)
-Ve onlara meyve ve gönüllerinin tam istediği et vereceğiz.
-Onlara, istek duyup-arzuladıkları meyvelerden ve etten bol bol verdik.
-Biz onlara canlarının çektiği meyvadan ve etten sunduk.
Canının çektiği, istediği tatlardan, hazlardan verilir. (Canın çekmesi, arzu etmesi sonsuz olacak, öyle olunca da araştırma, elde etme ve ilim çalışmalarıda olacak))
23-Yetenâze’ûne fîhâ ke/sen lâ laġvun fîhâ velâ te/śîm(un)
-Ve birbirlerine öyle bir kadeh sunarlar ki içtikleri şaRabın sonucunda ne boş şeylerden bahsediş var, ne günaha giriş.
-Orada bir kadeh kapışır-çekişirler ki, onda ne ‘boş ve saçma bir söz’, ne günaha sokma vardır.
-Orada bir kadeh tokuştururlar ki, içinde ne bir boş laf var ne de günaha sokuş.
Birbirlerini mest edecek muhabbete dalarlar. Boş ve günaha sokacak laflar yoktur aralarında.
24-Ve yetûfu ‘aleyhim ġilmânun lehum ke-ennehum lu/lu-un meknûn(un)
-Ve öylesine genç hizmetçiler, etraflarında dönerdurur ki sanki onlar, haznelerde saklanmış inciler.
-Kendileri için (hizmet eden) civanlar, etrafında dönüp dolaşırlar; sanki (her biri) ‘sedefte saklı inci gibi tertemiz, pırıl pırıl.’
-Çevrelerinde, kendilerine özgülenmiş genç uşaklar dolaşır; sanki sedeflerinde saklı inciler.
Öyle çok güzel teknolojik sevimli, yapay zeka robotlar vardır etraflarında. Onlar servis yaparlar.
25-Ve akbele ba’duhum ‘alâ ba’din yetesâelûn(e)
-Ve birbirlerine dönüp sorarlar, konuşurlar.
-Birbirlerine yönelip karşılıklı sorarlar;
-Birbirlerine dönüp soruşurlar. Ve derler:
Muhabbetlerinde (bazen eskileri hatırlayarak) birbirlerine sorarlar.
26-Kâlû innâ kunnâ kablu fî ehlinâ muşfikîn(e)
-Derler ki: Gerçekten de daha önce ehlimizin içinde, ilimizde, yurdumuzda, korku içindeydik biz.
-Dediler ki: ‘Biz doğrusu daha önce, ailemiz (yakın akrabalarımız) içinde endişe edip-korkardık.’
-Daha önce biz, ailemiz içinde endişe ile ürperiyorduk.”
Biz Allahtan korkarak, ürpererek ibadetlerimizi yapıyorduk. (Veya İnsanlardan korkarak gizli gizli ibadetlerimizi yapıyorduk)
27-Femenna(A)llâhu ‘aleynâ ve vakânâ ‘ażâbe-ssemûm(i)
-Derken Allah lutfetti bize ve korudu bizi ta iliklere işleyen sam yelinin azabından.
-Şimdi Allah, bize lütufta bulundu ve ‘hücrelere kadar işleyen kavurucu’ azabdan korudu.’
-Allah bize lütufta bulundu ve bizi o iliklere işleyen azaptan korudu.”
Allah bizi korudu ve lütfetti de biz buraya geldik. Yoksa iliklere işleyen azaptan kurtulamazdık.
28-İnnâ kunnâ min kablu ned’ûh(u)(s) innehu huve-lberru-rrahîm(u)
-Gerçekten de önceden onu çağırırdık; şüphe yok ki o, şanı yüce bir lütuf sahibidir, rahimdir.
-Şüphesiz, biz bundan önce O’na dua (kulluk) ederdik. Gerçekten O, iyiliği bol, esirgemesi çok olanın ta kendisidir.’
-Biz önceden O’na yakarıyorduk. Çünkü O’dur Berr, cömertçe iyilik eden; O’dur rahmeti sınırsız olan.”
Ölüm çatmadan önce iman etmiş ona yalvarıyorduk. (Bu yüzden çok şükür son nefesimizde imanlı gittik) Bizi korudu. Gerçekten O iyiliği bol, esirgemesi çok olandır.
29-Feżekkir femâ ente bini’meti rabbike bikâhinin velâ mecnûn(in)
-Artık öğüt ver, gerçekten de Rabbinin nimeti sayesinde sen, ne kahinsin, ne deli.
-Şu halde sen, öğüt verip-hatırlat; çünkü sen, Rabbinin nimetiyle ne kahinsin, ne mecnun.
-Artık hatırlat, öğüt ver. Rabbinin nimetine yemin olsun ki, sen ne kahinsin ne de cin çarpmış.
(Ya Habibim) Bütün bu anlatımlardan sonra sen insanlara öğüt ver. Rabbinin sana verdiği nimetler (gizli bilgiler) sayesinde sen ne kahinsin nede cinsin.
30-Em yekûlûne şâ’irun neterabbesu bihi raybe-lmenûn(i)
-Yoksa onlar, bir şair ki ölmesini, zamanın kötülüklerine uğramasını gözetiyoruz mu diyorlar?
-Yoksa onlar: ‘Bir şairdir, biz ona zamanın (getireceği) felaketleri gözlüyoruz’ mu diyorlar?
-Yoksa şöyle mi diyorlar: “O bir şairdir. Zamanın ölüm getiren felaketine çarpılmasını bekliyoruz.”
Yoksa O bir şairdir. Bekleyelim, başına bir felaket gelince ne şairliği kalır ne bir şey mi diyorlar.
31-Kul terabbesû fe-innî me’akum mine-lmuterabbisîn(e)
-De ki: Gözetin bakalım, gerçekten ben de sizinle beraber gözetmedeyim.
-De ki: ‘Siz gözetleyedurun; çünkü ben de sizinle birlikte gözetleyenlerdenim.’
-De ki: “Bekleyin! Doğrusu sizinle beraber ben de bekleyenlerdenim.”
Deki bekleyin bakalım bizde sizinle beraber beklemekteyiz.
32-Em te/muruhum ahlâmuhum bihâżâ(c) em hum kavmun tâġûn(e)
-Yoksa bu sözleri akılları mı emrediyor onlara, yoksa azgın bir topluluk mu onlar?
-Yoksa bunu kendilerine saçma-akılları mı emrediyor? Yoksa onlar azgın bir kavim midir?
-Acaba bunu onlara hayalleri mi emrediyor yoksa bunlar azmış bir topluluk mu?
Bu bekleme planını onlar laf olsun diye kendileri mi uydurdu yoksa sana yapacakları bir kötülük planlarımı var.
33-Em yekûlûne tekavvelehu bel lâ yu/minûn(e)
-Yoksa onu kendisi uyduruyor mu diyorlar? Hayır, inanmamışlardır onlar
-Yoksa: ‘Onu kendisi uydurup-söyledi’ mi diyorlar? Hayır; onlar iman etmiyorlar.
-Yoksa, “onu uydurdu” mu diyorlar! Hayır, iman etmiyorlar.
Yoksa onu (şiirimsi haberleri) kendisi mi uydurdu diyorlar. Hayır onlar iman etmiyorlar.
34-Felye/tû bihadîśin miślihi in kânû sâdikîn(e)
-Artık buna benzer bir söz getirin meydana sözünüz doğruysa.
-Şu halde, eğer doğru söylüyor iseler, benzeri bir söz getirsinler.
-Eğer doğru sözlü iseler, onun benzeri bir hadis / söz getirsinler.
Uydurdu diyorsanız sizde buna benzer bir şey uydurun bakalım bu işler uydurarak oluyor muymuş
35-Em ḣulikû min ġayri şey-in em humu-lḣâlikûn(e)
-Yoksa boşuboşuna mı yaratıldı onlar, yoksa onlar mı yaratıcılar?
-Yoksa onlar, hiç bir şey olmaksızın mı yaratıldılar? Yoksa yaratıcılar kendileri mi?
-Yoksa onlar hiçbir şeysiz mi yaratıldılar? Yoksa bizzat kendileri mi yaratıcıdır?
Yoksa onlar, yaratıcıları olmadan kendi kendilerini mi yarattılar.
36-Em ḣalekû-ssemâvâti vel-ard(a)(c) bel lâ yûkinûn(e)
-Yoksa gökleri ve yeryüzünü mü yarattı onlar? Hayır, iyideniyiye inanmamışlardır onlar.
-Yoksa gökleri ve yeri onlar mı yarattılar? Hayır; onlar, kesin bir bilgiyle inanmıyorlar.
-Yoksa gökleri ve yeri onlar mı yarattı? Hayır, onlar gerekli bilgiye ulaşamıyorlar.
Yoksa gökleri ve yeri onlar mı yarattı. Yok, onlar o kadar akılları olmayan insanlardır.
37-Em ‘indehum ḣazâ-inu rabbike em humu-lmusaytirûn(e)
-Yoksa onların yanında mı Rabbinin hazneleri, yoksa onlar sorumsuz bir saltanata mı sahip?
-Yoksa Rabbinin hazineleri onların yanında mıdır? Yoksa üstün güç (her şeyin denetim ve yönetim) sahipleri kendileri midir?
-Yoksa Rabbinin hazineleri onların yanında mı? Yoksa güç ve egemenlik sahibi onlar mı?
Yoksa rabbinin hazineleri onların yanında mı, Güç ve egemenlik sahibi onlar mı
38-Em lehum sullemun yestemi’ûne fîh(i)(s) felye/ti mustemi’uhum bisultânin mubîn(in)
-Yoksa merdivenleri var da gökten mi duyuyorlar? Öyleyse duyanları, apaçık bir delil göstersin
-Yoksa onların bir merdivenleri mi var (ki) onunla (yükselip en yüce makamda konuşulanları) dinliyorlar? Öyleyse, dinleyenleri açık bir delil getirsin.
-Yoksa onlara özgü bir merdiven var da onun üzerinde mi dinliyorlar? Eğer böyleyse, dinleyenleri açık bir kanıt getirsin.
Yoksa onların (özel yöntemleri) merdivenleri varda ona çıkıp mı bizi dinliyorlar. Varsa göstersin. İspat etsin
39-Em lehu-lbenâtu ve lekumu-lbenûn(e)
-Yoksa kızlar onların da erkek evlatları sizin mi?
-Yoksa kızlar O’nun da, erkek-çocuklar sizin mi?
-Yoksa kızlar O’na, oğullar size mi?
Yoksa kızlar O’na da erkekler sizin mi.
40-Em tes-eluhum ecran fehum min maġramin muśkalûn(e)
-Yoksa onlardan ücret istiyorsun da bu yüzden ağır bir borca mı giriyorlar?
-Yoksa sen onlardan bir ücret mi istiyorsun ki, haksız bir borçtan dolayı ağır bir yük altındalar?
-Yoksa sen onlardan bir ücret istiyorsun da bir borç yüzünden onlar, yük altına mı giriyorlar?
Yoksa onlardan bir ücret istiyorsun da onlar borca girmek istemediklerinden mi iman etmiyorlar.
41-Em ‘indehumu-lġaybu fehum yektubûn(e)
-Yoksa gizli şey, yanlarında da yazıyorlar mı?
-Yoksa gayb (bilgisi) onların katında mıdır, böylece yazıp-duruyorlar?
-Yoksa gayb yanlarında da yazıp duruyorlar mı?
Yoksa geleceğin ilmini onlar mı yazıyorlar.
42-Em yurîdûne keydâ(en)(s) felleżîne keferû humu-lmekîdûn(e)
-Yoksa bir düzen mi kurmak istiyorlar? Asıl düzene uğrayıp cezalanacaklar, kafir olanlar.
-Yoksa hileli-bir düzen mi kurmak istiyorlar? Fakat (asıl) o inkâr edenler hileli-düzene düşecek olanlardır.
-Yoksa tuzak mı kurmak istiyorlar? Doğrusu şu ki, o inkar edenlerin kendileri tuzağa yakalanmış olacaktır.
Yoksa bir gizli planlarımı varda onamı güveniyorlar, O kafirlerin kendileri Rabbin planına düşecekler.
43-Em lehum ilâhun ġayru(A)llâh(i)(c) subhâna(A)llâhi ‘ammâ yuşrikûn(e)
-Yoksa Allah’tan başka bir mabutları mı var? Şanı yücedir, münezzehtir Allah, şirk koşanların şirk koştukları şeylerden.
-Yoksa onların, Allah’tan başka bir ilahları mı var? Allah, onların şirk koştuklarından yücedir.
-Yoksa Allah’tan başka bir ilahları mı var? Uzaktır Allah, onların ortak koştuklarından.
Yoksa onların Allahtan başka ilahlarımı var. Allah onların şirk koştuklarından yücedir.
44-Ve-in yerav kisfen mine-ssemâ-i sâkitan yekûlû sehâbun merkûm(un)
-Gökten bir parçanın düştüğünü görseler, birbiri üstüne yığılmış bulut derler.
-Eğer gökten bir parçanın düşmekte olduğunu görseler bile: ‘Üst üste yığılmış bir buluttur’ derler.
-Gökten bir parçanın düştüğünü görseler şöyle derler: “Üstüste yığılmış bulutlar!”
Gökten bir parçanın düştüğünü görseler, sıkışmış yoğun bir buluttur derler. (Gökte bazı parçaların karadeliğe kapılıp yok olması, kıyametin başladığının işareti olacak)
45-Feżerhum hattâ yulâkû yevmehumu-lleżî fîhi yus’akûn(e)
-Artık bırak onları helak olacakları güne dek.
-Öyleyse sen onları (en dayanılmaz azabla) çarpılacakları günlerine kavuşuncaya kadar bırak.
-Bayılıp yere serilecekleri günlerine kavuşuncaya kadar bırak onları.
Artık sen korkudan bayılacakları güne kadar (kendileri karadeliğe yakalanana kadar) bırak onları.
46-Yevme lâ yuġnî ‘anhum keyduhum şey-en velâ hum yunsarûn(e)
-Bir gündür o gün ki düzenleri, onlardan hiçbir şeyi gideremez ve onlara yardım da edilmez.
-O gün, ne hileli-düzenleri kendilerine herhangi bir şeyle yarar sağlayacak, ne yardım görecekler.
-O gün ne tuzakları kendilerine bir yarar sağlar ne de bir yardım görürler.
O gün önlemlerinden hiç birisi kendilerine ne bir fayda verir ne de yardım görürler.
47-Ve-inne lilleżîne zalemû ‘ażâben dûne żâlike velâkinne ekśerahum lâ ya’lemûn(e)
-Ve şüphe yok ki zulmedenlere, bundan başka azap da var ve fakat çoğu bilmez.
-Şüphesiz zulmedenlere bundan önce de bir azab vardır; ancak onların çoğu bilmiyorlar.
-Zulmedenler için bundan başka bir azap da vardır. Fakat onların çokları bilmiyorlar.
Şüphe yok ki o zalimlere bu azabtan başka azapta var. Onların çoğu bilmiyorlar.
48-Vasbir lihukmi rabbike fe-inneke bi-a’yuninâ(s) ve sebbih bihamdi rabbike hîne tekûm(u)
-Ve sabret Rabbinin hükmüne, gerçekten de gözümüzün altındasın sen ve Rabbine hamdederek tenzih et onu kalkınca.
-Artık, Rabbinin hükmüne sabret; çünkü gerçekten sen, gözlerimizin önündesin. Ve her kalkışında Rabbini hamd ile tesbih et.
-Rabbinin hükmüne sabret. Kuşkusuz, sen bizim gözlerimizin önündesin. Kalktığında Rabbinin hamdiyle tespih et.
Artık sen sabret bekle. Sen bizim korumamız altındasın. Her yeni güne kalkışında rabbine hamt et ve işine bak.
49-Vemine-lleyli fesebbihhu ve-idbâra-nnucûm(i)
-Ve geceleyin de onu tenzih et ve yıldızların batacağı sırada da.
-Gecenin bir bölümünde ve yıldızların batışının ardından da O’nu tesbih et.
-Gecenin bir bölümünde ve yıldızların ardından da O’nu tespih et.
Gecenin bir bölümünde ve yıldızların görünmez olduğu zamanda da hamt ile Ona tesbih et.
