İçeriğe geç

Tevbe

 

Kırmızı renkli yazılar Latin alfabesi ile Kuran’ı Kerim; 

Mavi renkli yazılar değişik hocaların Mealler; 

Siyah renkli yazılar benim bu meallerden anladıklarım;

 

Bu surede tövbe edilecek bir çok durumları tek tek anlatıyor.

 

(Resmi Mushaf: 9 / İniş Sırası: 113) —–

 

1-Berâetun mina(A)llâhi verasûlihi ilâ-lleżîne ‘âhedtum mine-lmuşrikîn(e)

-Allah ve Resulü, kendileriyle ahitleştiğiniz müşriklerden beridir.

-Bu,) Müşriklerden kendileriyle antlaşma imzaladıklarınıza Allah’tan ve Resûlü’nden kesin bir uyarıdır.

-Allah ve resulünden, kendileriyle antlaşma yapmış bulunduğumuz müşriklere bir ültimatomdur bu:

 

Allah ve Resulünün, antlaşma yaptığı (Mekke’de oturan) müşriklere son uyarısıdır bu.

 

2-Fesîhû fî-l-ardi erbe’ate eşhurin va’lemû ennekum ġayru mu’cizi(A)llâhi() veenna(A)llâhe muzî-lkâfirîn(e)

-Yeryüzünde dört ay daha dolaşın ve bilin ki siz Allah’ı aciz bir hale getiremezsiniz ve şüphe yok ki Allah, kafirleri aşağılık bir hale getirecektir
-Bundan böyle yeryüzünde (size tanınmış bir süre olarak) dört ay dolaşın. Ve bilin ki Allah’ı aciz bırakacak değilsiniz. Gerçekten Allah, inkâr edenleri hor ve aşağılık kılıcıdır.
-Yeryüzünde dört ay daha dolaşın ve bilin ki siz, Allah’ı aciz bırakamazsınız. Şu da bir gerçek ki, Allah küfre batanları rezil eder.

 

Size buralarda dört ay (Muharrem, Recep, Zilkade ve Zilhicce) daha müsaade. Bu zamanlarda bozgunculuk yapmakla Allah’ı (bizi) aciz bırakamazsınız. Allah yanlışa sapanları rezil eder.

 

3-Veeżânun mina(A)llâhi verasûlihi ilâ-nnâsi yevme-lhacci-l-ekberi enna(A)llâhe berî-un mine-lmuşrikîne() verasûluh(u)(c) fe-in tubtum fehuve ayrun lekum(s) ve-in tevelleytum fa’lemû ennekum ġayru mu’cizi(A)llâh(i)(k) vebeşşiri-lleżîne keferû bi’ażâbin elîm(in)

-Haccı ekber günü, Allah’tan ve Peygamberinden insanlara bir ilandır bu: Şüphe yok ki Allah ve Peygamberi, müşriklerden beridir. Artık tövbe ederseniz bu, daha hayırlıdır size. Fakat gene yüz çevirirseniz iyice bilin ki siz hiç şüphe yok, Allah’ı aciz bırakamazsınız ve kafir olanlara pek acıklı azapla müjde ver.
-Ve büyük Hacc (Hacc-ı Ekber) günü, Allah’tan ve Resûlü’nden insanlara bir duyuru: Kesin olarak Allah, müşriklerden uzaktır, O’nun Resûlü de… Eğer tevbe ederseniz bu sizin için daha hayırlıdır; yok eğer yüz çevirirseniz, bilin ki Allah’ı elbette aciz bırakacak değilsiniz. İnkâr edenleri acı bir azabla müjdele.
-Bir de Allah ve resulünden insanlara Büyük Hac günü bir duyuru var: Allah da O’nun elçisi de müşriklerden kesinlikle uzaktır. O halde, tövbe ederseniz bu sizin için hayırlıdır. Yok eğer yüz çevirirseniz şunu bilin ki, siz Allah’ı acze düşüremezsiniz. Küfre sapanlara acıklı bir azabı muştula.

 

Hacc-ı Ekber (Büyük Hac) günü Allah ve resulünden bütün insanlara (müjdeli) bir duyurudur. Eğer müşrik olmaktan vazgeçip büyük hac günü tövbe ederseniz Allah tövbelerinizi kabul eder. Tövbe edip sonra bozarsanız Allah’ı aciz bırakamazsınız. Tövbesini bozanlara acıklı azap var.

(Büyük hac günü tövbe etmek)

 

4-İllâ-lleżîne ‘âhedtum mine-lmuşrikîne śümme lem yenkusûkum şey-en velem yuzâhirû ‘aleykum ehaden feetimmû ileyhim ‘ahdehum ilâ muddetihim(c) inna(A)llâhe yuhibbu-lmuttekîn(e)

-Ancak müşriklerden ahitleştiğiniz kimseler, bu ahitten sonra size karşı sözlerinden hiçbir suretle dönmemiş, şartlardan hiçbirini bozmamış ve aleyhinize hiçbir kimseye yardıma kalkışmamış olanlar müstesna. Onlarla olan ahdinizi, müddeti bitinciyedek tamamlayın. Şüphe yok ki Allah, çekinenleri sever.
-Ancak müşriklerden kendileriyle antlaşma imzaladıklarınızdan (antlaşmadan) bir şeyi eksiltmeyenler ve size karşı hiç kimseye yardım etmeyenler başka; artık antlaşmalarını, süresi bitene kadar tamamlayın. Şüphesiz, Allah muttaki olanları sever.
-Antlaşma yapmış olduğunuz müşriklerden size karşı bir eksiklik sergilemeyen ve aleyhinize başka birine yardım etmeyenler müstesnadır. Artık, onlara verdiğiniz sözü belirlenen süreye kadar tam bir şekilde koruyun. Şu bir gerçek ki Allah, sakınanları sever.

 

Antlaşma yapmış olduğunuz müşriklerden, antlaşmaya sadık kalanların ve size karşı başkalarına da yardım etmeyenlerin antlaşmaları, süre bitene kadar geçerlidir ve korumanız altındadır. Bilin ki Allah sakınanları sever. 

 

5-Fe-iżâ inselea-l-eşhuru-lhurumu faktulû-lmuşrikîne hayśu vecedtumûhum veużûhum vahsurûhum vakudû lehum kulle mersad(in)(c) fe-in tâbû veekâmû-ssalâte veâtevû-zzekâte feallû sebîlehum(c) inna(A)llâhe ġafûrun rahîm(un)

-Haram aylar çıkınca müşrikleri Nerede bulursanız öldürün, yakalayın, kuşatın, hapsedin onları, gelip geçecekleri bütün yolları tutun. Fakat tövbe ederler, namaz kılarlar ve zekat verirlerse bırakın onları, şüphe yok ki Allah suçları örter, rahimdir.
-Haram aylar (süre tanınmış dört ay) sıyrılıp-bitince (çıkınca) müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün, onları tutuklayın, kuşatın ve onların bütün geçit yerlerini kesip-tutun. Eğer tevbe edip namaz kılarlarsa ve zekatı verirlerse yollarını açıverin. Gerçekten Allah, bağışlayandır, esirgeyendir.
-O haram aylar çıktığında artık müşrikleri, kendilerini bulduğunuz yerde öldürün. Yakalayın onları, kuşatın onları, tüm geçit noktalarını tıkayın onların. Bunun ardından tövbe eder, namazı gereğince kılar, zekatı verirlerse, yollarını açın onların. Kesin olan şu ki, Allah Gafur’dur, Rahim’dir.

 

Haram aylar bitince (halâ Mekke’den çıkmamış) müşrikleri nerede yakalarsanız öldürün. Yakalayın, hapse atın. Bütün ikmal ve kaçış yollarını kapatın. Tövbe edip tekrar namaz kılarlar, zekât verirlerse, serbest bırakın onları. Unutmayın Allah her tövbe edenin tövbesini kabul eder. Allah Rahimdir. 

(Kanunlara uymayanların tövbesi)

 

6-Ve-in ehadun mine-lmuşrikîne-stecârake feecirhu hattâ yesme’a kelâma(A)llâhi śümme ebliġhu me/meneh(u)(c) żâlike bi-ennehum kavmun lâ ya’lemûn(e)

-Müşriklerden biri, senden aman dilerse aman ver ona da Allah sözünü dinlesin, sonra da emin olduğu yere dek yolla onu. Bunun sebebi de, onların, bilmeyen bir topluluk olmalarıdır.
-Eğer müşriklerden biri, senden ’eman isterse’, ona eman ver; öyle ki Allah’ın sözünü dinlemiş olsun, sonra onu ‘güvenlik içinde olacağı yere ulaştır.’ Bu, onların elbette bilmeyen bir topluluk olmaları nedeniyledir.
-Eğer müşriklerden biri senden güvence dilerse / senin yanına gelmek, sana komşu olmak isterse, ona güvence verip yakınlaşma isteğini kabul et ki, Allah’ın kelamını dinleyebilsin. Sonra da onu, güvenli gördüüğü yere kadar götür. Böyle yapmanın gerekçesi şudur: Bunlar bilmeyen bir topluluktur.

 

Müşriklerden birisi senden yanına gelmek için izin isterse, izin ver. Gelsin senin vaazlarını dinlesin. Sonra gideceği yere kadar emniyetini sağla. Çünkü bu tipler doğruyu bilmeyen cahil insanlardır.

 

7-Keyfe yekûnu lilmuşrikîne ‘ahdun ‘inda(A)llâhi ve’inde rasûlihi illâ-lleżîne ‘âhedtum ‘inde-lmescidi-lharâm(i)(s) femâ-stekâmû lekum festekîmû lehum(c) inna(A)llâhe yuhibbu-lmuttekîn(e)

-Müşriklerin, Allah ve Peygamberi katında nasıl bir ahitleri olabilir ki? Ancak Mescidi Haram yanında ahitleştikleriniz müstesna. Onlar, size karşı doğru hareket ederlerse siz de onlara karşı doğru hareket edin. Şüphe yok ki Allah, çekinenleri sever.
-Mescid-i Haram yanında kendileriyle anlaştıklarınız dışında, müşriklerin Allah katında ve Resûlünün katında nasıl bir ahdi olabilir? Şu halde o (anlaşmalı olanlar), size karşı (doğru) bir tutum takındıkça, siz de onlara karşı doğru bir tutum takının. Şüphesiz Allah, muttaki olanları sever.
-Müşriklerin Allah katında, onun resulü katında ahitleri nasıl olabilir! Mescid-i Haram yanında atlaşma yaptıklarınız müstesna. Bu şekilde antlaşması olanlara, onlar size doğru-dürüst davrandıkça, siz de doğru-dürüst davranın. Allah, sakınanları sever.

 

Mescid-i Haram’ın yanında Müşrikler ile yaptığınız antlaşma hariç, müşriklerin Allah ve resulü ile bir antlaşması olamaz. Antlaşma yaptıklarınız antlaşmaya sadık kalırlarsa, sizde sadık kalın. Allah sakınanları sever. 

 

8-Keyfe ve-in yazherû ‘aleykum lâ yerkubû fîkum illen velâ żimme(ten)(c) yurdûnekum bi-efvâhihim vete/bâ kulûbuhum veekśeruhum fâsikûn(e)

-Nitekim onlar size üstolsaydı hakkınızda ne bir yakınlık gösterirlerdi, ne bir ahde riayet ederlerdi. Onlar, sizi ancak ağızlarıyla hoşnut ederler, yüreklerindeyse düşmanlık ve gadir var ve onların çoğu, buyruktan çıkmış kişilerdir.

-Nasıl olabilir ki!.. Eğer size karşı galip gelirlerse size karşı ne ‘akrabalık bağlarını’, ne de ‘sözleşme hükümlerini’ gözetip-tanırlar. Sizi ağızlarıyla hoşnut kılarlar, kalbleri ise karşı koyar. Onların çoğu fasık kimselerdir.
-Onların ahdine nasıl güvenilebilir! Eğer üzerinizde egemenlik kurarlarsa, sizinle ilgili ne bir atlaşmaya saygı duyarlar ne de bir yemine. Ağızlarıyla size hoşnutluk sunarlar, fakat kalpleri inat eder durur. Ve onların çoğu gerçeğe uzak düşmüş sapıklardır.

 

Onlar sizden üstün olsalardı, antlaşmalarına sadık kalmazlardı. Yarım ağızla dost görünürler ama kalplerinde düşmanlık vardır. Onlar gerçeklerden uzak, sapıklardır.

 

9-İşterav bi-âyâti(A)llâhi śemenen kalîlen fesaddû ‘an sebîlih(i)(c) innehum sâe mâ kânû ya’melûn(e)

-Allah’ın ayetlerini satarlar da karşılık olarak pek az ve adi bir şey elde ederler ve halkı Allah yolundan menederler. Gerçekten de yaptıkları şey, ne de kötü şeydir.
-Allah’ın ayetlerine karşılık az bir değeri satın aldılar, böylece O’nun yolunu engellediler. Onların yaptıkları gerçekten ne kötüdür.
-Allah’ın ayetlerini basit bir ücret karşılığı sattılar da Allah’ın yolundan alıkoydular. Gerçekten ne fena şeydir onların yapmakta oldukları.

 

Onlar para için toplumda fitne çıkarırlar. İnsanları da doğru yoldan çevirirler. Ne fena şeydir yaptıkları.

 

10-Lâ yerkubûne fî mu/minin illen velâ żimme(ten)(c) veulâ-ike humu-lmu’tedûn(e)

-İnanan birisine karşı ne bir yakınlık gözetirler, ne bir ahde riayet ederler ve onlardır haddi aşanların ta kendileri.
-Onlar (hiç) bir mü’mine karşı ne ‘akrabalık bağlarını’, ne de ‘sözleşme hükümlerini’ gözetip tanırlar. İşte bunlar, haddi aşmakta olanlardır.
-Bir mümin hakkında onlar ne bir yemine saygı gösterirler ne de bir antlaşma şartına. Onlar düşmanlık dolu, azmış kişilerin ta kendileridir.

 

Onlar müminlere karşı ne verdiği sözde dururlar ne de arkadaşlık, akrabalık gözetirler. İçlerinde düşmanlık vardır. Haddi aşmış kimselerdir onlar.

 

11-Fe-in tâbû veekâmû-ssalâte veâtevû-zzekâte fe-ivânukum fî-ddîn(i)(k) venufassilu-l-âyâti likavmin ya’lemûn(e)

-Fakat tövbe ederler, namaz kılarlar ve zekat verirlerse onlar da din kardeşlerinizdir ve biz, bilen topluluğa ayetlerimizi açıklar, bildiririz.
-Eğer onlar tevbe edip namazı kılarlarsa ve zekatı verirlerse, artık onlar sizin dinde kardeşlerinizdir. Bilen bir topluluk için ayetleri böyle birer birer açıklarız.
-Bununla birlikte tövbe eder, namazı kılar, zekatı verirlerse, artık sizin, dinde kardeşinizdirler. Biz ayetlerimizi, bilen bir topluluk için böyle açık seçik ortaya koyarız.

 

Fakat onlar gerçekten tövbe edip namaz kılarlar, zekât verirlerse o zaman onlar sizin kardeşleriniz sayılır. Anlayan bir toplum için ayetlerimizi böyle açıklıyoruz 

(Yakalanan müşriklere belli bir süre verilir. Sure zarfında tövbe edip doğru yolu bulurlarsa affedilir)

(Dostluk tövbesi)

 

12-Ve-in nekeśû eymânehum min ba’di ‘ahdihim veta’anû fî dînikum fekâtilû e-immete-lkufri() innehum lâ eymâne lehum le’allehum yentehûn(e)

-Ahitlerinden sonra gene yeminlerini bozarlar ve dininizi kınarlarsa kafirliğe baş olanlarla savaşın, şüphe yok ki yeminini tutmayan kişilerdir onlar, belki bu suretle yaptıklarından vazgeçerler.

-Ve eğer antlaşmalardan sonra, yine yeminlerini bozarlarsa ve dininize hınç besleyip-saldırırlarsa, bu durumda küfrün önderleriyle çarpışın. Çünkü onlar, yeminleri olmayan kimselerdir; belki cayarlar.
-Eğer verdikleri ahitten sonra yeminlerini bozar, dininize saldırırlarsa, o zaman küfrün elebaşlarını öldürün. Çünkü onların yeminleri yoktur. Böyle yaparsanız hal ve gidişlerine son verebilirler.

 

Tekrar döner, sizlerle düşman olurlarsa, onların liderlerini yakalayıp öldürün. O zaman korkudan düşmanlıklarına son verirler. Onlar yeminlerine sadık kalamayan insanlardır.

 

13-Elâ tukâtilûne kavmen nekeśû eymânehum vehemmû bi-irâci-rrasûli vehum bedeûkum evvele merra(tin)(c) etaşevnehum fa(A)llâhu ehakku en taşevhu in kuntum mu/minîn(e)

-Yeminlerinden dönen ve Peygamberi, ülkesinden çıkarmaya çabalayan ve size karşı ahitlerini ilkin bozan bir toplulukla savaşmaz mısınız, korkar mısınız onlardan? İnanmışsanız kendisinden korkulmaya daha layık olan Allah’tır.
-Yeminlerini bozan, elçiyi (yurdundan) sürmeye çabalayan ve sizinle ilk defa (savaşa) başlayan bir toplulukla savaşmaz mısınız? Korkuyor musunuz onlardan? Eğer inanıyorsanız, kendisinden korkmanıza Allah daha layıktır.
-Yeminlerini bozan, resulü yurdundan çıkarmaya gayret eden bir topluluğa karşı savaşmayacak mısınız? Üstelik size saldırıyı ilkin onlar başlattı. Korkuyor musunuz onlardan? Eğer mümin kişilerseniz, kendisinden korkmanıza en layık olan, Allah’tır.

 

Yeminlerini bozan, sizleri yurdunuzdan çıkarmaya çalışan, üstelik ilk saldırıyı yapanlarla savaşmaz mısınız? Korkuyor musunuz? İnanmış insanlarsanız, bilin ki tek korkulacak Allah’tır. 

 

14-Kâtilûhum yu’ażżibhumu(A)llâhu bi-eydîkum veyuzihim veyensurkum aleyhim veyeşfi sudûra kavmin mu/minîn(e)

-Savaşın onlarla da Allah, ellerinizle onları azaplandırsın, aşağılatsın onları, onlara karşı yardım etsin size ve inanan topluluğun göğüslerini ferahlatsın.
-Onlarla çarpışınız. Allah, onları sizin ellerinizle azablandırsın, hor ve aşağılık kılsın ve onlara karşı size zafer versin, mü’minler topluluğunun göğsünü şifaya kavuştursun.
-Savaşın onlarla ki, sizin elinizle Allah onlara azap etsin, onları rezil etsin. Onlara karşı size yardım etsin. Ve inananlar toplumunun göğüslerine şifa ulaştırsın.

 

Onlarla savaşırsanız, Allah sizin ellerinizle onlara azap eder. Rezil eder. Allah size yardım eder. Müminleri kalbine ferahlık verir.

 

15-Veyużhib ġayza kulûbihim(k) veyetûbu(A)llâhu ‘alâ men yeşâ(u)(k) va(A)llâhu ‘alîmun hakîm(un)

-Ve yüreklerindeki gazabı gidersin ve Allah, dilediğine tövbe nasip eder ve tövbesini kabul eyler ve Allah, her şeyi bilir, hüküm ve hikmet sahibidir.
-Ve kalblerindeki öfkeyi gidersin. Allah dilediğinin tevbesini kabul eder. Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.
-Ve yüreklerinin öfkesini gidersin. Allah dilediğine tövbe nasip eder. Allah Alim’dir, Hakim’dir.

 

Ve kalbinizdeki öfke kalkar. Allah (müşriklerden) dilediğine tövbe nasip eder. Allah Alimdir. Hakimdir.

(Korku tövbesi)

 

16-Em hasibtum en tutrakû velemmâ ya’lemi(A)llâhu-lleżîne câhedû minkum velem yetteiżû min dûni(A)llâhi velâ rasûlihi velâ-lmu/minîne velîce(ten)(c) va(A)llâhu abîrun bimâ tamelûn(e)

-Sanır mısınız ki kendi halinize bırakılacaksınız ve Allah, sizden savaşanlarla Allah’tan, Peygamberinden ve inananlardan başkasını sır dostu edinmeyenleri bilmeyecek? Ve Allah, ne yaparsanız hepsinden de haberdardır.
-Yoksa siz, içinizden cihad edenleri ve Allah’tan ve Resûlü’nden ve mü’minlerden başka sır-dostu edinmeyenleri Allah ‘bilip (ortaya) çıkarmadan’ bırakılıvereceğinizi mi sandınız? Allah yaptıklarınızdan haberdardır.
-Allah; içinizden cihat edenleri, Allah’tan, resulünden ve müminlerden başkasını kendisine sırdaş edinmeyenleri belirlemedikçe, bırakılacağınızı mı sandınız? Allah, yapmakta olduklarınızdan haberdardır.

 

Allah sizlerden gerçek cihat edecek olanları bilir. Allahtan, resulden ve müminlerden başkalarını sırdaş edinmeyenleri de bilir, sırdaşlık eden casusları da bilir. Allah herkesin yapmakta olduğundan haberdardır. 

 

17-Mâ kâne lilmuşrikîne en ya’murû mesâcida(A)llâhi şâhidîne ‘alâ enfusihim bilkufr(i)(c) ulâ-ike habitat a’mâluhum vefî-nnâri hum âlidûn(e)

-Kendileri kendi kafirliklerine tanık olup dururlarken müşriklerin Allah’a secde edilen yerleri imara hakları yoktur. Onlar, bütün yaptıkları boşa gidenlerdir ve onlar, ateşte ebedi olarak kalırlar.
-Şirk koşanların, kendi inkârlarına bizzat kendileri şahidler iken, Allah’ın mescidlerini onarmalarına (hak ve yetkileri) yoktur. İşte bunlar, yaptıkları boşa gitmiş olanlardır. Ve bunlar ateşte süresiz kalacak olanlardır.
-Müşrikler, öz benliklerinin küfre sapışına tanık olup dururlarken, Allah’ın mescitlerini onarmaya girişemezler. Tüm amelleri boşa çıkmıştır onların. Ateşte sürekli kalacaklardır onlar.

 

Müşrikler, müşrikliğine devam ederken, onlar Allah’ın mescitlerini (okulları, vakıfları) onarmaya hakları yoktur. Bütün yaptıkları boşa gider. Ateşte süresiz kalacaklardır.

 

18-İnnemâ ya’muru mesâcida(A)llâhi men âmene bi(A)llâhi velyevmi-l-âiri veekâme-ssalâte veâtâ-zzekâte velem yaşe illa(A)llâh(e)(s) fe’asâ ulâ-ike en yekûnû mine-lmuhtedîn(e)

-Allah’a secde edilen yerleri, ancak ve ancak Allah’a ve ahiret gününe inanan, namaz kılan, zekat veren ve Allah’tan başka kimseden korkmayanlar imar eder. İşte doğru yolu bulmaları umulanlar da onlardır.
-Allah’ın mescidlerini, yalnızca Allah’a ve ahiret gününe iman eden, namazı dosdoğru kılan, zekatı veren ve Allah’tan başkasından korkmayanlar onarabilir. İşte, hidayete erenlerden oldukları umulanlar bunlardır.
-Allah’ın mescitlerini; ancak Allah’a, ahiret gününe inanan, namazı kılan, zekatı veren ve Allah’tan başka kimseden korkmayan kişiler onarır. İşte bunların, hidayete erenlerden olmaları beklenir.

 

Allah’ın mescitlerini (okulları, vakıfları) Allaha ve ahirete inanan, namaz kılan, zekât veren ve Allahtan başka kimseden korkmayanlar onarırlar. İşte doğru yolu bulanlar onlardır.

 

19-Ece’altum sikâyete-lhâcci ve’imârate-lmescidi-lharâmi kemen âmene bi(A)llâhi velyevmi-l-âiri vecâhede fî sebîli(A)llâh(i)(c) lâ yestevûne ‘inda(A)llâh(i)(k) va(A)llâhu lâ yehdî-lkavme-zzâlimîn(e)

-Hacılara su verme ve Mescidi Haram’ı imar etme işiyle uğraşanların derecesini Allah’a ve ahiret gününe inanıp Allah yolunda savaşan kimsenin derecesiyle bir mi tutarsınız? Ve Allah, zulmeden topluluğu doğru yola sevketmez.
-Hacılara su dağıtmayı ve Mescid-i Haram’ı onarmayı, Allah’a ve ahiret gününe iman eden ve Allah yolunda cihad edenin (yaptıkları) gibi mi saydınız? (Bunlar) Allah katında bir olmazlar. Allah zulmeden bir topluluğa hidayet vermez.
-Siz; hacı sakalığını, Mescid-i Haram tamirciliğini, Allah’a ve ahiret gününe inanıp Allah yolunda didinen kişinin yaptığıyla bir mi tuttunuz? Allah katında bir olmazlar bunlar. Allah, zulüm sergileyenler topluluğuna kılavuzluk etmez.

 

Hacılara su dağıtmayı, Kâbe’yi onarmayı Allah yolunda cihat edenlerle bir mi tutuyorsunuz. Bunlar bir değildir. Allah zulmeden bir topluluğa hidayet vermez.

 

20-Elleżîne âmenû vehâcerû vecâhedû fî sebîli(A)llâhi bi-emvâlihim veenfusihim a’zamu deraceten ‘inda(A)llâh(i)(c) veulâ-ike humu-lfâ-izûn(e)

-İnananların, yurtlarından göçenlerin ve Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla savaşanların Allah katında dereceleri pek büyüktür ve onlardır muratlarına erenlerin, kurtulup nusrat bulanların ta kendileri.
-İman edenler, hicret edenler ve Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenlerin Allah katında büyük dereceleri vardır. İşte ‘kurtuluşa ve mutluluğa’ erenler bunlardır.
-İman edip hicret eden, Allah yolunda mallarıyla canlarıyla didinenler derece bakımından Allah katında daha yücedirler. Kurtuluşa erenler de işte bunlardır.

 

İnananlar, Allah yolunda hicret edenler, malları, canları ile cihat edenler Allah katında büyük derecelere sahiptir. Kurtulanlar bunlardır.

 

21-Yubeşşiruhum rabbuhum birahmetin minhu veridvânin vecennâtin lehum fîhâ na’îmun mukîm(un)
-Rableri, onları öz rahmetiyle, razılığıyla ve tükenmez nimetleri bulunan cennetlerle müjdeler.

-Rableri onlara katından bir rahmeti, bir hoşnutluğu ve onlar için, kendisine sürekli bir nimet bulunan cennetleri müjdeler.
-Rableri onlara kendisinden bir rahmet, bir hoşnutluk ve içinde ölümsüz nimetlerin bulunduğu cennetler müjdeliyor.

 

Rableri onları rahmet, hoşnutluk ve sonsuz Naim (nimet) cennetleri ile müjdeliyor.

 

22-âlidîne fîhâ ebedâ(en)(c) inna(A)llâhe ‘indehu ecrun ‘azîm(un)

-Orada ebedi kalırlar. Şüphe yok ki pek büyük mükafat, Allah katındadır.
-Onda ebedi kalıcıdırlar. Şüphesiz Allah, büyük mükafaat katında olandır.
-Onlar orada sonsuza dek kalacaklardır. Hiç kuşkusuz, Allah’ın katında büyük bir ödül daha vardır.

 

Orada sonsuz kalacaklar ve Allah katında onlara daha büyük ödüller de var.

 

23-Yâ eyyuhâ-lleżîne âmenû lâ tetteiżû âbâekum ve-ivânekum evliyâe ini-stehabbû-lkufra alâ-l-îmân(i)(c) vemen yetevellehum minkum feulâ-ike humu-zzâlimûn(e)

-Ey inananlar, kafirliği severler ve küfrü imana tercih ederlerse babalarınızı ve kardeşlerinizi de dost edinmeyin ve içinizden kim onları severse onlardır zulmedenler.
-Ey iman edenler, eğer imana karşı inkârı sevip-tercih ediyorlarsa, babalarınızı ve kardeşlerinizi veliler edinmeyin. Sizden kim onları veli edinirse, işte bunlar zulmeden kimselerdir.
-Ey iman edenler! Babalarınız ve kardeşleriniz, eğer imana karşı inkarı seviyorlarsa, onları dostlar edinmeyin. İçinizden onları dost edinenler zalimlerin ta kendileridir.

 

Ey iman edenler, babalarınız, kardeşleriniz de olsa, (hicret etmeyip, malları, canları ile cihat etmeyip inkâr edenlerle yaşamayı tercih ederlerse) onları dost edinmeyin. Kim onları dost edinirse bilin ki onlar zalim kimselerdir.

 

24-Kul in kâne âbâukum veebnâukum ve-ivânukum veezvâcukum veaşîratukum veemvâlun-ikteraftumûhâ veticâratun taşevne kesâdehâ vemesâkinu terdavnehâ ehabbe ileykum mina(A)llâhi verasûlihi vecihâdin fî sebîlihi feterabbesû hattâ ye/tiya(A)llâhu bi-emrih(i)(k) va(A)llâhu lâ yehdî-lkavme-lfâsikîn(e)

-De ki: Babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, karılarınız, aşiretiniz, elde ettiğiniz mallar, kesada uğramasından korktuğunuz alışveriş ve hoşunuza giden evler, sizce Allah’tan, Peygamberinden ve onun yolunda savaş etmeden daha sevimliyse bekleyin Allah’ın emri gelinciye dek ve Allah, buyruktan çıkan kötü topluluğu doğru yola sevketmez.
-De ki: ‘Eğer babalarınız, çocuklarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz, kazandığınız mallar, az kâr getireceğinden korktuğunuz ticaret ve hoşunuza giden evler, sizlere Allah’tan, O’nun Resûlü’nden ve O’nun yolunda cihad etmekten daha sevimli ise, artık Allah’ın emri gelinceye kadar bekleyedurun. Allah, fasıklar topluluğuna hidayet vermez.
-De ki: “Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, kabileniz / menfaat çevreniz, elde ettiğiniz mallar, kesadından korktuğunuz ticaret, hoşunuza giden konutlar sizin için Allah’tan, resulünden ve Allah yolunda cihattan daha sevimli ise artık Allah, emrini getirinceye kadar bekleyin. Allah, yoldan ayrılmış bir topluluğu doğruya ve güzele kılavuzlamaz.”

 

Deki, babalarınızın, oğullarınızın, kardeşlerinizin, eşlerinizin, yurdunuz ve ticaretinizin zarar göreceğinden korkuyorsanız ve onlar Allahtan ve Resulünden sizin için daha kıymetli ise ve Allah ve resulü için cihat etmekten korkuyorsanız, yakında Allah’ın laneti sizin üzerinize gelecektir. Allah fasıkları doğru yola iletmez.

 

25-Lekad nasarakumu(A)llâhu fî mevâtine keśîratin() veyevme huneynin() iż a’cebetkum keśratukum felem tuġni ‘ankum şey-en vedâkat ‘aleykumu-l-ardu bimâ rahubet śümme velleytum mudbirîn(e)

-Andolsun ki Allah size birçok yerlerde ve Huneyn gününde yardım etmişti; hani o gün çokluğunuzla övünüp sevinmiştiniz de bu çokluk, düşmanı defedememişti, hiçbir işinize yaramamıştı, yeryüzü, o kadar genişken daralmıştı size, sonra da arka çevirip geri çekilmiştiniz.
-Andolsun, Allah birçok yerlerde ve Huneyn gününde size yardım etti. Hani çok sayıda oluşunuz sizi böbürlendirip-gururlandırmıştı, fakat size bir şey de sağlayamamıştı. Yer ise, bütün genişliğine rağmen size dar gelmişti, sonra arkanıza dönüp gerisin geri gitmiştiniz.
-Yemin olsun ki, Allah size birçok yerde yardım etti. Huneyn gününde de. Hani, çokluğunuz sizi böbürlendirmişti de bu hiçbir işinize yaramamıştı. Tüm genişliğine rağmen, yeryüzü size dar gelmişti. Sonra da sırtınızı dönüp kaçmıştınız.

 

Allah size birçok yerlerde ve Huneyn gününde de yardım etti. Çok sayıda olmanız ile böbürlenmiştiniz, ama size bir fayda sağlamamıştı. Dünyanız size dar gelmişti. Arkanıza bakmadan kaçmıştınız.

 

26-Śumme enzela(A)llâhu sekînetehu ‘alâ rasûlihi ve’alâ-lmu/minîne veenzele cunûden lem teravhâ ve’ażżebe-lleżîne keferû(c) veżâlike cezâu-lkâfirîn(e)

-Sonra da Allah, Peygamberine ve inanlara manevi kuvvetini ihsan etmişti ve görmediğiniz orduları indirerek kafirleri azaplandırmıştı ve işte kafirlerin cezası da budur.
-(Bundan) Sonra Allah, elçisi ile mü’minlerin üzerine ‘güven duygusu ve huzur’ indirdi, sizin görmediğiniz orduları indirdi ve inkâr edenleri azablandırdı. Bu, inkârcıların cezasıdır.
-Sonra Allah, resulünün üzerinde de müminlerin üzerinde de sükunetini indirmiş, ayrıca sizin görmediğiniz ordular göndermiş de küfre sapanlara azap etmişti. Kafirlerin cezası işte budur.

 

Sonra Allah, resulün ve müminlerin kalplerine ferahlık indirdi, sizin görmediğiniz orduları gönderdi. Kafirlerin cezası verildi.

 

27-Śumme yetûbu(A)llâhu min ba’di żâlike ‘alâ men yeşâ(u)(k) va(A)llâhu ġafûrun rahîm(un)

-Bundan sonra da Allah, dilediğine tövbe nasib etmiş ve tövbesini kabul eylemişti ve Allah suçları örter, rahimdir.
-Bunun ardından Allah, dilediği kimseden tevbesini kabul eder. Allah, bağışlayandır, esirgeyendir.
-Sonra Allah, bunun ardından da dilediğinin tövbesini kabul eder. Allah Gafur’dur, Rahim’dir.

 

Sonra Allah tövbe edenlerin tövbesini kabul etti. Allah bağışlayandır, Gafurdur.

(İtaat etmeme tövbesi)

 

28-Yâ eyyuhâ-lleżîne âmenû innemâ-lmuşrikûne necesun felâ yakrabû-lmescide-lharâme ba’de ‘âmihim hâżâ(c) ve-in iftum ‘ayleten fesevfe yuġnîkumu(A)llâhu min fadlihi in şâ-/(e)(c) inna(A)llâhe ‘alîmun hakîm(un)

-Ey inananlar, müşrikler, mutlaka pis insanlardır, bu yıldan sonra artık onları Mescidi Haram’a yaklaştırmayın. Yoksulluktan korkarsanız bilin ki Allah dilerse yakında sizi lutfuyla, ihsanıyla zenginleştirir ve şüphe yok ki Allah her şeyi bilir, hüküm ve hikmet sahibidir.

-Ey iman edenler, müşrikler ancak bir pisliktirler; öyleyse bu yıllarından sonra artık Mescid-i Haram’a yaklaşmasınlar. Eğer ihtiyaç içinde kalmaktan korkarsanız, Allah dilerse sizi kendi fazlından zengin kılar. Şüphesiz Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.
-Ey inananlar! Müşrikler bir pisliktir. Artık bu yıllarından sonra Mescid-i Haram’a yaklaşmasınlar. Eğer yoksulluktan korkarsanız bilin ki, Allah dilediği taktirde sizi yakında lütfundan zengin edecektir. Allah herşeyi bilir, tüm hikmetlerin sahibidir.

 

Ey iman edenler, müşrikler pisliktirler. Bundan sonra Kâbe’ye yaklaşmasınlar. Yoksulluktan korkuyorsanız, pek yakında Allah sizi zengin edecektir. Allah her şeyi bilir. Hikmetlerin sahibidir.

 

29-Kâtilû-lleżîne lâ yu/minûne bi(A)llâhi velâ bilyevmi-l-âiri velâ yuharrimûne mâ harrama(A)llâhu verasûluhu velâ yedînûne dîne-lhakki mine-lleżîne ûtû-lkitâbe hattâ yu’tû-lcizyete ‘an yedin vehum sâġirûn(e)

-Kendilerine kitap verilenlerden Allah’a ve ahiret gününe inanmayanlarla, Allah’la Peygamberinin haram ettiğini haram saymayanlarla ve hak dinini kabul etmeyenlerle savaşın cizye vermeye razı olup bizzat kendi elleriyle ve alçalarak gelip verinceye dek onlar.
-Kendilerine kitap verilenlerden, Allah’a ve ahiret gününe inanmayan, Allah’ın ve Resûlü’nün haram kıldığını haram tanımayan ve hak dini (İslam’ı) din edinmeyenlerle, küçük düşürülüp cizyeyi kendi elleriyle verinceye kadar savaşın.
-Kendilerine kitap verilenlerden Allah’a ve ahiret gününe inanmayan, Allah’ın ve resulünün yasakladığını haram saymayan ve hak dini din edinmeyenlerle, boyun eğerek kendi elleriyle cizye verecekleri zamana kadar savaşın.

 

Kendilerine kitap verilenlerle, Allaha ve ahiret gününe inanmayanlarla, Allah’ın haram kıldığını haram tanımayanlarla ve hak dinini kabul etmeyenlerle, sizlere cizye vermeyi kabul edene kadar savaşın.

 

30-Vekâleti-lyehûdu ‘uzeyrun-ibnu(A)llâhi vekâleti-nnasârâ-lmesîhu-bnu(A)llâh(i)(s) żâlike kavluhum bi-efvâhihim(s) yudâhi-ûne kavle-lleżîne keferû min kabl(u)(c) kâtelehumu(A)llâh(u)(c) ennâ yu/fekûn(e)

-Yahudiler, Uzeyr, Allah’ın oğludur dedi, Nasraniler de Mesih, Allah’ın oğludur dedi. Bu söz, onların uydurup ağızlarına aldıkları bir söz. Daha önce kafir olanların sözlerini taklit etmedeler, hay Allah kahredesiler, nasıl da yalana kapılıyorlar, batıla uyuyorlar.
-Yahudiler: ‘Üzeyir Allah’ın oğludur’ dediler; hristiyanlar da: ‘Mesih Allah’ın oğludur’ dediler. Bu, onların ağızlarıyla söylemeleridir; onlar, bundan önceki inkâr edenlerin sözlerini taklid ediyorlar. Allah onları kahretsin; nasıl da çevriliyorlar?
-Yahudiler: “Uzeyr, Allah’ın oğludur.” dediler; Hıristiyanlar da: “Mesih, Allah’ın oğludur.” dediler. Kendi ağızlarının sözüdür bu. Kendilerinden önce inkar edenlerin sözlerine benzetme yapıyorlar. Allah onları kahretsin. Nasıl da yüz geri çevriliyorlar!

 

Yahudiler, Üzeyir için Allah’ın oğludur diyorlar, Hristiyanlar Mesih Allah’ın oğludur diyorlar. Kendi uydurdukları laf bunlar. Kendilerinden önce inkâr edenler de böyle laflar ediyorlardı. Allah onları kahretsin. Nasılda eski masallara dönüyorlar.

 

31-İtteażû ahbârahum veruhbânehum erbâben min dûni(A)llâhi velmesîha-bne meryeme vemâ umirû illâ liyabudû ilâhen vâhidâ(en)(s) lâ ilâhe illâ hu(ve)(c) subhânehu ‘ammâ yuşrikûn(e)

-Allah’ı bırakıp bilginleriyle rahiplerini ve Meryemoğlu Mesih’i Rab tanımışlardır; halbuki onlara da ancak tek mabuda kulluk etmek emredilmiştir. Ondan başka tapacak yok; o onların şirk koştukları şeylerden münezzehtir.
-Onlar, Allah’ı bırakıp bilginlerini ve rahiplerini rablar (ilahlar) edindiler ve Meryem oğlu Mesih’i de.. Oysa onlar, tek olan bir ilah’a ibadet etmekten başka bir şeyle emrolunmadılar. O’ndan başka ilah yoktur. O, bunların şirk koştukları şeylerden yücedir.
-Allah’ın yanında hahamlarını ve ruhbanlarını da rabler edindiler. Meryem oğlu Mesih’i de öyle. Oysa kendilerine, tek olan Allah’tan başkasına ibadet / kulluk etmemeleri emredilmişti. İlah yok o tek Allah’tan başka. Onların ortak koştuklarından arınmıştır O.

 

Öncekiler, Allah’ı bırakıp hahamlarını ve rahiplerini (şeyhlerini) rab edindiler. Şimdi bunlarda Meryem oğlu Mesihi. Halbuki Mesih onlara tek olan Allaha ibadet etmelerini emretmişti. Allahtan başka ilah yoktur. Ortağı da yoktur demişti.

 

32-Yurîdûne en yutfi-û nûra(A)llâhi bi-efvâhihim veye/ba(A)llâhu illâ en yutimme nûrahu velev kerihe-lkâfirûn(e)

-İsterler ki Allah’ın nurunu nefesleriyle söndürsünler, halbuki Allah, kafirler istemese de, onlara zor gelse de nurunu yüceltip itmam etmekten başka hiçbir şeye razı değildir.
-Ağızlarıyla Allah’ın nurunu söndürmek istiyorlar. Oysa kâfirler istemese de Allah, kendi nurunu tamamlamaktan başkasını istemiyor.
-Allah’ın nurunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar. Allah ise kafirler hoşlanmasa da nurunu tamamlamaktan başka birşey istemiyor.

 

Allah’ın nurunu (kuran öğretilerini) ağızları ile söndürmek istiyorlar (İslam düşmanlığı yapıyorlar) Kafirler hoşlanmasa da Allah nurunu tamamlayacak.

 

33-Huve-lleżî ersele rasûlehu bilhudâ vedîni-lhakki liyuzhirahu ‘alâ-ddîni kullihi velev kerihe-lmuşrikûn(e)

-Öyle bir mabuttur ki müşrikler istemese de, zorlarına gitse de Peygamberini, insanları doğru yola sevkeden apaçık ve kesin delillerle ve bütün dinlere üstolmak üzere gerçek dinle göndermiştir.
-Müşrikler istemese de O dini (İslam’ı) bütün dinlere üstün kılmak için elçisini hidayetle ve hak dinle gönderen O’dur.
-O, resulünü hidayet ve hak dinle gönderdi ki, müşrikler hoşlanmasa da o dini, dinlerin tümünün üstüne çıkarsın.

 

Müşrikler hoşlanmasa da Allah resulünü hak din ile gönderdi. Ki bu din (İslam) bütün dinlerden üstündür.

 

34-Yâ eyyuhâ-lleżîne âmenû inne keśîran mine-l-ehbâri ve-rruhbâni leye/kulûne emvâle-nnâsi bilbâtili veyasuddûne ‘an sebîli(A)llâh(i)(k) velleżîne yeknizûne-żżehebe velfiddate velâ yunfikûnehâ fî sebîli(A)llâhi febeşşirhum bi’ażâbin elîm(in)

-Ey inananlar, o bilginlerle rahiplerin çoğu, boş sebeplerle insanların mallarını yerler ve halkı Allah yolundan menederler. Altını, gümüşü biriktirip Allah yolunda harcamayanları elemli bir azapla müjdele.
-Ey iman edenler, gerçek şu ki, (yahudi) bilginlerinden ve (hristiyan) rahiplerinden çoğu, insanların mallarını haksızlıkla yerler ve Allah’ın yolundan alıkoyarlar. Altını ve gümüşü biriktirip de Allah yolunda harcamayanlar… Onlara acı bir azabı müjdele.
-Ey iman sahipleri! Hahamlardan ve rahiplerden birçoğu halkın mallarını uydurma yollarla tıkabasa yerler ve Allah’ın yolundan geri çevirirler. Altını ve gümüşü depolayıp da onları Allah yolunda harcamayanlara korkunç bir azabı muştula.

 

Ey İman sahipleri, o hahamlar (şeyhler) ve rahiplerin birçoğu halkın mallarını yerler. Halkı Allah yolundan men ederler. O Altınları, gümüşleri depolayıp ta halkın saadeti için harcamayanlara korkunç bir azabı müjdeleyin.

 

35-Yevme yuhmâ ‘aleyhâ fî nâri cehenneme fetukvâ bihâ cibâhuhum vecunûbuhum vezuhûruhum(s) hâżâ mâ keneztum li-enfusikum feżûkû mâ kuntum teknizûn(e)

-O gün, cehennem, o altını, gümüşü alevleyecek ve onlar, cehennem ateşinde kızdırılıp alınlarına, yanlarına, sırtlarına bastırılacak, onlarla dağlanacaklar ve işte bunlardır kendiniz için biriktirdiğiniz şeyler denecek, tadın biriktirdiklerinizin azabını.
-Bunların üzerlerinin cehennem ateşinde kızdırılacağı gün, onların alınları, böğürleri ve sırtları bunlarla dağlanacak (ve:) ‘İşte bu, kendiniz için yığıp-sakladıklarınızdır; yığıp-sakladıklarınızı tadın’ (denilecek).
-Gün olur, cehennem ateşinde onların üzerine lav dökülür de bununla onların alınları, böğürleri, sırtları dağlanır: “İşte egolarınız için yığdıklarınız. Hadi tadın biriktirmiş olduklarınızı!”

 

O gün sanki, cehennem ateşinden onların üzerlerine dökülür, pişmanlıktan ter içinde kalırlar ve işte egonuzun yığdıkları bunlardır, tadın şimdi bu azabı denilir.

 

——————————————–

 

36-İnne ‘iddete-şşuhûri ‘inda(A)llâhi iśnâ ‘aşera şehran fî kitâbi(A)llâhi yevme aleka-ssemâvâti vel-arda minhâ erbeatun hurum(un)(c) żâlike-ddînu-lkayyim(u)(c) felâ tazlimû fîhinne enfusekum(c) vekâtilû-lmuşrikîne kâffeten kemâ yukâtilûnekum kâffe(ten)(c) va’lemû enna(A)llâhe me’a-lmuttekîn(e)

-Ayların sayısı, gerçekten de Allah katında on ikidir ve göklerle yeryüzünü yarattığı günden beri Allah’ın takdirinde bu, böyledir. Onların dört tanesi haram aylardır. Budur dosdoğru hesap. Artık bu haram aylarda kendinize zulmetmeyin, fakat müşriklerin hepsiyle de savaşın, nitekim onların da topu sizinle savaşmadadır ve bilin ki Allah, şüphe yok ki çekinenlerle beraberdir.
-Gerçek şu ki, Allah katında ayların sayısı, gökleri ve yeri yarattığı günden beri Allah’ın kitabında on ikidir. Bunlardan dördü haram aylardır. İşte dosdoğru olan hesab (din) budur. Öyleyse bunlarda kendinize zulmetmeyin ve onların sizlerle topluca savaşması gibi siz de müşriklerle topluca savaşın. Ve bilin ki Allah, takva sahipleriyle beraberdir.
-Gökleri ve yeri yarattığı gündeki yazısına göre, Allah katında ayların sayısı onikidir. Bunların dördü haram aylardır. Eskimez din işte budur. Artık o aylar içinde benliklerinize zulmetmeyin. Müşrikler sizinle nasıl topyekün savaşıyorlarsa siz de onlarla topyekün savaşın. Şunu bilin ki, Allah takva sahipleriyle beraberdir.

 

Gökler ve yer (Dünya ve güneş sistemi) yaratıldığından beri ayların sayısı on ikidir. Bunların dördü haram aylardır (Muharrem, Recep, Zilkade ve Zilhicce). Doğru olan budur. Bu aylarda kendinize zulmetmeyin. Onlar nasıl sizinle topyekûn savaşıyorlarsa sizde topyekûn savaşın. Bilin ki Allah takva sahipleri ile beraberdir.  

 

37-İnnemâ-nnesî-u ziyâdetun fî-lkufr(i)(s) yudallu bihi-lleżîne keferû yuhillûnehu ‘âmen veyuharrimûnehu ‘âmen liyuvâti-û ‘iddete mâ harrama(A)llâhu feyuhillû mâ harrama(A)llâh(u)(c) zuyyine lehum sû-u a’mâlihim(k) va(A)llâhu lâ yehdî-lkavme-lkâfirîn(e)

-Haram ayı geciktirme, ancak kafirliği artırmadadır ki kafir olanlar, bu suretle doğru yoldan çıkarılmadadır; onlar, Allah’ın haram ettiği ayların sayısını denk getirsinler de Allah’ın haram ettiğini helal etsinler diye haram ayı bir yıl helal sayarlar, bir yıl haram sayarlar. Onların kötü işleri, kendilerine hoş görünmededir ve Allah, kafir olan topluluğu doğru yola sevketmez
-(Haram ayları) Ertelemek ancak inkârda bir artıştır. Bununla kâfirler şaşırtılıp-saptırılır. Allah’ın haram kıldığına sayı bakımından uymak için, onu bir yıl helal, bir yıl haram kılıyorlar. Böylelikle Allah’ın haram kıldığını helal kılmış oluyorlar. Yaptıklarının kötülüğü kendilerine ‘çekici ve süslü’ gösterilmiştir. Allah, inkârcı bir topluluğa hidayet vermez.
-Haram ayları ertelemek, küfürde bir artırmadır ki, onunla inkar edenler saptırılır. Onu bir yıl helal sayarlar, bir yıl haramlaştırlar ki, Allah’ın yasakladığının sayısını denkleştirip Allah’ın haram kıldığını helalleştirsinler. Amellerinin kötülüğü kendilerine süslü gösterilmiştir. Allah, küfre batan bir topluluğu iyiye ve güzele kılavuzlamaz.

 

Haram aylarını ertelemek, değiştirmek sapıklıktır, (biyolojik ve psikolojik etkileri) inkârda daha da ileri gitmektir (Coğrafi ve ekonomik şatlara göre) Allah’ın haram kıldığı ayları bir yıl helâl, bir yıl haram sayıyorlar. Onların bu çirkin işleri, kendilerine süslenip güzel gösterildi. Allah, inkârcı toplumu doğru yola iletmez.

(Yaz saati, kış saati diye de değiştirmek iyi değildir)

 

38-Yâ eyyuhâ-lleżîne âmenû mâ lekum iżâ kîle lekumu-nfirû fî sebîli(A)llâhi-śśâkaltum ilâ-l-ard(i)(c) eradîtum bilhayâti-ddunyâ mine-l-âira(ti)(c) femâ metâ’u-lhayâti-ddunyâ fî-l-âirati illâ kalîl(un)

-Ey inananlar, size ne oldu da Allah yolunda savaşa çıkın dendiği zaman olduğunuz yerde mıhlanıp kaldınız. Âhireti bıraktınız da dünya yaşayışına mı razı oldunuz? Fakat dünya hayatının faydası, ahirete nispetle pek azdır.
-Ey iman edenler, ne oldu ki size, Allah yolunda savaşa kuşanın denildiği zaman, yer(iniz)de ağırlaşıp kaldınız? Ahiretten (cayıp) dünya hayatına mı razı oldunuz? Ama ahirettekine (göre), bu dünya hayatının yararı pek azdır
-Ey iman sahipleri! Size ne oldu ki, “Allah yolunda seferber olun” denilince yere çakılıp kaldınız. Ahiretten vazgeçip iğreti hayata mı razı oldunuz? O iğreti hayatın nimeti ahiret yanında pek azdır.

 

Ey iman edenler, siz ne oldu da Allah yolunda her an hazırlanın dendiğinde, yerinize çakılıp kaldınız. Ahiretten vaz mı geçtiniz. Dünya hayatına mı razı oldunuz. Dünya hayatının nimeti ahiret hayatına göre çok azdır.

 

39-İllâ tenfirû yu’ażżibkum ‘ażâben elîmen veyestebdil kavmen ġayrakum velâ tedurrûhu şey-â(en)(k) va(A)llâhu ‘alâ kulli şey-in kadîr(un)

-Hep birden savaşa çıkmazsanız sizi acıklı bir azapla azaplandırır ve yerinize, sizden başka bir topluluk getirir ve siz, ona hiçbir zarar vermezsiniz ve Allah’ın, her şeye gücü yeter.
-Eğer savaşa kuşanıp-çıkmazsanız, O sizi pek acı bir azabla azablandıracak ve yerinize bir başka topluluğu getirip değiştirecektir. Siz O’na hiç bir şeyle zarar veremezsiniz. Allah, her şeye güç yetirendir.
-Eğer seferber olmazsanız Allah size korkunç bir azapla azap eder ve yerinize sizden başka bir topluluk getirir. Allah’a hiçbir şekilde zarar veremezsiniz. Allah herşeye Kadir’dir.

 

Allah yolunda her an hazır olmazsanız Allah size korkunç bir azap (yenilgi) verir. Sonra sizin yerinize başka topluluk getirir. Siz o topluluğa zarar veremezsiniz. Allah her şeye kadirdir.

 

40-İllâ tensurûhu fekad nasarahu(A)llâhu iż aracehu-lleżîne keferû śâniye-śneyni iż humâ fî-lġâri iż yekûlu lisâhibihi lâ tahzen inna(A)llâhe me’anâ(s) feenzela(A)llâhu sekînetehu ‘aleyhi veeyyedehu bicunûdin lem teravhâ vece’ale kelimete-lleżîne keferû-ssuflâ(k) vekelimetu(A)llâhi hiye-l’ulyâ(k) va(A)llâhu ‘azîzun hakîm(un)

-Siz ona yardım etmezseniz hatırlayın o zamanı ki kafirler, onu yurdundan çıkardıkları zaman yardım etmişti ona. O, iki kişinin ikincisiydi ancak ve hani ikisi de mağaradaydılar, arkadaşına, mahzun olma demişti, şüphe yok ki Allah, bizimle beraberdir. Şüphe yok ki Allah, ona manevi bir kuvvet ve huzur vermişti ve onu, sizin görmediğiniz ordularla kuvvetlendirmişti ve kafir olanların sözlerini alçaltmıştı, Allah’ın sözüyse zaten yüceydi ve Allah, her şeye üstündür, hüküm ve hikmet sahibidir
-Siz O’na (peygambere) yardım etmezseniz, Allah O’na yardım etmiştir. Hani kâfirler ikiden biri olarak O’nu (Mekke’den) çıkarmışlardı; ikisi mağarada olduklarında arkadaşına şöyle diyordu: ‘Hüzne kapılma, elbette Allah bizimle beraberdir.’ Böylece Allah O’na ‘huzur ve güvenlik duygusunu’ indirmişti, O’nu sizin görmediğiniz ordularla desteklemiş, inkâr edenlerin de kelimesini (inkâr çağrılarını) alçaltmıştı. Oysa Allah’ın kelimesi, yüce olandır. Allah üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.
-Eğer siz ona yardım etmezseniz bilin ki, Allah ona zaten yardım etmişti. Hani küfredenler onu iki kişinin ikincisi olarak yurdundan çıkardıklarında, mağarada bulundukları bir sırada arkadaşına şöyle diyordu: “Tasalanma, Allah bizimle.” Bunun üzerine Allah ona sükunet indirmiş ve kendisini sizin görmediğiniz ordularla desteklemişti de küfre sapanların sözünü sefil kılıp alçaltmıştı. Allah’ın sözü ise yüce olanın ta kendisidir. Allah Aziz’dir, Hakim’dir.

 

Siz ona yardım etmezseniz, Allah yardım eder ona. Hani kafirler onu yurdundan çıkardıklarında, O iki kişi, beraber mağaraya saklanmışlardı. O demişti ki, korkma Allah bizimledir. Allah ona huzur hissi vermişti. Sizin göremediğiniz ordular ile desteklemişti. İnkarcıları kendi sözlerine karşı rezil etmişti. Allah’ın sözü daima yücedir. Azizdir. Hakimdir.

 

41-İnfirû ifâfen veśikâlen vecâhidû bi-emvâlikum veenfusikum fî sebîli(A)llâh(i)(c) żâlikum ayrun lekum in kuntum talemûn(e)

-Genciniz, ihtiyarınız, hep beraber savaşa çıkın ve mallarınızla, canlarınızla Allah yolunda savaşın, bilirseniz bu, sizin için daha hayırlıdır.
-Hafif ve ağır savaşa kuşanıp çıkın ve Allah yolunda mallarınızla ve canlarınızla cihad edin. Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır.
-Gerek hafif, gerek ağırlıklı olarak mutlaka seferber olun ve Allah yolunda mallarınızla canlarınızla cihat edin. Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır.

 

Malınızla, canınızla Allah yolunda cihada çıkın. Bilmiş olsaydınız bu sizin için daha hayırlıdır.

 

42-Lev kâne ‘aradan karîben veseferan kâsiden lettebe’ûke velâkin be’udet ‘aleyhimu-şşukka(tu)(c) veseyahlifûne bi(A)llâhi levi-steta’nâ learacnâ meakum yuhlikûne enfusehum va(A)llâhu yalemu innehum lekâżibûn(e)

-Onları hazır bir ganimete, yahut yakın bir yolculuğa çağırsaydın sana uyarlardı, fakat meşakkatle alınacak olan bu yol, onlara uzak geldi. Allah’a andiçerek gücümüz yetseydi sizinle beraber çıkardık diyecekler. Onlar, kendilerini helak ediyorlar ve Allah biliyor ki onlar yalancıdır.
-Eğer yakın bir yarar ve orta bir sefer olsaydı, onlar mutlaka seni izlerlerdi. Ama zorluk onlara uzak geldi. ‘Eğer güç yetirseydik muhakkak seninle birlikte (savaşa) çıkardık.’ diye sana Allah adına yemin edecekler. Kendi nefislerini helaka sürüklüyorlar. Allah onların gerçekten yalan söylediklerini biliyor.
-Eğer o, yakın bir dünya menfaati yahut orta bir yolculuk olsa idi, elbette seni izleyeceklerdi. Ama o zorluklarla dolu yolculuk kendilerine uzak geldi. “Gücümüz yetseydi sizinle çıkacaktık” diye Allah’a yemin de ederler. Kendilerini mahvediyorlar. Allah biliyor ki onlar, kesinlikle yalancıdırlar.

 

İşin ucunda bir menfaat veya kısa yoldan kazanç olsaydı, senin peşinden gelirlerdi. Zora katlanmak onlara zor geldi. Gücümüz yetseydi seninle beraber muhakkak çıkardık derler. Yemin de ederler. Kendilerini mahvediyorlar. Allah onların yalan söylediklerini biliyor.

 

43-‘Afa(A)llâhu ‘anke lime eżinte lehum hattâ yetebeyyene leke-lleżîne sadekû veta’leme-lkâżibîn(e)

-Allah seni affetsin, ne diye izin verdin onlara? Vermeseydin de sence gerçekler de açığa çıksaydı, yalancıları da bilseydin.
-Allah seni affetsin; doğru söyleyenler sana açıkça belli oluncaya ve yalancıları da öğreninceye kadar niye onlara izin verdin?
-Allah seni affetsin; neden onlara izin verdin de beklemedin ki, doğru söyleyenler sana açık-seçik belli olsun da yalancıları bilesin.

 

Allah seni affetsin. Onlara izin vermeseydin kimlerin yalancı olduğunu anlayacaktın.

 

44-Lâ yeste/żinuke-lleżîne yu/minûne bi(A)llâhi velyevmi-l-âiri en yucâhidû bi-emvâlihim veenfusihim(k) va(A)llâhu ‘alîmun bilmuttekîn(e)

-Zaten Allah’a ve ahiret gününe inananlar, mallarıyla, canlarıyla, savaşacaklarından senden izin istemezler ki ve Allah, çekinenleri tamamıyla bilir.
-Allah’a ve ahiret gününe iman edenler, mallarıyla ve canlarıyla cihad etmekten (kaçınmak için) senden izin istemezler. Allah takva sahiplerini bilendir.
-Allah’a ve ahiret gününe iman edenler; mallarıyla, canlarıyla cihat edecekleri için senden izin istemezler. Allah, takva sahiplerini iyice bilmektedir.

 

Allaha ve ahirete inananlar, zaten senden izin istemezler. Canları, malları ile sana katılırlar. Allah takva sahiplerini biliyor.

 

45-İnnemâ yeste/żinuke-lleżîne lâ yu/minûne bi(A)llâhi velyevmi-l-âiri vertâbet kulûbuhum fehum fî raybihim yeteraddedûn(e)

-Senden ancak Allah’a ve son güne inanmayıp yürekleri şüpheye düşenler ve şüpheleri içinde tereddüde düşüp bocalayanlar izin isterler.
-Senden, yalnızca Allah’a ve ahiret gününe inanmayan, kalbleri kuşkuya kapılıp, kuşkularında kararsızlığa düşenler izin ister.
-Ancak Allah’a ve ahiret gününe inanmayanlar, kalpleri kuşkuyla karışmış olup da işkilleri içinde çalkanıp duranlar, sefere katılmamak için senden izin isterler.

 

Allaha ve ahiret gününe şüpheli bakanlar, kuşkuda olanlar senden sahte bir mazeretle izin isterler.

 

46-Velev erâdû-lurûce leeaddû lehu uddeten velâkin keriha(A)llâhu-nbi’âśehum feśebbetahum vekîle-kudû mea-lkâ’idîn(e)

-Savaşa çıkmayı kursalardı elbette bir hazırlıkta bulunurlardı, fakat Allah, onların çıkmasını hoş görmedi de onları alıkoydu ve kendilerine, oturun oturanlarla denildi.
-Eğer (savaşa) çıkmak isteselerdi, herhalde ona bir hazırlık yaparlardı. Ancak Allah, (savaşa) gönderilmelerini çirkin gördü de ayaklarını doladı ve; ‘(Onlara) Siz de oturanlarla birlikte oturun’ denildi.
-Sefere çıkmak isteselerdi elbette ki, bir sefer hazırlığına girişirlerdi. Ama Allah, harekete geçmelerini istemedi de onları yerlerine çiviledi ve “oturun, oturanlarla beraber” denildi.

 

Savaşa çıkmak isteselerdi, önceden hazırlanırlardı. Allah onları istemedi. Oturanlarla oturmalarını istedi.

 

47-Lev aracû fîkum mâ zâdûkum illâ abâlen veleevda’û ilâlekum yebġûnekumu-lfitnete vefîkum semmâ’ûne lehum(k) va(A)llâhu ‘alîmun bi-zzâlimîn(e)

-Sizin aranızda onlar da çıksalardı içinizde şerri ve fesadı arttırmaktan başka bir şey yapamazlar, mutlaka içinizde fitne ve fesat çıkarmak için koşardururlardı. Sizden onları adamakıllı dinleyecekler, onlara kulak asacaklar da var ve Allah, zulmedenleri bilir.
-Sizinle birlikte çıksalardı, size ‘kötülük ve zarardan’ başka bir şey ilave etmez ve aranıza mutlaka fitne sokmak üzere içinizde çaba yürütürlerdi. İçinizde onlara ‘haber taşıyanlar’ vardır. Allah, zulmedenleri bilir.
-Aranızda sefere çıkmış olsalardı, size bozgunculuktan başka bir katkıları olmayacaktı; sizi fitneye uğratmak isteğiyle aranıza sokulacaklardı. İçinizden onlara gerçekten kulak verecekler de vardı. Allah, zalimleri iyice biliyor.

 

Size katılsalardı aranızda nifak çıkarırlardı. Fitne yayarlardı. Onlara kulak asacak zayıf insanlarda vardı aranızda. Allah insanların karakterlerini iyi bilir.

 

48-Lekadi-bteġavû-lfitnete min kablu vekallebû leke-l-umûra hattâ câe-lhakku vezahera emru(A)llâhi vehum kârihûn(e)

-Andolsun ki onlar, bundan önce de fitne ve fesat peşinde koşmuşlar, işini gevşetmeye uğraşıp aleyhine düzenler kurmuşlardı da sonucu gerçek olan yardım vaadi gelip çatmış ve Allah’ın dini, onların zoruna gitse de meydana çıkmıştı.
-Andolsun, daha önce onlar fitne aramışlardı. Ve sana karşı birtakım işler çevirmişlerdi. Sonunda onlar, istemedikleri halde hak geldi ve Allah’ın emri ortaya çıkıp-üstünlük sağladı.
-Yemin olsun ki, onlar önceden de fitne çıkarmak istemiş ve nice işleri sana, olduğundan başka türlü göstermişlerdi. Nihayet hak geldi, onların istememesine rağmen Allah’ın emri galebe çaldı.

 

Ant olsun, onlar daha önce fitne çıkarmaya çok uğraştılar. Sana birçok şeyde muhalefet ettiler. Sonunda Allah’ın emri muhaliflere rağmen hak olarak yürürlüğe girdi.

 

49-Veminhum men yekûlu-/żen lî velâ teftinnî(c) elâ fî-lfitneti sekatû(k) ve-inne cehenneme lemuhîtatun bilkâfirîn(e)

-Onlardan bana izin ver de bir muhalefete, bir fitneye düşürme beni diyenler de var. Bil ki onlar, muhalefetin tam içine düşmüşlerdir ve şüphe yok ki cehennem, kafirleri muhakkak surette tamamıyla kavramış, kuşatmıştır.
-Onlardan bir kısmı: ‘Bana izin ver ve beni fitneye katma’ der. Haberin olsun, onlar fitnenin (ta) içine düşmüşlerdir. Hiç şüphesiz cehennem, o inkâr edenleri mutlaka çepeçevre kuşatıcıdır.
-İçlerinden bazısı: “Bana izin ver, beni fitneye düşürme.” der. Dikkat edin, fitnenin ta içine kendileri düşmüşlerdir. Ve cehennem o nankörleri elbette çepeçevre kuşatacaktır.

 

Onlardan “Bana izin ver, beni fitneye (isyana) sevk etme” diyen de vardır. Bilesiniz ki onlar (böyle diyerek Allaha) isyanın ta içine düştüler. Şüphesiz ki cehennem, kâfirleri elbette kuşatacaktır.

50-İn tusibke hasenetun tesu/hum(s) ve-in tusibke musîbetun yekûlû kad eażnâ emranâ min kablu veyetevellev vehum ferihûn(e)

-Sana bir iyilik geldi mi kötüleşir onlar; bir musibete uğrarsan biz derler, daha önce tedbir aldık, ihtiyata riayet ettik ve güvenle, gururla yüz çevirip giderler.
-Sana iyilik dokunursa, bu onları fenalaştırır, bir musibet isabet edince ise: ‘Biz önceden tedbirimizi almıştık’ derler ve sevinç içinde dönüp giderler.
-Sana bir iyilik isabet etse bu onları üzer. Sana bir musibet dokunsa: “İşimizi önceden sağlam tutmuşuz.” derler ve kibirli bir sevinçle dönüp giderler.

 

Sana bir iyilik gelince onlar mutsuz olur. Bir kötülük gelince de biz iyi ki önlemimizi almıştık derler. Kibirlenerek, sevinç içinde dağılırlar.

 

51-Kul len yusîbenâ illâ mâ keteba(A)llâhu lenâ huve mevlânâ(c) ve’ala(A)llâhi felyetevekkeli-lmu/minûn(e)

-De ki: Bize Allah’ın takdir ettiğinden başka bir şey gelip çatmaz kesin olarak. Odur yardımcımız ve inananlar, Allah’a dayanmalıdır.
-De ki: ‘Allah’ın bizim için yazdıkları dışında, bize kesinlikle hiçbir şey isabet etmez. O bizim mevlamızdır. Ve mü’minler yalnızca Allah’a tevekkül etmelidirler.’
-De ki onlara: “Hakkımızda Allah’ın yazdığından başkası bize asla ulaşmaz. O’dur bizim Mevla’mız. Yalnız Allah’a güvenip dayansın inananlar.”

 

Deki, Allah bize ne yazmışsa o olur. Mevla’mız odur. İnananlar sadece Allaha dayanıp güvensinler.

 

52-Kul hel terabbesûne binâ illâ ihdâ-lhusneyeyn(i)(s) venahnu neterabbesu bikum en yusîbekumu(A)llâhu bi’ażâbin min ‘indihi ev bi-eydînâ(s) feterabbesû innâ me’akum muterabbisûn(e)

-De ki: Bizim ya gazi yahut şehit olmamızdan, o iki güzel akibetten birine uğramamızdan başka bir şey mi gözetmedesiniz? Ve biz de sizin ya Allah katından, yahut da bizim elimizle, bizim tarafımızdan bir azaba uğramanızı gözleyip beklemedeyiz. Haydi siz gözetleyedurun, biz de sizinle beraber gözetlemekteyiz.
-De ki: ‘Siz bizim için iki güzellikten (şehidlik veya zaferden) birinin dışında başkasını mı bekliyorsunuz? Oysa biz de, Allah’ın ya kendi katından veya bizim elimizle size bir azab dokunduracağını bekliyoruz. Öyleyse siz bekleyedurun, kuşkusuz biz de sizlerle birlikte bekleyenleriz.
-De ki: “Bizim için iki güzelliğin birinden başkasını mı bekliyorsunuz? Biz de size Allah’ın, kendi katından veya bizim ellerimizle bir azap çarptırmasını bekliyoruz. Artık bekleyin, sizinle beraber biz de bekliyoruz.”

 

Deki, siz bizim ya şehit ya gazi olmamızı mı bekliyorsunuz. İkisi de bizim için ayrı güzellik. Bizde, size Allah’ın gazabını bizim ellerimizle vermesini bekliyoruz. Artık hep beraber bekleyelim

(Aynı memlekette yaşayan muhalif gruplar)

 

53-Kul enfikû tav’an ev kerhen len yutekabbele minkum(s) innekum kuntum kavmen fâsikîn(e)

-De ki: İster gönül rızasiyle, ister zorla ve istemeyerek Tanrı uğrunda mal harcedin, kesin olarak bu harcayışınız kabul edilmeyecek, şüphe yok ki siz, buyruktan çıkmış kötü bir topluluksunuz.
-De ki: ‘İsteyerek veya istemiyerek infak edin; sizden kesin olarak kabul edilmeyecektir. Çünkü siz bir fasıklar topluluğu oldunuz.’
-Şunu da söyle: “İster kendi arzunuzla ister baskı ve zorla infak edin. Sizden asla kabul edilmeyecektir. Çünkü siz, yoldan çıkan bir topluluk oldunuz.”

 

Tekrar deki, bunda sonra isteyerek veya istemeyerek Allah için harcasanız bile sizden asla kabul edilmeyecek. Çünkü siz kötü bir topluluksunuz.

 

54-Vemâ mene’ahum en tukbele minhum nefekâtuhum illâ ennehum keferû bi(A)llâhi vebirasûlihi velâ ye/tûne-ssalâte illâ vehum kusâlâ velâ yunfikûne illâ vehum kârihûn(e)

-Mal harcayışlarının kabulüne mani olan da ancak onların Allah’ı ve Peygamberini inkar edip kafir oluşları, namazı, ancak üşene üşene kılışları ve zorla, istemeyerek Tanrı uğrunda mallarını verişleridir.
-İnfak ettiklerinin kendilerinden kabulünü engelleyen şey, Allah’ı ve elçisini tanımamaları, namaza ancak isteksizce gelmeleri ve hoşlarına gitmiyorken infak etmeleridir.
-İnfaklarının onlardan kabul edilmesini engelleyen sadece şudur: Onlar, Allah’a ve resulüne nankörlük ettiler. Namaza ancak üşene üşene gelirler, infak edip dağıttıklarını da içlerinden gelmeyerek verirler.

 

Allah’a ve resulüne tam inanmıyorsunuz. Namazı zorla kılıyorsunuz (onu tam desteklemiyorsunuz) İnfak edince tüm kalbinizle vermiyorsunuz. İşte bunlar yüzünden sizin Allah için harcamalarınız kabul edilmez.

 

55-Felâ tu’cibke emvâluhum velâ evlâduhum(c) innemâ yurîdu(A)llâhu liyu’ażżibehum bihâ fî-lhayâti-ddunyâ vetezheka enfusuhum vehum kâfirûn(e)

-Artık onların malları ve evlatları, seni şaşırtıp imrendirmesin. Şüphe yok ki Allah, onları o malla, o evlatla dünya hayatında azaplandırmayı diler ve kafir olarak da güçlükle can vermelerini murad eder.

-Şu halde onların malları ve çocukları seni imrendirmesin; Allah bunlarla ancak onları dünya hayatında azablandırmak ve canlarının inkâr içindeyken zorlukla çıkmasını ister.
-Onların ne malları ne de evlatları seni imrendirmesin. İş sadece şudur: Allah onlara şu iğreti hayatta azap etmeyi ve canlarının küfre sapmış bir halde çıkmasını istiyor.

 

Onların malları ve evlatları seni imrendirmesin. Allah onları dünyada malla ve evlatla azap verecek (miras kavgası) ve canlarını alırken de kâfir olarak alacak.  

 

56-Veyahlifûne bi(A)llâhi innehum leminkum vemâ hum minkum velâkinnehum kavmun yefrakûn(e)

-Şüphe yok ki onlar, sizden olduklarına dair Allah’a andederler, sizden değildirler, fakat onlar, ancak korkularından sizden görünen bir topluluktur.
-Gerçekten sizden olduklarına dair Allah adına yemin ederler. Oysa onlar sizden değildirler. Ancak onlar ödleri kopan bir topluluktur.
-Kesinlikle sizden oldukları yolunda Allah’a yemin ederler. Gerçekte onlar sizden değillerdir. Doğrusu şu ki onlar, ödleri patlayasıya korkan bir topluluktur.

 

(Bazı korkak, güçsüz müşrikler) biz sizinleyiz diye yemin ederler. Kesinlikle onlar sizinle değillerdir. Korkularından öyle söylüyorlar.

 

57-Lev yecidûne melceen ev meġârâtin ev muddealen levellev ileyhi vehum yecmehûn(e)

-Bir sığınacak yer, yahut mağaralar, yahut da bir delik bulsalardı yüzlerini derhal o tarafa döndürüverirlerdi.
-Eğer onlar bir sığınak ya da (kalacak) mağaralar veya girebilecekleri bir yer bulsalardı, hızla oraya yönelip koşarlardı.
-Eğer bir sığınak yahut bazı mağaralar veya girilecek bir delik bulsalar, yüzlerini döner o tarafa koşarlardı.

 

Sığınacak bir mağara veya bir ev, yurt bulsalardı oraya koşarak gider sığınırlardı.

 

58-Veminhum men yelmizuke fî assadekâti fe-in u’tû minhâ radû ve-in lem yu’tav minhâ iżâ hum yesatûn(e)

-Onlardan, sadakaları vermede seni ayıplayan da var. O maldan diledikleri verilseydi hoşlanırlardı, verilmeyince de hemen kızarlar.
-Onlardan sadakalar konusunda seni yadırgayacaklar vardır. Ondan kendilerine verilirse hoşlanırlar, kendilerine verilmediği zaman bu sefer gazablanırlar.
-İçlerinden bir kısmı da sadakalar konusunda sana laf dokundurur. Ondan kendilerine verilmişse memnun olurlar. Verilmemişse hemen öfkelenirler.

 

Bazı kıskanç benciller (ganimetlerden) başkalarına sadakalar verilince hoşlanmazlar. Kendilerine verilince seve seve alırlar. Verilmeyince de sinirlenirler.

 

59-Velev ennehum radû mâ âtâhumu(A)llâhu verasûluhu ve kâlû hasbuna(A)llâhu seyu/tîna(A)llâhu min fadlihi verasûluhu innâ ila(A)llâhi râġibûn(e)

-Ne olurdu şüpheden sıyrılıp Allah’ın ve Peygamberinin verdiğine hoşnut olsalardı ve Allah yeter bize, yakında lutfeder bize de Allah da verir, Peygamberi de, şüphe yok ki biz, ümidimizi Allah’a bağlamışız deselerdi.

-Eğer onlar, Allah’ın ve elçisinin verdiklerine hoşnut olsalardı ve: ‘Bize Allah yeter; Allah pek yakında bize fazlından verecek, O’nun elçisi de. Biz gerçekten ancak Allah’a rağbet edenleriz’ deselerdi (ya)!..
-Ne olurdu bunlar, Allah ve resulünün kendilerine verdiklerine razı olsalardı da şöyle deselerdi: “Allah bize yeter. Allah bize lütfundan verecektir; resulü de. Zaten biz, gönlümüzü yalnız Allah’a bağlamışız.”

 

Ne olurdu sanki, Allah’ın ve resulünün verdiklerinden razı olsalardı, Allah bize yeter, İsterse kendi bize daha fazla lütfeder. Biz zaten Allah’ın hoşnutluğundan başka bir şey istemiyoruz deselerdi.

 

60-İnnemâ-ssadekâtu lilfukarâ-i velmesâkîni vel’âmilîne ‘aleyhâ velmu-ellefeti kulûbuhum vefî-rrikâbi velġârimîne vefî sebîli(A)llâhi vebni-ssebîl(i)(s) ferîdaten mina(A)llâh(i)(k) va(A)llâhu ‘alîmun hakîm(un)

-Söz budur ancak; sadakalar, yoksulların, hiçbir şeyi bulunmayanların, o malı toplayıp devşirmeye memur olanların, gönülleri Müslümanlıkla uzlaştırılmak istenen kişilerin, kölelerle tutsakların, borçluların, Allah yolunda savaşanların ve yolda kalmışların hakkıdır, Allah’ın hükmüdür bu ve Allah her şeyi bilir, hüküm ve hikmet sahibidir
-Sadakalar, -Allah’tan bir farz olarakyalnızca fakirler, düşkünler, (zekat) işinde görevli olanlar, kalbleri ısındırılacaklar, köleler, borçlular, Allah yolunda (olanlar) ve yolda kalmış(lar) içindir. Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.
-Sadakalar / zekat malları Allah’tan bir farz olarak sadece şunlar içindir: Fakirler, düşkünler, sadakalarla ilgilenmeye memur edilenler, kalpleri yakınlaştırılıp ısındırılacak olanlar, özgürlüğünü yitirmiş olanlar, borçlular, Allah yolundakiler, yolda kalmış kişi. Allah Alim’dir, Hakim’dir.

 

Sadakalar (vergiler) fakirlerin, yoksulların, kölelerin, borçluların, ilim yolunda ki talebelerin, yolda kalmışların, İslam’a ısındırılmak istenenlerin ve sadaka işinde çalışan görevli memurlarındır. Allah alimdir, hüküm sahibidir.

 

61-Veminhumu-lleżîne yu/żûne-nnebiyye veyekûlûne huve użun(un)(c) kul użunu ayrin lekum yu/minu bi(A)llâhi veyu/minu lilmu/minîne verahmetun lilleżîne âmenû minkum(c) velleżîne yu/żûne rasûla(A)llâhi lehum ‘ażâbun elîm(un)

-Onlardan öyleleri de var ki Peygamberi incitirler ve o derler, her söyleneni dinleyen bir kulak adeta. De ki: O, sizin için bir hayır kulağıdır, Allah’a ve inananlara inanır ve sizden inananlara rahmettir. Allah’ın Peygamberini incitenlere elemli bir azap vardır.

-İçlerinden Peygamberi incitenler ve: ‘O (her sözü dinleyen) bir kulaktır’ diyenler vardır. De ki: ‘O sizin için bir hayır kulağıdır. Allah’a iman eder, mü’minlere inanıp-güvenir ve sizden iman edenler için bir rahmettir. Allah’ın elçisine eziyet edenler… Onlar için acı bir azab vardır.’
-İçlerinden bazıları da o Peygamber’i incitirler ve şöyle derler: “O, herşeye kulak kesilir.” De ki: “Hayır kulağıdır sizin için o; Allah’a iman eder, müminlere güvenir. İnananlarınız için de bir rahmettir o.” Allah’ın resulüne eza edenler için korkunç bir azap öngörülmüştür.

 

Bazı aydın geçinenler de Nebiyi incitirler, derler ki o her sözü duymak istiyor. Deki, her sözünüzü duymak istemesi sizin iyiliğiniz içindir. Müminlere güven verir, inananlara bir rahmettir. Allah resulünü incitenlere korkunç bir azap vardır.

 

62-Yahlifûne bi(A)llâhi lekum liyurdûkum va(A)llâhu verasûluhu ehakku en yurdûhu in kânû mu/minîn(e)

-Sizi hoşnut etmek için gelirler de Allah’a andederler, halbuki inanmışsalar Allah’ı ve Resulünü hoşnut etmeleri daha doğrudur.
-Sizi hoşnut kılmak için Allah’a yemin ederler; oysa mü’min iseler, hoşnut kılınmaya Allah ve elçisi daha layıktır.
-Sizin gönlünüzü hoş etmek için Allah’a yemin ederler. Eğer bunlar inanmış iseler Allah’ın resulünün hoşnutluğunu öne almaları daha uygun düşer.

 

Onlardan bazıları gider, insanların sevgisini kazanmak, kendi saflarına çekmek için, Allah adına yemin ederler. Tam inanmış olsalardı Allah’ın ve Resulün sevgisini kazanmaya çalışmaları daha iyiydi onlar için.

 

63-Elem ya’lemû ennehu men yuhâdidi(A)llâhe verasûlehu feenne lehu nâra cehenneme âliden fîhâ(c) żâlike-lizyu-lazîm(u)

-Bilmezler mi ki şüphesiz Allah’tan ve Resulünden kaçıp onlara yanaşmayanındır cehennem ateşi ve o, cehennemde ebedi kalır. Buysa pek büyük bir aşağılanmadır.
-Bilmiyorlar mı, kim Allah’a ve elçisine karşı koymaya çalışırsa, gerçekten onun için, onda ebedi kalmak üzere cehennem ateşi vardır? İşte en büyük aşağılanma budur.
-Bilmediler mi ki, her kim Allah’a ve resulüne kafa tutarsa ona, içinde sürekli kalacağı cehennem ateşi vardır. Büyük rezillik işte budur.

 

Bilmiyor musunuz, Allaha ve Resulüne karşı gelenlere, devamlı rezillik içinde olacakları cehennem ateşi vardır.

 

64-Yahżeru-lmunâfikûne en tunezzele ‘aleyhim sûratun tunebbi-uhum bimâ fî kulûbihim(c) kuli-stehzi-û inna(A)llâhe muricun mâ tahżerûn(e)

-Münafıklar, yüreklerindekini haber verecek bir surenin indirilmesinden ürkmekle beraber alay da ederler. De ki: Alay edin bakalım, şüphe yok ki Allah, ürküp çekindiğinizi meydana çıkaracaktır.
-Münafıklar, kalblerinde olanı kendilerine haber verecek bir sûrenin aleyhlerinde indirilmesinden çekiniyorlar. De ki: ‘Alay edin. Şüphesiz, Allah kaçınmakta olduklarınızı açığa çıkarandır.’
-İkiyüzlüler, kalplerinde olanı kendilerine haber verecek bir surenin tepelerine inmesinden çekinir dururlar. De ki: “Siz alay edin. Allah, o çekinip durduklarınızı ortaya çıkaracaktır.”

 

Onlardan bazı iki yüzlüler Allahtan yeni bir ayet gelecek ve kendi durumlarını açığa vuracak diye korkar dururlar. Deki, şimdi gülüşün aranızda, muhakkak sizleri açığa çıkaracak ayetler yakında gelecektir.

 

65-Vele-in seeltehum leyekûlunne innemâ kunnâ neûdu venelab(u)(c) kul ebi(A)llâhi veâyâtihi verasûlihi kuntum testehzi-ûn(e)

-Kendilerine sorsan andolsun ki biz diyeceklerdir, ancak dalmıştık da şakalaşmada, oynaşmadaydık. De ki: Allah’la, ayetleriyle ve Peygamberiyle mi alay ediyordunuz?
-Onlara sorarsan, andolsun: ‘Biz dalmış, oyalanıyorduk’ derler. De ki: ‘Allah ile, O’nun ayetleriyle ve elçisiyle mi alay ediyordunuz?’
-Onlara sorarsan elbette şöyle diyeceklerdir: “Lakırdıya dalmış, şakalaşıyorduk, hepsi bu.” De ki: “Allah ile, O’nun ayetleriyle, O’nun resulüyle mi eğleniyordunuz?”

 

Onlara sorsan, biz sadece kendi aramızda şakalaşıp eğleniyorduk derler. Deki, Allah ile, resulü ile, ayetleri ile mi eyleniyordunuz.

 

66-Lâ ta’teżirû kad kefertum ba’de îmânikum(c) in na’fu ‘an tâ-ifetin minkum nu’ażżib tâ-ifeten bi-ennehum kânû mucrimîn(e)

-Özür dilemeye kalkışmayın, siz kafir oldunuz sözde iman ettikten sonra. Sizin bir bölüğünüzü affetsek bile suçlu olduklarından dolayı bir bölüğünüzü azaplandıracağız.
-Özür belirtmeyiniz. Siz, imanınızdan sonra inkâra saptınız. Sizden bir topluluğu bağışlasak da, bir topluluğunuzu gerçekten suçlu-günahkar olmaları nedeniyle azablandıracağız.
-Özür beyan etmeyin; imanınızdan sonra küfre saptınız. İçinizden bir grubu affetsek bile diğer bir grubu, günaha batmış kişiler oldukları için azaba uğratacağız.

 

Özür dilemeye kalkmayın. Siz küfre saptınız. Bazılarınızı affetsek bile eyleme karışmışları affetmeyeceğiz.

 

67-Elmunâfikûne velmunâfikâtu ba’duhum min ba’d(in)(c) ye/murûne bilmunkeri veyenhevne ‘ani-lma’rûfi veyakbidûne eydiyehum(c) nesû(A)llâhe fenesiyehum(k) inne-lmunâfikîne humu-lfâsikûn(e)

-Nifak sahibi erkeklerle kadınların hepsi de birbirindendir, aynıdır; kötülüğü emrederler, halkı iyilikten vazgeçirmeye uğraşırlar ve ellerini yumarlar. Onlar Allah’ı unuttular da o da onları unuttu. Şüphe yok ki münafıklardır buyruktan çıkan kötü kişilerin ta kendileri.
-Münafık erkekler ve münafık kadınlar, bazısı bazısındandır; kötülüğü emrederler, iyilikten alıkoyarlar, ellerini sımsıkı tutarlar. Onlar Allah’ı unuttular; O da onları unuttu. Şüphesiz, münafıklar fıska sapanlardır.
-İkiyüzlülerin erkekleri de kadınları da birbirinin aynıdır: Kötülüğü emrederler, iyilikten alıkoyarlar, harcamamak için ellerini sıkarlar. Onlar Allah’ı unutmuştur, Allah da onları unutmuştur. İkiyüzlüler, yoldan sapmışların ta kendileridir.

 

İkiyüzlüler, kadın olsun erkek olsun hep aynıdır. Kötülüğü aşılarlar, iyiliği durdururlar. İnfakta çok cimridirler. Onlar Allah’ı unutmuş, Allah’ta onları unutmuştur. O ikiyüzlüler yoldan çıkmışların ta kendileridir.

 

68-Ve’ada(A)llâhu-lmunâfikîne velmunâfikâti velkuffâra nâra cehenneme âlidîne fîhâ(c) hiye hasbuhum(c) vele’anehumu(A)llâh(u)(s) velehum ‘ażâbun mukîm(un)

-Allah, nifak sahibi erkeklerle kadınlara ve kafirlere cehennem ateşini vaadetmiştir, orada ebedi kalırlar, o yeter onlara ve Allah onlara lanet etmiştir ve onlar içindir bitip tükenmeyen daimi azap.
-Allah, erkek münafıklara da, kadın münafıklara da ve (bütün) kâfirlere, içinde ebedi kalmak üzere cehennem ateşini vadetti. Bu, onlara yeter. Allah onları lanetlemiştir ve onlar için sürekli bir azab vardır.
-Allah, erkek münafıklara da kadın münafıklara da küfre sapanlara da içinde sürekli kalacakları cehennem ateşini vaat etmiştir. O yeter onlara. Allah lanet etmiştir onlara. Sonu gelmez bir azap var onlar için.

 

Allah ikiyüzlü kadınlara da erkeklere de cehennem ateşini vaat etmiştir. Bu onlara yeter. Allah’ın laneti onlaradır. Sonsuz azap var onlara.

 

69-Kelleżîne min kablikum kânû eşedde minkum kuvveten veekśera emvâlen veevlâden festemte’û bialâkihim festemtatum bialâkikum kemâ-stemtea-lleżîne min kablikum bialâkihim veudtum kelleżî âdû(c) ulâ-ike habitat a’mâluhum fî-ddunyâ vel-âira(ti)(s) veulâ-ike humu-lâsirûn(e)

-Siz de, sizden öncekilere benziyorsunuz; onlar, kuvvetçe daha ileriydi sizden, malları, evlatları da daha fazlaydı. Nasibiniz kadar faydalanmak istediniz, nitekim sizden öncekiler de nasipleri kadar faydalanmak istediler ve onlar nasıl kafirliğe daldılarsa siz de daldınız. Yaptıkları iş, dünyada da boşa gitti, ahirette de ve onlardır ziyankarların ta kendileri.
-Sizden önceki (münafıklar ve kâfirler) gibi. Onlar sizden kuvvet bakımından daha güçlü, mal ve çocuklar bakımından daha çoktular. Onlar kendi paylarıyla yararlanmaya baktılar; siz de, sizden öncekilerin kendi paylarıyla yararlanmaya kalkışmaları gibi, kendi paylarınızla yararlanmaya baktınız ve siz de (dünyaya ve zevke) dalanlar gibi daldınız. İşte onların dünyada ahirette bütün yapıp-ettikleri (amelleri) boşa çıkmıştır ve işte onlar kayba uğrayanlardır.
-Tıpkı sizden öncekiler gibi. Onlar kuvvetçe sizden daha zorlu, mallar ve çocuklar bakımından daha zengindiler. Kendi nasipleriyle zevk sürdüler. Siz de kendi payınıza düşenle zevk sürdünüz. Tıpkı sizden öncekilerin kendi nasipleriyle zevklendikleri gibi. Tıpkı onların dalıp gittiği gibi siz de dalıp gittiniz. İşte böylelerinin amelleri dünyada da ahirette de boşa çıkmıştır. İşte böyleleri hüsrana batmıştır.

 

İkiyüzlülerin hepsi aynı. Sizden öncekiler mal mülk bakımından sizlerden daha üstünlerdi. Zevk içinde yaşıyorlardı. Sizde zevk içinde yaşamaya bakıyorsunuz. İşte bunların amelleri dünyada da ahirette de boşa gitmiştir. Kaybedenler bunlardır.

 

70-Elem ye/tihim nebeu-lleżîne min kablihim kavmi nûhin ve’âdin veśemûde vekavmi ibrâhîme veashâbi medyene velmu/tefikât(i)(c) etet-hum rusuluhum bilbeyyinât(i)(s) femâ kâna(A)llâhu liyazlimehum velâkin kânû enfusehum yazlimûn(e)

-Sizden önce gelip geçen Nuh, Âd ve Semud kavimleriyle İbrahim’in kavmine, Medyen ve Mu’tefikeler ehline ait haberler gelmedi mi size? Peygamberleri, apaçık delillerle onlara geldiler de onlara Allah zulmetmedi, fakat onlar kendilerine zulmettiler.
-Onlara, kendilerinden öncekilerin; Nuh, Ad, Semud kavminin, İbrahim kavminin, Medyen ahalisinin ve yerle bir olan şehirlerin haberi gelmedi mi? Onlara resulleri apaçık deliller getirmişlerdi. Demek ki Allah, onlara zulmediyor değildi, ama onlar kendi nefislerine zulmediyorlardı.
-Gelmedi mi onlara kendilerinden öncekilerin haberi: Nuh kavminin, Ad’ın, Semud’un, İbrahim kavminin, Medyen halkının ve altı üstüne gelmiş kentlerin. Resulleri onlara açık-seçik ayetler getirmişti. Allah onlara zulmediyor değildi; aksine, öz benliklerine onlar zulmediyorlardı.

 

Sizden önce geçen, Nuh, Adn, Semud, İbrahim’in kavmi, Medyen halkı ve diğer altı üstüne gelmiş kavimlerin haberleri size gelmedi mi. Resulleri onlara açık ispatlar ile gelmişti. Allah onlara zulüm etmedi. Onlar kendi kendilerine zulüm ettiler.

 

71-Velmu/minûne velmu/minâtu ba’duhum evliyâu ba’d(in)(c) ye/murûne bilma’rûfi veyenhevne ‘ani-lmunkeri veyukîmûne-ssalâte veyu/tûne-zzekâte veyutî’ûna(A)llâhe verasûleh(u)(c) ulâ-ike seyerhamuhumu(A)llâh(u)(k) inna(A)llâhe ‘azîzun hakîm(un)

-Erkek ve kadın müminler, birbirlerinin yardımcısıdır; iyiliği emrederler, halkı kötülükten vazgeçirmeye çalışırlar, namaz kılarlar, zekat verirler, Allah’a ve Peygamberine itaat ederler. Allah’ın rahmet edeceği insanlar, bunlardır. Şüphe yok ki Allah üstündür, hüküm ve hikmet sahibidir.
-Mü’min erkekler ve mü’min kadınlar birbirlerinin velileridirler. İyiliği emreder, kötülükten sakındırırlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekatı verirler ve Allah’a ve Resûlü’ne itaat ederler. İşte Allah’ın kendilerine rahmet edeceği bunlardır. Şüphesiz, Allah, üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.
-Mümin erkeklerle mümin kadınlar birbirlerinin dostlarıdır. İyiliği emrederler, kötülükten alıkoyarlar. Namazı kılarlar, zekatı verirler. Allah’a ve resulüne itaat ederler. Allah bunlara rahmet edecektir. Allah Aziz’dir, Hakim’dir.

 

Mümin erkek ve kadınlar birbirlerinin velisidirler. İyiliği emrederler, kötülükten men ederler. Namazı kılar, zekâtı verirler. Allaha ve Resulüne itaat ederler. Allah’ın rahmet ettiği bunlardır. Allah azizdir, hakimdir.

 

72-Ve’ada(A)llâhu-lmu/minîne velmu/minâti cennâtin tecrî min tahtihâ-l-enhâru âlidîne fîhâ vemesâkine tayyibeten fî cennâti adn(in)(c) veridvânun mina(A)llâhi ekber(u)(c) żâlike huve-lfevzu-l’azîm(u)

-Allah, inanan erkek ve kadınlara, kıyılarından ırmaklar akan cennetler, içlerinde tertemiz zevk ve sefalar edilecek olan ebedi Adn cennetlerinde bulunan meskenler vaadetmiştir. Allah’ın razılığıysa daha da büyüktür. İşte budur en büyük kurtuluş ve murada eriş.
-Allah, mü’min erkeklere ve mü’min kadınlara içinde ebedi kalmak üzere, altından ırmaklar akan cennetler ve Adn cennetlerinde güzel meskenler vaadetmiştir. Allah’tan olan hoşnutluk ise en büyüktür. İşte büyük kurtuluş ve mutluluk budur.
-Allah, mümin erkeklerle mümin kadınlara altlarından ırmaklar akan cennetler vaat etmiştir. Sürekli kalacaklardır orada. Adn cennetlerinde de tertemiz barınaklar vaat etmiştir. Allah’ın bir hoşnutluğu ise hepsinden büyüktür. İşte budur o büyük başarı / o büyük kurtuluş.

 

Allah mümin erkeklere, mümin kadınlara altlarından ırmaklar akan cennetleri vaat etmiştir. Sonsuz kalacakları Adn cennetlerindeki (yeteneklilerin cennetindeki) meskenler onlarındır. Birde Allah onlardan hoşnuttur. İşte bu hoşnutluk en büyük mutluluktur.

 

73-Yâ eyyuhâ-nnebiyyu câhidi-lkuffâra velmunâfikîne vaġluz ‘aleyhim(c) veme/vâhum cehennem(u)(s) vebi/se-lmasîr(u)

-Ey Peygamber, kafirlerle ve münafıklarla savaş, onlara karşı şiddetli davran. Onların yurdu cehennemdir ve orası, ne de kötü dönülüp varılacak bir yerdir.
-Ey Peygamber, kâfirlerle ve münafıklarla cihad et ve onlara karşı sert ve caydırıcı davran. Onların barınma yerleri cehennemdir, ne kötü bir yataktır o!..
-Ey Peygamber! Küfre sapanlarla, ikiyüzlülerle cihat et. Onlara sert davran. Onların varacakları yer cehennemdir. Ne kötü dönüş yeridir o!

 

Ey Nebi, kafirlerle ve ikiyüzlülerle uğraş. Onlara sert davran (belki dönerler) dönmezlerse gidecekleri yer cehennemdir. Ne kötü yerdir orası.

 

74-Yahlifûne bi(A)llâhi mâ kâlû velekad kâlû kelimete-lkufri vekeferû ba’de islâmihim vehemmû bimâ lem yenâlû(c) vemâ nekamû illâ en aġnâhumu(A)llâhu verasûluhu min fadlih(i)(c) fe-in yetûbû yeku ayran lehum(s) ve-in yetevellev yu’ażżibhumu(A)llâhu ‘ażâben elîmen fî-ddunyâ vel-âira(ti)(c) vemâ lehum fî-l-ardi min veliyyin velâ nasîr(in)

-Söylemediklerine dair yemin ederler Allah adına, fakat andolsun ki, küfür sözünü söyledi onlar ve Müslüman olduklarını izhar ettikten sonra kafir oldular, elde edemedikleri şeyi de yapmaya çalıştılar, bu öç almaya kalkışmaları da ancak Allah’ın ve Peygamberinin, lütfedip onları zenginleştirmesine karşılıktı. Tövbe ederlerse hayırlı olur onlara, fakat yüz çevirirlerse Allah, onları dünyada da, ahirette de elemli bir azapla azaplandırır ve yeryüzünde onlara ne bir dost bulunur, ne bir yardımcı.
-Allah’a and içiyorlar ki (o inkâr sözünü) söylemediler. Oysa andolsun, onlar inkâr sözünü söylemişlerdir ve İslamlıklarından sonra inkâra sapmışlardır ve erişemedikleri bir şeye yeltenmişlerdir. Oysa intikama kalkışmalarının, kendilerini Allah’ın ve elçisinin bol ihsanından zengin kılmasından başka (bir nedeni) yoktu. Eğer tevbe ederlerse kendileri için hayırlı olur, eğer yüz çevirirlerse Allah onları dünyada da, ahirette de acı bir azabla azablandırır. Onlar için yeryüzünde bir koruyucu-dost ve bir yardımcı yoktur.
-Söylemediklerine ilişkin Allah’a yemin ediyorlar. And olsun ki, o küfür sözünü söylediler. İslam’a girmeleri ardından küfre saptılar. Başaramadıkları birşeyi tasarladılar. Oysa ki intikam almaları için, Allah’ın ve resulünün, Allah’ın lütfuyla kendilerini zengin etmiş olmasından başka bir sebep de yoktu. Eğer tövbe ederlerse kendileri için hayırlı olur. Eğer yan çizerlerse Allah onlara dünyada da ahirette de acıklı bir azapla azap edecektir. Ve yeryüzünde onların ne bir dostu olacaktır ne de bir yardımcısı.

 

O ikiyüzlüler, söylemedik diye Allah adına yemin ediyorlar. Halbuki insanları kendi saflarına çekmek için söylediler. Küfre saptılar. Nebi’yi (hakkı) incitme palanları yapıyorlardı. O ikiyüzlü nankörler (sınanmak için) Allah’ın ve Resulün lütfu ile zengin oldular. Tövbe ederlerse kendileri için daha hayırlı olur. Etmezlerse dünyada da ahirete de acıklı azap var onlara. Onların ne dostları olur ne de yardımcıları.

(Döneklerin tövbesi)

 

75-Veminhum men ‘âheda(A)llâhe le-in âtânâ min fadlihi lenassaddekanne velenekûnenne mine-ssâlihîn(e)

-Onlardan, bize lutfuyla, keremiyle ihsanda bulunursa biz de yoksullara tasadduk ederiz ve mutlaka iyi kişilerden oluruz diye Allah’la ahdedenler de var.
-Onlardan kimi de: ‘Andolsun, eğer bize bol ihsanından verirse gerçekten sadaka vereceğiz ve salihlerden olacağız’ diye Allah’a ahdetmiştir.
-İçlerinden bazıları da Allah’a şöyle ant içti: “Eğer Allah lütfundan bize verirse, elbette sadaka dağıtacağız ve elbette barış ve iyilik için çalışanlardan olacağız.”

 

Onlardan bazıları, Allah bize boş boş verirse elbette bizde insanlara bol bol dağıtırız. Vatana iyilik için çalışırız diye yemin ederler.

 

76-Felemmâ âtâhum min fadlihi beilû bihi vetevellev vehum muridûn(e)

-Fakat lutfedip ihsan edince verdiği şeyde nekesliğe başlarlar, ahitlerinden dönerler, zaten onlar dinden dönmüş kişilerdir.
-Onlara kendi bol ihsanından verince ise, onunla cimrilik yaptılar ve yüz çevirdiler; onlar böyle sırt dönenlerdir.
-Lütfundan kendilerine verdiği zaman ise o lütfa cimrilik ederek yüz çevirmiş bir halde dönüp gittiler.

 

Allah onlara bol bol maddi imkanlar verdiği zaman da yine onlar cimrilik eder hakka sırtını döner giderler.

 

77-Fea’kabehum nifâkan fî kulûbihim ilâ yevmi yelkavnehu bimâ alefû(A)llâhe mâ veadûhu vebimâ kânû yekżibûn(e)

-Böylece de Allah’a ettikleri vaadi tutmadıklarından ve yalan söylediklerinden dolayı kendisine kavuşacakları güne dek yüreklerine münafıklığı ilka etti.

-Böylece O da, Allah’a verdikleri sözü tutmamaları ve yalan söylemeleri nedeniyle, kendisiyle karşılaşacakları güne kadar, kalplerinde nifakı (sonuçta köklü bir duygu olarak) yerleşik kıldı.

-Nihayet Allah, kendisine verdikleri söze ters düştüklerinden, yalana sapıp durduklarından, huzuruna çıkacakları güne kadar onların kalplerine ikiyüzlülük yerleştirdi.

 

Sonunda Allah, onlar sözlerinden hep döndüklerinden dolayı, onlara kıyamete kadar ikiyüzlülüğü benliklerine yerleştirdi.

(Zamanla yalancılık ve iki yüzlülük dilencilikte olduğu gibi karakterlerine yerleşir)

 

78-Elem ya’lemû enna(A)llâhe ya’lemu sirrahum venecvâhum veenna(A)llâhe ‘allâmu-lġuyûb(i)

-Hala da bilmezler mi ki Allah, şüphe yok ki onların gizlediklerini de bilir, fısıltıyla konuşup aralarında gizli kalan sözlerini de ve şüphe yok ki gizli şeyleri en iyi bilen, Allah’tır.
-Onlar bilmiyorlar mı ki, elbette Allah, onların gizli tuttuklarını da, fısıldaştıklarını da biliyor. Gerçekten Allah, gaybın bilgisine sahip olandır.
-Bilmediler mi ki, Allah onların sırrını da fısıldaşmalarını da bilir; Allah gaybları çok iyi bilendir.

 

Allah bilmiyor mu ki, onların kendi kendine fısıldaşmalarını. Allah onların bütün gizlilikleri çok iyi bilir.

 

79-Elleżîne yelmizûne-lmuttavvi’îne mine-lmu/minîne fî-ssadekâti velleżîne lâ yecidûne illâ cuhdehum feyesarûne minhum() seira(A)llâhu minhum velehum ażâbun elîm(un)

-İnananlardan, istekleriyle ve farz edilenden fazla tasadduk edenlerle ve güçleri neye yetiyorsa ancak o kadar verenlerle alay edip onları ayıplayanları Allah, bu hareketlerinin karşılığı olarak cezalandırır ve onlar için elemli bir azap var.
-Sadakalar konusunda, mü’minlerden ek bağışlarda bulunanlarla emeklerinden (cehdlerinden) başkasını bulamayanları yadırgayarak bunlarla alay edenler; Allah (asıl) onları alay konusu kılmıştır ve onlar için acı bir azab vardır.
-Sadakalar hususunda içten bir cömertlik göstermiş müminlere laf atanlarla, öz gayretlerinden başkasını bulamayanları alay konusu edenlere gelince, Allah onları maskaraya çevirecektir. Onlar için acıklı bir azap da var.

 

Sadakayı cömertçe verenler ile ve imkanları çok az olan müminleri alay konusu yapanları Allah biliyor. Allah, onları esas alay edilecek kişiler yapacaktır. Acıklı azapta var onlara.

 

80-İstaġfir lehum ev lâ testaġfir lehum in testaġfir lehum seb’îne merraten felen yaġfira(A)llâhu lehum(c) żâlike bi-ennehum keferû bi(A)llâhi verasûlih(i)(k) va(A)llâhu lâ yehdî-lkavme-lfâsikîn(e)

-İstersen onların yarlıganmalarını dile, istersen dileme. Suçlarının örtülmesi için yetmiş kere niyaz etsen gene de Allah, kesin olarak yarlıgamaz onları. Bu da, Allah’ı ve Peygamberini inkar etmeleri, kafir olmaları dolayısıyladır ve Allah buyruktan çıkan kötü topluluğu doğru yola sevketmez.
-Sen, onlar için ister bağışlanma dile, istersen dileme. Onlar için yetmiş kere bağışlanma dilesen de, Allah onları kesinlikle bağışlamaz. Bu, gerçekten onların Allah’a ve elçisine (karşı) nankörlük etmeleri dolayısıyladır. Allah fasıklar topluluğuna hidayet vermez.
-İster af dile onlar için, ister dileme. Yetmiş kez af dilesen de onlar için, Allah onları affetmeyecektir. Çünkü onlar Allah’ı da resulünü de inkar ettiler. Allah, yoldan çıkmış böyle bir topluluğa kılavuzluk etmez.

 

İstersen onlar için af dile, istersen dileme. Yetmiş kez af dilesen de Allah onları affetmeyecektir. Onlar, Allah ve Resulünü inkâr ettiler. Allah böyle insanlara kılavuzluk etmez.

 

81-Feriha-lmuallefûne bimakadihim ilâfe rasûli(A)llâhi vekerihû en yucâhidû bi-emvâlihim veenfusihim fî sebîli(A)llâhi ve kâlû lâ tenfirû fî-lharr(i)(k) kul nâru cehenneme eşeddu harrâ(an)(c) lev kânû yefkahûn(e)

-Allah’ın Peygamberine muhalefet edenler, savaşa çıkmayıp oldukları yerde oturup kalmalarına sevindiler ve mallarıyla, canlarıyla, Allah yolunda savaşmak, onlara zor ve kötü geldi de bu sıcakta savaşa çıkmayın dediler. De ki: Cehennem ateşi, daha da sıcak; bir anlasalar şunu.
-Allah’ın elçisine muhalif olarak (savaştan) geri kalanlar oturup-kalmalarına sevindiler ve Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad etmeyi çirkin görerek: ‘Bu sıcakta (savaşa) çıkmayın’ dediler. De ki: ‘Cehennem ateşinin sıcaklığı daha şiddetlidir.’ Bir kavrayıp-anlasalardı.
-Allah’ın resulüne ters düşmek için arkada kalanlar, çöküp oturdukları için sevindiler; Allah yolunda, mallarıyla canlarıyla didinmeyi tiksindirici bulup şöyle dediler: “Bu sıcakta seferber olmayın.” De ki: “Hararet bakımından cehennem daha zorludur.” Bir anlayabilselerdi!

 

Allah’ın resulünü dinlemeyip cihada gitmeyenler sevindiler. Allah yolunda bu sıcak havada cihat mı olur diye kendilerini haklı gördüler. Deki, cehennemin ateşi bu havadan daha şiddetlidir. Bir bilseler.

 

82-Felyedhakû kalîlen velyebkû keśîran cezâen bimâ kânû yeksibûn(e)

-Artık az gülsünler de çok ağlasınlar; bu da kazandıkları suç yüzünden uğradıkları cezadır.
-Öyleyse kazandıklarının cezası olarak az gülsünler, çok ağlasınlar
-Kazanır oldukları yüzünden artık az gülsünler, çok ağlasınlar.

 

Şimdi bunu bilenler az gülsünler, çok ağlasınlar. Başlarına gelecek azap yüzünden.

 

83-Fe-in race’aka(A)llâhu ilâ tâ-ifetin minhum feste/żenûke lilurûci fekul len tarucû meiye ebeden velen tukâtilû meiye aduvvâ(en)(s) innekum radîtum bilku’ûdi evvele merratin fak’udû me’a-lâlifîn(e)

-Allah seni şu seferden döndürür de onlardan bir toplulukla buluşursan onlar, savaşa çıkmak için senden izin istedikleri takdirde hemen de ki: Artık benimle ebediyen çıkamazsınız siz ve benimle beraber düşmanla kesin olarak savaşamazsınız. Şüphe yok ki ilk defa oturup kalmaya razı olmuştunuz, oturun geri kalanlarla.
-Bundan böyle, Allah seni onlardan bir topluluğun yanına döndürür de, (yine savaşa) çıkmak için senden izin isterlerse, de ki: ‘Kesin olarak benimle hiç bir zaman (savaşa) çıkamazsınız ve kesin olarak benimle bir düşmana karşı savaşamazsınız. Çünkü siz oturmayı ilk defa hoş gördünüz; öyleyse geride kalanlarla birlikte oturun.’
-Bundan böyle Allah, seni onlardan bir zümrenin yanına döndürür de savaşa çıkmak için senden izin isterlerse şöyle söyle: “Benimle birlikte ebediyyen çıkmayacaksınız, benimle birlikte herhangi bir düşmanla savaşmayacaksınız. İlk defasında oturup kalmayı yeğlemiştiniz. O halde geri kalanlarla birlikte oturadurun.”

 

Bundan böyle onlar seninle cihada gelmek isterlerse, deki, benimle siz ebediyen cihada çıkamazsınız, Önceden nasıl geri kalmışsanız, yine geri kalanlarla beraber oturun. 

 

84-Velâ tusalli ‘alâ ehadin minhum mâte ebeden velâ tekum ‘alâ kabrih(i)(s) innehum keferû bi(A)llâhi verasûlihi vemâtû vehum fâsikûn(e)
-Ve onlardan biri ölürse kesin olarak namazını kılma ve mezarının başında durma. Şüphe yok ki onlar Allah’a ve Peygamberine kafir oldular ve buyruktan çıkmış kötü kişi olarak öldüler.

-Onlardan ölen birinin namazını hiçbir zaman kılma, mezarı başında durma. Çünkü onlar, Allah’a ve elçisine (karşı) inkâra saptılar ve fasık kimseler olarak öldüler.
-İçlerinden ölen biri üzerine sonsuza dek dua etme; böyle birinin mezarı başında da durma. Bunlar Allah’a ve resulüne nankörlük ettiler ve yoldan sapmış olarak ölüp gittiler.

 

Onlardan, geri kalanlardan birisine ecel gelip ölürse cenaze namazını kılma. Dua etme, mezar ziyareti yapma. Çünkü onlar Allah ve Resulüne karşı geldiler. Kâfir olarak öldüler.

 

85-Velâ tu’cibke emvâluhum veevlâduhum(c) innemâ yurîdu(A)llâhu en yu’ażżibehum bihâ fî-ddunyâ vetezheka enfusuhum vehum kâfirûn(e)

-Onların malları, evlatları, seni şaşırtıp imrendirmesin. Şüphe yok ki Allah, onları o malla, o evlatla dünyada azaplandırmayı diler ve kafir olarak da güçlükle can vermelerini murad eder.
-Onların malları ve evlatları seni imrendirmesin; Allah bunlarla, ancak onları dünyada azablandırmak ve canlarının onlar inkâr içindeyken zorluk içinde çıkmasını istiyor.
-Ne malları ne de evlatları seni imrendirmesin. Allah bunlarla, dünyada onlara azap etmek istiyor. Kafir olarak çıkacaktır canları.

 

Onların malları ve evlatları seni imrendirmesin. Bil ki onlar, malları ve evlatları yüzünden kâfir oldular ve kâfir olarak öldüler.

 

86-Ve-iżâ unzilet sûratun en âminû bi(A)llâhi vecâhidû me’a rasûlihi-ste/żeneke ulû-ttavli minhum ve kâlû żernâ nekun me’a-lkâ’idîn(e)

-Allah’a inanın ve Peygamberinin maiyetinde savaşın diye bir sure indirilince içlerinden malı, kudreti olanlar, senden izin isterler ve bırak bizi de oturanlarla kalalım derler.
-‘Allah’a iman edin, O’nun elçisi ile cihada çıkın’ diye bir sûre indirildiği zaman onlardan servet sahibi olanlar, senden izin isteyip: ‘Bizi bırakıver, oturanlarla birlikte olalım’ dediler.
-“Allah’a inanın, O’nun resulüyle beraber savaşa çıkın” anlamında bir sure indirildiği zaman, onların imkan ve servet sahibi olanları, senden izin isteyerek şöyle demişlerdi: “Bırak bizi, oturanlarla beraber olalım.”

 

Allaha güvenin ve inanın. Resul ile beraber cihada çıkın dendiğinde, servet sahibi olanlar (malları ve evlatları çok olanlar) daima senden izin isterler. Geride kalanlara kalmak isterler.

 

87-Radû bi-en yekûnû me’a-lavâlifi vetubia alâ kulûbihim fehum lâ yefkahûn(e)

-Onlar, oturup kalanlarla beraber olmaya razı olmuşlardır ve kalplerine mühür vurulmuştur onların, muhakkak ki onlar anlamazlar.
-(Savaştan) Geri kalanlarla birlikte olmayı seçtiler. Onların kalbleri mühürlenmiştir. Bundan dolayı kavrayıp-anlamazlar.
-Geride kalan kadınlarla beraber olmayı yeğlediler. Kalpleri üzerine mühür basılmıştır. Artık anlayıp kavrayamazlar.

 

Geride kalanlarla beraber kalmak isterler. Kalpleri mühürlenmiştir. Cihada çıkmanın faydasını kavrayamazlar.

 

88-Lâkini-rrasûlu velleżîne âmenû me’ahu câhedû bi-emvâlihim veenfusihim(c) veulâ-ike lehumu-layrât(u)(s) veulâ-ike humu-lmuflihûn(e)

-Fakat Peygamber ve onunla beraber bulunan iman sahipleri, mallarıyla, canlarıyla savaşmışlardır ve onlardır bütün hayırlara sahip olanlar, onlardır kurtulup muratlarına erenler.
-Ama Resul ve onunla birlikte olan mü’minler, mallarıyla ve canlarıyla cihad ettiler; işte bütün hayırlar onlarındır ve kurtuluşa erenler onlardır.
-Fakat resul ve onunla birlikte iman edenler, mallarıyla canlarıyla didindiler. İşte bunlarındır tüm hayırlar. İşte bunlardır tam kurtulanlar.

 

Resul ile, canları ve malları ile cihada gidenler iman edenlerdir. Hayırlı olanlar ve gerçek kurtuluşa erenler onlardır.

 

89-E’adda(A)llâhu lehum cennâtin tecrî min tahtihâ-l-enhâru âlidîne fîhâ(c) żâlike-lfevzu-l’azîm(u)

-Allah, onlara kıyılarından ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. Budur en büyük kurtuluş ve saadet.
-Allah onlar için, süresiz kalacakları, altından ırmaklar akan cennetler hazırladı. İşte büyük ‘kurtuluş ve mutluluk’ budur.
-Allah onlar için, altlarından ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. Sürekli kalacaklardır orada. İşte budur büyük başarı.

 

Onlar için altlarından ırmaklar akan cennetler hazırlanmıştır. Sonsuz kalacaklar orada. Gerçek kurtuluş işte budur.

 

90-Vecâe-lmu’ażżirûne mine-l-a’râbi liyu/żene lehum veka’ade-lleżîne keżebû(A)llâhe verasûleh(u)(c) seyusîbu-lleżîne keferû minhum ‘ażâbun elîm(un)

-Bedevilerin bir kısmı özür dilemek ve izin almak için geldi, Allah’a ve Peygamberine yalan söyleyenler de oturup kaldı. İçlerinden kafir olanlar, elemli bir azaba uğrayacak.
-Bedevilerden özür belirtenler, kendilerine izin verilmesi için geldiler. Allah’a ve elçisine yalan söyleyenler de oturup kaldı. Onlardan inkâr edenlere pek acı bir azab isabet edecektir.
-Göçebe Arapların özür bahane edenleri kendilerine izin verilmesi için geldiler; Allah’a ve resulüne yalan söyleyenler oturdular. Onların küfre sapanlarına korkunç bir azap erişecektir.

 

Araplardan gelip senden izin isteyenler oldu. Bunlardan yalan yere izin isteyip geride kalanlarla oturanlar, küfre sapmış, azabı hak etmişlerdir.

 

91-Leyse ‘alâ-ddu’afâ-i velâ ‘alâ-lmerdâ velâ ‘alâ-lleżîne lâ yecidûne mâ yunfikûne haracun iżâ nesahû li(A)llâhi verasûlih(i)(c) mâ ‘alâ-lmuhsinîne min sebîl(in)(c) va(A)llâhu ġafûrun rahîm(un)

-Allah’a ve Peygamberine bağlı kaldıkça zayıflara, hastalara ve sefer levazımını tedarike kudreti yetmeyenlere bir suç yok. Fakat iyilik eden iyi kişilere savaştan geri kalmak için bir vesile yoktur ve Allah, suçları örter, rahimdir.
-Allah’a ve elçisine karşı ‘içten bağlı kalıp hayra çağıranlar’ oldukları sürece, güçsüz-zayıflara, hastalara ve infak etmek için bir şey bulamayanlara bir sorumluluk (günah) yoktur. İyilik edenlerin aleyhinde de bir yol yoktur. Allah, bağışlayandır, esirgeyendir.
-Güçsüzlere, hastalara, infak edecek birşey bulamayanlara, Allah ve resulü için öğüt verdikleri taktirde bir günah yoktur. Güzel davrananlar aleyhine bir yol yok. Allah Gafur’dur, Rahim’dir.

 

Güçsüzlere, hastalara, yoksullara ve asayiş için geride kalanlara ve (bakıcılarına) günah yoktur. Allah affedici ve Rahimdir.

 

92-Velâ ‘alâ-lleżîne iżâ mâ etevke litahmilehum kulte lâ ecidu mâ ahmilukum ‘aleyhi tevellev vea’yunuhum tefîdu mine-ddem’i hazenen ellâ yecidû mâ yunfikûn(e)

-Bir de sana gelince onları bindirmek için senden binek istemişlerdi de sizi bindirecek binek bulamıyorum demiştin; bu uğurda sarfedecek bir şey bulamadıklarından mahzun olup gözleri yaşlarla dolarak dönmüşlerdi; onlara da suç yok.
-Bir de (savaşa katılabilecekleri bir bineğe) bindirmen için sana her gelişlerinde ‘Sizi bindirecek bir şey bulamıyorum’ dediğin ve infak edecek bir şey bulamayıp hüzünlerinden dolayı gözlerinden yaşlar boşana boşana geri dönenler üzerinde de (sorumluluk) yoktur.
-Kendilerini bindirmen için sana geldiklerinde sen, “sizi bindirecek birşey bulamam” deyince, harcayacak birşey bulamadıklarından üzüntüyle gözlerinden yaşlar boşalarak geri dönen kimseler için de herhangi bir günah yoktur.

 

Bir de savaşmak için sana geldiklerinde, sen, onlar için gerekli teçhizat yok dediğinde, ağlayarak geri kalanlar var ya, işte onlara herhangi bir günah yoktur.

 

93-İnnemâ-ssebîlu ‘alâ-lleżîne yeste/żinûneke vehum aġniyâ/(u)(c) radû bi-en yekûnû me’a-lavâlifi vetabe’a(A)llâhu ‘alâ kulûbihim fehum lâ ya’lemûn(e)

-Suçlu sayılanlar, ancak zengin oldukları halde gelip senden izin isteyenlerdir. Onlar, geri kalanlarla kalmaya razı olmuşlardır ve Allah, kalplerini mühürlemiştir, fakat anlamaz onlar.
-Yol, ancak o kimseler aleyhinedir ki, zengin oldukları halde (savaşa çıkmamak için) senden izin isterler ve bunlar geride kalanlarla birlikte olmayı seçerler. Allah, onların kalplerini mühürlemiştir. Bundan dolayı onlar, bilmezler.
-Ancak şu kimseler aleyhine yol vardır: Zengin oldukları halde senden izin isterler. Arkada kalan kadınlarla beraber oturmaya razı olmuştur bunlar. Ve Allah kalplerine mühür basmıştır, artık bilemezler.

 

Zengin oldukları halde, izin isteyip, savaşa gidemeyenlerle (parası çok olduğu halde bakıcı tutmayıp kendisi bakıcı için) kalmak isteyenler, işte onların kalpleri mühürlenmiştir. Bunu anlamazlarda.

 

94-Ya’teżirûne ileykum iżâ raca’tum ileyhim(c) kul lâ ta’teżirû len nu/mine lekum kad nebbeena(A)llâhu min abârikum(c) veseyera(A)llâhu ‘amelekum verasûluhu śümme turaddûne ilâ ‘âlimi-lġaybi ve-şşehâdeti feyunebbi-ukum bimâ kuntum ta’melûn(e)

-Seferden dönüp de onlarla buluştuğunuz zaman size özürler getirecek onlar; de ki: Özür dilemeyin, kesin olarak size inanmıyoruz; Allah, sizin ahvalinizi haber vermiştir bize ve bundan sonraki hareketlerinizi de Allah ve Peygamberi görecek, sonra da gizliyi ve açığı bilen Tanrının tapısına döneceksiniz de o, bütün yaptıklarınızı size bildirecek.
-Onlara geri döndüğünüzde size özür belirttiler. De ki: ‘Özür belirtmeyiniz, size kesin olarak inanmıyoruz. Allah bize, durumunuzu haber vermiştir. Yaptıklarınızı Allah görecektir, O’nun elçisi de. Sonra gaybı da, müşahede edilebileni de bilen’e döndürüleceksiniz ve O, yaptıklarınızı size haber verecektir.’
-Dönüp yanlarına geldiğinizde sizden özür dilerler. De ki: “Özür dilemeyin. Size asla inanmayacağız. Allah bize sizin hallerinizden birçoğunu haber vermiştir. Yapıp ettiğinizi Allah da resulü de görecektir. Sonra görünmeyen ve görünen alemleri bilenin huzuruna çıkarılacaksınız da O size yapmakta olduklarınızı haber verecektir.”

 

Geri geldiğinizde sizden özür dilerler. Özür dilemeyin, sizin özrünüze inanmıyoruz. Allah sizin hakkınızda bize gerçeği bildirmiştir. Bundan sonra sizin yaptıklarınıza bakılarak karar verilecek. Ahirette her şeyi bilenin huzurunda size yaptıklarınız söyleyecektir.

 

95-Seyahlifûne bi(A)llâhi lekum iżâ-nkalebtum ileyhim litu’ridû ‘anhum(s) fea’ridû ‘anhum(s) innehum rics(un)(s) veme/vâhum cehennemu cezâen bimâ kânû yeksibûn(e)

-Döndüğünüz zaman kendilerinden vazgeçmeniz için Allah’a ant verecekler; vazgeçin onlardan, şüphe yok ki onlar murdardır ve yurtları cehennemdir, bu da kazandıkları suçların karşılığıdır.
-Onlara geri döndüğünüzde kendilerinden vazgeçmeniz için Allah’a and içecekler. Artık siz onlara sırt çevirin. Onlar gerçekten pistirler. Kazanmakta olduklarının bir cezası olarak, barınma yerleri cehennemdir.
-Yanlarına döndüğünüzde, kendilerini paylamaktan vazgeçesiniz diye Allah’a yemin edecekler. Vazgeçin onlardan, çünkü hepsi pisliktir. Kazandıklarının karşılığı olarak, varacakları yer cehennemdir.

 

Affetmeniz için Allah adına yemin edenler olacak. Bırakın onları. Onlar pisliktir. Gidecekleri yer cehennemdir.

 

96-Yahlifûne lekum literdav ‘anhum(s) fe-in terdav ‘anhum fe-inna(A)llâhe lâ yerdâ ‘ani-lkavmi-lfâsikîn(e)

-Onlardan razı olmanız için size ant verecekler, fakat siz razı olsanız da Allah, şüphe yok ki buyruktan çıkan topluluğun hareketlerine razı olmaz.
-Kendilerinden hoşnut olmanız için size yemin ederler. Siz onlardan hoşnut olsanız bile şüphesiz Allah, fasıklar topluluğundan hoşnut olmaz.
-Kendilerinden hoşnut olasınız diye karşınızda yemin ediyorlar. Siz onlardan razı olsanız da Allah yoldan sapmış bir topluluktan razı olmaz.

 

Sizin onları affetmeniz için her şeyi yapmaya çalışırlar. Onları affetseniz de Allah asla yoldan çıkmış bir topluluktan razı olmaz.

 

97-El-e’râbu eşeddu kufran venifâkan veecderu ellâ ya’lemû hudûde mâ enzela(A)llâhu ‘alâ rasûlih(i)(k) va(A)llâhu ‘alîmun hakîm(un)

-Bedeviler, kafirlik ve münafıklık bakımından şehirlilerden beterdir ve Allah’ın, Peygamberine indirdiği hükümlerin sınırlarını daha ziyade bilmezler, buna daha fazla onlar layıktır ve Allah, her şeyi bilir, hüküm ve hikmet sahibidir.
-Bedeviler inkâr ve nifak bakımından daha şiddetlidir. Allah’ın elçisine indirdiği sınırları bilmemeye de onlar daha ‘yatkın ve elverişlidir.’ Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.
-Çöl Arapları; küfür, parçalanma / ikiyüzlülük yönünden daha şiddetli; Allah’ın, resulüne indirdiği şeylerin sınırlarını tanımamaya daha yatkındırlar. Allah Alim’dir, Hakim’dir.

 

Bedeviler, inkâr ve ikiyüzlülük bakımından çok şiddetlidir. Allah’ın koyduğu kanunları takmamaya daha meyillidirler. Allah bunu ilmi ile bilir. Hakimdir.

 

98-Vemine-l-a’râbi men yetteiżu mâ yunfiku maġramen veyeterabbasu bikumu-ddevâ-ir(a)(c) ‘aleyhim dâ-iratu-ssev-/(i)(k) va(A)llâhu semî’un ‘alîm(un)

-Bedevilerden öyleleri vardır ki sarfedileni ziyan sayar ve size belalar gelip çatmasını gözetirdurur, bekledikleri kötü belalar, kendi başlarına gelsin ve Allah, her şeyi duyar, bilir.
-Bedevilerden öyleleri vardır ki, infak ettiğini bir cereme sayar ve sizi felaketlerin sarıvermesini bekler. Kötü felaket onları sarsın. Allah işitendir, bilendir.
-Çöl Araplarından öyleleri vardır ki, infak ettiğini bir angarya / bir ceza ödeme sayar ve sizin başınıza belaların gelmesini bekler dururlar. En kötü bela onların başına olsun! Allah çok iyi işitir, çok iyi bilir.

 

Öyle bedeviler var ki, sizlere yardım etmeyi angarya sayar. Başınıza bela gelmesini beklerler. Bekledikleri kötü belalar kendi baslarına gelsin. Allah onların konuştuklarını duyar ve ne düşündüklerini de çok iyi bilir.

 

99-Vemine-l-a’râbi men yu/minu bi(A)llâhi velyevmi-l-âiri veyetteiżu mâ yunfiku kurubâtin inda(A)llâhi vesalevâti-rrasûl(i)(c) elâ innehâ kurbetun lehum(c) seyudiluhumu(A)llâhu fî rahmetih(i)(k) inna(A)llâhe ġafûrun rahîm(un)

-Bedevilerden Allah’a ve son güne inanıp sarfedileni Allah katında halis bir ibadet sayan ve Peygamberin dualarını kazanmaya vesile addedenler de var. Haberiniz olsun ki bu, gerçekten de onlar için bir ibadettir, Tanrıya yakın olmaya vesiledir. Allah, onları öz rahmetine ithal edecektir, şüphe yok ki Allah, suçları örter, rahimdir.
-Bedevilerden öyleleri de vardır ki, onlar Allah’a ve ahiret gününe iman eder ve infak ettiğini Allah katında bir yakınlaşmaya ve elçinin dua ve bağışlama dileklerine (bir yol) sayar. Haberiniz olsun, bu gerçekten onlar için bir yakınlaşmadır. Allah da onları kendi rahmetine sokacaktır. Şüphesiz Allah, bağışlayandır, esirgeyendir.
-Çöl Araplarından bazıları da Allah’a ve ahiret gününe inanır, harcadığını Allah yanında yakınlıklara ve resulün dualarına vesile edinir. Dikkat edin! O harcadıkları gerçekten kendileri için bir yakınlık vesilesidir. Allah onları rahmetinin içine sokacaktır. Allah çok affedici, çok esirgeyicidir.

 

Bedeviler arasında, Allaha ve ahiret gününe inananlar da var. Yaptıkları yardımları, Allah’ın ve resulünün yakınlığını kazanmak için yaparlar. Evet o harcadıkları ile yakınlığı kazanırlar. Allah onlara rahmet edecek. Allah affedicidir. Bağışlayandır.

100-Ve-ssâbikûne-l-evvelûne mine-lmuhâcirîne vel-ensâri velleżîne-ttebe’ûhum bi-ihsânin radiya(A)llâhu ‘anhum veradû ‘anhu vee’adde lehum cennâtin tecrî tahtehâ-l-enhâru âlidîne fîhâ ebedâ(en)(c) żâlike-lfevzu-l’azîm(u)

-Muhacirlerle ensardan ilk olarak inanmada ileri dereceyi alanlarla iyilikte onlara uyanlara gelince: Allah onlardan razı olmuştur, onlar da ondan razı olmuşlardır ve onlara, kıyılarından ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır, orada ebedi kalır onlar. Budur en büyük kurtuluş ve saadet.
-Öne geçen Muhacirler ve Ensar ile onlara güzellikle uyanlar; Allah onlardan hoşnut olmuştur, onlar da O’ndan hoşnut olmuşlardır ve (Allah) onlara, içinde ebedi kalacakları, altından ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte büyük ‘kurtuluş ve mutluluk’ budur.
-Muhacirlerden ve Ensar’dan ilklerle, güzel düşünüp güzel davranmada onları izleyenler var ya, Allah onlardan razı olmuştur; onlar da O’ndan razıdırlar. Onlara altlarından ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. Sonsuza dek hep orada kalacaklardır. Büyük kurtuluş işte budur!

 

Muhacirlerden ve Ensar’dan Allah Razı olmuştur. Onları kendilerine örnek alanlardan da Allah razı olmuştur. Onlarda Allahtan razı olmuştur. Onlara, altlarından ırmaklar akan, devamlı kalacakları cennetler var. İşte büyük kurtuluş budur.

(Dikkat edin Sahabe demiyor)

 

101-Vemimmen havlekum mine-l-a’râbi munâfikûn(e)(s) vemin ehli-lmedîne(ti)(s) meradû ‘alâ-nnifâki lâ ta’lemuhum(s) nahnu na’lemuhum(c) senu’ażżibuhum merrateyni śümme yuraddûne ilâ ‘ażâbin ‘azîm(in)

-Çevrenizdeki yerlerdeki bedevilerden münafıklar olduğu gibi Medinelilerden de münafıklığa cüret edenler, münafıklık edip duranlar var; sen onları bilmezsin, biz biliriz. Onları iki kere azaplandıracağız da sonra pek büyük bir azaba uğratılacaklar.
-Çevrenizdeki bedevilerden münafık olanlar vardır ve Medine halkından da nifakı alışkanlığa çevirmiş olanlar vardır. Sen onları bilmezsin, biz onları biliriz. Biz onları iki kere azablandıracağız, sonra onlar büyük bir azaba döndürülecekler.
-Çevrenizdeki Bedevi Araplardan münafıklar var. Medine halkından da münafıklığa iyice alışmış olanlar var. Sen bilmezsin onları. Ama biz biliriz onları. İki kez azap edeceğiz onlara, sonra da çok büyük bir azaba itilecekler.

 

Bedevilerden ikiyüzlüler olduğu gibi, Medinelilerden de iki yüzlülüğe alışmış olanlar var. Sen onları anlayamazsın. Biz biliyoruz onları. İki defa azap edeceğiz onlara. Sonrada kıyamette daha büyük azap var onlara.

(Onlar hakkında bir ayet iner korkusu ile yaşarlar ve ahitte de cezalarını görecekler)

 

102-Veâarûne-terafû biżunûbihim aletû amelen sâlihan veâara seyyi-en asa(A)llâhu en yetûbe aleyhim(c) inna(A)llâhe ġafûrun rahîm(un)

-Bedevilerle Medinelilerden başka bir bölüğü de günahlarını itiraf etmiştir, onlar, iyi bir işi bir başka kötü işe katmışlardır. Allah’ın, onlara tövbe nasib etmesi ve tövbelerini kabul eylemesi umulur. Şüphe yok ki Allah, suçları örter, rahimdir.
-Diğerleri günahlarını itiraf ettiler, onlar salih bir ameli bir başka kötüyle karıştırmışlardır. Umulur ki Allah tevbelerini kabul eder. Hiç şüphesiz Allah, bağışlayandır, esirgeyendir.
-Diğer bazıları da günahlarını itiraf ettiler. Bunlar, iyi bir işle kötü olan diğer bir işi birbirine karıştırdılar. Belki Allah tövbelerini kabul eder. Çünkü Allah Gafur’dur, Rahim’dir.

 

Bir grup insanlarda günahlarını itiraf ettiler. İyi yapıyoruz zannetmişlerdi. İyi ile kötüyü karıştırdılar. Belki Allah onların tövbelerini kabul eder. Allah affedicidir. Bağışlayıcıdır. 

(İtiraf etmenin tövbesi)

 

103-uż min emvâlihim sadekaten tutahhiruhum vetuzekkîhim bihâ vesalli aleyhim(s) inne salâteke sekenun lehum(k) va(A)llâhu semî’un ‘alîm(un)

-Mallarından sadaka al da temizle, arıt onları o sadakayla ve dua et onlara. Şüphe yok ki senin duan, onlara bir sükun, bir huzur verir ve Allah, her şeyi duyar, bilir.
-Onların mallarından sadaka al, bununla onları temizlemiş, arındırmış olursun. Onlara dua et. Doğrusu, senin duan, onlar için ‘bir sükûnet ve huzurdur.’ Allah işitendir, bilendir.
-Bunların mallarından bir sadaka al ki, onunla kendilerini iyice temizleyip aklayasın. Onlar için dua et, çünkü senin duan onlar için bir sükunettir. Allah Semi’dir, Alim’dir.

 

Onların mallarından (İslam devleti için) bir sadaka al. Temizle onları. Sonra onların affı için dua et. Senin duan onlara huzur verecektir. Allah işitir ve bilir.

 

104-Elem ya’lemû enna(A)llâhe huve yakbelu-ttevbete ‘an ‘ibâdihi veye/użu-ssadekâti veenna(A)llâhe huve-ttevvâbu-rrahîm(u)

-Bilmezler mi, şüphe yok ki Allah, öyle bir mabuttur ki odur kullarının tövbelerini kabul eden ve sadakaları alan ve şüphe yok ki Allah öyle bir mabuttur ki odur tövbeleri kabul eden rahim.
-Onlar bilmiyorlar mı ki, gerçekten Allah kullarından tevbeleri kabul edecek ve sadakaları alacak olan O’dur. Şüphesiz, tevbeleri kabul eden, esirgeyen O’dur.
-Bilmediler mi ki, Allah’tır kullarından o tövbeyi kabul eden, o sadakaları alan. Ve Allah’tır, O Tevvab, O Rahim…

 

Bilmiyorlar mı Allah tövbeleri kabul eder. Sadakaları kabul eder. Allah Tevvab’dır, Rahimdir.

(Tövbeler kabul olunur)

 

105-Vekuli-’melû feseyera(A)llâhu ‘amelekum verasûluhu velmu/minûn(e)(s) veseturaddûne ilâ ‘âlimi-lġaybi ve-şşehâdeti feyunebbi-ukum bimâ kuntum ta’melûn(e)

-Ve de ki: Yapın yapacağınızı, muhakkak yaptıklarınızı Allah da görür, Peygamberi de, inananlar da ve gizliyi de, açığı da bilenin tapısına gideceksiniz ve mutlaka yaptıklarınızı haber verecek size.
-De ki: ‘Yapıp-edin. Allah sizin yapıp-ettiklerinizi (amellerinizi) görecektir. O’nun elçisi ve mü’minler de. Yakında gaybı ve müşahede edilebileni Bilen’e döndürüleceksiniz ve O, size yaptıklarınızı haber verecektir.’
-De ki: “İş yapıp değer üretin; yapıp ürettiğinizi Allah da resulü de müminler de görecektir. Ve siz görülmeyen alemi de görülen alemi de bilenin huzuruna döndürüleceksiniz, O size yapıp ettiklerinizi birbir haber verecektir.”

 

Deki, samimi olarak güzel işler yapın. İnsanların hayrına, görülebilir şeyler olsun. Sonra gerçek niyetlerinizi (içinizi dışınızı, samimiyetinizi) bilen Allaha döndürüleceksiniz. O size gerçek niyetinizi samimiyetinizi bildirecektir.

 

106-Veâarûne murcevne li-emri(A)llâhi immâ yuażżibuhum ve-immâ yetûbu aleyhim(k) va(A)llâhu ‘alîmun hakîm(un)

-Bir başka bölük de var ki işleri, Allah’ın emrine kalmış; dilerse azaplandırır onları, dilerse tövbelerini kabul eder ve Allah, her şeyi bilir, hüküm ve hikmet sahibidir.
-Diğer bir kısmı, Allah’ın emri için ertelenmişlerdir. O, bunları, ya azablandıracak veya tevbelerini kabul edecektir. Allah, bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.
-Bir kısmı da umutları Allah’ın emrine bağlı, beklemektedir. Allah onlara ya azap edecektir ya tövbe nasip edecektir. Allah, Alim’dir, Hakim’dir.

 

Bir başka grup sessiz beklemektedir. Allah ya onlara tövbe nasip edecek ya da cezalarını verecektir. Allah Alimdir, Hakimdir.

(Tarafsız, çekimser kalanların tövbesi)

 

107-Velleżîne-tteażû mesciden dirâran vekufran vetefrîkan beyne-lmu/minîne ve-irsâden limen hâraba(A)llâhe verasûlehu min kabl(u)(c) veleyahlifunne in eradnâ illâ-lhusnâ(s) va(A)llâhu yeşhedu innehum lekâżibûn(e)

-Zarar vermek, kafirlikte bulunmak, inananların aralarını açmak, daha önce Allah’la ve Peygamberiyle savaşanın gelmesini gözlemek için mescit kuranlara gelince: Biz ancak iyilik istemekteyiz diye yemin edecekler ve Allah’sa tanıklık etmektedir ki onlar yalancıdır.
-Zarar vermek, inkârı (pekiştirmek), mü’minlerin arasını ayırmak ve daha önce Allah’a ve elçisine karşı savaşanı gözlemek için mescid edinenler ve: ‘Biz iyilikten başka bir şey istemedik’ diye yemin edenler (var ya,) Allah onların şüphesiz yalancı olduklarına şahidlik etmektedir.
-Bir de şunlar var: Tutup bir mescit yapmışlardır: Zarar vermek için, nankörlük için, insanları fırkalara bölmek için, daha önceden Allah ve resulüyle savaşmış kişiye gözetleme yeri kurmak için. “İyilik ve güzellikten başka birşey istemiş değiliz” diye gerile gerile yemin de edecekler. Allah şahittir ki, onlar kesinlikle yalancıdırlar.

 

Bir kısım grup da casusluk ve aranıza sızmak için sözde hayır kurumları açar. Sadece hayır yapmak istiyoruz diye yemin ederler. Allah biliyor, onlar şüphe götürmez yalancıdırlar.

 

108-Lâ tekum fîhi ebedâ(en)(c) lemescidun ussise ‘alâ-ttakvâ min evveli yevmin ehakku en tekûme fîh(i)(c) fîhi ricâlun yuhibbûne en yetetahherû(c) va(A)llâhu yuhibbu-lmuttahhirîn(e)

-Orada hiçbir zaman namaz kılma. İlk günden itibaren Allah’tan çekinmek ve ona itaat etmek temeli üstüne kurulmuş olan mescit, elbette namaz kılmana daha layıktır. Orada öyle erler var ki arınmayı severler ve Allah, temizlenip arınanları sever.
-Sen bunun (böyle bir mescidin) içinde hiç bir zaman durma. Daha ilk gününden takva temeli üzerine kurulan mescid, senin bunda (namaza ve diğer işlere) durmana daha uygundur. Onda, arınmayı içten-arzulayan adamlar vardır. Allah arınanları sever.
-Böyle bir mescitte sakın namaza durma. Daha ilk gününde takva üzerine kurulan bir mescit, içinde namaz kılman için çok daha uygundur. Temizlenmek arzusu taşıyan erler vardır o mescitte. Allah temizlenenleri sever.

 

Böyle, sözde hayır kurumlarına üye olma. Sizin kurduğun hayır kurumları daha uygundur. Gerçekten temizlenmek isteyen, yardım severler vardır sizin kurduklarınızda. Allah temizlenenleri sever.

 

109-Efemen essese bunyânehu ‘alâ takvâ mina(A)llâhi veridvânin ayrun em men essese bunyânehu alâ şefâ curufin hârin fenhâra bihi fî nâri cehennem(e)(k) va(A)llâhu lâ yehdî-lkavme-zzâlimîn(e)

-Yapıyı Allah’tan korkup çekinme ve rızasını kazanma temelleri üstüne yapan mı daha hayırlıdır, yoksa temelini, kayıp gitmekte olan bir yarın kıyısına yapıp da o yapıyla beraber cehennem ateşine yıkılıp göçen mi? Ve Allah, zulmeden topluluğu doğru yola sevketmez.
-Binasının temelini, Allah korkusu ve hoşnutluğu üzerine kuran kimse mi hayırlıdır, yoksa binasının temelini göçecek bir yarın kenarına kurup onunla birlikte kendisi de cehennem ateşi içine yuvarlanan kimse mi? Allah, zulmeden bir topluluğa hidayet vermez.
-Peki, binasını Allah korkusu ve Allah rızası üzerine kuran mı hayırlıdır yoksa binasını sel artıklarının ucundaki yarın kenarına kurup da onunla birlikte cehenneme yuvarlanan mı? Allah, zalimler topluluğuna kılavuzluk etmez.

 

Binasını Allah için sağlam, düzlükte kuran mı daha iyi, yoksa uçurumun kenarında kuran mı? Allah zalimleri doğruya kılavuzlamaz.

 

110-Lâ yezâlu bunyânuhumu-lleżî benev rîbeten fî kulûbihim illâ en tekatta’a kulûbuhum(k) va(A)llâhu ‘alîmun hakîm(un)

-Onların kurdukları yapı, kalpleri parçalanıp gitmedikçe kalplerine şüphe vermeden bir an bile geri kalmaz ve Allah, her şeyi bilir, hüküm ve hikmet sahibidir.
-Onların kalbleri parçalanmadıkça, kurdukları bina kalblerinde bir şüphe olarak sürüp-gidecektir. Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.
-Kurdukları bina, kalpleri parçalanıncaya kadar yüreklerinde bir kuşku olmaya devam edecektir. Allah Alim’dir, Hakim’dir.

 

Kurdukları sözde hayır kurumları, ölene kadar onların kalplerine kuşku verecektir. Allah Alimdir, hakimdir.

 

111-İnna(A)llâhe-şterâ mine-lmu/minîne enfusehum veemvâlehum bi-enne lehumu-lcenne(te)(c) yukâtilûne fî sebîli(A)llâhi feyaktulûne veyuktelûn(e)(s) va’den ‘aleyhi hakkan fî-ttevrâti vel-incîli velkur-ân(i)(c) vemen evfâ bi’ahdihi mina(A)llâh(i)(c) festebşirû bibey’ikumu-lleżî bâya’tum bih(i)(c) veżâlike huve-lfevzu-l’azîm(u)

-Şüphe yok ki Allah, kendilerine cenneti vermek üzere inananların canlarını, mallarını satın almıştır adeta; onlar öldürürler, öldürülürler, her iki surette de vaadi gerçektir ve Tevrat’ta da sabittir, İncil’de de, Kur’an’da da ve ahdine Allah’tan daha ziyade vefa eden kimdir ki? Artık şu giriştiğiniz alışverişten dolayı sevinin ve budur işte en büyük kurtuluş ve saadet.
-Hiç şüphesiz Allah, mü’minlerden -karşılığında onlara mutlaka cenneti vermek üzerecanlarını ve mallarını satın almıştır. Onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve öldürülürler; (bu,) Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an’da O’nun üzerine gerçek olan bir vaaddir. Allah’tan daha çok ahdine vefa gösterecek olan kimdir? Şu halde yaptığınız bu alışverişten dolayı sevinip-müjdeleşiniz. İşte ‘büyük kurtuluş ve mutluluk’ budur.
-Allah, müminlerin canlarını ve mallarını, karşılığında kendilerine cennet vermek üzere satın almıştır. Allah yolunda çarpışırlar da öldürürler, öldürülürler. Allah’ın; Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an’da kendi üzerine hak olarak yazdığı bir vaattir bu. Ahdine, Allah’tan daha vefalı kim var? Perçinlediğiniz bu antlaşmanızdan ötürü müjdeler olsun size. İşte budur o büyük başarının ta kendisi.

 

Allah müminlere cenneti verme karşılığında, onların canlarını, mallarını satın almıştır. Onlar Allah yolunda ölürler, öldürürler. Bu Tevrat’ta, İncil’de, Kuranda Allah’ın verdiği bir sözdür. Allah sözünde durur. Bu satın alışverişi sizin için bir müjdedir. Kurtuluş müjdesidir.

 

112-Ettâ-ibûne-l’âbidûne-lhâmidûne-ssâ-ihûne-rrâki’ûne-ssâcidûne-l-âmirûne bilma’rûfi ve-nnâhûne ‘ani-lmunkeri velhâfizûne lihudûdi(A)llâh(i)(k) vebeşşiri-lmu/minîn(e)

-Tövbe edenler, ibadette bulunanlar, hamd eyleyenler, oruç tutanlar (savaş veya bilgi elde etmek için yurttan yurda gezenler), rüku edenler, secdeye kapananlar, iyiliği emredenler, kötülüğü nehyeyleyenler ve Allah sınırlarını koruyanlar. İşte bu inanmış kişileri de müjdele.
-Tevbe edenler, ibadet edenler, hamd edenler, (İslam uğrunda) seyahat edenler, rükû edenler, secde edenler, iyiliği emredenler, kötülükten sakındıranlar ve Allah’ın sınırlarını koruyanlar; sen (bütün) mü’minleri müjdele.
-Tövbe edenler, ibadet edenler, hamd edenler, seyahat ederken oruç tutanlar, rüku edenler, secdeye kapananlar, iyiliği emredip kötülükten alıkoyanlar, Allah’ın sınırlarını koruyanlar… Müjdele o müminleri!

 

Tövbe edenler (hatalarının farkına varıp düzeltenler), ibadet edenler (İnsanlık için çalışanlar), hamt edenler (kabullenenler), oruç tutanlar (yokluğa isyan etmeyenler), ilim için seyahat edenler, rükû edenler (saygılılar), secdeye kapananlar (teslim olanlar), iyiliği emredenler, kötülüğü men edenler, Allah’ın nizamını (tabiatın ve toplumun dengesini) koruyanlar, işte bunlar müminlerdir.

(Hatalı müminlerin tövbesi)

 

113-Mâ kâne linnebiyyi velleżîne âmenû en yestaġfirû lilmuşrikîne velev kânû ulî kurbâ min ba’di mâ tebeyyene lehum ennehum ashâbu-lcehîm(i)

-Şüphesiz olarak cehennem ehli oldukları kendilerince bilindikten sonra akraba bile olsalar Peygamberin ve inananların, müşriklerin yarlıganmalarına dua etmeleri yakışmaz.
-Kendilerine onların gerçekten çılgın ateşin arkadaşları oldukları açıklandıktan sonra -yakınları dahi olsamüşrikler için bağışlanma dilemeleri peygambere ve iman edenlere yaraşmaz.
-Akraba bile olsalar, cehennem halkı oldukları açıkça belli olduktan sonra müşrikler için af dilemek ne peygambere yakışır ne de iman edenlere.

 

Bunlar dışında akraba bile olsalar, cehennem halkı için af dilemek ne nebilere ne de müminlere yakışır. 

 

114-Vemâ kâne-stiġfâru ibrâhîme li-ebîhi illâ ‘an mev’idetin ve’adehâ iyyâhu felemmâ tebeyyene lehu ennehu ‘aduvvun li(A)llâhi teberrae minh(u)(c) inne ibrâhîme leevvâhun halîm(un)

-İbrahim’in, atası için yarlıganma dilemesi, ancak ona vaadettiğini tutmak içindi. Fakat onun, Allah düşmanı olduğu kendisince iyice anlaşıldığı zaman ondan vazgeçti. Şüphe yok ki İbrahim, çok ağlayıp dua eden, insanlara fazlasıyla merhamet eden bir zattı.
-İbrahim’in babası için bağışlanma dilemesi, yalnızca ona verdiği bir söz dolayısıyla idi. Kendisine, onun gerçekten Allah’a düşman olduğu açıklanınca ondan uzaklaştı. Doğrusu İbrahim, çok duygulu, yumuşak huyluydu.
-İbrahim’in babası için af dilemesi, sadece ona verdiği bir söz yüzündendi. Onun Allah düşmanı olduğu kendisi için açıklık kazanınca, ondan uzaklaştı. Şu bir gerçek ki, İbrahim başkaları için gamlanıp ah eden ince yürekli yumuşak bir insandı / tam bir evvahtı.

 

İbrahim’in babası için yaptığı dua, ona verdiği sözden dolayı idi. Onun Allah düşmanı olduğu anlaşılınca duasından vazgeçti. Aynı zamanda İbrahim, insanlara çok duygulu, çok yumuşak, çok merhametli bir insandı. Kendi kusurlarına yakınırdı.

 

115-Vemâ kâna(A)llâhu liyudille kavmen ba’de iż hedâhum hattâ yubeyyine lehum mâ yettekûn(e)(c) inna(A)llâhe bikulli şey-in ‘alîm(un)

-Allah, bir topluluğu doğru yola sevkettikten sonra sakınacakları şeyleri apaçık bildirinceye dek tekrar onları sapıklığa terketmez. Şüphe yok ki Allah, her şeyi bilir.
-Bir topluluğa Allah, hidayet verdikten sonra, korkup-sakınacakları şeyleri kendilerine açıklayıncaya kadar, onları sapıklığa sürükleyecek değildir. Şüphesiz Allah, her şeyi bilendir.
-Allah bir topluluğa kılavuzluk ettikten sonra, sakınacakları şeyleri kendilerine ayan-beyan bildirinceye kadar, onların sapıklığına hükmetmez. Allah herşeyi hakkıyla bilendir.

 

Allah bir topluluğa hidayet verdikten sonra, uyarıları ve sakınacak şeyleri söylemeden, onarı ikaz etmeden, sapıklığa sürüklemez. Şüphesiz Allah her şeyi açıkça görendir, bilendir.

 

116-İnna(A)llâhe lehu mulku-ssemâvâti vel-ard(i)(s) yuhyî veyumît(u)(c) vemâ lekum min dûni(A)llâhi min veliyyin velâ nasîr(in)

-Şüphe yok Allah, öyle bir mabuttur ki onundur göklerin ve yeryüzünün saltanat ve tedbiri; öldürür, diriltir ve ondan başka size ne bir dost vardır, ne bir yardımcı.
-Gerçek şu ki, göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır; diriltir ve öldürür. Sizin Allah’tan başka veliniz ve yardımcınız yoktur.
-Göklerin ve yerin de mülk ve yönetimi Allah’ındır. Diriltir de öldürür de. Sizin için Allah dışında ne bir dost vardır ne de bir yardımcı.

 

Göklerin ve yerin saltanatı onundur. O diriltir, o öldürür. Allahtan başka sizi felaketlerden, kötülüklerden koruyacak, kollayacak yoktur.

 

117-Lekad tâba(A)llâhu ‘alâ-nnebiyyi velmuhâcirîne vel-ensâri-lleżîne-ttebe’ûhu fî sâ’ati-l’usrati min ba’di mâ kâde yezîġu kulûbu ferîkin minhum śümme tâbe ‘aleyhim(c) innehu bihim raûfun rahîm(un)

-Allah, Peygamberi ve içlerinden bir bölüğünün gönlü nerdeyse imandan dönecekken güçlük anında Peygambere uyan muhacirlerle ensarı tövbeye muvaffak etti ve onların tövbelerini kabul eyledi. Şüphe yok ki o, onları fazlasıyle esirger, rahimdir.
-Andolsun Allah, Peygamberin, Muhacirlerin ve Ensarın üzerine tevbe ihsan etti. Ki onlar -içlerinde bir bölümünün kalbi nerdeyse kaymak üzereykenona güçlük saatinde tabi oldular. Sonra onların tevbelerini kabul etti. Çünkü O, onlara (karşı) çok şefkatlidir, çok esirgeyicidir.
-Andolsun ki Allah, içlerinden bir grubun kalpleri kaymaya yüz tuttuktan sonra, peygambere ve o güçlük saatinde ona uymuş olan Muhacirlerle Ensar’a tövbe nasip etmiş, sonra da onların tövbelerini kabul buyurmuştur. Çünkü onlara karşı Rauf ve Rahim’dir.

 

Ant olsun Allah, o zor zamanlarda kalpleri kaymaya başlamış Muhacirlere ve Ensar’a tövbe nasip etti. Onların tövbelerini kabul etti. Çünkü Allah onlara karşı Rauf ve Rahimdir.

(Muallakta kalanların tövbesi)

 

118-Ve’alâ-śśelâśeti-lleżîne ullifû hattâ iżâ dâkat aleyhimu-l-ardu bimâ rahubet vedâkat ‘aleyhim enfusuhum vezannû en lâ melcee mina(A)llâhi illâ ileyhi śümme tâbe ‘aleyhim liyetûbû(c) inna(A)llâhe huve-ttevvâbu-rrahîm(u)

-Geri kalan üç kişiye, yeryüzü o kadar genişken daraldıkça daralmış, gönülleri sıkıldıkça sıkılmıştı da sonucu Allah’tan, gene ancak Allah’a kaçılabileceğini anlamışlardı. Sonra Allah, onları da tövbeye muvaffak etmişti. Şüphe yok ki Allah bir mabuttur ki odur tövbeleri kabul eden rahim.
-(Savaştan) Geri bırakılan üç (kişiyi) de (bağışladı). Öyle ki, bütün genişliğine rağmen yeryüzü onlara dar gelmişti, nefisleri de kendilerine dar (sıkıntılı) gelmişti ve O’nun dışında (yine) Allah’tan başka bir sığınacak olmadığını iyice anladılar. Sonra tevbe etsinler diye onların tevbesini kabul etti. Şüphesiz Allah, (yalnızca) O, tevbeleri kabul edendir, esirgeyendir.
-Geride bıraklılan üç kişinin de tövbesini kabul etmiştir. Bütün genişliğine rağmen yeryüzü onlara dar gelmiş, öz benlikleri kendilerini sıkıştırmıştı; Allah’ın öfkesinden kurtulmak için yine Allah’a sığınmaktan başka çare olmadığını fark etmişlerdi. Sonra onlara tövbe nasip etti ki, eski hallerine dönsünler. Hiç kuşkusuz Allah, tövbeleri çok çok kabul eden, rahmeti sınırsız olandır.

 

Allah, geride kalan o üç kişiye de tövbe nasip etti. Çünkü onlar hatalarını anlamış, gönülleri daralmış, acı çekiyorlardı. Allah’ın azabından kurtulmak için yine Allaha sığınıyorlardı. Eski güzel hallerine döndüler. Allah tövbeleri çok kabul edendir. Rahimdir.

(Pişmanlık tövbesi)

 

119-Yâ eyyuhâ-lleżîne âmenû-ttekû(A)llâhe vekûnû me’a-ssâdikîn(e)

-Ey inananlar, çekinin Allah’ tan ve gerçeklerle beraber olun.
-Ey iman edenler, Allah’tan sakının ve doğru (sadık)larla birlikte olun.
-Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve özü-sözü bir kişilerle beraber olun.

 

Ey iman edenler, Allahtan korkun, daima güzel, iyi insanlarla beraber olun.

 

120-Mâ kâne li-ehli-lmedîneti vemen havlehum mine-l-a’râbi en yeteallefû an rasûli(A)llâhi velâ yerġabû bi-enfusihim an nefsih(i)(c) żâlike bi-ennehum lâ yusîbuhum zameun velâ nasabun velâ mamesatun fî sebîli(A)llâhi velâ yetaûne mevti-en yeġîzu-lkuffâra velâ yenâlûne min ‘aduvvin neylen illâ kutibe lehum bihi ‘amelun sâlih(un)(c) inna(A)llâhe lâ yudî’u ecra-lmuhsinîn(e)

-Medinelilerle çevrelerindeki bedevilerin, Allah’ın Peygamberinden geri kalmaları ve onun katlandığı zahmetlere katlanmaları gerekmez. Çünkü Allah yolunda bir susuzluğa, bir yorgunluğa, bir açlığa düşerlerse, kafirleri kızdırıp kinlendirecek bir yereayak basarlarsa, herhangi bir düşmana karşı başarı elde ederlerse mutlaka karşılık olarak iyi bir iş yaptıkları yazılır; şüphe yok ki Allah iyilik edenlerin ecrini zayi etmez.
-Medine halkına ve çevresindeki bedevilere, Allah’ın elçisinden geri kalmaları, kendi nefislerini onun nefsine tercih etmeleri yakışmaz. Bu, gerçekten onların Allah yolunda bir susuzluk, bir yorgunluk, ‘dayanılmaz bir açlık’ (çekmeleri), kâfirleri ‘kin ve öfkeyle ayaklandıracak’ bir yere ayak basmaları ve düşmana karşı bir başarı kazanmaları karşılığında, mutlaka onlara bununla salih bir amel yazılmış olması nedeniyledir. Şüphesiz Allah, iyilik yapanların ecrini kaybetmez.
-Medine halkına ve çevrelerindeki Bedevi Araplara, Allah resulünden geri kalmaları ve onu bırakıp da kendi canlarının derdine düşmeleri yakışmaz. Çünkü Allah yolunda uğrayacakları bir susuzluk, bir yorgunluk, bir açlık, kafirleri öfkelendirmek üzere bir yere ayak basmaları, düşmana karşı herhangi bir başarı kazanmaları, kendileri için “iyi bir amel” olarak mutlaka yazılacaktır. Allah, güzel davrananların ödülünü yitirmez.

 

Medine halkı ve çevredeki bedevilerin, kendi canlarının derdine düşerek, Allah’ın resulünü yalnız bırakmaları yakışmaz. Susuzluk, açlık, yorgunluk çekerek kafirlerle savaşıp başarı kazanmaları, kendileri için salih amel yazılmasına bir vesiledir. Allah güzel davrananların mükafatını verir.

 

121-Velâ yunfikûne nefekaten saġîraten velâ kebîraten velâ yakta’ûne vâdiyen illâ kutibe lehum liyecziyehumu(A)llâhu ahsene mâ kânû ya’melûn(e)

-Az olsun, çok olsun, hiçbir şey harcamazlar, hiçbir vadiyi aşmazlar ki Allah onları, yaptıklarının daha güzeliyle mükafatlandırmayı takdir etmemiş olsun.
-Küçük, büyük infak ettileri her nafaka ve (Allah yolunda) aştıkları her vadi, mutlaka Allah’ın yaptıklarının daha güzeliyle onlara karşılığını vermesi için, (bunlar) onlar adına yazılmıştır.
-Küçük-büyük bir infakta bulunmaları, bir vadiyi geçmeleri, kendileri lehine mutlaka yazılır ki, Allah onlara yapıp ettiklerinden daha güzeliyle karşılık versin.

 

Yaptıkları küçük, büyük bütün yardımlar, Allah için yola çıkmaları, kendileri lehine yazılır. Allah’ın onların yaptıklarından daha güzelleri ile mükâfatlandırır.

 

122-Vemâ kâne-lmu/minûne liyenfirû kâffe(ten)(c) felevlâ nefera min kulli firkatin minhum tâ-ifetun liyetefekkahû fî-ddîni veliyunżirû kavmehum iżâ race’û ileyhim le’allehum yahżerûn(e)

-İnananların hepsinin savaşa gitmesi lazım değil; bir kısmı savaşa gitmeli, bir topluluk da çekinmelerini sağlamak için kavimleri savaştan dönüp gelerek onlarla buluşunca onları korkutmak için dini hükümleri iyice öğrenmeye çalışmalıdır.
-Mü’minlerin tümünün öne fırlayıp çıkmaları gerekmez. Öyleyse onlardan her bir topluluktan bir grup, çıktığında (bir grup da), dinde derin bir kavrayış edinmek (tafakkuhta bulunmak) ve kavimleri kendilerine geri döndüğünde onları uyarmak için (geride kalabilir). Umulur ki onlar da kaçınıp-sakınırlar.
-İnananların hepsinin birden savaşa çıkmaları doğru değildir. Onların her kesiminden bir grubun, dinde derin bilgiler edinmek ve sefere çıkan topluluk geri döndüğünde korunmaları ümidiyle onları uyarmak için arkada kalmaları gerekmez mi?

 

İnsanların hepsi birden savaşa çıkmaları olmaz. Bazıları geride kalır. Geride kalanlara ilim öğretirler. Bazıları asayişi temin ederler. Bazıları ordu geri döndüğünde onların sağlığını sağlamak için çalışırlar.

 

123-Yâ eyyuhâ-lleżîne âmenû kâtilû-lleżîne yelûnekum mine-lkuffâri velyecidû fîkum ġilza(ten)(c) va’lemû enna(A)llâhe me’a-lmuttekîn(e)

-Ey inananlar, önce kafirlerden yakınınızda bulunanlarla savaşın, onlar, sizde bir şiddet ve azim bulsunlar ve bilin ki Allah, hiç şüphe yok, çekinenlerle beraberdir.
-Ey iman edenler, inkâr edenlerden size en yakın olanlarla savaşın; sizde ‘bir güç ve caydırıcılık’ görsünler. Ve bilin ki gerçekten Allah takva sahipleriyle beraberdir.
-Ey iman sahipleri! Küfre sapanların yakınınızda bulunanlarıyla savaşın. Sizde bir sertlik bulsunlar. Şunu bilin ki Allah korunanlarla beraberdir.

 

Ey iman edenler, Önce yakınınızda bulunan, size zarar veren kafirlerle savaşın. Sizin taviz vermediğinizi bilsinler. Allah takva sahipleri ile beraberdir.

 

124-Ve-iżâ mâ unzilet sûratun feminhum men yekûlu eyyukum zâdet-hu hâżihi îmânâ(en)(c) feemmâ-lleżîne âmenû fezâdet-hum îmânen vehum yestebşirûn(e)

-Bir sure indirilince içlerinden bu hanginizin imanını artırdı diyen de var. Fakat inen sureler, inananların inançlarını artırır ve onlar birbirlerini müjdelerler.
-Bir sûre indiri

ldiğinde onlardan bazısı: ‘Bu, hanginizin imanını arttırdı?’ der. Ancak iman edenlere gelince; onların imanını arttırmıştır ve onlar müjdeleşmektedirler.
-Ne zaman bir sure indirilse içlerinden biri, “bu hanginizin imanını artırdı” diye konuşur. İmanı olanların imanını artırmıştır. İşte sevinip duruyorlar!

 

Bir sure indirildiğinde, bu sure hanginizin imanını arttırdı diye aranızdan muhakkaka bir kafir çıkar. İmanı olanların imanını arttırır. Kendi aralarında o sureyi sevinçle karşılarlar.

 

125-Veemmâ-lleżîne fî kulûbihim meradun fezâdet-hum ricsen ilâ ricsihim vemâtû vehum kâfirûn(e)

-Ama gönüllerinde hastalık olanların pisliklerine pislik katarak küfürlerini artırır ve onlar, kafir olarak ölüp giderler.
-Kalblerinde hastalık olanların ise, iğrençliklerine iğrençlik (murdarlık) ekleyip-arttırmış ve onlar kâfir kimseler olarak ölmüşlerdir.
-Kalplerinde maraz olana gelince, inen sure onların pisliğine pislik ekler. Kafir olarak geberip gitti onlar.

 

Onu diyen kafirlerin de kafirliğini arttırır. Kâfir olarak ölür giderler.

 

126-Eve lâ yeravne ennehum yuftenûne fî kulli ‘âmin merraten ev merrateyni śümme lâ yetûbûne velâ hum yeżżekkerûn(e)

-Görmezler mi ki onlar her yıl bir, yahut iki kere musibetlere uğratılırlar da gene ne tövbe ederler, ne ibret alırlar.

-Görmüyorlar mı ki, gerçekten onlar her yıl, bir veya iki defa belaya çarptırılıyorlar da sonra tevbe etmiyorlar ve öğüt alıp (ders çıkarıp) düşünmüyorlar.
-Görmüyorlar mı ki, her yıl bir veya iki kez imtihan ediliyorlar. Hala ne tövbeye yelteniyorlar ne de öğüt alıyorlar.

 

Görmüyorlar mı, kafirlerin (düzelmeleri için) her yıl bir iki defa başlarına belalar geliyor. Hala ne tövbe ediyorlar ne de öğüt alıyorlar.

(Doğru yola gelme tövbesi)

 

127-Ve-iżâ mâ unzilet sûratun nazara ba’duhum ilâ ba’din hel yerâkum min ehadin śümme-nsarafû(c) sarafa(A)llâhu kulûbehum bi-ennehum kavmun lâ yefkahûn(e)

-Bir sure indiği zaman birbirlerine bakarlar, sizi bir gören var mı derler de sonra dönüp giderler. Allah gönüllerini döndürmüştür onların, çünkü onlar, anlamaz bir topluluktur.
-Bir sûre indirildiğinde, bazısı bazısına bakar (ve): ‘Sizi bir kimse görüyor mu?’ (der.) Sonra sırt çevirir giderler. Gerçekten onlar, kavramayan bir topluluk olmaları dolayısıyla, Allah onların kalblerini çevirmiştir.
-Bir sure indirildi mi “sizi birisi görüyor mu” diye birbirlerine bakar, sonra da sıvışıp giderler. Allah, kalplerini yamultmuştur. Çünkü gereğince anlamayan bir topluluktur bunlar.

 

Bir sure geldi mi, bizim için bir şey var mı bu surede diye birbirlerine bakarlar. Sonra arkalarını döner giderler. Anlamadıkları için kalpleri iyicene yamulur.

 

128-Lekad câekum rasûlun min enfusikum ‘azîzun ‘aleyhi mâ ‘anittum harîsun ‘aleykum bilmu/minîne raûfun rahîm(un)

-Andolsun, size içinizden, sizden öyle bir Peygamber gelmiştir ki bir sıkıntıya düşmeniz pek ağır gelir ona, pek düşkündür size, müminleri esirger, rahimdir.
-Andolsun size, içinizden sıkıntıya düşmeniz O’nun gücüne giden, size pek düşkün, mü’minlere şefkatli ve esirgeyici olan bir elçi gelmiştir.
-Andolsun, içinizden size onurlu bir resul gelmiştir. Sizi rahatsız eden şey onu da üzer. Çok düşkündür size. Müminlere ise daha şefkatli daha merhametlidir.

 

Ant olsun ki, içinizden gelen bu resul, (mümin, münafık) herkese çok düşkündür. Sizi üzen şey onu da üzer. Müminlere ise çok şefkatli ve merhametlidir.

 

129-Fe-in tevellev fekul hasbiya(A)llâhu lâ ilâhe illâ hu(ve)(s) ‘aleyhi tevekkeltu vehuve rabbu-l’arşi-l’azîm(i)

-Fakat döner, yüz çevirirlerse hemen de ki: Allah yeter bana, yoktur ondan başka tapacak, ona dayandım ve odur büyük arşın sahibi.
-Eğer onlar yüz çevirirlerse de ki: ‘Bana Allah yeter. O’ndan başka ilah yoktur. Ben O’na tevekkül ettim ve büyük arşın Rabbi O’dur.’
-Eğer çekip giderlerse de ki: “Allah bana yeter. İlah yok O’ndan başka. Yalnız O’na dayandım ben; büyük arşın sahibi O’dur.”

 

Eyer hala seni dinlemez giderlerse, Allah bana yeter. Ondan başka ilah yoktur. Ben yalnız ona dayandım. O tüm alemlerin sahibidir de.