Kırmızı renkli yazılar Latin alfabesi ile Kuran’ı Kerim;
Mavi renkli yazılar değişik hocaların Mealler;
Siyah renkli yazılar benim bu meallerden anladıklarım;
——————————————-
(Resmi Mushaf: 20 / İniş Sırası: 45) ——–
Bu surede Hz. Musa’nın hikayesini tane tane çok güzel anlatıyor.
Herkes tarafından anlaşılacak şekilde ama zannediyorum birçok alt manası vardır. Görebilecek göz lazım.
Dikkatimizi çeken yeni kelimeler. (Kutsal vadi Tuva) (Tur, Sina dağı). (Sağ yanında) (Sağ elinde) (Menne ve Selva) kudret helvası ve bıldırcın) (Samiri) (5 vakit namaz)
Bismillahirrahmanirrahim
1. Ta, Ha.
2-Mâ enzelnâ ‘aleyke-lkur-âne liteşkâ
-Kur’an’ı zahmet çekmen için indirmedik
-Biz sana bu Kur’an’ı güçlük çekmen için indirmedik
-Biz bu Kur’an’ı sana, zahmet çekesin, bedbaht olasın diye indirmedik;
Bu Kuranı sana (kimseye) problem olsun diye indirmedik.
3-İllâ teżkiraten limen yaḣşâ
-Ancak, korkacaklara bir öğüt olarak indirdik
-İçi titreyerek korku duyanlara’ ancak öğütle-hatırlatma (olsun diye indirdik).
-Saygıyla ürperene bir hatırlatma olsun diye indirdik.
Sizlere bir tavsiye olarak, hem bu dünyada güzel yaşamanız için hem de kıyametten sonraki hayatınız için indirdik.
4-Tenzîlen mimmen ḣaleka-l-arda ve-ssemâvâti-l’ulâ
-Yeryüzünü ve yüce gökleri yaratanın katından indirdik
-Yeri ve yüksek gökleri yaratan tarafından bir indirmedir
-Yeri ve o yüce mi yüce gökleri yaratandan bir vahiy olarak indirdik.
Yeri ve o muhteşem gökleri (yedi evreni) yaratandan indirildi.
5-Errahmânu ‘alâ-l’arşi-stevâ
-Rahman, hakim ve mutasarrıftır arşa
-Rahman (olan Allah) arşa istiva etmiştir
-O Rahman, arş üzerine egemenlik kurmuştur.
Ki o, arşın her zerresini kontrol eder.
6-Lehu mâ fî-ssemâvâti vemâ fî-l-ardi vemâ beynehumâ vemâ tahte-śśerâ
-Onundur ne varsa göklerde ve ne varsa yeryüzünde ve ne varsa ikisinin arasında ve ne varsa yerin altında.
-Göklerde, yerde, bu ikisinin arasında ve nemli toprağın altında olanların tümü O’nundur.
-Göklerde, yerde, onların arasında, toprağın bağrında ne varsa O’nundur.
Göklerde, yerde ve onların arasında, toprağın içinde ne varsa her şey onundur.
7-Ve-in techer bilkavli fe-innehu ya’lemu-ssirra veaḣfâ
-Sesini yükseltsen de, yükseltmesen de hiç şüphe yok ki o, gizliyi de bilir, açığa vurulanı da.
-Sözü açığa vursan da, (gizlesen de birdir). Çünkü şüphesiz O, gizliyi ve gizlinin gizlisini de bilir
-Sen bu sözü açıkça duyuracaksan da O, gizliyi de bilir, gizliden daha gizliyi de…
Sen bu vahyin (göklerde, yerde ve onların arasında, toprağın içinde ne varsa her şey onundur) kapsadığı her şeyi söylesen veya bazılarını müstesna kılsan, O ne düşündüğünü bilir.
8-(A)llâhu lâ ilâhe illâ hu(ve)(s) lehu-l-esmâu-lhusnâ
-Bir Allah’tır ki yoktur ondan başka tapacak, onundur güzel adlar da
-Allah; O’ndan başka ilah yoktur. En güzel isimler O’nundur.
-Allah’tır O. İlah yok O’ndan başka. Esmaul Hüsna, en güzel isimler O’nundur.
Allah’tan başka ilah yoktur. En güzel isimler onundur.
(Hiç kimse o güzel isimlerden birini üstüne almasın ve ya başka bir puta vermesin)
9-Vehel etâke hadîśu mûsâ
-Musa hikayesi ulaşmadı mı sana?
-Sana Musa’nın haberi geldi mi?
-Ulaştı mı sana Musa’nın haberi?
Musa’nın bu, şimdi anlatacağım hikâyesini duydun mu.
10-İż raâ nâran fekâle li-ehlihi-mkuśû innî ânestu nâran le’allî âtîkum minhâ bikabesin ev ecidu ‘alâ-nnâri hudâ(n)
-Hani bir ateş görmüştü de ailesine durun demişti, ben bir ateş görüyorum, ya gider, bir kor getiririm oradan size, yahut birine rastlarım da yol öğrenirim ateş başında
-Hani bir ateş görmüştü de, ailesine şöyle demişti: ‘Durun, bir ateş gördüm; umulur ki size ondan bir kor getiririm veya ateşin yanında bir yol-gösterici bulurum.
-Hani bir ateş görmüştü de ailesine şöyle demişti: “Bekleyin! Gözüme bir ateş ilişti. Olabilir ki, ondan size bir kor parçası getiririm yahut onun üzerinde bir kılavuz bulurum.”
Hani bir ateş görmüştü, Hayırdır inşallah ilerde bir ateş var, bu ıssız yerde ateş te ne ola acaba dedi. Ailesine siz burada bekleyin ben gidip bakayım. Ateş ise bir kor alır gelirim, değilse bir yol gösterici vardır orada onu öğrenirim dedi.
11-Felemmâ etâhâ nûdiye yâ mûsâ
-Ateşe doğru gidince ona seslenildi: Ey Musa
-Nitekim ona gidince, kendisine seslenildi: ‘Ey Musa.’
-Onun yanına geldiğinde kendisine “Musa!” diye seslenildi.
Ateşin yanına gelince ona Musa diye seslenildi.
12-İnnî enâ rabbuke faḣla’ na’leyk(e)(s) inneke bilvâdi-lmukaddesi tuvâ(n)
-Şüphe yok ki benim senin Rabbin, çıkar ayakkabılarını, kutlu vadidesin, Tuva’dasın sen
-‘Gerçekten Ben, Ben senin Rabbinim. Ayakkabılarını çıkar; çünkü sen, kutsal vadi olan Tuva’dasın.’
-“Benim ben, senin Rabbin! Hadi pabuçlarını çıkar; sen kutsal vadide, Tuva’dasın.”
Korkma benim, ben, senin Rabbinim. Ayakkabılarını çıkar gel. Burası kutsal vadi Tuva.
(Hz.Musa oranın neresi olduğunu biliyor. Arazide, taşların dikenlerin olduğunu da biliyor. Niye ayakkabılarını çıkarsın. O zaman orası kutsal vadi Tuva nasıl oluyor. Demek ki bir adım sonrası Musa kendini başka yerde buluyor. Yani bir Loop, zaman ve mekân atlama, sıçrama oluyor. Kutsal vadi Tuva’da kendisini buluyor diye düşünüyorum)
13-Ve enâ-ḣtertuke festemi’ limâ yûhâ
-Ve seni seçtim ben, dinle vahyedileni
-Ben seni seçmiş bulunuyorum; bundan böyle vahyolunanı dinle
-Ve ben seni seçtim; o halde vahyedilecek olanı dinle.”
Ben seni seçtim. Bundan sonra benim söyleyeceklerimi dinle ve itaat et.
14-İnnenî ena(A)llâhu lâ ilâhe illâ enâ fa’budnî veekimi-ssalâte liżikrî
-Şüphe yok ki ben öyle bir Allah’ım, yoktur benden başka tapacak, bana kulluk et ancak ve namaz kıl beni anmak için
-Gerçekten Ben, Ben Allah’ım, Ben’den başka ilah yoktur; şu halde Bana ibadet et ve beni zikretmek için dosdoğru namaz kıl.’
-Hiç kuşkulanma ki ben Allah’ım. İlah yoktur benden başka. O halde bana kulluk / ibadet et ve namazını, beni hatırlayıp anmak için yerine getir.”
Hiç şüpheye düşme. Ben Allah’ım, benden başka tapılacak tanrı yoktur. Benim dedikleri yap, vereceğim vazifeleri kayıtsız şartsız yerine getir.
15-İnne-ssâ’ate âtiyetun ekâdu uḣfîhâ lituczâ kullu nefsin bimâ tes’â
-Kıyamet gelip çatmada gerçekten de; herkes, yaptığının karşılığını bulsun diye gizlemekteyim vaktini.
-Şüphesiz, kıyamet-saati yaklaşarak gelmektedir. Herkesin harcadığı çabanın karşılığını alması için, onun (koşup haberini) neredeyse gizleyeceğim.
-Kuşku duyma ki o saat gelecektir. Onu neredeyse gizleyeceğim ki, her benlik gayretinin karşılığını elde etsin.”
Kıyamet (evrenin sonu) çok yakında gelecek (Herkesin ona hazırlanması lazım) Herkese hazırlıklarına göre değer biçilecek. O yüzden o saatin zamanını gizliyorum.
16-Felâ yesuddenneke ‘anhâ men lâ yu/minu bihâ vettebe’a hevâhu feterdâ
-Ona inanmayan ve havasına uyup giden, sakın seni inancından çevirmesin, yoksa helak olursun sen de.
-Öyleyse, ona inanmayıp kendi hevasına uyan, sakın seni ondan alıkoymasın; sonra yıkıma uğrarsın.
-O halde ona inanmayıp keyfi peşinde giden, seni ondan yüzgeri etmesin. Yoksa perişan olursun.”
Eğer sen de kıyamete inanmayıp onlara uyar ve keyfinin peşinde gider, beni dikkate almazsan sende perişan olursun.
17-Vemâ tilke biyemînike yâ mûsâ
-Sağ elindeki nedir ey Musa
-Sağ elindeki nedir ey Musa?’
-Nedir o sağ elindeki ey Musa?”
O sağ elindeki nedir ey Musa?
18-Kâle hiye ‘asâye etevekkeu ‘aleyhâ ve ehuşşu bihâ ‘alâ ġanemî veliye fîhâ meâribu uḣrâ
-Sopam dedi, ona dayanırım, davarlarıma yaprak silkerim onunla, başka işler de yaparım onunla
-Dedi ki: ‘O, benim asamdır; ona dayanmakta, onunla davarlarım için ağaçlardan yaprak düşürmekteyim, onda benim için daha başka yararlar da var
-Cevap verdi: “O, benim asamdır. Ona dayanırım, onunla koyunlarıma ağaçtan yaprak indiririm. Onda işime yarayan başka özellikler de vardır.”
O benim asamdır, onunla koyunlarımı güder, yaprak silkerim, birçok işimde kullanırım dedi.
19-Kâle elkihâ yâ mûsâ
-Dedi ki: Elinden bırak onu ey Musa
-Dedi ki: ‘Onu at, ey Musa
-Buyurdu: “Yere at onu ey Musa!”
Musa’ya onu yere atmasını söyledik.
20-Feelkâhâ fe-iżâ hiye hayyetun tes’â
-Bıraktı onu, bir de baktı ki bir yılan olmuş, koşup durmada
-Böylece, onu attı; (bir de ne görsün) o hemen hızla koşan (kocaman) bir yılan (oluvermiş
-O da onu attı. Bir de ne görsün, bir yılan olmuş o, koşuyor…
Musa asasını yere atınca o sürünen kocaman bir yılan oldu.
21-Kâle ḣużhâ velâ teḣaf(s) senu’îduhâ sîratehâ-l-ûlâ
-Al onu dedi, korkma, evvelce olduğu gibi sopa olarak vereceğiz onu sana
-Dedi ki: ‘Onu al ve korkma, biz onu ilk durumuna çevireceğiz
-Buyurdu: “Al onu, korkma. Biz onu ilk görünümüne döndüreceğiz.”
Al onu yerden korkma, tekrar asa olacak o.
22-Vadmum yedeke ilâ cenâhike taḣruc beydâe min ġayri sû-in âyeten uḣrâ
-Elini koynuna sok da bir hastalık yüzünden olmamak şartıyla bembeyaz çıksın; bu da bir başka delil sana.
-‘Elini koltuğuna sok, bir hastalık olmadan, başka bir mucize (ayet) olarak bembeyaz bir durumda çıksın.’
-“Bir de elini koynuna sok. Bir başka mucize olarak lekesiz, bembeyaz bir halde çıksın.”
Şimdide elini koynuna sok ve çıkar. Ol deyince olan Rabbinin bir mucizesi olarak elin beyaz ve parlak çıksın.
23-Linuriyeke min âyâtinâ-lkubrâ
-Böylece de en büyük delillerimizden bir kısmını gösterelim sana
-Öyle ki, sana büyük mucizelerimizden (birini) göstermiş olalım
-Böylece sana en büyük mucizelerimizden bazılarını göstereceğiz.”
Sana böyle daha birçok mucize göstereceğiz.
24-İżheb ilâ fir’avne innehu taġâ
-Git Firavun’a şüphe yok ki pek azdı o.
-Firavun’a git, çünkü o azmış bulunuyor
-Firavun’a git. Çünkü o, azdı.”
Şimdi kendini tanrı sanan o azgın firavuna git.
25-Kâle rabbi-şrah lî sadrî
-Dedi ki: ‘Rabbim, benim göğsümü aç.’
-Rabbim dedi, kalbime genişlik ver.
-Musa dedi: “Rabbim, göğsümü açıp genişlet;
Musa, rabbim dedi içimden korkumu al beni rahatlat.
26-Veyessir lî emrî
-İşimi kolaylaştır.
-İşimi kolaylaştır.’
-İşimi bana kolaylaştır.”
İşimi de bana kolaylaştır, çok zorluk çekmeyeyim.
27-Vahlul ‘ukdeten min lisânî
-Dilimin bağını çöz de.
-Dilimden düğümü çöz;’
-Dilimden düğümü çöz,
Dilimdeki peltekliği de kaldır, konuştuğum vakit beni iyi anlasınlar.
28-Yefkahû kavlî
-Anlasınlar sözümü iyice
-Ki söyleyeceklerimi kavrasınlar
-Ki sözümü iyi anlasınlar.”
Beni anlamada zorluk çekmesinler.
29-Vec’al lî vezîran min ehlî
-Âilemden birini vezir et bana.
-Ailemden bana bir yardımcı kıl,’
-Bana ailemden bir yardımcı ver,
Yanıma birde ailemden bir yardımcı ver.
30-Hârûne eḣî
-Kardeşim Harun’u
-Kardeşim Hârûn’u tayin et.”
-Kardeşim Harun’u.”
Kardeşim Harun’u
31-Uşdud bihi ezrî
-Arka olsun bana, onunla kuvvetlendir beni.
-Onunla arkamı kuvvetlendir.’
-Onunla sırtımı kuvvetlendir.”
Bana takviye olsun, yardımcı olsun.
32-Ve eşrik-hu fî emrî
-İşime ortak et onu.
-Onu işimde ortak kıl,’
-Onu işime ortak kıl.”
Verdiğin vazifeden o da mesul olsun, ortak yap onu işime.
33-Key nusebbihake keśîrâ(n)
-Bunları yap da şanını çok tenzih edelim.
-Böylece seni çok tesbih edelim.’
-Ta ki seni çokça tespih edelim.”
Birbirimize destek olarak vazifemizi yapalım.
34-Veneżkurake keśîrâ(n)
-Seni çok analım
-Ve seni çok zikredelim
-Seni çokça analım.”
İnsanlara seni anlatalım.
35-İnneke kunte binâ basîrâ(n)
-Şüphe yok ki sen, görmedesin bizi
-Şüphesiz Sen bizi görüyorsun.’
-Kuşkusuz sen, bizi görmektesin.”
Şüphe yok, sen zaten bizi devamlı izleyeceksin.
36-Kâle kad ûtîte su/leke yâ mûsâ
-Dedi ki: Gerçekten de verildi dileğin ey Musa
-(Allah) Dedi ki: ‘Ey Musa istediğin sana verilmiştir.’
-Buyurdu: “İstediğin sana verildi, ey Musa.”
Tamam, Musa, ne istiyorsan kabul ediyorum.
37-Velekad menennâ ‘aleyke merraten uḣrâ
-Andolsun ki bir kere daha lutfetmiştik sana
-Andolsun, biz sana bir defa daha lütufta bulunmuştuk
-“emin olsun, sana bir kez daha lütufta bulunmuştuk.”
Sana bu ikinci lütfum, hatırlatırım.
38-İż evhaynâ ilâ ummike mâ yûhâ
-Hani vahyedilecek şeyi ilham etmiştik anana.
-Hani, annene vahyolunan şeyi vahyetmiştik, (şöyle ki:)’
-Hani, annene vahyedileni şöyle vahyetmiştik:
Birinci lütfum hani Firavun yeni doğan bebekleri öldürüyordu, annene bir yol gösterdik.
39-Eni-kżifîhi fî-ttâbûti fakżifîhi fî-lyemmi felyulkihi-lyemmu bi-ssâhili ye/ḣużhu ‘aduvvun lî ve’aduvvun leh(u)(c) veelkaytu ‘aleyke mehabbeten minnî velitusne’a ‘alâ ‘aynî
-Sandığa koy onu da nehre bırak, nehir onu kıyıya bırakır, benim düşmanım ve senin düşmanın, alır onu demiştim ve himayem altında yetişmen için sana karşı bir sevgi de vermiştim ona
-Onu sandığın içine koy, suya bırak, böylece su onu sahile bıraksın; onu benim de düşmanım, onun da düşmanı olan biri alacaktır. Gözümün önünde yetiştirilmen için, kendimden sana bir sevgi yönelttim.’
-Onu tabuta koyup ırmağa bırak. Irmak onu sahile götürsün ki, benim de düşmanım, onun da düşmanı olan biri onu alsın. Üzerine kendimden bir sevgi bıraktım ki, gözümün önünde yetiştirilesin.”
Bir sepete koy bebeğini, nehre bırak, onu düşmanlarımızdan biri görüp alacak. Onlara sevgi vereceğim. Bebeğe bakacaklar. Emniyetli yerde yetişecek dedik.
41-İż temşî uḣtuke fetekûlu hel edullukum ‘alâ men yekfuluh(u)(s) feraca’nâke ilâ ummike key tekarra ‘aynuhâ velâ tahzen(e)(c) vekatelte nefsen fenecceynâke mine-lġammi vefetennâke futûnâ(en)(c) felebiśte sinîne fî ehli medyene śümme ci/te ‘alâ kaderin yâ mûsâ
-Hani kız kardeşin gitmiş de, “O’nun bakımını üstlenecek bir ev halkını size gösterebilir miyim?” dedi. Böylece annen üzülmesin, sevinsin diye seni ona döndürdük. Ve büyüyüp belli bir yaşa vardığın zaman, birini öldürmüştün. Fakat biz, bu yüzden içine gömüldüğün sıkıntıdan, seni kurtarmıştık ve seni sınayıp durmuştuk. Bu olaydan sonra, yıllarca Medyen halkı arasında yaşadın ve sonunda benim takdirime uyarak, işte buraya geldin ey Musa
-Hani ablan bilgi ve becerisini kullanarak Firavun’un sarayına gidecek: “- Ona bakacak birini size bulayım mı?” diyecekti. Böylece seni tekrar annene verdik ki, gözü aydın olsun, mutlu olsun, kederlenmesin. Sen, bir de, adam öldürdün. Seni gamdan, endişeden kurtardık. Seni belâ ve musibetlerle imtihan ettik. Bu sebeple, yıllarca Medyen Halkı arasında yaşadın. Sonra takdire göre, peygamberlik makamına geldin, ey Mûsâ!
-Hani, kızkardeşin gidiyor, şöyle diyordu: ‘Onun bakımını üstlenecek kişiyi size göstereyim mi?’ Nihayet, seni annene geri döndürdük ki, gözü aydın olsun, tasalanmasın. Sen bir de adam öldürmüştün. O zaman seni gamdan kurtarmıştık. Seni iyice bir imtihana da çekmiştik. Bunun ardından sen Medyen halkı arasında yıllarca kaldın. Sonra, belirlenen bir vakitte geliverdin, ey Musa!”
Sonra Ablan onlara gidip, ben bir sütanne biliyorum, onu emzirebilir dedi. Böylece seni Annene kavuşturduk. Hani sen bir adam öldürmüştün. Seni imtihan etmiştik. Seni Mısır’dan kurtarıp Medyen’e yerleştirdik. Yıllarca kaldın orada. Şimdi tam istediğimiz gibi oldun.
41-Vastana’tuke linefsî
-Kendim için seçtim seni
-Seni kendim için seçtim.’
-Seni kendim için seçip yetiştirdim.”
İşte seni ben kendim için yetiştirdim.
42-İżheb ente veeḣûke bi-âyâtî velâ teniyâ fî żikrî
-Delillerimle git kardeşinle ve beni anmayı ihmal etmeyin.
-Sen ve kardeşin ayetlerimle gidin ve beni zikretmede gevşek davranmayın
-Sen ve kardeşin, ayetlerimi götürün; beni anmakta gevşeklik etmeyin.”
Sana verdiğim mucizelerle ve kardeşinle beraber git vazifene başla.
43-İżhebâ ilâ fir’avne innehu taġâ
-Firavun’a gidin, çünkü o, gerçekten de azdı.
-İkiniz Firavun’a gidin, çünkü o, azmış bulunuyor.
-Firavun’a gidin, çünkü o azdı.”
Önce Firavuna gidin, o iyicene azdı.
44-Fekûlâ lehu kavlen leyyinen le’allehu yeteżekkeru ev yaḣşâ
-Ona yumuşak bir tarzda söz söyleyin, belki öğüt alır, yahut korkar
-Ona yumuşak söz söyleyin, umulur ki öğüt alıp-düşünür veya içi titrer-korkar.’
-Ona yumuşak ve tatlı bir sözle hitap edin; belki öğüt alır, yahut ürperir.”
Yumuşak bir lisanla konuşun, belki sizi dinler iman eder. Adamı öldürmüştün, oradan kaçtın, şimdi kendi ayaklarınla geri dönüyorsun, o buna inanamaz, işin çok ciddi olduğunu anlar ve korkar.
45-Kâlâ rabbenâ innenâ neḣâfu en yefruta ‘aleynâ ev en yatġâ
-Dediler ki: ‘Rabbimiz, gerçekten, onun bize karşı ‘taşkın bir tutum takınmasından’ ya da ‘azgın davranmasından’ korkuyoruz
-Dediler ki: ‘Rabbimiz, gerçekten, onun bize karşı ‘taşkın bir tutum takınmasından’ ya da ‘azgın davranmasından’ korkuyoruz
-Dediler ki: “Rabbimiz, onun aleyhimizde bir taşkınlık yapmasından yahut yine azmasından korkuyoruz.”
Dediler ki, Rabbim ama bizde korkuyoruz. Onlar bize bir kötülük yapabilirler.
46-Kâle lâ teḣâfâ(s) innenî me’akumâ esme’u ve erâ
-Korkmayın dedi, gerçekten de benim sizinle beraber, duyarım ben ve görürüm
-Dedi ki: ‘Korkmayın, çünkü Ben sizinle birlikteyim; işitiyorum ve görüyorum
-Buyurdu: “Korkmayın! Ben sizinle beraberim; işitiyorum, görüyorum.”
Korkmayın ben sizinle beraberim. Sizi izleyeceğim ve sizi duyarım.
47-Fe/tiyâhu fekûlâ innâ rasûlâ rabbike feersil me’anâ benî isrâ-île velâ tu’ażżibhum(s) kad ci/nâke bi-âyetin min rabbik(e)(s) ve-sselâmu ‘alâ meni-ttebe’a-lhudâ
-Hemen gidin de biz deyin, şüphe yok ki Rabbinin iki peygamberiyiz bizimle gönder İsrailoğullarını ve onlara azap verme. Rabbinden delille geldik sana, esenlik hidayete uyana
-Haydi ona gidin de deyin ki: Biz senin Rabbinin elçileriyiz, İsrailoğullarını bizimle birlikte gönder ve onlara (artık) azab verme. Sana Rabbinden bir ayetle geldik. Selam, hidayete tabi olanların üzerine olsun
– Hadi gidin ona. Deyin ki: ‘Biz senin Rabbinin iki resulüyüz. İsrailoğullarını bizimle gönder, onlara işkence etme. Rabbinden sana bir mucize getirdik. Selam, hidayete uyanlaradır.’”
Gidin ve değin ki, biz senin rabbinin elçileriyiz. İnanmanız için buraya mucizelerle geldik. İsrail oğullarını bizimle gönder. Daha fazla işkence etme onlara. Sende bundan sonra barış içinde yaşarsın dediler.
48-İnnâ kad ûhiye ileynâ enne-l’ażâbe ‘alâ men keżżebe vetevellâ
-Gerçekten de bize vahyedildi ki azap, yalanlayanadır ve yüz çevirene.
-Gerçekten bize vahyolundu ki: Doğrusu azab, yalanlayan ve yüz çevirenlerin üstünedir
-Azabın, yalanlayıp yüz çevirenler üzerine olacağı bize vahyedildi.”
Bize inanmaz ve yüz çevirirsen, başınıza büyük belalar geleceği bize söylendi.
49-Kâle femen rabbukumâ yâ mûsâ
-Dedi ki: Kimdir Rabbiniz ey Musa.
-(Ona gidip aynı bunları söylediklerinde, Firavun onlara) Dedi ki: ‘Sizin Rabbiniz kimdir ey Musa?
-Firavun dedi: “Sizin Rabbiniz kim, ey Musa?”
Sizin rabbiniz kim ey Musa dediler.
50-Kâle rabbunâ-lleżî a’tâ kulle şey-in ḣalkahu śümme hedâ
-Rabbimiz dedi, her şeye yaratılışını veren, sonra da yolunu gösterendir
-Rabbimiz herşeye yaratılışını veren ve sonra onu, yaratılış gayesine uygun yola yöneltendir” dedi.
-Musa dedi: “Rabbimiz, herşeye yaradılışını lütfeden, sonra da yol-yordam gösteren kudrettir.”
Rabbimiz her şeyi yaratan, sonrada onların gidişatlarını ayarlayan ve yol gösterendir.
51-Kâle femâ bâlu-lkurûni-l-ûlâ
-Firavun, peki, önce gelenlerin halleri ne olacak dedi
-(Firavun) Dedi ki: ‘İlk çağlardaki nesillerin durumu nedir öyleyse
-Dedi: “Peki, ilk nesillerin hali ne olacak?”
(Firavun burada aklı başında bir soru soruyor) Hadi diyelim biz iman ettik, kurtulduk. Bizden önce ölenlerin hali ne olacak. Veya bizi gökten getiren, bize birçok şey öğreten o gelenler kim, bizim atalarımız değil mi, biz onları tanrı bildik.
52-Kâle ‘ilmuhâ ‘inde rabbî fî kitâb(in)(s) lâ yadillu rabbî velâ yensâ
-Musa, onlara ait bilgi de dedi, Rabbimin katındadır, yazılmıştır; ne yanılır Rabbim, ne unutur.
-Dedi ki: ‘Bunun bilgisi Rabbimin katında bir kitaptadır. Benim Rabbim şaşırmaz ve unutmaz
-Onlara ilişkin bilgi, Rabbim katında bir Kitap’tadır. Rabbim ne şaşırır ne de unutur.”
Musa, onu ben bilmem, onu ancak rabbim bilir. Onda her şey kayıtlıdır. O ne şaşırır ne de unutur.
53-Elleżî ce’ale lekumu-l-arda mehden veseleke lekum fîhâ subulen veenzele mine-ssemâ-i mâen feaḣracnâ bihi ezvâcen min nebâtin şettâ
-Öyle bir mabuttur ki yeryüzünü size döşek etmiş, orada size yollar açmış, gökten yağmur yağdırmış, o yağmur sebebiyle de çeşitçeşit ve çifterçifter nebatlar bitirmiştir
-Ki (Rabbim), yeryüzünü sizin için bir beşik kıldı, onda sizin için yollar döşedi ve gökten su indirdi; böylelikle bununla her tür bitkiden çiftler çıkardık
-Yeryüzünü size beşik yapan, onda sizin için yollar açan, gökten su indiren O’dur. Biz o suyla çeşitli bitkilerden çiftler çıkardık.
Yeryüzünü bizim yaşamamız için en uygun şekilde yapan, herkese bir yaşam yolu açan, gökten su indirip her türlü bitkiyi yetiştiren rabbimizdir.
54-Kulû ver’av en’âmekum(k) inne fî żâlike leâyâtin li-ulî-nnuhâ
-Yiyin ve yedirin davarlarınıza; şüphe yok ki bunda, aklı olanlara deliller var
-Yiyin ve hayvanlarınızı otlatın. Şüphesiz, bunda sağduyu sahipleri için elbette ayetler vardır
-Yiyin, hayvanlarınızı yayıp otlatın. Kuşkusuz bunda, aklı başında insanlar için ibretler vardır.
Yeryüzünden çıkanlardan yiyorsunuz, hayvanlarınıza yediriyorsunuz. Düşünen insanlar için bunda ibretler vardır.
55-Minhâ ḣalaknâkum vefîhâ nu’îdukum veminhâ nuḣricukum târaten uḣrâ
-Oradan yarattık sizi, gene oraya iade edeceğiz ve oradan çıkaracağız sizi bir kere daha.
-Sizi ondan yarattık, ona geri vereceğiz ve sizi bir kere daha ondan çıkaracağız
-Sizi yerden yarattık. Tekrar oraya göndereceğiz. Ve oradan sizi bir kez daha çıkaracağız.
Ondan (yeryüzünden) sizi yarattık, tekrar ona döneceksiniz ve sonra Öbür alemde oluşan o yerden sizi tekrar dirilteceğiz.
56-Velekad eraynâhu âyâtinâ kullehâ fekeżżebe veebâ
-Andolsun ki ona bütün delillerimizi gösterdik, yalanladı, çekindi
-Andolsun, biz ona ayetlerimizin tümünü gösterdik; fakat o, yalanladı ve ayak diretti
-Yemin olsun, o Firavun’a ayetlerimizin tamamını gösterdik ama yalanlayıp inadını sürdürdü.
İnanın, Musa firavuna mucizelerimizi gösterdiği halde hala inanmadı.
57-Kâle eci/tenâ lituḣricenâ min ardinâ bisihrike yâ mûsâ
-Bizi dedi, büyünle yerimizden, yurdumuzdan çıkarmaya mı geldin ey Musa
-Dedi ki: ‘Ey Musa, sen bizi sihrinle yurdumuzdan sürüp çıkarmaya mı gelmiş bulunuyorsun
-Şöyle dedi: “Büyünle bizi, toprağımızdan çıkarasın diye mi geldin, ey Musa!”
Sen bizi gösterdiğin büyülerle yurdumuzdan çıkarmaya çalışıyorsun. Sana inanmıyoruz dediler.
58-Felene/tiyenneke bisihrin miślihi fec’al beynenâ vebeyneke mev’iden lâ nuḣlifuhu nahnu velâ ente mekânen suvâ(n)
-O halde biz de onun gibi bir büyü yaparak karşı geleceğiz sana, aramızda bir buluşma yeri ve vakti tayin et de sen ve biz, vaadimizden caymayalım, buluşalım orada, hem de ikimize de müsavi mesafede, münasip bir yer olsun orası.
-Madem böyle, biz de sana buna benzer bir sihirle geleceğiz; şimdi bir ‘buluşma zamanı ve yeri’ tesbit et, bizim de, senin de karşı olamayacağımız açık, geniş bir yer olsun’ dedi.
-Seninki gibi bir büyü, biz de mutlaka sana getireceğiz. Seninle bizim aramızda öyle bir buluşma yeri ve zamanı belirle ki, ne biz cayalım ne de sen. Herkese uygun bir yer olsun.”
Senin büyüne karşı bizde büyü yaparız. Sen tarafsız bir yer seç, orada bütün halkın önünde yarışalım.
59-Kâle mev’idukum yevmu-zzîneti veen yuhşera-nnâsu duhâ(n)
-Musa dedi ki: Herkesin süslenip bayram ettiği ziynet gününü buluşma zamanı olarak tayin ediyorum size, halkın toplandığı kuşluk çağında buluşalım
-(Musa) Dedi ki: ‘Buluşma zamanımız, (ülkenin ulusal) bayram günü ve insanların toplanacağı kuşluk vakti (olsun).
-Musa dedi: “Bizimle buluşacağınız zaman, süs günü olsun. İnsanlar kuşluk vakti bir araya getirilsin.”
Musa, tamam o zaman bayram sabahı olsun, bayram sabahı insanların toplandığı zaman.
60-Fetevellâ fir’avnu feceme’a keydehu śümme etâ
-Derken Firavun dönüp gitti, sonra bütün hilesini derleyip geldi
-Böylelikle Firavun arkasını dönüp gitti, hileli düzenini (yürütecek büyücüleri) bir araya getirdi, sonra geldi
-Bunun üzerine Firavun oradan ayrıldı, tüm kurnazlığını topladı, sonra geldi.
Bayram günü her iki taraf buluştu. Firavun ve bütün sihirbazları oradaydı.
61-Kâle lehum mûsâ veylekum lâ tefterû ‘ala(A)llâhi keżiben feyushitekum bi’ażâb(in)(s) vekad ḣâbe meni-fterâ
-Musa, onlara, yazıklar olsun size dedi, Allah’a yalan yere iftirada bulunmayın, sonra size azap eder de kökünüzü kurutur ve muhakkak kim iftira ederse ziyan eder.
-Musa onlara dedi ki: ‘Size yazıklar olsun, Allah’a karşı yalan düzüp uydurmayın, sonra bir azab ile kökünüzü kurutur. Yalan düzüp uyduran gerçekten yok olup gitmiştir
-Musa onlara dedi ki: “Yazıklar olsun size, yalan düzerek Allah’a iftira etmeyin. Yoksa bir azap ile kökünüzü kurutur. İftira eden perişan olmuştur.”
Musa büyücülere, yazıklar olsun size, Allah’ın mucizesine karşı yarışmaya çalışıyorsunuz. Şimdi siz perişan olacaksınız.
62-Fetenâze’û emrahum beynehum veeserrû-nnecvâ
-Sonra bu iş hakkında aralarında çekişeçekişe görüşüp gizlice danıştılar
-Bunun üzerine, kendi aralarında durumlarını tartışmaya ve gizli konuşmalara başladılar
-Bunun üzerine işlerini aralarında tartıştılar, fısıltıyı koyulaştırdılar.
Büyücüler kendi aralarında bir birlerine moral vermek için fısıldaştılar, bu ikisi bizim gibi büyücüler niye korkuyoruz ki dediler.
63-Kâlû in hâżâni lesâhirâni yurîdâni en yuḣricâkum min ardikum bisihrihimâ veyeżhebâ bitarîkatikumu-lmuślâ
-Bu iki büyücü dediler, büyüleriyle sizi yerinizden, yurdunuzdan çıkarmak istiyor, sizi yüce yolunuzdan çevirmek diliyor
-Dediler ki: ‘Bunlar her halde iki sihirbazdır, sizi sihirleriyle yurdunuzdan sürüp-çıkarmak ve örnek olarak tutturduğunuz yolunuzu (dininizi) yok etmek istiyorlar
-Dediler ki: “Şunlar, iki büyücüden başka birşey değildir. Büyüleriyle sizi toprağınızdan çıkarmak ve sizin örnek yolunuzu silip yok etmek istiyorlar.”
Firavun, bunlar da sadece iki büyücü, sizi yurdunuzdan çıkarmak istiyor. Siz burada benim himayemde ne güzel yaşıyorsunuz dedi.
64-Feecmi’û keydekum śümme-/tû saffâ(en)(c) vekad efleha-lyevme meni-sta’lâ
-Hilelerinizi, düzenlerinizi bir araya getirin, sonra safsaf olun da gelin ve muhakkak olan şu ki: Bugün üstün olan, muradına ermiştir
-Bundan ötürü, tuzaklarınızı bir araya getirin, sonra gruplar halinde gelin; bugün üstünlük sağlayan, gerçekten kurtulmuştur
-Hemen hünerlerinizi birleştirin, sonra saf bağlamış olarak gelin. Bugün, üstün gelen kurtulmuş olacaktır.”
Musa, en kuvvetli hünerinizi gösterin. Hepiniz hep beraber sihrinizi yapın. Kazanan kurtulmuş olacak.
65-Kâlû yâ mûsâ immâ en tulkiye ve-immâ en nekûne evvele men elkâ
-Büyücüler dediler ki: İstersen sen at önce sopanı, istersen biz atalım önce ya Musa
-Ey Musa’ dediler. Ya sen (asanı) at veya önce biz atalım
-Dediler: “Ey Musa, ya hünerini ortaya at yahut da ilk hüner sergileyen biz olacağız.”
Büyücüler, bırak konuşmayı Musa. Başla büyüne yoksa biz başlayacağız dediler.
66-Kâle bel elkû(s) fe-iżâ hibâluhum ve’isiyyuhum yuḣayyelu ileyhi min sihrihim ennehâ tes’â
-Musa, siz atın önce dedi. Derken büyüleriyle ipleri ve sopaları, Musa’ya doğru koşuyormuş gibi göründü
-Dedi ki: ‘Hayır, siz atın.’ Sonra hemen (ne görsün), sihirlerinden dolayı ipleri ve asaları kendisine gerçekten koşuyormuş gibi göründü
-Musa dedi: “Hayır, siz atın.” Bir de ne görsün! Onların ipleri, sopaları, yaptıkları büyüler yüzünden, kendisine gerçekten koşuyorlarmış hayalini verdi.
Siz atın önce dedi. Sopalarını, iplerini attılar. Sanki hepsi canlandı, üstüne doğru geliyorlarmış gibi gözüktü. Gerçekten çok korkunçtu.
67-Feevcese fî nefsihi ḣîfeten mûsâ
-Musa’nın içine bir korku düştü
-Musa, bu yüzden kendi içinde bir tür korku duymaya başladı
-Musa birdenbire içinde bir korku duydu.
Musa onların görünüşlerinden korkar gibi oldu.
68-Kulnâ lâ teḣaf inneke ente-l-a’lâ
-Korkma dedik, hiç şüphe yok ki sen, daha üstünsün
-Korkma’ dedik. ‘Muhakkak sen üstün geleceksin
-Şöyle dedik: “Korkma, üstün gelecek olan sensin.”
Ey Musa dedik korkma, üstün gelecek olan sensin.
69-Veelki mâ fî yemînike telkaf mâ sane’û(s) innemâ sane’û keydu sâhir(in)(s) velâ yuflihu-ssâhiru hayśu etâ
-At sağ elindeki sopanı, onların meydana getirdikleri şeyleri yutsun, çünkü onlar, ancak büyücülük düzeniyle yaptılar bu işi ve büyücü, Nerede olursa olsun, eremez umduğuna
-Sağ elindekini atıver, onların yaptıklarını yutacaktır; çünkü onların yaptıkları yalnızca bir büyücü hilesidir. Büyücü ise nereye varsa kurtulamaz
-Sağ elindekini yere bırak. Onların, sanayi olarak ortaya çıkardıklarını yalayıp yutsun. Onların sanayi olarak ürettikleri sadece bir büyücünün hilesidir. Büyücü ise nereye gitse iflah etmez.”
At dedik, elindeki asayı. Korkma, onların büyü olarak kullandıkları her şeyi yutacak senin asan. Büyücülerin büyüleri zaten gerçek değildir.
70-Feulkiye-sseharatu succeden kâlû âmennâ birabbi hârûne vemûsâ
-Sonunda büyücüler secde ederek yere kapandılar ve inandık dediler, Harun’la Musa’nın Rabbine
-Bunun üzerine büyücüler, secdeye kapandılar: ‘Harun’un ve Musa’nın Rabbine iman ettik’ dediler
-Bunun üzerine büyücüler secdelere kapanıp şöyle seslendiler: “Harun’un ve Musa’nın Rabbine inandık.”
Musa atınca asasını, olamaz böyle bir şey dediler. Bu büyü değil, gerçek. Bu tanrının işi. Hepsi yerlere kapandılar. Biz inandık dediler Musa’nın ve Harun’un rabbine.
71-Kâle âmentum lehu kable en âżene lekum(s) innehu lekebîrukumu-lleżî ‘allemekumu-ssihr(a)(s) feleukatti’anne eydiyekum veerculekum min ḣilâfin veleusallibennekum fî cużû’i-nnaḣli veleta’lemunne eyyunâ eşeddu ‘ażâben ve ebkâ
-Siz dedi Firavun, ben size izin vermeden inandınız mı ona? Şüphe yok ki o size büyü öğreten büyüğünüz. Ellerinizi, ayaklarınızı çaprazlama kestireceğim ve hurma dallarına astıracağım sizi, o vakit bilir, anlarsınız hangimizin azabı daha çetin ve daha sürekli
-(Firavun) Dedi ki: ‘Ben size izin vermeden önce O’na inandınız öyle mi? Şüphesiz o, size büyüyü öğreten büyüğünüzdür. O halde ben de ellerinizi ve ayaklarınızı çapraz olarak keseceğim ve sizi hurma dallarında sallandıracağım. Siz de elbette, hangimizin azabı daha şiddetliymiş ve daha sürekliymiş öğrenmiş olacaksınız
-Firavun dedi: “Ben izin vermeden ona inandınız öyle mi? O size, büyüyü öğreten büyüğünüzdür. Yemin olsun, ellerinizi, ayaklarınızı çaprazlama keseceğim ve yemin olsun sizi hurma ağaçlarına asacağım. O zaman iyice bileceksiniz, hangimizin azabı daha şiddetli ve sürekli.”
Firavun, niye korktunuz onun büyüsünden. O sadece büyücülerin hocasıdır. Benden izinsiz nasıl iman edersiniz. Hepinizin ellerini ayaklarını çaprazlama keseceğim, sonrada asacağım, hurma ağaçlarında sallandıracağım sizi dedi. O zaman anlarsınız kimmiş azap veren size.
72-Kâlû len nu/śirake ‘alâ mâ câenâ mine-lbeyyinâti velleżî fetaranâ(s) fakdi mâ ente kâdin innemâ takdî hâżihi-lhayâte-ddunyâ
-Şu bize gösterilen apaçık mucizelere karşı artık yaradanımıza tercih edemeyiz seni dediler, elinden geleni yap, zaten ancak şu dünya yaşayışında hükmünü yürütebilirsin
-Dediler ki: ‘Bize gelen apaçık delillere ve bizi yaratana seni asla ‘tercih edip-seçmeyiz.’ -Neyde hükmünü yürütebileceksen, durmaksızın hükmünü yürüt; sen, yalnızca bu dünya hayatında hükmünü yürütebilirsin
-Dediler: “Biz seni, bize gelen açık-seçik kanıtlara ve bizi yaratmış olana asla tercih etmeyeceğiz. Verdiğin hükmü uygula. Senin hükmün olsa olsa bu dünya hayatında geçer.”
Ne istersen yap ey firavun dediler. Bu bir gerçek mucize, başka bir şey olamaz. Biz yaratana inandık. Senin bize işkencelerin ancak bu dünya hayatında hükmün kadar sürer.
73-İnnâ âmennâ birabbinâ liyaġfira lenâ ḣatâyânâ vemâ ekrahtenâ ‘aleyhi mine-ssihr(i)(k) va(A)llâhu ḣayrun ve ebkâ
-Gerçekten de biz, hatalarımızı ve bize zorla yaptırdığın büyüden dolayı girdiğimiz günahları yarlıgaması için inandık Rabbimize ve Allah, daha hayırlıdır, verdiği karşılık da daha sürekli
-Gerçekten biz Rabbimize iman ettik; günahlarımızı ve sihir dolayısıyla bizi kendisine karşı zorlayarak-sürüklediğin (suçumuzu) bağışlasın. Allah, daha hayırlıdır ve daha süreklidir
-Biz Rabbimize inandık ki, günahlarımızı ve senin bizi zorladığın büyüyü affetsin. Allah daha hayırlı, daha süreklidir.”
Senin bize yaptırdığın bu büyüler için Allah bizi affetsin. Senin işkencenden Allah’ın bizi affetmesi daha hayırlıdır.
74-İnnehu men ye/ti rabbehu mucrimen fe-inne lehu cehenneme lâ yemûtu fîhâ velâ yahyâ
-Şüphe yok ki Rabbine mücrim olarak gelenedir cehennem; orada ne ölür, ne diri kalır
-Gerçek şu ki, kim Rabbine suçlu-günahkar olarak gelirse, hiç şüphe yok, onun için cehennem vardır. Onun içinde ne ölebilir, ne dirilebilir
-Şu bir gerçek ki, Rabbinin huzuruna suçlu olarak gelen için cehennem vardır. Orada ne ölür ne de hayat bulur.
Cehennem, oraya günahkâr olarak gidenleredir. Orada ne ölürler nede iyi yaşarlar.
75-Vemen ye/tihi mu/minen kad ‘amile-ssâlihâti feulâ-ike lehumu-dderacâtu-l’ulâ
-Ve kim de inanmış ve iyi işlerde bulunmuş bir halde ona gelirse işte o çeşit kişileredir yüce dereceler
-Kim O’na iman edip salih amellerde bulunarak O’na gelirse, işte onlar, onlar için de yüksek dereceler vardır
-O’nun huzuruna, barışa yönelik iyilikler üretmiş bir mümin olarak varana gelince, işte böyleleri için çok yüksek dereceler öngörülmüştür.
Bizim gibi sihir büyü ustaları, eğer mesleğini, insanların iyiliği için kullanmışsa, onlara yüksek derecede cennetler vardır.
76-Cennâtu ‘âdnin tecrî min tahtihâ-l-enhâru ḣâlidîne fîhâ(c) veżâlike cezâu men tezekkâ
-Kıyılarından ırmaklar akan ebedi Adn cennetleri ve bu, inanış ve ibadetle temizlenen kişinin karşılığıdır
-İçlerinde ebedi kalacakları altından ırmaklar akan Adn cennetleri de (onlarındır). Ve işte bu, arınmış olanın karşılığıdır.’
-Adn cennetleri ki, altlarından ırmaklar akar; sürekli kalacaklar içlerinde. Arınıp temizlenenlerin ödülü işte budur.
Orası, (Adn cennetleri) liderlerin, öncülerin, sanatkârların, ustaların yani yetenekli insanların kaldığı, altlarından yıldızlar, galaksiler gibi şeylerin aktığı, seyrine doyum olmayan ve sonsuz kalınacak cennetler onların ödülleridir.
77-Velekad evhaynâ ilâ mûsâ en esri bi’ibâdî fadrib lehum tarîkan fî-lbahri yebesen lâ teḣâfu deraken velâ taḣşâ
-Andolsun ki biz Musa’ya, kullarımla geceleyin yola çık, onlara denizde kuru bir yol aç, düşmanların yetişmelerinden, denizde boğulmadan korkma diye vahyetmiştik
-Andolsun, biz Musa’ya vahyetmiştik: ‘Kullarımı geceleyin yürüyüşe geçir, onlara denizde kuru bir yol aç, yetişilmekten korkmadan ve endişeye kapılmadan
-Andolsun, Musa’ya şöyle vahyetmiştik: “Kullarımı geceleyin yürüt. Denizde onlar için kuru bir yol aç. Size yetişecekler diye korkma, endişelenme.”
Sonunda Musa’ya söyledik. Gece sessizce yola çıkın. Denizde kuru bir yol aç, sular çekilsin. Oradan geçin, sizi yakalayacaklar diye korkma.
78-Feetbe’ahum fir’avnu bicunûdihi feġaşiyehum mine-lyemmi mâ ġaşiyehum
-Derken Firavun, askeriyle artlarına düştü, deniz de onları tamamıyla kuşatıp kapladı, boğulup gittiler
-Firavun, ordularıyla peşlerine düştü; sulardan onları kaplayıveren kaplayıverdi
-Derken Firavun, ordusuyla birlikte onların arkasına düştü. Ama denizden onları sarıp kuşatan, sarıp kuşattı.
Sabahleyin Firavun ve askerleri onların peşinden gitti. Açık olan denizden geçerken deniz kapandı ve onlar sularda boğuldu.
79-Veedalle fir’avnu kavmehu vemâ hedâ
-Ve saptırdı kavmini Firavun ve doğru yola sevketmedi onları
-Firavun, kendi kavmini şaşırtıp saptırdı ve onları doğruya yöneltmedi
-Firavun kendi toplumunu saptırmıştı; kılavuzluk edemedi.
Firavun kendine de halkına da yazık etti. İyi bir lider değildi.
80-Yâ benî isrâ-île kad enceynâkum min ‘aduvvikum ve vâ’adnâkum cânibe-ttûri-l-eymene venezzelnâ ‘aleykumu-lmenne ve-sselvâ
-Ey İsrailoğulları, sizi kurtardık düşmanlarınızdan, sözleştik sizinle Turun sağ yanında ve size kudret helvasıyla bıldırcın yağdırdık
-Ey İsrailoğulları, andolsun, sizi düşmanlarınızdan kurtardık. Tur’un sağ yanında sizinle vaadleştik ve üzerinize kudret helvasıyla bıldırcın indirdik
-Ey İsrailoğulları, şu bir gerçek ki, biz sizi düşmanınızdan kurtardık. Tur’un sağ yanında size vaatte bulunduk. Ve üstünüze kudret helvasıyla bıldırcın indirdik.
Ey İsrail oğulları, sizi firavundan kurtardık. Uzun bir yol aşıp zahmetler içinde Tur’un sağ yanına geldiniz ve burada sözleştik (Şahadet getirdiniz). Burada belli bir müddet yerleşin. Burada sizin için hazır yiyecekler var. (Men ve Selva)
81-Kulû min tayyibâti mâ razaknâkum velâ tatġav fîhi feyehille ‘aleykum ġadabî(s) vemen yahlil ‘aleyhi ġadabî fekad hevâ
-Sizi rızıklandırdığımız tertemiz şeyleri yiyin ve bu hususta taşkınlık etmeyin, sonra size gazabım vacip olur ve kime gazabım vacip olursa uçuruma yuvarlanır, helak olur gide
-Size, rızık olarak verdiklerimizden temiz olanlarından yiyin, bu konuda azgınlık yapmayın, yoksa gazabım üzerinize kaçınılmaz olarak iner: benim gazabım, kimin üzerine inerse, muhakkak o, tepetaklak düşmüştür
-Size verdiğimiz rızkın temizlerinden yiyin. Bu konuda azgınlık etmeyin. Yoksa öfkem üzerinize çöker. Ve kimin üstüne öfkem inerse o uçuruma gider.
Temiz olan (Men ve Selva) dan yiyin. Başka şey yemeğin. Onlarla beraber başka şey yerseniz düzelemezsiniz, Kurtuluşunuz olmaz.
(Biyolojik ve psikolojik bir tedavi yöntemi sanki)
82-Ve-innî leġaffârun limen tâbe veâmene ve’amile sâlihan śümme-htedâ
-Ve şüphe yok ki ben bütün suçlarını örterim tövbe edip inananın ve iyi işlerde bulunup sonra da doğru yolu bulanın
-Gerçekten Ben, tevbe eden, inanan, salih amellerde bulunup da sonra doğru yola erişen kimseyi şüphesiz bağışlayıcıyım
-Ve ben, tövbe eden, inanan, barışa ve hayra yönelik iş yapıp sonra da düzgün bir biçimde yol alan kimseye karşı, gerçekten çok affediciyim, Gaffar’ım.
Başka şey yedikten sonra hemen tövbe ederseniz, bir daha yememeye söz verirseniz ve hayatınızı düzgün itaatli şekilde yaşarsanız, sizi affederim, Gaffarım
(Hastalıktan kurtulursunuz. Sistemim bağışlanmaya, düzelmeye yatkın şekilde kurulmuştur)
83-Vemâ a’celeke ‘an kavmike yâ mûsâ
-Neden acele ettin, kavminden ayrıldın da geldin ey Musa?
-Seni kavminden ‘çarçabuk ayrılmaya iten’ nedir ey Musa?’
-Seni toplumundan çabucak uzaklaştıran neydi, ey Musa?
(Musa bir zaman sonra sıçrama yaparak tekrar kutsal vadi Tuva ya gitti) Rabbi, nedir kavmini bırakıp seni buraya kadar koşa koşa getiren ey Musa dedi?
84-Kâle hum ulâ-i ‘alâ eśerî ve’aciltu ileyke rabbi literdâ
-İşte dedi, onlar da arkamdan geliyorlar ve ben ya Rabbi, benden daha fazla razı olasın diye acele ettim
-Dedi ki: ‘Onlar arkamda izim üzerindedirler, hoşnut kalman için, Sana gelmekte acele ettim Rabbim.
-Dedi: “Onlar benim eserim üzerindeler. Ben sana gelmede acele davrandım ki, benden hoşnut olasın, ey Rabbim!”
Musa, Onlar öğrettiğin gibi yaşıyorlar. İyiler. Ben seninle konuşmayı özledim dedi.
85-Kâle fe-innâ kad fetennâ kavmeke min ba’dike ve edallehumu-ssâmiriyy(u)
-Şüphe yok ki dedi, biz senden sonra kavmini sınadık ve doğru yoldan çıkardı Samiri.
-Dedi ki: ‘Biz senden sonra kavmini deneme (fitne)den geçirdik, Samiri onları şaşırtıp-saptırdı
-Buyurdu: “Biz senden sonra toplumunu tam bir biçimde imtihan ettik. Samiri onları saptırdı.”
Hayır, öyle değil, sen ayrıldıktan sonra Samiri denen adam kavmini yoldan çıkardı. Senin haberin yok bundan.
86-Ferace’a mûsâ ilâ kavmihi ġadbâne esifâ(en)(c) kâle yâ kavmi elem ya’idkum rabbukum va’den hasenâ(en)(c) efetâle ‘aleykumu-l’ahdu em eradtum en yehille ‘aleykum ġadabun min rabbikum feaḣleftum mev’idî
-Musa, öfkeli bir halde hayıflanarak kavmine döndü de ey kavmim dedi, Rabbiniz size güzel bir farzda vaitte bulunmadı mı, çok mu uzun sürdü sizden ayrılışım, yoksa Rabbinizin gazabının vacip olmasını mı dilediniz size de bana verdiğiniz sözden caydınız
-Bunun üzerine Musa, kavmine oldukça kızgın, üzgün olarak döndü. Dedi ki: ‘Ey kavmim, Rabbiniz size güzel bir vaadde bulunmadı mı? Size (verilen) söz (ya da süre) pek uzun mu geldi? Yoksa Rabbinizden üzerinize kaçınılmaz bir gazabın inmesini mi istediniz de bana verdiğiniz sözden caydınız
-Bunun üzerine Musa, öfkeli ve ümidi kırık bir halde kavmine döndü. Dedi: “Ey toplumum! Rabbiniz size güzel bir vaatte bulunmadı mı? Süre mi size uzun geldi yoksa Rabbinizden üzerinize bir gazabın inmesini mi istediniz de bana verdiğiniz söze ters davrandınız?”
Musa hemen kızgın bir şekilde kavmine geri gitti. Rabbiniz sizi buraya bir müddet için yerleştirdi. Size süremi uzun geldi. Yoksa tekrar gazaplı hayatımı özlediniz. Verdiğiniz sözü (Kelime’i şahadet) niye tutmuyorsunuz diye bağırdı.
87-Kâlû mâ aḣlefnâ mev’ideke bimelkinâ velâkinnâ hummilnâ evzâran min zîneti-lkavmi fekażefnâhâ fekeżâlike elkâ-ssâmiriyy(u)
-Dediler ki: Sana verdiğimiz sözden, kendimize malik olarak caymadık biz, fakat Mısırlıların ziynet eşyalarını almıştık ya, onları, erisin diye ateşe attık, böyle telkin etti Samiri
-Dediler ki: ‘Biz sana verdiğimiz sözden kendiliğimizden dönmedik, ancak o kavmin (Mısır halkının) süs eşyalarından birtakım yükler yüklenmiştik, onları (ateşe) attık, böylece Samiri de attı.
-Dediler ki: “Biz sana kendi irademizle / malımızla karşı çıkmadık. Olay şu: Bize o topluluğun süs eşyalarından bazıları yükletilmişti, onları kaldırıp attık; aynı şekilde Samiri de attı.”
Biz sana verdiğimiz sözden caymadık ama Samiri, Mısır askerlerinin evlerinden aldığımız ziynetleri ateşe atın eritelim dedi biz de attık. Samiri de attı.
88-Feaḣrace lehum ‘iclen ceseden lehu ḣuvârun fekâlû hâżâ ilâhukum ve-ilâhu mûsâ fenesiy(e)
-O, onlara bir buzağı heykeli yapmıştı ki böğürmedeydi. O ve ona uyanlar işte bu dediler, sizin de mabudunuz, Musa’nın da mabudu, fakat Musa, unuttu bunu.
-Böylece onlara böğüren bir buzağı heykeli döküp çıkardı, ‘İşte bu sizin ilahınız, Musa’nın ilahı da budur; fakat (Musa) unuttu’ dediler
-Samiri onlar için, böğürmesi olan bir buzağı heykeli çıkardı. Dediler ki: “Bu, hem sizin hem de Musa’nın tanrısıdır. Ama Musa unuttu.”
Samiri o erimiş ziynet eşyalarından böğüren bir buzağı yaptı. Bu bizim ve Musa’nın tanrısı dedi ama Musa unuttu bize bunu yapmayı dedi.
89-Efelâ yeravne ellâ yerci’u ileyhim kavlen velâ yemliku lehum darran velâ nef’â(n)
-Görmüyorlar mıydı, onlara bir söz söyleyemiyordu bu heykel ve onlara ne bir zarar veriyordu, ne bir fayda.
-Onun kendilerine bir sözle cevap vermediğini ve onlara bir zarar veya fayda sağlamaya gücü olmadığını görmüyorlar mı?
-Görmüyorlar mı ki; o buzağı onlara bir sözü geri çeviremiyor, kendilerine bir zarar veremiyor, bir yarar sağlayamıyor.
Musa, nasıl olur görmüyor musunuz, sizinle konuşamıyor, zarar veya fayda bile veremiyor. Nasıl ona tanrı dersiniz. Nasıl Samiri ye inanırsınız.
90-Velekad kâle lehum hârûnu min kablu yâ kavmi innemâ futintum bih(i)(s) ve-inne rabbekumu-rrahmânu fettebi’ûnî ve etî’û emrî
-Andolsun ki Harun, daha önce onlara, ey kavmim demişti, siz bununla sınanmadasınız ancak ve şüphe yok ki Rabbiniz rahmandır, bana uyun ve emrime itaat edin.
-Andolsun, Harun bundan önce onlara: ‘Ey kavmim, gerçekten siz bununla fitneye düşürüldünüz (denendiniz). Sizin asıl Rabbiniz Rahman (olan Allah)dır; şu halde bana uyun ve emrime itaat edin’ demişti.
-Yemin olsun, Harun daha önce onlara şunu söylemişti: “Ey kavmim, siz bununla imtihan edildiniz. Sizin Rabbiniz o Rahman’dır. Artık bana uyun, emrime itaat edin.”
Daha önce Harun onlara başınıza dert açıyorsunuz, sizin rabbiniz Rahmandır. Dinleyin beni diye uyarmıştı.
91-Kâlû len nebraha ‘aleyhi ‘âkifîne hattâ yerci’a ileynâ mûsâ
-Onlar, Musa, dönüp gelinceye dek demişlerdi, biz bu heykele tapmadan kesin olarak vazgeçmeyiz
-Demişlerdi ki: ‘Musa bize geri gelinceye kadar ona (buzağıya) karşı bel büküp önünde eğilmekten kesinlikle ayrılmayacağız
-Onlar şöyle demişlerdi: “Musa bize dönünceye kadar ona tapıcılar olmakta devam edeceğiz.”
Ama onlar, Musa gelene kadar biz buna tapacağız, sen bizi durduramasın demişlerdi.
92-Kâle yâ hârûnu mâ mene’ake iż raeytehum dallû
-Musa, ey Harun dedi, bunların doğru yoldan saptıklarını görünce ne mani oldu da.
-(Musa da gelince:) ‘Ey Harun’ demişti. ‘Onların saptıklarını gördüğün zaman seni (onlara müdahale etmekten) alıkoyan neydi?’
-Musa dedi: “Ey Harun, onların saptıklarını gördüğün zaman seni ne engelledi de,
Musa bu aralarındaki konuşmaları bilmediği için Harun’a kızdı, (Saçını sakalını yakaladı) neredeydin, bunları durdurmamanın sebebi neydi diye bağırdı.
93-Ellâ tettebi’an(i)(s) efe’asayte emrî
-Bana uymadın, yoksa emrime isyan mı ettin?
-Niye bana uymadın, emrime baş mı kaldırdın?’
-Benim ardım sıra gelmedin. Emrime isyan mı ettin?”
Niye amacımıza uymadın, isyan mı ettin yoksa.
94-Kâle yebne umme lâ te/ḣuż bilihyetî velâ bira/sî(s) innî ḣaşîtu en tekûle ferrakte beyne benî isrâ–île velem terkub kavlî
-Anam oğlu dedi, sakalımı, başımı bırak benim, gerçekten de, sözüme tam uymadın da İsrailoğullarının arasına ayrılık saldın diyeceğinden korktum
-Dedi ki: ‘Ey annemin oğlu, sakalımı ve başımı tutup-yolma. Ben, senin: ‘İsrailoğulları arasında ayrılık çıkardın, sözümü önemsemedin’ demenden endişe edip korktum
-Harun dedi: “Ey annemin oğlu! Sakalımı, başımı tutma. Ben senin şöyle diyeceğinden korkmuştum: ‘Beniisrail arasına ayrılık soktun, sözüme bağlı kalmadın.’”
Harun, bırak saçımı sakalımı, ben onların bölünmelerini istemedim, yoksa sen dönünce bana kızacaktın, bu insanları bir arada niye tutamadın diye dedi.
95-Kâle femâ ḣatbuke yâ sâmiriyy(u)
-Sen ne diye bu işi işledin ey Samiri dedi Musa.
-(Musa) Dedi ki: ‘Ya senin amacın nedir ey Samiri?’
-Musa dedi: “Senin derdin neydi, ey Samiri?”
Musa Samiri’ye döndü, senin derdin ne, ne diye böyle bir işe kalkıştın.
96-Kâle basurtu bimâ lem yebsurû bihi fekabedtu kabdaten min eśeri-rrasûli fenebeżtuhâ vekeżâlike sevvelet lî nefsî
-Samiri, onların görmediklerini gördüm ben, sana gelen elçi meleğin izinden bir avuç toprak aldım, eriyen külçeye attım onu ve nefsim, bu işi bana böylece hoş gösterdi dedi
-Dedi ki: ‘Ben onların görmediklerini gördüm, böylece elçinin izinden bir avuç alıp atıverdim; böylelikle bana bunu nefsim hoşa giden (bir şey) gösterdi
-Samiri dedi: “Onların görmediklerini gördüm. Resulün izinden bir avuç avuçladım da onu attım. Nefsim bana böylesini hoş gösterdi.”
Samiri, ben onların görmediği bir şey gördüm, sana gelen elçinin izini gördüm. Oradan toprak alıp erimiş külçeye attım, belki benimle de konuşur diye ses çıkaracağı delikler yaptım. Buna iyicene inandım ama olmadı.
97-Kâle feżheb fe-inne leke fî-lhayâti en tekûle lâ misâs(e)(s) ve-inne leke mev’iden len tuḣlefeh(u)(s) venzur ilâ ilâhike-lleżî zalte ‘aleyhi ‘âkifâ(en)(s) lenuharrikannehu śümme lenensifennehu fî-lyemmi nesfâ(n)
-Git hadi dedi Musa, hiç şüphe yok ki hayatta cezan, rastladığına yaklaşma, dokunma bana demendir ve sana bir de azap vaadedilmiştir ki değişmesine imkan yok; kulluğunda bulunup durduğun mabuduna bak da gör, onu biz yakacağız, sonra da kaldırıp denize atacağız.
-Dedi ki: “Haydi çekip git, artık senin hayatta (hakettiğin ceza: ‘Bana dokunulmasın’) deyip yerinmendir.’ Ve şüphesiz senin için kendisinden asla kaçınamayacağın (azab dolu) bir buluşma zamanı vardır. Üstüne kapanıp bel bükerek önünde eğildiğin ilahına bir bak; biz onu mutlaka yakacağız, sonra darmadağın edip denizde savuracağız
-Musa dedi: “Defol, çünkü sen, hayatın boyunca ‘bana dokunmayın’ diyeceksin. Ve senin için asla kaytaramayacağın bir hesap zamanı da var. O başını bekleyip durduğun tanrına bir bak. Onu kesinlikle yakacağız, sonra da un-ufak edip denize dökeceğiz.”
Musa git buradan dedi. İnsanlar seni linç etmeden. Korkudan ömür boyu herkesten kaçacaksın. Bizde yaptığın o buzağıyı tekrar eritip denize atacağız dedi.
98-İnnemâ ilâhukumu(A)llâhu-lleżî lâ ilâhe illâ hu(ve)(c) vesi’a kulle şey-in ‘ilmâ(n)
-Mabudunuz, ancak Allah’tır ki yoktur ondan başka tapacak; bilgisi, her şeye şamildir
-Sizin ilahınız yalnızca Allah’tır ki, O’ndan başka ilah yoktur. O, ilim bakımından her şeyi kuşatmıştır
-Gerçek olan şu ki, sizin ilahınız kendisinden başka hiçbir tanrı olmayan Allah’tır. O, ilim bakımından herşeyi çepeçevre kuşatmıştır.
Sizin tek ilahınız Allah’tır. Ondan başka ilah yoktur. İlim, bilgi yalnız ondan gelir. Sendeki şeytanın vesvesesi.
99-Keżâlike nakussu ‘aleyke min enbâ-i mâkad sebak(a)(c) vekad âteynâke min ledunnâ żikra(n)
-İşte böylece geçmişlerin ahvalinden bir kısmını sana hikaye etmedeyiz ve şüphe yok ki sana katımızdan bir de Kur’an verdik
-Sana geçmişlerin haberlerinden bir bölümünü böylece aktarıyoruz. Gerçekten, sana katımızdan bir zikir verdik
-İşte böylece, geçip gitmişlerin haberlerinden bir kısmını sana anlatıyoruz. Biz sana katımızdan da bir Zikir vermişizdir.
İşte böyle ya Muhammed, sana geçmişten güzel bir hikâye anlattık. Üzerinde düşün, şeytanın vesvese verdiği ilimler üzerine gitmeyin. Bak biz sana bizden bir zikir verdik, onun rehberliği ışığında ilim çalışmaları yapın.
(Sıçrama, zaman ve mekân atlama, Loop ilmi olabilir)
100-Men a’rada ‘anhu fe-innehu yahmilu yevme-lkiyâmeti vizrâ(n)
-Kim yüz çevirirse ondan şüphe yok ki kıyamet günü, ağır bir yük yüklenecek
-Kim bundan yüz çevirirse, şüphesiz kıyamet günü o, bir günah-yükü yüklenecektir.
-Kim ondan yüz çevirirse, kıyamet günü bir günah yüklenecektir.
Kim Kuran dışı ilimlere giderse, öbür tarafa birçok şeyden sorumlu olarak gelecektir.
101-Ḣâlidîne fîh(i)(s) vesâe lehum yevme-lkiyâmeti himlâ(n)
-Ebedi olarak kalacak azab içinde; bu, kıyamet günü, onlara ne de kötü bir yük
-O (yükün altı)nda ebedi olarak kalıcıdırlar. Bu, kıyamet günü onlar için ne kötü bir yüktür
-Sürekli olarak o yükün altındadır; kıyamet gününde bu onlar için ne kötü yüktür!
Sorumlu olduğun o suç hesap günü için ne kötü bir yüktür.
102-Yevme yunfeḣu fî-ssûri venahşuru-lmucrimîne yevme-iżin zurkâ(n)
-Surun üfürüleceği gün o mücrimleri gözleri göğermiş bir halde haşrederiz
-Sur’a üfürüleceği gün, biz suçlu-günahkarları o gün, (yüzleri kara, gözleri) gömgök (kaskatı ve kör) olarak’ toplayacağız
-O gün sura üfürülür ve günahkarları o gün gözleri gömgök bir halde haşrederiz.
Sur üfürüldükten sonra o günahkârlar etrafa şaşkın şaşkın bakacaklar.
(Birinci Sur üfürülmesi kıyamet, ikinci Sur üfürülmesi Akdelikten çıkma, yeni alemin oluşması ve açılan yeni alemde, insanların dirileceği enerjinin gelmesi olabilir veya sıçrama, loop, zaman ve mekan değişmesi olabilir)
103-Yeteḣâfetûne beynehum in lebiśtum illâ ‘aşrâ(n)
-Aralarında gizligizli konuşup ancak derler, on geceden fazla kalmadınız dünyada
-(Dünyada) Yalnızca on (gün) kaldınız’ diye kendi aralarında fısıldaşacaklar
-Aralarında fısıldaşır gibi konuşurlar: “Ancak on gün filan kaldınız.”
Orada birbirlerine biz 10 gün falan kaldık herhalde derler.
104-Nahnu a’lemu bimâ yekûlûne iż yekûlu emśeluhum tarîkaten in lebiśtum illâ yevmâ(n)
-Ne dediklerini daha iyi biliriz biz aklı ve yolu yoradamı daha düzgün olanın ancak bir günceğiz kaldınız dediği zaman.
-Onların sözünü ettiklerini biz daha iyi biliyoruz. Tutulan yol bakımından onların daha üst olanları ise: ‘Siz yalnızca bir gün kaldınız’ derler
-Onların söylemekte olduklarını biz daha iyi biliriz. Yolca en seçkinleri olan şöyle diyordu: “Eni-sonu, bir gün kaldınız.”
Biz ne dediklerini biliyoruz. İçlerinden en kafası çalışanı, yok ya, hepsi hepsi bir gün kaldınız der.
(Gizli bilgi, örnek olarak 10110010110 gibi bilgisayar kodları olabilir)
105-Veyes-elûneke ‘ani-lcibâli fekul yensifuhâ rabbî nesfâ(n)
-O gün dağlar ne olur diye soruyorlar sana; de ki: Rabbim onları unufak eder, kuma döndürür de savurur.
-Sana dağlar hakkında soruyorlar. De ki: ‘Benim Rabbim, onları darmadağın edip savuracak’
-Sana dağlardan soruyorlar. De ki: “Rabbim onları un-ufak edecektir.”
Bazı insanlar, kıyamet olacak diyorsun, peki, bu kadar sağlam olan dağlar ne olacak diye soruyorlar. Deki, onlar un ufak olacak, param parça olacak, toz gibi etrafa savrulacak.
106-Feyeżeruhâ kâ’an safsafâ(n)
-Yeryüzünü dümdüz bir hale getirir
-Yerlerini bomboş, çırçıplak bırakacaktır.’
-Yerlerini bomboş, dümdüz bırakacaktır.”
Yerleri bomboş olacak.
(yerler başka bir yere, gökler başka bir göğe dönüşecek)
107-Lâ terâ fîhâ ‘ivecen velâ emtâ(n)
-Orada ne bir iniş görebilirsin, ne bir tümsek
-Orada ne bir eğrilik göreceksin, ne bir tümsek
-Yerlerinde ne bir eğrilik ne de bir yumruluk görmeyeceksin.”
Dağ değil tümsek bile göremeyeceksin.
108-Yevme-iżin yettebi’ûne-ddâ’iye lâ ‘ivece leh(u)(s) veḣaşe’ati-l-asvâtu lirrahmâni felâ tesme’u illâ hemsâ(n)
-O gün hiçbir kimse kalmaz ki Allah’a davet edene uymasın ve rahmanın heybetinden sesler kesilir, ancak ayak sesleri, tıpırtılar halinde duyulabilir
-O gün, kendisinden sapma imkanı olamayan çağırıcıya uyacaklar. Rahmana karşı sesler kısılmıştır; artık bir hırıltıdan başka bir şey işitemezsin
-O gün, eğip bükmesi olmayan davetçiye uyarlar. Rahman’ın huzurunda sesler kısılır, artık bir hışıltıdan başka bir şey işitmezsin.
O gün her şey bir çekime, çekimin enerjisine kapılıp ona (karadeliğe) doğru giderler, çekilirler. Gitme sesinden başka bir ses duyulmaz.
109-Yevme-iżin lâ tenfe’u-şşefâ’atu illâ men eżine lehu-rrahmânu veradiye lehu kavlâ(n)
-O gün rahmanın izin verdiği ve sözünden hoşnut olduğu kimseden başka hiçbir fert şefaat de edemez.
-O gün, Rahmanın kendisine izin verdiği ve sözünden hoşnut olduğu kimseden başkasının şefaati bir yarar sağlamaz
-O gün şefaat yarar sağlamaz. Ancak Rahman’ın izin verdiği ve sözünden hoşnut olduğu kimse müstesna…
Orada kimse kimseye yardım edemez. Allah’ın izin verdiği, kitaba uyup ona göre ilmini yapanlar hariç.
110-Ya’lemu mâ beyne eydîhim vemâ ḣalfehum velâ yuhîtûne bihi ‘ilmâ(n)
-Önlerinde ne varsa onu da bilir, artlarında ne varsa onu da ve onların bilgisi, bunu ihata edemez
-O, önlerindekini de, arkalarındakini de bilir. Onlar ise, bilgi bakımından O’nu kavrayıp kuşatamazlar
-Onların önden gönderdiklerini de arkada bıraktıklarını da bilir, ama onlar O’nu ilimle kuşatamazlar.
Yanlış ilim yapanlar hatalarını anlarlar. Onların bilgisi, ilmi bu geçmeye yeterli değildir.
111-Ve’aneti-lvucûhu lilhayyi-lkayyûm(i)(s) vekad ḣâbe men hamele zulmâ(n)
-Bütün yüzler eğilir diri ve her an yarattıklarını tedbir ve tasarruf eden mabuda; bir zulüm yükünü yüklenmiş olanlarsa mahrumiyet içindedir
-(Artık bütün) Yüzler, diri, kaim olanın önünde eğik durmuştur ve zulüm yüklenen ise yok olup gitmiştir
-Bütün yüzler o Hayy ve Kayyum önünde yere inmiştir. Zulüm taşıyan perişan olup gitmiştir.
Herkes yaşamak ve sonsuz olan yere geçmek ümidindedir. Zalimler biraz perişandır. En sona bırakılmışlardır.
112-Vemen ya’mel mine-ssâlihâti vehuve mu/minun felâ yeḣâfu zulmen velâ hedmâ(n)
-Fakat inanarak iyi işlerde bulunan ne günahının arttırılmasından korkar, ne sevabının eksiltilmesinden
-Kim de bir mü’min olarak, salih olan amellerde bulunursa, artık o, ne zulümden korksun, ne hakkının eksik tutulmasından
-Mümin olarak hayra ve barışa yönelik iyilikler yapan ise ne haksızlığa uğratılmaktan korkar ne de ezilip horlanmaktan.
Orada müminlere, işini doğru yapanlara korku yoktur ne de haksızlığa uğrarlar. Otomatik olarak rahatça geçerler.
113-Vekeżâlike enzelnâhu kur-ânen ‘arabiyyen vesarrafnâ fîhi mine-lva’îdi le’allehum yettekûne ev yuhdiśu lehum żikrâ(n)
-İşte biz, belki çekinirler, yahut onlara bir öğüt olur, bir ibret verir diye Arapça olan Kur’an’ı indirdik ve onda, bazı tehditleri tekrartekrar söyledik, açıkladık
-Böylece biz onu, Arapça bir Kur’an olarak indirdik ve onda korkulacak şeyleri türlü şekillerde açıkladık; umulur ki korkup-sakınırlar ya da onlar için düşünme (yeteneğini) oluşturur
-Biz onu işte böyle, Arapça bir Kur’an olarak indirdik ve onun içinde tehditleri türlü ifadelerle sıraladık ki korunabilsinler, yahut da Kur’an onlara yeni bir hatırlatıcı / hatırlatma sunsun.
Biz bu Kuranı Arapça olarak indirdik. Bütün bu bilgileri, lazım olan bilgileri açıkladık. Sizler bu kitabı okuyup ilmini çalışın ki kurtulasınız.
114-Fete’âla(A)llâhu-lmeliku-lhakk(u)(k) velâ ta’cel bilkur-âni min kabli en yukdâ ileyke vahyuh(u)(s) vekul rabbi zidnî ‘ilmâ(n)
-Çok yücedir her şeye sahip ve mutasarrıf olan gerçek Allah ve acele etme Kur’an’ı okumak için sana vahiy tamamlanmadan ve de ki: Rabbim, bilgimi çoğalt.
-Hak olan, biricik hükümdar olan Allah yücedir. Onun vahyi sana gelip-tamamlanmadan evvel, Kur’an’ı (okumada) acele etme ve de ki: ‘Rabbim, ilmimi arttır.
-O Melik / o hak hükümdar olan Allah, yüceler yücesidir. Sana vahyi tamamlanmadan önce, Kur’an hakkında aceleci olma. Şöyle de: “Rabbim, ilmimi artır!”
Her şeyin sahibi, idaresi ona ait olana yalvar, Bütün Kuranı okuduktan sonra, aceleci olma. Tümünü dikkate alarak tekrar tekrar anlamaya çalış. Anlamada takıldığın yerlerin cevabını ara. Bulamıyorsan Rabbim benim ilmimi çokça arttır diye yalvar, yakar.
115-Velekad ‘ahidnâ ilâ âdeme min kablu fenesiye velem necid lehu ‘azmâ(n)
-Andolsun ki daha önce Âdem’le de ahitleşmiştik de unutmuştu ve onu, bilerek, isteyerek günah işleyen bir adam olarak da bulmamıştık.
-Andolsun, biz bundan önce Adem’e ahid vermiştik, fakat o, unuttu. Biz onda bir kararlılık bulmadık
-Andolsun, biz daha önce Adem’e ahit verdik de unuttu; biz onda bir kararlılık bulmadık.
Biz Âdeme bütün bilgileri ve bu ilimleri vermiştik. Bütün eşyanın vasıflarını, kullanımını öğretmiştik. Ama o, o ağaçtan yiyince (başka bilgilerin peşinde koşunca) çok önemli olan bilgileri unuttu.
116-Ve-iż kulnâ lilmelâ-iketi-scudû li-âdeme fesecedû illâ iblîse ebâ
-Hani, meleklere demiştik ki: Âdem’e secde edin, onlar da secde etmişlerdi, yalnız İblis secde etmekten çekinmişti
-Hani biz meleklere: ‘Adem’e secde edin’ demiştik, İblis’in dışında (diğerleri) secde etmişlerdi, o, ayak diremişti
-Hani meleklere, “Adem’e secde edin” demiştik de İblis müstesna hepsi secde etmişti. İblis dayatmıştı.
Hani meleklere Âdeme secde etmelerini söylemiştik. İblis etmemişti. Diğer bütün melekler secde etti.
117-Fekulnâ yâ âdemu inne hâżâ ‘aduvvun leke velizevcike felâ yuḣricennekumâ mine-lcenneti feteşkâ
-Demiştik ki: Ey Âdem, şüphe yok ki bu, sana ve eşine düşmandır, sakın sizi cennetten çıkarmasın sonra zahmetlere uğrarsınız
-Bunun üzerine dedik ki: ‘Ey Adem, bu gerçekten sana ve eşine düşmandır; sakın sizi cennetten sürüp çıkarmasın, sonra mutsuz olursun
-Bunun üzerine biz şöyle demiştik: “Ey Adem! Şu, senin de eşinin de düşmanıdır, dikkat et de sizi cennetten çıkarmasın; sonra bedbaht olursun.”
Âdemi ikaz etmiştik. İblis senin ve eşinin düşmanıdır diye. Sakın senin seviyeni düşürmesin. (Cennet seviyesinden sıçrama yapıp dünya seviyesine geçer) orada hiçbir şey bilmeden sıfırdan başlar bedbaht olursunuz demiştim.
118-İnne leke ellâ tecû’a fîhâ velâ ta’râ
-Çünkü aç kalmaman da ancak oradadır, çıplak kalmaman da.
-Şüphesiz, senin acıkmaman ve çıplak kalmaman orda (cennette kalmana bağlı)dır.’
-Senin burada ne acıkman söz konusudur ne de çıplak kalman.”
Burada (bu Hal de) sen ne acıkırsın nede çıplak kalırsın.
119-Veenneke lâ tazmeu fîhâ velâ tadhâ
-Ve sen orada susamazsın, güneşin harareti de dokunmaz sana.
-Ve gerçekten sen burada susamayacaksın ve (yakıcı sıcakta) yanmayacaksın da.’
-Ve sen burada ne susayacaksın ne de güneşten yanacaksın.”
Susamazsın, güneşte de yanmazsın dedik.
120-Fevesvese ileyhi-şşeytânu kâle yâ âdemu hel edulluke ‘alâ şecerati-lḣuldi vemulkin lâ yeblâ
-Şeytan, ona vesvese verdi de ey Âdem dedi, sana ebedilik ağacını ve zeval bulmayacak devleti göstereyim mi?
-Sonunda şeytan ona vesvese verdi; dedi ki: ‘Sana sonsuzluk ağacını ve yok olmayacak bir mülkü haber vereyim mi?
-Derken şeytan ona şöyle diyerek vesvese verdi: “Ey Adem! Sana, sonsuzluk ağacıyla eskimez-çökmez mülk ve saltanatı göstereyim mi?”
Şeytan onlara, size hiç unutmayacağınız sonsuz bilgi ağacını göstereyim mi dedi.
121-Feekelâ minhâ febedet lehumâ sev-âtuhumâ vetafikâ yaḣsifâni ‘aleyhimâ min veraki-lcenne(ti)(c) ve’asâ âdemu rabbehu feġavâ
-İkisi de o ağacın meyvesından yediler de avret yerlerini gördüler ve cennetteki ağaçların yapraklarıyla avret yerlerini örtmeye koyuldular ve Âdem, Rabbinin emrine karşı geldi de umduğundan mahrum oldu
-Böylece ikisi ondan yediler, hemen ardından ayıp yerleri kendilerine açılıverdi, üzerlerini cennet yapraklarından yamayıp-örtmeye başladılar. Adem, Rabbine karşı gelmiş oldu da şaşırıp-kaldı
-Nihayet ikisi de ondan yedi. Bunun üzerine çirkin yerleri kendilerine açıldı; üzerlerine cennet yapraklarından örtmeye başladılar. Adem, Rabbine isyan etmiş, şaşırıp kalmıştı.
Sonunda ikisi de o ağacın meyvesini yediler. İlk öğrendikleri avret yerlerinin şuuruna varmak oldu. Hemen yaprakları örtüşmeye başladılar. Rabbine isyan ettiklerini anladılar ve şaşırıp kaldılar.
122-Śumme-ctebâhu rabbuhu fetâbe ‘aleyhi vehedâ
-Sonra da Rabbi seçti onu, kabul etti tövbesini ve onu doğru yola sevketti.
-Sonra Rabbi onu seçti, tevbesini kabul etti ve doğru yola iletti
-Sonra, Rabbi onu arıtıp temizledi, onun tövbesini kabul edip kendisini iyiye ve doğruya kılavuzladı.
Rabbi onları affetti. Tövbesini kabul etti. Doğru yola kılavuzladı. (Ama seviyelerini düşürdü)
123-Kâle-hbitâ minhâ cemî’an ba’dukum liba’din ‘aduvv(un)(s) fe-immâ ye/tiyennekum minnî huden femeni-ttebe’a hudâye felâ yadillu velâ yeşkâ
-Hepiniz dedi, inin oradan; bir kısmınız, bir kısmınıza düşman olsun. Fakat benden, size bir yol gösteren geldi mi onu kabul edip doğru yoluma uyan, ne dünyada yoldan çıkar, ne ahirette kutsuzluğa düşer
-Dedi ki: ‘Kiminiz kiminize düşman olarak, hepiniz oradan inin. Artık size benden bir yol gösterici gelecektir; kim benim hidayetime uyarsa artık o şaşırıp sapmaz ve mutsuz olmaz
-Allah dedi: “İkiniz birlikte inin oradan. Birbirinize düşmansınız. Benden size bir hidayet geldiğinde, benim o hidayetime uyan artık ne sapar ne de bedbaht olur.”
Hepiniz inin o seviyeden, birbirinize devamlı düşman olacaksınız. Ta ki size tekrar bu seviyeye gelmeniz için bir yol gösterici (Hz.Muhammed, Kuran) yollayana kadar. Ona uyarsanız kurtulur bu seviyeye tekrar gelirsiniz.
(Hz.Adem’i affediyor ama hepiniz inin aşağıya deyip dünya yaşamına yolluyor. Yani tekrar sıfır günahsız olarak başlayıp tekamül etmemizi istiyor)
124-Vemen a’rada ‘an żikrî fe-inne lehu ma’îşeten dankân venahşuruhu yevme-lkiyâmeti a’mâ(n)
-Beni anmadan yüz çevirene gelince: Dünyada ona dar bir geçim var, kıyamet günü de onu kör olarak haşrederiz.
-Kim de benim zikrimden yüz çevirirse, artık onun için sıkıntılı bir geçim vardır ve biz onu kıyamet günü kör olarak haşredeceğiz
-Kim benim Zikrim’den / Kur’an’ımdan yüz çevirirse onun için zor, sıkıcı bir hayat şekli / bir geçim vardır; kıyamet günü de onu kör olarak haşrederiz.
Kim benim gönderdiğim yol göstericiyi dinlemezse, bu dünya seviyesinde, o sıkıcı bir hayat yaşayacaktır. Kıyamette buraya kör (ilimden bihaber) olarak gelecektir.
125-Kâle rabbi lime haşertenî a’mâ vekad kuntu basîrâ(n)
-Ya Rabbi der, beni neden kör haşrettin, halbuki ben görüyordum
-O da (şöyle) demiş olur: -Ben görmekte olan biriyken, beni niye kör olarak haşrettin Rabbim?
-O der ki: “Rabbim, beni neden kör haşrettin, ben gören biri idim?”
Ya Rabbim der, beni niye böyle kör olarak canlandırdın. Ben kör değildim.
126-Kâle keżâlike etetke âyâtunâ fenesîtehâ(s) vekeżâlike-lyevme tunsâ
-Böylece der, sana delillerim geldi de unutuverdin onları, işte sen de tıpkı o çeşit unutulmadasın bugün.
-(Allah da) Der ki: ‘İşte böyle, sana ayetlerimiz gelmişti, fakat sen onları unuttun, bugün de sen işte böyle unutulmaktasın
-Allah buyurur: “Ayetlerimiz sana geldiğinde sen böyle unutmuştun; bugün de sen aynı şekilde unutuluyorsun.”
Sen gönderdiğim yol göstericiyi dinlemedin, görmedin, şimdi, burada da görme.
127-Vekeżâlike neczî men esrafe velem yu/min bi-âyâti rabbih(i)(c) vele’ażâbu-l-âḣirati eşeddu veebkâ
-Ve işte biz, suç işlemekte ileri gidenleri ve Rabbinin ayetlerine inanmayanları böyle cezalandırırız; ahiret azabıysa elbette daha da çetindir, daha da sürekli
-İşte biz ölçüsüzce davrananları ve Rabbinin ayetlerine inanmayanları böyle cezalandırırız; ahiretin azabı ise gerçekten daha şiddetli ve daha süreklidir
-İsraf eden / haddi aşan ve Rabbinin ayetlerine inanmayan kimseleri biz böyle cezalandırırız. Ve ahiretin azabı çok daha şiddetli, çok daha kalıcıdır.
Suçluları ve ayetlerimize inanmayanları dünyada mutsuz ederiz. Bu, Ahirette daha şiddetli ve uzun sürer.
128-Efelem yehdi lehum kem ehleknâ kablehum mine-lkurûni yemşûne fî mesâkinihim(k) inne fî żâlike leâyâtin li-ulî-nnuhâ
-Onlardan önce nice ümmetleri helak ettik; bu, onları doğru yola sevketmez mi ki? Onların yerlerinde, yurtlarında gezip duruyorlar. Şüphe yok ki bunda, aklı başında olanlara deliller var.
-Kendilerinden önceki nesillerden nicelerini yıkıma uğratmamız, onları doğruya yöneltmedi mi? (Oysa bugün kendileri) onların kaldıkları yerlerde (tarihi kalıntıları üzerinde) gezinip duruyorlar. Şüphesiz bunda sağduyu sahipleri için ayetler vardır
-Kendilerinden önceki nesillerden nicelerini helak etmemiz onları yola getirmedi mi? Onların yurtlarında / barınaklarında dolaşıp duruyorlar. Akıl sahipleri için bunda elbette ibretler vardır.
İnanmazsanız bakın sizden önce yaşamış ümmetlerin akıbetlerine. Doğru yolda yürümek isteyenler, aklı çalışanlar bunları görüp ibret alsınlar.
129-Velevlâ kelimetun sebekat min rabbike lekâne lizâmen veecelun musemmâ(n)
-Rabbinin söylenmiş bir sözü, takdir edilmiş bir hükmü olmasaydı ve o hükmün muayyen bir zamanı bulunmasaydı onlara da azap gelip çetıverirdi
-Eğer Rabbinden geçmiş bir söz ve adı konulmuş (belirlenmiş) bir süre (ecel) olmasaydı muhakkak (yıkım azabı) kaçınılmaz olurdu
-Eğer Rabbin tarafından daha önce söylenmiş bir söz, belirlenmiş bir süre olmasaydı, bunlar için de helak kaçınılmaz olurdu.
Bizler için rabbimin koyduğu belli bir ömür olmasaydı, cezamızı, belamızı çoktan bulurduk.
130-Fasbir ‘alâ mâ yekûlûne vesebbih bihamdi rabbike kable tulû’i-şşemsi vekable ġurûbihâ(s) vemin ânâ-i-lleyli fesebbih veatrâfe-nnehâri le’alleke terdâ
-Söyledikleri sözlere sabret ve Rabbini, hamd ederek gün doğmadan ve batmadan önce ve gecenin bir kısmıyle gün ortasında noksan sıfatlardan tenzih et de rızasına mazhar ol
-Şu halde onların söylediklerine karşı sabırlı ol, güneşin doğuşundan ve batışından önce Rabbini hamd ile tesbih et (yücelt). Gecenin bir bölümünde ve gündüzün uçlarında da tesbihte bulun ki hoşnut olabilesin
-Artık onların söylediklerine sabret; güneşin doğuşundan önce de batışından önce de Rabbini överek tespih et. Gecenin bazı saatleriyle gündüzün iki ucunda da tespih et ki, hoşnutluğa erebilesin.
Sana söylenen kötü sözlere sabret. Güneş doğmadan önce ve güneş batmadan önce (Sabah ve Akşam) rabbini överek tesbih et. Gecenin bir zamanında (Yatsı) ve gün ortasının iki tarafında (öğlen ve ikindi) rabbini tesbih et. Göreceksin ki mutlu olacaksın.
(Burada 5 vakit namaz işaret ediliyor. Sabah ve akşam sesli – överek- okuma, öğlen, ikindi ve yatsı sessiz okuma olarak anlaşılabilir)
131-Velâ temuddenne ‘ayneyke ilâ mâ metta’nâ bihi ezvâcen minhum zehrate-lhayâti-ddunyâ lineftinehum fîh(i)(c) verizku rabbike ḣayrun veebkâ
-Ve onları, bunlara sınamak için dünya yaşayışının ziyneti olarak faydalandırdığımız malamenale gözünü dikme ve Rabbinin rızkı, hem daha hayırlıdır, hem daha sürekli
-Onlardan bazı gruplara, kendilerini denemek için yararlandırdığımız dünya hayatının süsüne gözünü dikme. Senin Rabbinin rızkı daha hayırlı ve daha süreklidir
-Onlardan bazı çiftlere, kendilerini imtihan etmek için iğreti hayatın süsü olarak sunduğumuz nimetlere, gözlerini dikme, Rabbinin rızkı hem daha hayırlı hem daha süreklidir.
Hiçbir zaman kıskanç olma, başkalarının malını mülkünü kıskanma. Herkes verildiği nimete göre imtihan edilir. Senin için rabbinin sana verdikleri daha hayırlı ve süreklidir.
132-Ve/mur ehleke bi-ssalâti vastabir ‘aleyhâ(s) lâ nes-eluke rizkâ(an)(s) nahnu nerzukuk(e)(k) vel’âkibetu littakvâ
-Ehline, namaz kılmalarını emret ve sen de devam et namaza. Senden bir rızık istemiyoruz biz, biziz sana rızık veren ve sonuç, çekinenlerindir
-Ehline (ümmetine) namazı emret ve onda kararlı davran. Biz senden rızık istemiyoruz, biz sana rızık veriyoruz. (Güzel) Sonuç takvanındır
-Ailene namazı emret, kendin de ona sabırla devam et. Biz senden rızık istemiyoruz. Seni biz rızıklandırıyoruz. Sonuç takvanındır.
İlim ehline Kuran çalışmalarını ve anlamalarını emret (burada ailene namaz kılmayı emret diye anlaşılma olabilir). Sende devam et. Biz senden bir şey istemiyoruz. Biz sana öğrenmen için her şeyi veriyoruz. Güzel sonuç öğrenenlerindir.
133-Ve kâlû levlâ ye/tînâ bi-âyetin min rabbih(i)(c) eve lem te/tihim beyyinetu mâ fî-ssuhufi-l-ûlâ
-Ve dediler ki: Bize Rabbinden bir delille, bir mucizeyle gelmeli değil miydin? Evvelki kitaplarda bulunan şeyler, onlara apaçık bildirilmedi mi
-Dediler ki: ‘Bize kendi Rabbinden bir ayet (mucize) getirmesi gerekmez miydi?’ Onlara önceki kitaplarda açık belgeler gelmedi mi?
-Dediler ki: “Rabbinden bize bir mucize getirseydi ya!” Peki, önceki sayfalardaki açık kanıt onlara gelmedi mi?
Bazıları derler ki, bize bir mucize, bir delille gelseydi ya. Bizde iman ederdik. Onlara deki Kurandan önceki kitaplarda deliller, mucizeler yok muydu, hepsini okudunuz. Mazeret uydurmayın.
134-Velev ennâ ehleknâhum bi’ażâbin min kablihi lekâlû rabbenâ levlâ erselte ileynâ rasûlen fenettebi’a âyâtike min kabli en neżille venaḣzâ
-Daha önce, bir azapla helak etseydik onları derlerdi ki: Rabbimiz, bizi horhakir etmeden bir peygamber gönderseydin de delillerine uysaydık.
-Eğer biz onları bundan önceki bir azab ile yıkıma uğratmış olsaydık, şüphesiz diyeceklerdi ki: ‘Rabbimiz, bize bir elçi gönderseydin de, küçülmeden ve aşağılanmadan önce senin ayetlerine tâbi olsaydık
-Eğer biz onları, ondan önce bir azapla helak etseydik mutlaka şöyle diyeceklerdi: “Rabbimiz, ne olurdu bize bir resul gönderseydin de zelil ve rezil olmadan önce senin ayetlerine uysaydık.”
Ayrıca birde, biz onları helak etmiş olsaydık, derlerdi ki, helak etmeden önce bize bir resul gönderseydi ya derler. O zaman iman etmiş olurduk.
135-Kul kullun muterabbisun feterabbesû(s) feseta’lemûne men as-hâbu-ssirâti-sseviyyi vemeni-htedâ
-De ki: Hepimiz beklemekte, gözetlemekteyiz, siz de gözetip durun, yakında bileceksiniz, doğru yola sahib olanlar kimlermiş, doğru yolu bulan kimmiş.
-De ki: ‘Herkes gözetlemektedir; siz de gözleyip durun. Sonunda, dümdüz (dosdoğru) yolun sahipleri kimlermiş ve doğru yola ulaşan kimlermiş, pek yakında öğreneceksiniz.
-De ki: “Herkes bekleyip gözetlemede; hadi siz de bekleyip gözetleyin. Yakında bileceksiniz dosdoğru yolu izleyenler kimlermiş, hidayete eren kimmiş!”
Sen onlara deki, sonunda kim doğru yolda kim değil, o belli olacak. Bekleyelim bakalım.
