İçeriğe geç

Sebe

Kırmızı renkli yazılar Latin alfabesi ile Kuran’ı Kerim; Mavi renkli yazılar Mealler; Siyah renkli yazılar Benim bu meallerden anladıklarım;

—————————————

(Yemen’de bir şehir) (Resmi Mushaf: 34 / İniş Sırası: 58)–

Bu surede Süleyman’dan ve teknolojik gelişmelerden bahsediyor

Bismillahirrahmanirrahim

1-Elhamdu li(A)llâhi-lleżî lehu mâ fî-ssemâvâti vemâ fî-l-ardi velehu-lhamdu fî-l-âira(ti)(c) vehuve-lhakîmu-labîr(u)
-Hamd Allah’a ki onundur ne varsa göklerde ve ne varsa yeryüzünde ve onundur hamd ahirette de ve odur hüküm ve hikmet sahibi ve her şeyden haberdar.
-Hamd, göklerde ve yerde olanların tümü kendisine ait olan Allah’ındır; ahirette de hamd O’nundur. O, hüküm ve hikmet sahibidir, haber alandır
-Hamd, göklerde ve yerde bulunanlar kendisine ait olan Allah’adır. Ölüm ötesi alemde de hamd O’nadır. Hakim’dir O, Habir’dir.

Hamt, Göklerde ve yerde ne varsa kendisinin olan Allah’adır. Öbür âlemde de hamt onadır. O ilmi ile her şeyi bilir ve hâkimdir.
(ilim ve bilgi ile hâkimiyet elde edilir)

2-Ya’lemu mâ yelicu fî-l-ardi vemâ yarucu minhâ vemâ yenzilu mine-ssemâ-i vemâ ya’rucu fîhâ(c) vehuve-rrahîmu-lġafûr(u)
-Yere gireni, oradan çıkanı, gökten ineni, göğe ağanı bilir ve odur rahim olan, suçları örten.
-Yerin içine gireni, ondan çıkanı; gökten ineni ve oraya çıkanı bilir. O, esirgeyendir, bağışlayandır.
-Yerin içine gireni, oradan çıkanı, gökten ineni, oraya yükseleni O bilir. Rahim’dir O, Gafur’dur.

Yerin içine giren, oradan çıkan (katı maddeye takılmadan yerin içine girip öbür taraftan çıkan nesneleri, ışınları, enerjileri bilir). Gökten inen ve göğe çıkanları da bilir. (Onların sizlere zarar vermelerini önleyen, fayda vermelerini sağlayan) Allah merhamet edici ve af edicidir.

3-Vekâle-lleżîne keferû lâ te/tînâ-ssâ’a(tu)(s) kul belâ verabbî lete/tiyennekum ‘âlimi-lġayb(i)(s) lâ ya’zubu ‘anhu miśkâlu żerratin fî-ssemâvâti velâ fî-l-ardi velâ asġaru min żâlike velâ ekberu illâ fî kitâbin mubîn(in)
-Kafir olanlar dediler ki: Kıyamet kopmayacak; de ki: Hayır, gizli şeyleri bilen Rabbime andolsun ki kopacak kıyamet başınıza; zerre kadar bir şey bile gizli kalmaz ondan; göklerde olsun, yeryüzünde bulunsun, bundan da küçük olsun, bundan da büyük olsun, hepsi de apaçık kitaptadır.
-İnkâr edenler, dediler ki: ‘Kıyamet-saati bize gelmez.’ De ki: ‘Hayır, gaybı bilen Rabbime andolsun, o muhakkak size gelecektir. Göklerde ve yerde zerre ağırlığınca hiç bir şey O’ndan uzak (saklı) kalmaz. Bundan daha küçük olanı da, daha büyük olanıda, istisnasız, mutlaka apaçık bir kitapta (yazılı)dır.’
-Küfre sapanlar şöyle dediler: “Kıyamet saati bize gelmez.” De ki: “Hayır, öyle değil! Gaybı bilen Rabbime andolsun ki, o size mutlaka ve mutlaka gelecektir. Göklerde ve yerde zerre miktarı bir şey bile Rabbimden gizli kalmaz. Zerreden daha küçük veya daha büyük hiçbir şey istisna olmamak üzere, herşey apaçık bir Kitap’ta belirlenmiştir;

O giren çıkanlardan zararlı olanlar, o saatin onlar için olacağını sanmazlar. Hayır, onlarda o felakete yakalanacak. O ve onlardan daha küçük, daha büyük ne varsa hepsi o karadeliğe girecek. Sistem o şekilde kurulmuştur.

-4-Liyecziye-lleżîne âmenû ve’amilû-ssâlihât(i)(c) ulâ-ike lehum maġfiratun verizkun kerîm(un)
-İnananları ve iyi işlerde bulunanları mükafatlandırmak için; onlar, öyle kişilerdir ki onlarındır yarlıganma ve güzelim bir rızık.
-(Çünkü O) İman edip salih amellerde bulunanları ödüllendirecek. İşte mağfiret ve üstün rızık onlarındır.
-Ki Allah, iman edip hayra ve barışa yönelik işler sergileyenleri ödüllendirsin. İşte bunlar için bir bağışlanma ve kutlu-bereketli bir rızık vardır.”

Onlardan öbür dünya için lüzumlu olanlar orada kullanılacak. Güzel yerlerde, güzel işlerde kullanılacak,

5-Velleżîne se’av fî âyâtinâ mu’âcizîne ulâ-ike lehum ‘ażâbun min riczin elîm
(in)
-Delillerimizi boşa çıkarmaya uğraşanlara gelince: Onlar, öyle kişilerdir ki onlarındır elemli ve kötü bir azap.
-(Sözde) Aciz bırakmak için ayetlerimiz hakkında çaba harcamış olanlar, işte onlar; onlar için de (en) iğrenç olanından acı bir azab vardır.
-Ayetlerimizi hükümsüz kılmak uğruna koşuşup duranlar var ya, onlar için pislikten, inletici bir azap vardır.

Deney yaparak bak, bunlara (kuarklara, ipliklere) bir şey olmuyor diyenler, karadeliğin enerjisini tam bilemiyorlar. Yakalandıkları vakit azap görecekler.

6-Veyerâ-lleżîne ûtû-l’ilme-lleżî unzile ileyke min rabbike huve-lhakka veyehdî ilâ sirâti-l’azîzi-lhamîd(i)
-Kendilerine bilgi verilenlerse bilirler ki sana Rabbinden indirilen, gerçektir ve üstün ve hamde layık mabudun yolunu göstermededir.
-Kendilerine ilim verilenler ise, Rabbinden sana indirilenin hakkın ta kendisi olduğunu ve üstün, güçlü, övülmeye layık olan (Allah)ın yoluna yöneltipilettiğini görüyorlar.
-Kendilerine ilim verilenler, Rabbinden sana indirilenin, hakkın ta kendisi olduğunu, Hamid ve Aziz olan Allah’ın yoluna kılavuzladığını görürler.

Gerçek ilim sahipleri Allah’ın sana bildirdiği bu bilgilerin doğru olduğunu ilmen görürler. Sonunda her şeyin Allah’ın çizdiği yolda (planı dahilinde) gittiğini bilirler.

7-Vekâle-lleżîne keferû hel nedullukum ‘alâ raculin yunebbi-ukum iżâ muzziktum kulle mumezzekin innekum lefî alkin cedîd(in)
-Ve kafir olanlar dediler ki: Size bir adam gösterelim mi ki paramparça olup dağıldıktan sonra şüphe yok yeniden dirileceğinizi size haber vermede.
-İnkâr edenler dediler ki: ‘Siz darmadağın olup dağıldığınızda, gerçekten sizin yeni bir yaratılışta bulunacağınızı size haber veren bir adamı gösterelim mi size?’
-Küfre batanlar şöyle dediler: “Dağılıp parçalandığınızda, kesinlikle yepyeni bir yaratılış içinde olacağınız yolunda, peygamberce haberler veren bir adamı size gösterelim mi?”

İnanmayan ilim adamları da, bak bizde bir insanı dağıtıp yok ediyoruz sonra başka yere ışınlıyoruz. O gelip size, gözden yok olduktan sonra nasıl tekrar dirildiğini anlatsın, göstersin isterimsiniz.

8-Efterâ ‘ala(A)llâhi keżiben em bihi cinne(tun)(k) beli-lleżîne lâ yu/minûne bil-âirati fî-l’ażâbi ve-ddalâli-lba’îd(i)
-Yalan yere Allah’a mı iftira etmede, yoksa bir delilik mi var onda? Hayır, ahirete inanmayanlar, azapta ve pek büyük bir sapıklık içinde.
-Allah’a karşı yalan mı uyduruyor, yoksa kendisinde bir delilik mi var?’ Hayır, ahirete inanmayanlar, azabta ve uzak bir sapıklık içindedirler.
-Yalan düzüp Allah’a iftira mı ediyor, yoksa çıldırmış mı bu?” Hayır, söyledikleri gibi değil. Gerçek şu ki, ahirete inanmayanlar, dönüşü olmayan bir sapıklık ve bir azap içindedirler.

Ahirete inanmayanlar ışınlama icatları ile her felaketten kaçarız zannederler. İnananların rabbi ile alay ederler.

9-Efelem yerav ilâ mâ beyne eydîhim vemâ alfehum mine-ssemâ-i vel-ard(i)(c) in neşe/ nasif bihimu-l-arda ev nuskit ‘aleyhim kisefen mine-ssemâ-/(i)(c) inne fî żâlike leâyeten likulli ‘abdin munîb(in)
-Önlerinde ve artlarında, onları kuşatan göğe ve yere bakmıyorlar mı hiç? Dilersek yere geçiririz onları, göğün bir parçasını başlarına yıkarız; şüphe yok ki bunda, mabuduna dönüp teslim olan her bir kula elbette bir delil var.
-Onlar, gökten ve yerden önlerinde ve arkalarında olanı görmüyorlar mı? Eğer biz dilersek, onları yerin-dibine geçirir ya da gökten üzerlerine parçalar düşürürüz. Hiç şüphesiz, bunda ‘gönülden (Allah’a) yönelen’ her kul için bir ayet vardır.
-Onlar önlerinde ve arkalarında, gökten ve yerden neler var, görmediler mi? Dilesek onları yere batırırız, ya da üzerlerine gökten parçalar düşürürüz. Hiç kuşkusuz, bütün bunlarda Allah’a yönelen her kul için mutlak bir ibret vardır.

Önlerinde ve arkalarında neler var görmüyorlar. (görünmez enerjiler) , gökten ve yerden neler geçip gidiyor (ışınlar, enerjiler) görmüyorlar. İstersek parçalar düşürerek onların ışınlanmalarını bozarız. İnananlar bu ışınlanma teknolojisinin Allah’ın planı dâhilinde olduğunu görür ve bilirler.

 

Davut—————-

11-Velekad âteynâ dâvûde minnâ fadlâ(en)(s) yâ cibâlu evvibî me’ahu ve-ttayr(a)(s) veelennâ lehu-lhadîd(e)
-Ve andolsun ki biz, Davud’a, katımızdan lutfettik, üstünlük verdik. Ey dağlar dedik, onunla beraber tenzih edin beni ve ey kuşlar, siz de ve ona, demiri yumuşattık.
-Andolsun, biz Davud’a tarafımızdan bir fazl (üstünlük) verdik. ‘Ey dağlar, onunla birlikte (Beni tesbih edip) yankıyla ses verin’ (dedik) ve kuşlara da (aynısını emrettik). Ve ona demiri yumuşattık.
-Yemin olsun, biz Davud’a katımızdan bir lütuf sunduk. “Ey dağlar, onunla birlikte tespih edin ve kuşlar siz de.” dedik. Ve onun için demiri yumuşattık.

Senin o ilminin ilk adımlarını biz Davud’a verdik. Dağları ve kuşları onun emrine verdik. Zor şeyleri (demiri) ona kolaylaştırdık. (madenleri işlemesini öğrettik)

11-Eni-’mel sâbiġâtin vekaddir fî-sserd(i)(s) va’melû sâlihâ(an)(s) innî bimâ ta’melûne basîr(un)
-Zırhlar yap dedik ve onları ne ince, ne kalın, tam münasip bir metanette ör ve iyi işlerde bulunun; şüphe yok ki ben ne yaparsanız hepsini görürüm.
-‘Geniş zırhlar yap, (onları) düzenli bir biçime sok ve hepiniz salih ameller yapın. Gerçekten ben, yaptıklarınızı görenim’ (diye vahyettik).
-Geniş ve uzun zırhlar yap. Dokumasında titiz davran. Siz de iyilik ve barışa yönelik iş yapın. Kuşkusuz, ben yaptıklarınızı görüyorum.

Sağlam zırhlar yapmaya başla. Madenleri işlemekte, birbirine karıştırmakta titiz ol. Sizde daima bu teknolojileri insanların hayrına kullanın. Ben yaptıklarınızı görüyorum dedik.

Süleyman————–

12-Velisuleymâne-rrîha ġuduvvuhâ şehrun veravâhuhâ şehr(un)(s) veeselnâ lehu ‘ayne-lkitr(i)(s) vemine-lcinni men ya’melu beyne yedeyhi bi-iżni rabbih(i)(s) vemen yeziġ minhum ‘an emrinâ nużiku min ‘ażâbi-ssa’îr(i)
-Ve Süleyman’a da rüzgârı ram ettik, sabahleyin bir aylık yol alırdı, akşamleyin bir aylık yol ve ona bakır madenini, sel gibi akıttık ve cinlerden, huzurundan iş işliyenler vardı Rabbinin izniyle ve onlardan, emrimizden çıkana yakıp kavuran azabı tattırırdık.
-Süleyman için de, sabah gidişi bir ay, akşam dönüşü bir ay (mesafe) olan rüzgara (boyun eğdirdik); erimiş bakır madenini ona sel gibi akıttık. Eli altında Rabbinin izniyle iş gören bir kısım cinler vardı. Onlardan kim bizim emrimizden çıkıp-sapacak olsa, ona çılgın ateşin azabından taddırırdık
-Süleyman için de sabah gidişi bir ay, akşam dönüşü bir ay olan rüzgarı görevlendirdik. Onun için erimiş katran / bakır kaynağını sel gibi akıttık. Cinlerden öylesi vardı ki, Rabbinin izniyle onun önünde iş yapardı. Onlardan hangisi buyruğumuzdan yan çizse, alevli ateş azabını kendisine tattırırdık.

Süleyman’da, o madenlerden yaptığı ile rüzgârı kullanarak gidişi bir ay dönüşü bir ay olan mesafeye sabah akşam gider gelirdi. Katran ve bakırı çokça kullanırdı (petrol ve elektrik). Görünmeyen varlıkları da (enerji, cin) Allah’ın ilmi ile kontrollü olarak kullanırdı. Kaçmak isteyenleri ışınlarla şualarla yakardı.

13-Ya’melûne lehu mâ yeşâu min mehârîbe vetemâśîle vecifânin kelcevâbi vekudûrin râsiyât(in)(c) i’melû âle dâvûde şukrâ(an)(c) vekalîlun min ‘ibâdiye-şşekûr(u)
-Kalelerden, heykellerden, büyük havuzlara benzer çanaklardan ve sağlam, yerinden kalkmaz kazanlardan ne isterse yaparlardı ona; ey Davud soyu, şükredin ve kullarımdan pek azı şükreder.
-Ona dilediği şekilde kaleler, heykeller, havuz büyüklüğünde çanaklar ve yerinden sökülmeyen kazanlar yaparlardı. ‘Ey Davud ailesi, şükrederek çalışın.’ Kullarımdan şükredenler azdır.
-Onlar Süleyman için, mihraplardan / kalelerden, heykellerden, havuzlar gibi çanaklardan, yerinden kaldırılamaz kazanlardan ne dilerse yaparlardı. Ey Davud ailesi, şükür olarak iş yapın. Kullarım içinden şükredenler o kadar az ki…

Onlar Süleyman’a kaleler, heykeller, havuzlar gibi çanaklar, ağır kazanlar, ne dilerse yaparlardı. Ey Davut soyundan gelen ilim adamları, her yeni buluşunuzda Allaha hakkıyla şükür edin. Gerçi şükür edenleriniz o kadar az ki.
 
14-Felemmâ kadaynâ ‘aleyhi-lmevte mâ dellehum ‘alâ mevtihi illâ dâbbetu-l-ardi te/kulu minseeteh(u)(s) felemmâ arra tebeyyeneti-lcinnu en lev kânû ya’lemûne-lġaybe mâ lebiśû fî-l’ażâbi-lmuhîn(i)
-Mukadder ölümünü hükmettiğimiz zaman da sopasını yiyen kurttan başka hiçbir mahluk, öldüğünü bildirmedi onlara; yere yıkılınca anlaşıldı ki cinler, gizli olan şeyleri bilselerdi aşağılatıcı azap içinde kalıp durmazlardı
-Böylece onun (Süleymanın) ölümüne karar verdiğimiz zaman, ölümünü, onlara, asasını yemekte olan bir ağaç kurdundan başkası haber vermedi. Artık o, yere yıkılıp-düşünce, açıkca ortaya çıktı ki, şayet cinler gaybı bilmiş olsalardı böylesine aşağılanıcı bir azab içinde kalıp-yaşamazlardı
-Sonunda Süleyman için ölüm hükmünü verdiğimizde, onun ölümünü, değneğini yiyen bir ağaç kurdundan başkası onlara göstermedi. Süleyman yere yığılınca, açıkça anlaşıldı ki, eğer cinler gaybı bilmiş olsalardı, o alçaltıcı azap içinde bekleyip durmazlardı.

Süleyman asasına
(enerji çubuğuna) dayalı şekilde öldü. Öldüğünü kimse anlamadı. Asasını yiyen ağaç kurtları (enerjinin eksilmesi) onun asasını yiyip kırınca, Süleyman’ın yere düşmesinden öldüğü anlaşıldı. Cinlerin olacakları önceden bilme kabiliyetleri olsaydı, çalışmalarını durdurur o kadar yorulmazlardı. (Uzaktan kumanda eden enerji çubuğunun bozulması)

 

Sebeliler———

15-Lekad kâne lisebe-in fî meskenihim âye(tun)(s) cennetâni ‘an yemînin veşimâl(in)(s) kulû min rizki rabbikum veşkurû leh(u)(c) beldetun tayyibetun verabbun ġafûr(un)
-Andolsunki Sebe kavmine, oturdukları yerde bile bir delil vardı, sağda, solda iki bahçe bulunmadaydı; yiyin Rabbinizin rızkından ve şükredin ona; tertemiz bir şehir ve suçları örten bir Rab.
-Andolsun, Sebe’ (halkı)nın oturduğu yerlerde de bir ayet vardır. (Evleri) Sağdan ve soldan iki bahçeliydi. (Onlara demiştik ki:) ‘Rabbinizin rızkından yiyin ve O’na şükredin. Güzel bir şehir ve bağışlayan bir Rabb(iniz var).
-Andolsun, Sebe’ için kendi meskenlerinde bir ibret vardı. Sağ ve soldan iki bahçe. Rabbinizin rızkından yiyin de O’na şükredin. Tertemiz bir belde ve hep affeden bir Rab.

Ant olsun, Sebe halkının yaşadığı memlekette onlar için çok güzel ibretler vardı. Tarımda çok ileri gitmiş, sulama sistemleri güzel yapılmış, sağ ve sol tarafında ekilecek araziler, bağlar, bahçeler vardı. Rablerine şükür ederler ve Rableri onların küçük suçlarını affederdi.

16-Fea’radû feerselnâ ‘aleyhim seyle-l’arimi vebeddelnâhum bicenneteyhim cenneteyni żevâtey ukulin amtin veeślin veşey-in min sidrin kalîl(in)
-Derken yüz çevirdiler de onlara setin suyunu gönderdik ve bahçelerini, ancak böğürtlen, ılgın ve birazcık da köknar yetiştiren iki çorak tarlaya çevirdik
-Ancak onlar yüz çevirdiler, böylece biz de onlara Arim selini gönderdik. Ve onların iki bahçesini, buruk yemişli, acı ılgınlı ve içinde az bir şey de sedir ağacı olan iki bahçeye dönüştürdük.
-Ne var ki onlar yüz çevirdiler; biz de üzerlerine Arim selini gönderdik. Onların iki bahçesini, buruk yemişli, acı ılgınlı, birazcık da sedir ağacı bulunan iki bahçeye çevirdik.

Zamanla inançlarında kayma oldu. Güneşe tapıp yıldız falları işlerini yürütmeye başladılar. Fallara inanıp yaptıkları hatalar yüzünden Arim seli meydana geldi. (Deniz suyu ile karışık baraj suyu olabilir) bahçeleri bastı. Yenmeyen acı meyveler, buruk meyveler, sebzeler büyüyen verimsiz bir yer haline geldi.
(Sebe diyarı ve melikesi Süleyman kıssalarında anlatılır. Filistin ile Yemen arasındaki bağlantı ilginçtir. Dünyanın ve semanın o zamanki konumuna bakmak lazım)

17-Żâlike cezeynâhum bimâ keferû(s) vehel nucâzî illâ-lkefûr(a)
-İşte nankörlükleri yüzünden böyle cezalandırdık onları ve biz, nankör olandan başkasına ceza verir miyiz?
-Böylelikle nankörlük etmeleri dolayısıyla onları cezalandırdık. Biz (nimete) nankörlük edenden başkasını cezalandırır mıyız?
-İşte böyle! Nankörlük ettikleri için onları cezalandırdık. Nankörlerden başkasına ceza verir miyiz hiç!

Elindekinin kıymetini bilmeyen, onu doğru yolda idare etmeyen daima ondanda olur. (Sistemin kuruluşu böyledir)

18-Vece’alnâ beynehum vebeyne-lkurâ-lletî bâraknâ fîhâ kuran zâhiraten vekaddernâ fîhâ-sseyr(a)(s) sîrû fîhâ leyâliye veeyyâmen âminîn(e)
-Onların şehirleriyle kutladığımız şehirler arasında, adeta birbirine bitişik nice şehirler halketmiştik ve o şehirlere gidip gelmeyi kolay bir hale getirmiştik; demiştik ki: Geceleri, gündüzleri emniyet içinde gezin, dolaşın oralarda
-Kendileriyle, içlerinde bereketler kıldığımız memleketler arasında (biri diğerinden) görünebilen şehirler var ettik ve orada yürüme (imkanlarını) takdir ettik: ‘Oralarda geceleri ve gündüzleri güvenlik içinde gezip dolaşın’ (dedik).
-Biz onlarla, içini bereketlerle doldurduğumuz kentler arasında sırt-sırta vermiş kasabalar oluşturduk; bunlar arasında gidiş-gelişler belirledik. “Geceleri ve gündüzleri, güven içinde gezip dolaşın oralarda.” dedik.

Modern güzel şehirlerin yanlarına, yine küçük modern şehirler kuruluydu. Birbirleri ile alışverişte bulunurlardı. Serbest dolaşım yaparlardı.

19-Fekâlû rabbenâ bâ’id beyne esfârinâ vezalemû enfusehum fece’alnâhum ehâdîśe vemezzaknâhum kulle mumezzak(in)(c) inne fî żâlike leâyâtin likulli sabbârin şekûr(in)
-Rabbimiz dediler, gidip geleceğimiz yerlerin aralarını uzaklaştır ve kendilerine zulmettiler, derken onları masala çevirdik, paramparça ettik onları; şüphe yok ki bunda, adamakıllı sabreden ve iyiden iyiye şükreden her kişiye deliller var elbet.
-Onlar ise: ‘Rabbimiz, seferlerimizin arasını aç (şehirlerimiz birbirine çok yakındır) dediler ve kendi nefislerine zulmetmiş oldular. Böylece onları efsaneler(e konu olan bir halk) kıldık ve onları darmadağın edip dağıttık. Şüphesiz bunda, çok sabreden ve çok şükreden herkes için gerçekten ayetler vardır.
-Ama onlar, tutup şöyle dediler: “Rabbimiz, seferimizin arasını uzaklaştır.” Böylece kendilerine zulmettiler de biz de onları efsaneler haline getirdik; hepsini darmadağın ettik. İşte bunda, gereğince sabreden, yeterince şükreden herkes için elbette ibretler vardır.

Şeytan, zamanla onların arası açıldı. Birbirlerine düşman oludular. Sonunda ikisi de harabe haline geldi tarihe karışırlar. Sabır etmesini bilen, şükredenler bu öğütten ibret alsınlar.

20-Velekad saddeka ‘aleyhim iblîsu zannehu fettebe’ûhu illâ ferîkan mine-lmu/minîn(e)
-Ve andolsun ki İblis’in, onlar hakkındaki zannı doğru çıktı, derken, inananlardan bir bölükten başka hepsi de ona uydu
-Andolsun, İblis, kendileri hakkında zannını doğrulamış oldu, böylelikle iman eden bir grup dışında, ona uymuş oldular.
-Andolsun, İblis onlarla ilgili sanısında isabet etti. İnananlardan bir grup dışındakiler ona uydular.

Evet, İblis burada zannında başarılı oldu. İmanında sağlam olanlar dışında hepsi ona uydu. (Halkın çoğu, aralarının açılmasına taraftar oldu)
 
21-Vemâ kâne lehu ‘aleyhim min sultânin illâ lina’leme men yu/minu bil-âirati mimmen huve minhâ fî şek(kin)(k) verabbuke ‘alâ kulli şey-in hafîz(un)
-Ve onlar üzerinde hiçbir kudreti yoktu onun, ancak biz, ahirete inananla o hususta şüphe içinde kalanı ayırt etmek için yaptık bunu ve Rabbin, her şeyi adamakıllı korur, hiçbir şey, bilgisinden dışarı değil.
-Oysa onun, kendilerine karşı hiç bir zorlayıcı-gücü yoktu; ancak biz ahirete iman edeni, ondan kuşku içinde olandan ayırdetmek için (ona bu imkanı verdik). Senin Rabbin, her şeyin üzerinde gözetici-koruyucudur
-Oysa ki onun, onlar üzerinde hiçbir sultası yoktu. Sadece biz; ahirete inananı, onun hakkında kuşkuya düşenden ayırmak için böyle yapıyorduk. Rabbin herşey üzerinde Hafız’dır; kollar, korur, gözetir.
 
Hâlbuki iblisin insanlar üzerinde hiçbir kudreti yoktur. İmanında zayıf olanlar ve imanında şüpheye düşmeyenler iblis sayesinde ayrışır, belli olur. Rabbin her şeyi görür, korur, kollar
 
22-Kuli-d’û-lleżîne ze’amtum min dûni(A)llâh(i)(s) lâ yemlikûne miśkâle żerratin fî-ssemâvâti velâ fî-l-ardi vemâ lehum fîhimâ min şirkin vemâ lehu minhum min zahîr(in)
-De ki: Çağırın Allah’tan başka mabut sandıklarınızı; göklerde ve yeryüzünde bir zerre kadar bile bir şeyleri yoktur onların ve ne eşlikleri, ortaklıkları var Tanrıyla, ne de onun, bunlardan bir yardımcısı var.
-De ki: ‘ Allah’ın dışında (tanrı diye) öne sürdüklerinizi çağırın. Onların göklerde ve yerde bir zerre ağırlığınca bile (hiç bir şeye) güçleri yetmez; onların bu ikisinde hiç bir ortaklığı olmadığı gibi, O’nun bunlardan hiç bir destekçi olanı da yoktur
-De ki: “Allah dışındaki o birşey sandıklarınızı çağırın / onlara yalvarın. Ama onlar, ne göklerde ne de yerde zerre kadar birşeye sahip olamazlar. O göklerde ve yerde onların ortaklığı da yoktur. Ve O’nun onlardan bir destekçisi de yoktur.”

 
O güneşe tapanlara, yıldız falları ile hayatını yaşamaya çalışanlara deki, o taptıkları ne gökte nede yerde hiçbir şeye sahip değiller ve Allah’ın planı dışında hiçbir şeye güçleri yetmez. Bir destekçisi de yoktur.

23-Velâ tenfe’u-şşefâ’atu ‘indehu illâ limen eżine leh(u)(c) hattâ iżâ fuzzi’a ‘an kulûbihim kâlû mâżâ kâle rabbukum(s) kâlû-lhakk(a)(s) vehuve-l’aliyyu-lkebîr(u)
-Katında, izin vermediğinin şefaati kabul edilmez; sonunda, yüreklerindeki korku giderilince Rabbiniz ne dedi derler, onlar da derler ki: Gerçek söz dedi ve odur pek yüce ve pek büyük.
-O’nun katında izin verdiğinin dışında (hiç kimsenin) şefaati yarar sağlamaz. En sonunda kalplerinden korku giderilince (birbirlerine:) ‘Rabbiniz ne buyurdu?’ derler, ‘Hak olanı’ derler. O, çok yücedir, çok büyüktür
-O’nun katında, bizzat kendisinin izin verdiği kimseden başkasının şefaatı yarar sağlamaz. Sonunda, kalplerinden korku giderilince: “Rabbimiz ne dedi?” derler. “Hakkı söyledi, O’dur Aliyy, O’dur Kebir.”

 
O burçlar, Allah’ın planı (dileği) haricinden başka, insanlara ve sisteme ekstra bir etki yapamazlar. Bunun farkına varanlar rahatlar. Niye rahatladın diyenlere, Allah doğru söyledi, o yücedir, o çok büyüktür derler.

 
24-Kul men yerzukukum mine-ssemâvâti vel-ard(i)(s) kuli(A)llâh(u)(s) ve-innâ ev iyyâkum le’alâ huden ev fî dalâlin mubîn(in)
-De ki: Kimdir sizi rızıklandıran göklerden ve yeryüzünden? De ki: Allah ve şüphe yok ki biz, yahut siz elbette doğru yoldayız, yahut da apaçık sapıklık içinde.
-De ki: ‘Sizi göklerden ve yerden rızıklandıran kim?’ De ki: ‘ Allah, gerçekten ya biz, ya da siz her halde bir hidayet üzerindeyiz veya apaçık bir sapıklıkta.’
-De ki: “Göklerden ve yerden sizi kim rızıklandırıyor?” De ki: “Allah! O halde biz yahut siz ya tam hidayet üzerindeyiz yahut açık bir sapıklık içinde.”

 
De ki, Göklerden ve yerden rızıklandıran kimdir? Allah’tır. Bu inanışa göre ya biz doğruyuz yâda yanlışız. (Allahın planında olan burçların etkileri)

25-De ki: Bizim işlediğimiz suçlar, sizden sorulmaz ve sizin yaptıklarınız da bizden sorulmaz.
-De ki: Bizim işlediğimiz suçlar, sizden sorulmaz ve sizin yaptıklarınız da bizden sorulmaz.
-De ki: “Siz bizim işlemiş olduğumuz suçtan dolayı sorulacak değilsiniz; biz de sizin yaptıklarınızdan dolayı sorulacak değiliz.“
-De ki: “Bizim işlediğimiz suçlardan siz sorumlu olmayacaksınız; biz de sizin yaptıklarınızdan sorguya çekilmeyeceğiz.”

 
Buna göre, bizim yanlışımızdan siz sorumlu değilsiniz. Sizin yanlışınızdan da biz sorumlu değiliz.
 
26-Kul yecme’u beynenâ rabbunâ śümme yeftehu beynenâ bilhakki vehuve-lfettâhu-l’alîm(u)
-De ki: Rabbimiz, bizi bir araya toplar, sonra aramızda gerçekle hükmeder ve odur her şeyi bilen ve tam hükmeden.
-De ki: “Rabbimiz (kıyamet günü) bizi bir araya toplayacak, sonra hak ile aramızı ayıracaktır. O, (O, gerçek hükmünü vererek hak ile batılın arasını) açandır, (her şeyi hakkıyla) bilendir.”
-De ki: “Rabbimiz hepimizi biraraya toplayacak, sonra da aramızı hak ile ayıracak. O’dur Fettah, O’dur Alim.”

 
Hepimiz bir araya toplandığımız gün, Rabbimiz ilmi ile kimin doğru, kimin yanlış olduğuna hüküm verecektir.

27-Kul erûniye-lleżîne-lhaktum bihi şurakâ/(e)(s) kellâ(c) bel huva(A)llâhu-l’azîzu-lhakîm(u)
-De ki: Gösterin bana ona eş sanıp mabutluğa kattıklarınızı; haşa; ancak odur üstün, hüküm ve hikmet sahibi Allah.
-De ki: ‘O’na (kulluk etmede) eklemekte olduğunuz ortakları bana gösterin. Asla (onlar ona gerçek ortak olamazlar); hayır, O, güçlü ve üstün olan, hüküm ve hikmet sahibi olan Allah’tır.
-De ki: “Ortaklar olarak O’nun yanına koymaya kalktıklarınızı bana gösterin. Hayır, iş sandığınız gibi değil. O, Allah’tır; Aziz’dir, Hakim’dir.”

 
Ona eş koştuklarınızı, orada gösteremeyeceksiniz. Doğruyu göreceksiniz. Hüküm verenin Allah olduğunu bilecek ve Allah’ın bu olaydaki hikmetlerini göreceksiniz.

 

——————–
 
28-Vemâ erselnâke illâ kâffeten linnâsi beşîran veneżîran velâkinne ekśera-nnâsi lâ ya’lemûn(e)
-Ve biz, seni bütün insanlara, ancak müjdeci ve korkutucu olarak gönderdik ve fakat insanların çoğu bilmez.
-Biz seni ancak bütün insanlara bir müde verici ve uyarıcı olarak gönderdik. Ancak insanların çoğu bilmiyorlar.
-Biz seni, bütün insanlara bir müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik, başka değil. Ama insanların çokları bilmiyorlar.

 
Evet, biz seni bütün insanlara, (korkmamaları için) bir müjdeci ve (yanış yaparlarsa korkmaları için) uyarıcı olarak gönderdik. Başka bir şey için değil. İnsanların çoğu böyle görmüyorlar.
 
29-Veyekûlûne metâ hâżâ-lva’du in kuntum sâdikîn(e)
-Ve derler ki: Ne vakit yerine gelecek bu vait, doğru söylüyorsanız.
-Onlar: ‘Eğer doğru söylülor iseniz, bu va’d(ettiğiniz azab) ne zamanmış?’ derler.
-Diyorlar: “Doğru sözlülerseniz, bu tehdit ne zaman?”

 
Peki diyorlar bu (uyardığın) vaat ne zaman gelecek.

30-Kul lekum mî’âdu yevmin lâ teste/irûne ‘anhu sâ’aten velâ testakdimûn(e)
-De ki: Size vaadedilen gün, öylesine bir gündür ki zamanından bir an bile geriye kalmayacağı gibi ileriye de atılmaz.
-De ki: ‘Sizin için belirlenmiş bir gün vardır ki, ondan ne bir an ertelenebilirsiniz, ne de (bir an) öne alınabilirsiniz.
-De ki: “Size bir gün vaat edilmiştir; ondan ne bir saat geri kalabilirsiniz ne de ileri geçebilirsiniz.”

 
Size vaat edilen o gün, ne bir saat geç gelir ne de evvel gelir.
 
31-Vekâle-lleżîne keferû len nu/mine bihâżâ-lkur-âni velâ billeżî beyne yedeyh(i)(k) velev terâ iżi-zzâlimûne mevkûfûne ‘inde rabbihim yerci’u ba’duhum ilâ ba’din(i)lkavle yekûlu-lleżîne-stud’ifû lilleżîne-stekberû levlâ entum lekunnâ mu/minîn(e)
-Ve kafir olanlar, biz dediler, ne şu Kur’an’a inanırız, ne de ondan önceki kitaplara. Bir görmeliydin zalimlerin, Rablerinin katında öylece kalakaldıkları ve birbirlerinin sözlerini kesip söylendikleri günkü hallerini; o zayıf ve aşağılık sanılanlar, ululuk satanlara derler ki: Siz olmasaydınız biz mutlaka inanırdık
-İnkâr edenler dedi ki: ‘Biz kesin olarak, ne bu Kur’an’a inanırız, ne ondan önceki (indirile)ne.’ Sen o zulmedenleri, Rableri huzurunda tutuklanmış olarak görsen; sözü (suçlamaları) birbirlerine karşı evirip-çevirir (birbirlerine yöneltirler). Za’fa uğratılan (müstaz’af)lar, büyüklük taslayanlara derler ki: ‘Eğer sizler olmasaydınız, gerçekten bizler mü’min (kimse)ler olurduk.’
-Küfre sapanlar dediler ki: “Biz, ne bu Kur’an’a ne de bundan öncekine asla inanmayacağız.” Ah, bir görsen o zalimleri Rableri huzurunda, tutuklanmış halde. Bir kısmı bir kısmına söz atar durur. Basit görülüp horlananları, büyüklük taslayanlara şöyle derler: “Siz olmasaydınız, vallahi biz inanacaktık.”

 
Küfre sapanlar ne bu Kurana, nede öncekilere inanırız derler. Onları huzurumuzda bir görseydin, hepsi bir yerde kalmış birbirlerini suçluyorlar. (Avam tabakası ekâbirlere) siz olmasaydınız biz iman edenler olacaktık diye suçlarlar.
 
32-Kâle-lleżîne-stekberû lilleżîne-stud’ifû enahnu sadednâkum ‘ani-lhudâ ba’de iż câekum(s) bel kuntum mucrimîn(e)
-Ululuk satanlarsa aşağılık sanılanlara biz mi derler, sizi doğru yoldan çıkardık, o doğru yol, size bildirildikten sonra? Hayır, siz suçlusunuz.
-Büyüklük taslayanlar, za’fa uğratılan (müstaz’af)lara dediler ki: ‘Size hidayet geldikten sonra, sizi biz mi ondan alıkoyduk? Hayır, siz (zaten) suçlu-günahkarlardınız.’
-Büyüklük taslayanları ise basit görülüp horlananlara şöyle derler: “Hidayet size geldikten sonra, sizi ondan biz mi geri çevirdik? Hayır, siz kendiniz günahkarlardınız.”

 
O ekâbirler avama, biz sizi doğru yoldan çıkarmadık, siz zaten, size uyarıcı geldiği halde iman etmemiştiniz.

33-Vekâle-lleżîne-stud’ifû lilleżîne-stekberû bel mekru-lleyli ve-nnehâri iż te/murûnenâ en nekfura bi(A)llâhi venec’ale lehu endâdâ(en)(c) veeserrû-nnedâmete lemmâ raevû-l’ażâbe vece’alnâ-l-aġlâle fî a’nâki-lleżîne keferû(c) hel yuczevne illâ mâ kânû ya’melûn(e)
-Ve aşağılık sanılanlar da büyüklük satanlara, hayır derler, gecegündüz düzenler kurup duruyor ve o zamanlar, bize de Allah’a kafir olmamızı ve ona eşler tanımamızı emrediyordunuz ve azabı görünce hepsinde de nedamet belirir ve biz de kafir olanların boyunlarına zincirler vururuz. Onların yaptıklarına karşılık başka bir şey mi verecektik ki?
-Za’fa uğratılanlar da büyüklük taslayanlara: ‘Hayır, siz gece ve gündüz hileli düzenler (kurup) bizim Allah’ı inkar etmemizi ve O’na eşler koşmamızı bize emrediyordunuz’ dediler. Azabı gördüklerinde pişmanlıklarını saklarlar; biz de inkâr edenlerin boyunlarına halkalar geçirdik. Onlar, yaptıklarından başkasıyla mı cezalandırılacaklardı?
-Bu kez, basit görülüp horlananlar büyüklük taslayanlara şöyle derler: “Hayır, öyle değil. İşiniz gece gündüz düzenbazlıktı. Siz bize Allah’a nankörlük etmemizi, O’na eşler-ortaklar tutmamızı emrediyordunuz.” Nihayet, azabı gördüklerinde, pişmanlığı içlerine gömerler. Biz ise inkarcıların boyunlarına bukağıları vurmuşuzdur. Yapıp ettiklerinden başka, neyin karşılığını görüyorlar ki!…

 
Avam, hayır der, siz devamlı bize Allaha inkârı aşılıyordunuz. Eş koşmamızı emrediyordunuz. Sonunda tartışmanın faydasız olduğunu gördüklerinde pişman olurlar. Biz de onların boyunlarına bukağılar (suçluluk damgası) takarız. Bu burada onların yaptıklarının karşılığıdır.

34-Vemâ erselnâ fî karyetin min neżîrin illâ kâle mutrafûhâ innâ bimâ ursiltum bihi kâfirûn(e)
-Ve hiçbir şehre korkutuculardan birini göndermedik ki oradaki nimete, mala sahib olanlar, şüphe yok ki biz, size gönderilen şeyleri inkar ediyoruz demesinler.
-Biz hangi ülkeye bir uyarıcı gönderdikse, mutlaka oranın ‘refah içinde şımaran önde gelenleri’: ‘Gerçekten biz, sizin kendisiyle gönderildiğiniz şeyi tanımıyoruz’ demişlerdir
-Biz, hangi ülkeye bir uyarıcı göndermişsek, onun servet ve refahla şımaranları mutlaka şöyle demişlerdir: “Biz sizin elçilik yaptığınız şeyi inkar ediyoruz.”

 
Nereye bir uyarıcı gelip doğru yolu gösterirse, oranın zenginleri, ekâbirleri hemen onu yalanlar. (Çünkü infak etmek, paylaşmak işlerine gelmez)

35-Ve kâlû nahnu ekśeru emvâlen ve evlâden vemâ nahnu bimu’ażżebîn(e)
-Ve biz demişlerdi, mal bakımından da daha fazla mala sahibiz, evlat bakımından da topluluğumuz daha çok ve bize azap edilemez.
-Ve: “Biz mallar ve evlatlar bakımından daha çoğunluktayız ve bir azaba uğratılacak da değiliz” de demişlerdir
-Şunu da söylemişlerdir: “Biz, malca da evlatça da çoğuluz. Azaba uğratılacak olanlar, bizler değiliz.”

 
Biz çok zenginiz ve çok kalabalığız. Bizim malımıza mülkümüze bir şey olmaz derler.
 
36-Kul inne rabbî yebsutu-rrizka limen yeşâu veyakdiru velâkinne ekśera-nnâsi lâ ya’lemûn(e)
-De ki: Şüphe yok ki Rabbim, dilediğinin rızkını bollaştırır, dilediğinin daraltır ve fakat insanların çoğu bilmez.
-De ki: ‘Şüphesiz benim Rabbim rızkı dilediğine genişletir-yayar ve kısar da. Ancak insanların çoğu bilmiyorlar.’
-De ki: “Rabbim dilediğine rızkı genişletip açar, dilediğine ölçülü verir / kısar. Fakat insanların çoğu bilmiyor.”

 
Onlara söyle, onların rızkını veren Allah’tır. Rabbim isterse onu kısar, isterse bollaştırır. Kendimiz elde ettik diye düşünerek azmayın.

37-Vemâ emvâlukum velâ evlâdukum billetî tukarribukum ‘indenâ zulfâ illâ men âmene ve’amile sâlihan feulâ-ike lehum cezâu-ddi’fi bimâ ‘amilû vehum fî-lġurufâti âminûn(e)
-Sizi, bizim katımıza ne mallarınız yakınlaştırabilir, ne evladınız, ancak kim inanır ve iyi işlerde bulunursa o, yaklaşır bize ve işte onlar, öyle kişilerdir ki onlaradır yaptıklarına karşılık katkat mükafat ve onlardır yüce derecelerde emniyet içinde olanlar.
-Bizim katımızda sizi (bize) yaklaştıracak olan ne mallarınız ne evlatlarınızdır; ancak iman edip salih amellerde bulunanlar başka. İşte onlar; onlar için yaptıklarına karşılık olmak üzere kat kat mükafaat vardır ve onlar yüksek köşklerinde güven içindedirler.
-Sizi bize yaklaştırıp, katımızda size yakınlık sağlayacak olan, ne mallarınızdır ne de çocuklarınız. İman edip hayra ve barışa yönelik iş yapanlar müstesna. Onlara, yaptıklarının kat kat fazlası ödül vardır. Onlar, seçkin odalarda güven içindedirler.

 
Bizim katımızda sizin mallarınız veya evlatlarınızın hiçbir değeri yoktur. İmanınıza ve yaptığınız iyi işlere bakılır. İyiliklerinize karşılık kat kat verilir. İşte onlar layık oldukları yerde güven içinde yaşarlar.

38-Velleżîne yes’avne fî âyâtinâ mu’âcizîne ulâ-ike fî-l’ażâbi muhdarûn(e)
-Ve onlar ki delillerimizi boşa çıkarmaya uğraşırlar, onlardır, azapta hazır bulundurulanlar.
-Ayetlerimizi etkisiz bırakmak için çaba harcayanlar; işte onlar da azabın içine getirilmişlerdir.
-Ayetlerimizi hükümsüz bırakmak için koşuşanlara gelince, onlar azabın içinde hazır bulundurulacaklardır.

 
Ayetlerimizin yanlış olduğuna insanları inandırmaya çalışanlar, işte onlar çok pişmanlık içinde olacaklardır.

39-Kul inne rabbî yebsutu-rrizka limen yeşâu min ‘ibâdihi veyakdiru leh(u)(c) vemâ enfaktum min şey-in fehuve yulifuh(u)(s) vehuve ayru-rrâzikîn(e)
-De ki: Şüphe yok ki Rabbim, kullarından dilediğinin rızkını bollaştırır, dilediğininse daraltır ve hayır için herhangi bir şey harcarsanız derhal onun karşılığını verir ve odur rızık verenlerin en hayırlısı
-De ki: ‘Şüphesiz benim Rabbim, kullarından rızkı dilediğine genişletip-yayar ve ona kısar da. Her neyi infak ederseniz, O (Allah), yerine bir başkasını verir; O, rızık verenlerin en hayırlısıdır.’
-De ki: “Rabbim, kullarından dilediğine rızkı bolca-genişçe verir, dilediğine de kısarak verir. Birşey infak ederseniz O, onun yerine başka birşey lütfeder. Rızık verenlerin en hayırlısıdır O.”

 
Rabbim dilediğinin rızkını çoğaltır veya azaltır. Size verdikleri şeyleri insanların hayrına kullanırsanız, hemen onun yerine başka rızıklar lütfeder. En güzel rızıkları o verir.

40-Veyevme yahşuruhum cemî’an śümme yekûlu lilmelâ-iketi ehâulâ-i iyyâkum kânû ya’budûn(e)
-Ve o gün, hepinizi toplar da sonra meleklere, bunlar mı der, size tapıyorlardı?
-O gün, onların hepsini bir arada toplayacak (haşredecek), sonra meleklere diyecek ki: ‘Size tapanlar bunlar mıydı?’
-Gün olur, onların hepsini bir yere toplar, sonra meleklere sorar: “Şunlar, size mi kulluk / ibadet ediyorlardı?”

 
Onların hepsini topladığı o gün meleklere sorar, bunlar mı sizlere tapıyordu diye.

41-Kâlû subhâneke ente veliyyunâ min dûnihim(s) bel kânû ya’budûne-lcin(ne)(s) ekśeruhum bihim mu/minûn(e)
-Melekler, tenzih ederiz seni derler, sensin bizim sahibimiz ve yardımcımız, onlar değil. Hayır, onlar, cinlere kulluk ediyorlardı, çoğu, onlara inanıyordu
-Melekler) Derler ki: ‘Sen yücesin, bizim velimiz sensin, onlar değil. Hayır, onlar cinlere tapıyordu ve çoğu onlara iman etmişlerdi.’
-Melekler derler ki: “Tespih ederiz seni. Bizim velimiz sendin, onlar değil. Doğrusu şu ki, onlar cinlere tapıyorlardı. Onların çoğu cinlere iman etmekteydi.”

 
Melekler, sensin bizim velimiz, bizi kontrol eden sensin derler. Bunlar cinlere tapıyorlardı, cinlere iman ediyorlardı. (İnsanların birçoklarının cinlere iman etmesi, ilerde cinlerle ortak çalışmalar yapacağımıza delildir. Bu arada bazı cinler zayıf imanlı insanları kandırıp kendilerine iman etmelerini sağlamışlar. Melekler ile teması, kuvvetler olarak alırsak bazı tabiat kuvvetlerini kullanma diyebiliriz.)

42-Felyevme lâ yemliku ba’dukum liba’din nef’an velâ darran venekûlu lilleżîne zalemû żûkû ‘ażâbe-nnâri-lletî kuntum bihâ tukeżżibûn(e)
-İşte bugün birbirinize ne bir faydanız dokunabilir, ne bir zararınız ve zulmedenlere, tadın yalanladığınız ateşin azabını deriz.
-Artık bugün, bir kısmınızın bir kısmınıza yarar ve zarar sağlamaya gücü yetmez. Biz de o zulmedenlere deriz ki: ‘Yalanlamakta olduğunuz ateşin azabını tadın.’
-Artık o gün, birinizin diğerine yarar sağlamaya da zarar vermeye de gücü yetmez. Zulme sapanlara şöyle deriz: “O kendisini yalanlayıp durduğunuz ateş azabını tadın.”

 
Bugün kimsenin kimseye yararı veya zararı olmaz. Suçlular suçlarının azabını görecekler.

43-Ve-iżâ tutlâ ‘aleyhim âyâtunâ beyyinâtin kâlû mâ hâżâ illâ raculun yurîdu en yasuddekum ‘ammâ kâne ya’budu âbâukum ve kâlû mâ hâżâ illâ ifkun mufterâ(an)(c) vekâle-lleżîne keferû lilhakki lemmâ câehum in hâżâ illâ sihrun mubîn(un)
-Onlara, apaçık ayetlerimizi okuduğun zaman bu adam derler, sizi atalarınızın kulluk ettiği şeylerden vazgeçirmek isteyen birisi ancak ve bu derler, uydurulmuş düzme bir şey ancak ve kafir olanlar, onlara gerçeğe ait bir şey geldi mi, bu derler, apaçık bir büyü ancak.
-Onlara, apaçık ayetlerimiz okunduğunda: ‘Bu, sizi babalarınızın taptıkların(ilahlar)dan alıkoymak isteyen bir adamdan başkası değildir’ dediler. Ve dediler ki: ‘Bu uydurulmuş bir yalan (iftira)dan başka bir şey de değildir.’ İnkâr edenler de, kendilerine geldiği zaman hak için: ‘Bu, apaçık bir büyüden başka bir şey değildir’ dediler.
-Ayetlerimiz açık-seçik kanıtlar halinde karşılarında okununca şöyle derler: “Bu adam, atalarınızın kulluk / ibadet etmekte olduklarından sizi vazgeçirmek isteyen birinden başkası değil.” Şunu da söylerler: “Bu, düzenlenmiş bir yalandan / iftiradan başka şey değildir.” Hakkı inkar edenler, o kendilerine geldiğinde şöyle demişlerdir: “Açık bir büyüden başka şey değil bu!”

 
Ayetlerimiz onlara geldiğinde yalan ve iftira derler. Atalarımızın yolundan bizi çevirmeye kalkıyor derler. Doğruyu inkâr edenler ise, bu açık bir büyü derler.

44-Vemâ âteynâhum min kutubin yedrusûnehâ(s) vemâ erselnâ ileyhim kableke min neżîr(in)
-Ve halbuki biz, onlara okuyup ders alacakları kitaplar vermediğimiz gibi senden önce bir kokutucu da göndermemiştik.
-Oysa biz onlara ders alacakları kitaplar vermemiştik ve kendilerine senden önce bir uyarıcı göndermemiştik.
-Oysa ki biz onlara, araştırıp ders alacakları kitaplar vermemiştik; daha önce kendilerine bir uyarıcı da göndermemiştik.

 
Biz onların (cinlerin) atalarına bir uyarıcı gönderip ikaz etmedik, onlarında ders alacakları ilim kitapları da yoktu.
(Burada insan topluluklarından bahsedilmiyor. Bazı tabiat güçleri olabilir.)

45-Vekeżżebe-lleżîne min kablihim vemâ belaġû mi’şâra mâ âteynâhum fekeżżebû rusulî(s) fekeyfe kâne nekîr(i)
-Onlardan öncekiler de yalanlamışlardı ve bunlar, onlara verdiklerimizin onda birine bile nail olamadılar, öyle olduğu halde yalanladılar da ceza ve azabım, nasıl gelip çattı, helak etti onları.
-Kendilerinden öncekiler de yalanladı. Oysa bunlar, öbürlerine verdiklerimizin onda birine bile ulaşamamışlardı. Buna rağmen (şımararak) elçilerimi yalanladılar; ancak benim de (onları) inkarım (yıkıma uğratmam) nasıl oldu?
-Onlardan öncekiler de yalanladılar. Üstelik bunlar, ötekilerine verdiklerinizin onda birine bile ulaşamadılar. Resullerimi yalanladılar. Peki, benim azabım nasıl oldu!?

 
Daha öncekiler de cinlere uyup yalanlamıştı. Bunlar onların onda biri kadar bile sağlam, kuvvetli değiller. Elçileri yalanladılar ve yalanladıkları başına gelip yok oldular.
 
46-Kul innemâ e’izukum bivâhide(tin)(s) en tekûmû li(A)llâhi meśnâ vefurâdâ śümme tetefekkerû(c) mâ bisâhibikum min cinne(tin)(c) in huve illâ neżîrun lekum beyne yedey ‘ażâbin şedîd(in)
-De ki: Ben size tek bir öğüt vermedeyim ancak: İkişerikişer, tekerteker kalkın da sonra bir düşünün ki sizinle konuşanda deliliğe ait bir emare bile yok; o, ancak ve ancak, şiddetli bir azaptan önce sizi korkutan biri.
-De ki: ‘Size bir tek öğüt veriyorum: “Allah için ikişer ikişer ve teker teker kıyam etmeniz, sonra düşünmeniz. Sizin sahibiniz (veya arkadaşınız olan Peygamber)de hiç bir delilik yoktur. O, yalnızca sizi, şiddetli bir azabın öncesinde uyarandır.’
-De ki: “Size, bir tek şey öğütleyeceğim: Allah için ikişer ikişer, teker teker kalkın, sonra da iyice düşünün.” Arkadaşınızda cinnetten eser yok. O, şiddetli bir azap öncesinde sizi uyaran bir kişiden başkası değil.

 
Deki, (toplu halde inançsızlık edip hep birden mahvolmayın) Birer birer veya ikişer ikişer kendi aranızda konuşun, tartışın, bunu deneyin. Sonra göreceksiniz bende delilik yokmuş. Ben sadece sizi o felaketten korumaya çalışıyorum.

47-Kul mâ seeltukum min ecrin fehuve lekum(s) in ecriye illâ ‘ala(A)llâh(i)(s) vehuve ‘alâ kulli şey-in şehîd(un)
-De ki: Sizden bir ücret, bir mükafat da istemiyorum, sizin olsun o. Benim ecrim, ancak Allah’a ait ve o, her şeye tanık.
-De ki: ‘Ben sizden bir ücret istemişsem, artık o sizin olsun. Benim ecrim (ücretim), yalnızca Allah’a aittir. O, her şeye şahid olandır.’
-De ki: “Ben sizden herhangi bir ücret istemedim; o sizin olsun. Benim ödülüm yalnız Allah’tandır. Ve O, herşey üzerinde bir Şehid, gerçek bir tanık…”

 
Ben sizden bir mükâfat talep etmiyorum, benim sevabım Allah’tandır. O her şeye şahittir.

48-Kul inne rabbî yakżifu bilhakki ‘allâmu-lġuyûb(i)
-De ki: Şüphe yok ki Rabbim, gerçeği yerine getirir, gizli şeyleri de en iyi ve adamakıllı bilir.
-De ki: ‘Şüphesiz Rabbim hakkı (batılın yerine veya dilediği kimsenin kalbine) koyar. O, gaybleri bilendir.
-De ki: “Benim Rabbim, gerçeği ortaya koyar. Gaybları en iyi bilen O’dur.”

 
Göreceksiniz dediğim olacak. Çünkü o uyarıyor. Geleceği en iyi bilen de O dur.

49-Kul câe-lhakku vemâ yubdi-u-lbâtilu vemâ yu’îd(u)
-De ki: Gerçek geldi ve boş şey gitti, ne bir daha zuhur eder, ne de yeniden ve tekrar gelir.
-De ki: ‘Hak geldi; batıl ise ne (bir şey) ortaya çıkarabilir, ne geri getirebilir.”
-De ki: “Hak geldi, artık batıl ortaya yeni birşey çıkaramaz; eskiyi de geri getiremez.”

 
Hak geldi, batıl artık tekrar gelemez. Doğru olanı bulduktan sonra yanlışı bile bile yapmazsınız.

50-Kul in daleltu fe-innemâ edillu ‘alâ nefsî(s) ve-ini-htedeytu febimâ yûhî ileyye rabbî(c) innehu semî’un karîb(un)
-De ki: Ben sapıtmışsam suçu, bana ait ve eğer doğru yolu bulmuşsam bu da ancak Rabbimin bana vahyetmesiyle; şüphe yok ki o, her şeyi bilir ve bize bizden de yakındır.
-De ki: ‘Eğer ben sapacak olsam, artık kendi nefsim aleyhine sapmış olurum; eğer hidayeti bulacak olsam, bu da Rabbimin bana vahyetmekte olduğu (Kur’an) sayesindedir. Şüphesiz O, işitendir, yakın olandır.”
-De ki: “Eğer saparsam, öz benliğim aleyhine saparım. Doğruyu ve güzeli bulursam bu, Rabbimin bana vahyettiği sayesindedir. Çünkü O, Semi’dir, Karib’dir.”

 
Ben yanlış yaparsam nefsime zulüm etmiş olurum, doğruyu bulmuşsam, buda rabbimin bana vahiy etmesi sayesinde. Beni en yakından gören ve bilen odur.

51-Velev terâ iż fezi’û felâ fevte veuiżû min mekânin karîb(in)
-Ve dehşetli bir korkuya kapıldıkları ve hiçbirinin kurtulamayıp en yakın bir yerde azaba uğratıldıkları gün, bir görsen onları.
-Sen onları korkuya kapıldıklarında bir görsen. Artık hiç bir kaçış yoktur ; yakın bir yerden yakalanmışlardır.
-Bir görsen onları korku ve telaşa düştüklerinde. Artık kaçış-kurtuluş yok. Çok yakın bir yerden enselenmişlerdir.

 
Seni dinlemeyip o felakete yakalandıkları zaman onları bir görsen, kurtuluşları olmadığını anlamışlardır. Çaresizlik yakalamıştır onları.

52-Ve kâlû âmennâ bihi veennâ lehumu-ttenâvuşu min mekânin be’îd(in)
-Ve diyecekler ki: İnandık ona, fakat bu uzak bir yerde nereden imana kavuşacaklar, ondan faydalanacaklar?
-Biz O’na iman ettik’ derler; ancak onlara uzak bir yerden (ahiretten imana) el uzatmak nerede?
-Ona inandık.” dediler. Ama nasıl mümkün olur onlar için imana ulaşmak o uzak yerden!

 
Haktan çok uzak oldukları için yardım da edilemez onlara.

53-Vekad keferû bihi min kabl(u)(s) veyakżifûne bilġaybi min mekânin be’îd(in)
-Ve gerçekten de önce ona kafir olmuşlardı ve uzak bir yerdeyken gizli şeye dair dillerine geleni söylüyorlardı.
-Oysa daha önce onu inkar etmişlerdi; onlar uzak bir yerden gayba atıp tutuyorlardı (dil uzatıyorlardı).
-Daha önce inkar etmişlerdi onu. Gayba taş atıp duruyorlardı o uzak yerden.

 
Hiç inanmamışlardı. Hayatta iken ahiret dediğin şeyle dalga geçip duruyorlardı.

54-Vehîle beynehum vebeyne mâ yeştehûne kemâ fu’ile bi-eşyâ’ihim min kabl(u)(c) innehum kânû fî şekkin murîb(in)
-Onlarla dileyip arzuladıkları şeylerin arasına bir engeldir çekildi artık, nitekim daha önce onların yolunu tutanlara da böyle olmuştu; şüphe yok ki onlar, tereddüt içindeydiler, şüpheye düşmüşlerdi.
-(Şimdi) Kendileriyle istek duydukları şeyler arasında perde çekilmiştir; daha önce benzerlerine yapıldığı gibi. Çünkü onlar, kuşku verici bir tereddüt içinde idiler.
-Artık kendileriyle iştahla arzuladıkları şey arasına engel konmuştur. Tıpkı daha önce benzerlerine yapıldığı gibi. Gerçek şu ki onlar, tutarsızlığa iten bir kuşku içindeydiler.

 
Şimdi bu cennet tarafına geçiş yoktur. Engel vardır aralarında. Daha önce onların benzerleri de aynı hataya düştüler. Çünkü tereddütte kaldılar doğruyu seçemediler.