İçeriğe geç

Rad

Kırmızı renkli yazılar Latin alfabesi ile Kuran’ı Kerim; Mavi renkli yazılar Mealler; Siyah renkli yazılar Benim bu meallerden anladıklarım;

—————————————

(gök gürültüsü) (Resmi Mushaf: 13 / İniş Sırası: 96)——

 

Bismillahirrahmanirrahim

 

1-Elif-lâm-mîm-râ(c) tilke âyâtu-lkitâb(i)(k) velleżî unzile ileyke min rabbike-lhakku velâkinne ekśera-nnâsi lâ yu/minûn(e)

-Elif lam mim ra. Bunlardır kitabın ayetleri. Sana, Rabbinden indirilen gerçektir, fakat insanların çoğu inanmaz.
-Elif, Lâm, Mim, Râ. Bunlar Kitab’ın ayetleridir. Ve sana Rabbinden indirilen haktır. Ancak insanların çoğu iman etmezler.
-Elif, Lam, Mim, Ra. O Kitap’ın ayetleridir bunlar. Ve sana Rabbinden indirilen, haktır. Ne var ki, insanların çoğu iman etmez.

 

Elif, Lam, Mim. Bunlar kitabın ayetleridir. Rabbinden indirilmiştir (doğru bilgilerdir). Lakin, insanların çoğu inanmazlar.

 

2-(A)llâhu-lleżî rafe’a-ssemâvâti biġayri ‘amedin teravnehâ(s) śümme-stevâ ‘alâ-l’arş(i)(s) vesaḣḣara-şşemse velkamer(a)(s) kullun yecrî li-ecelin musemmâ(en)(c) yudebbiru-l-emra yufassilu-l-âyâti le’allekum bilikâ-i rabbikum tûkinûn(e)

-Öyle bir Allah’tır ki görmekte olduğunuz gökleri direksiz yüceltmiştir de sonra arşa hakim ve mutasarrıf olmuştur ve güneşi ve ayı ram etmiştir, hepsi de muayyen bir zamana dek yürürgider. Rabbinize kavuşacağınızı iyice anlamanız için işleri tedbir ve tasarruf edip yapan odur, delilleri bildirip açıklayan o.
-Allah O’dur ki, gökleri dayanak olmaksızın yükseltti; onları görmektesiniz. Sonra arşa istiva etti ve güneş ile aya boyun eğdirdi, her biri adı konulmuş bir süreye kadar akıp gitmektedirler. Her işi evirip düzenler, ayetleri birer birer açıklar. Umulur ki, Rabbinize kavuşacağınıza kesin bilgiyle inanırsınız.
-Allah odur ki, gökleri direksiz yükseltmiştir, görüyorsunuz onları… Sonra arş üzerine egemen olmuştur. Güneş’i ve Ay’ı da boyun eğdirmiştir. Bunların tümü belirlenmiş bir vakte kadar akar dururlar. Oluşu yönlendirir, çekip çevirir O… Ayetleri birer birer gözler önüne serer ki, Rabbinize kavuşacağınıza açık-seçik inanasınız.

 

Öyle bir Allah’tır ki O, Görüyorsunuz, gökleri boşlukta direksiz tutuyor. Evreni hükmü altına almış. Güneşe ve Aya belli vazifeler vermiştir. Gördüğünüz her gök cismi, belirlenmiş bir zamana kadar, gösterilen yolda akıp giderler. Bunları araştırıp, çalıştığınız zaman göreceksiniz ki, sonunda hepsi rabbine dönecekler. (Başladığı yere gelecekler)

 

3-Vehuve-lleżî medde-l-arda vece’ale fîhâ ravâsiye veenhârâ(an)(s) vemin kulli-śśemerâti ce’ale fîhâ zevceyni-śneyn(i)(s) yuġşî-lleyle-nnehâr(a)(c) inne fî żâlike leâyâtin likavmin yetefekkerûn(e)

-Öyle bir mabuttur ki yeryüzünü enine, boyuna uzatıp döşemiş, orada yerleşmiş dağlarla ırmaklar yaratmış, gene orada her çeşit meyveyi çifterçifter halketmiştir; gündüzü de geceyle bürür. Şüphe yok ki bunlarda düşünen topluluğa deliller var.
-Ve O, yeri yayıp uzatan, onda sarsılmaz-dağlar ve ırmaklar kılandır. Orada ürünlerin her birinden ikişer çift yaratmıştır; geceyi gündüze bürümektedir. Şüphesiz bunlarda düşünen bir topluluk için gerçekten ayetler vardır.
-Yeri uzatıp döşeyen ve onda oturaklı dağlar ve nehirler vücuda getiren O’dur. Bütün meyvalardan kendi içlerinde ikişer çift yaratmıştır O. Geceyi gündüze sarıp bürümektedir O. Bütün bunlarda derin derin düşünecek bir topluluk için elbette ayetler vardır.

 

Yeryüzünü yayıp döşeyen, onda sağlam dağlar yapan, nehirler meydana getiren, ürünlerin her birini çift yaratan, geceyi gündüze bürüyen O dur. Bütün bunlar sizler için birer yüksek ilim dalıdır.

 

4-Vefî-l-ardi kita’un mutecâvirâtun vecennâtun min a’nâbin vezer’un veneîlun sinvânun veġayru sinvânin yuskâ bimâ-in vâhidin venufaddilu ba’dahâ ‘alâ ba’din fî-l-ukul(i)(c) inne fî żâlike leâyâtin likavmin ya’kilûn(e)

-Ve yeryüzünde birbirine komşu bölgeler, üzüm bağları, ekinler, bir kökten yetişmiş hurma ağaçlarıyla ayrı ayrı köklerden yetişmiş hurmalıklar var ki hepsi de bir suyla sulanmada, fakat lezzet bakımından bir kısmını, öbürlerinden üstün etmedeyiz. Şüphe yok ki akıl edenlere, bunlarda da deliller var.
-Yeryüzünde birbirine yakın komşu kıtalar vardır; üzüm bağları, ekinler, çatallı ve çatalsız hurmalıklar da vardır ki, bunlar aynı su ile sulanır; ama ürünlerinde (ki verimde ve lezzette) bazısını bazısına üstün kılıyoruz. Şüphesiz, bunlarda aklını kullanan bir topluluk için gerçekten ayetler vardır.
-Yeryüzünde birbirine sırt vermiş komşu kıtalar, üzümlerden bahçeler, ekinler, çatallı ve çatalsız hurmalıklar vardır ki, bir tek suyla sulanırlar. Biz bunların, yemişlerde bir kısmını diğer bir kısmına üstün kıldık. Bütün bunlarda aklını çalıştıran bir topluluk için elbette ki ibretler vardır.

 

Yeryüzünde birbirine yaslanmış kıtalar, ekilecek araziler, üzümler, hurmalar vardır. Bunların hepsi aynı su ile sulanır. Coğrafi bölgelere göre verimliğini, birbirinden üstün yaptık. Aklını çalıştıranlar için bunlarda da yüksek ilim vardır.

 

5-Ve-in ta’ceb fe’acebun kavluhum e-iżâ kunnâ turâben e-innâ lefî alkin cedîd(in)(k) ulâ-ike-lleżîne keferû birabbihim(s) veulâ-ike-l-aġlâlu fî a’nâkihim(s) veulâ-ike ashâbu-nnâr(i)(s) hum fîhâ âlidûn(e)

-Şaşıyorsan asıl şaşılacak şey, toprak olduktan sonra yeniden mi yaratılacağız diyenlerin sözü. Onlar, öyle kişilerdir ki Rablerine kafir olmuşlardır. Onlar, öyle kişilerdir ki boyunlarında demir zincirler var ve onlar, cehennem ehlidir; onlar, orada ebedi kalırlar.
-Eğer şaşıracaksan, asıl şaşkınlık konusu onların şöyle söylemeleridir: ‘Biz toprak iken mi, gerçekten biz mi yeniden yaratılacağız?’ İşte onlar Rablerine karşı inkâra sapanlar, işte onlar boyunlarına (ateşten) halkalar geçirilenler ve işte onlar -içinde ebedi kalacaklarıateşin arkadaşları olanlardır.
-Eğer şaşıyorsan, esas şaşılacak olan onların şu sözüdür: “Biz toprak olunca mı ve gerçekten mi yeni bir yaradılış içinde bulunacağız?” Bunlar Rablerini inkar edenlerdir. Ve bunlar boyunlarına bukağılar vurulanlardır. Bunlar ateşe dost olanların ta kendileridir; orada sürekli kalacaklardır.

 

Şaşılacak bir şey varsa, o da kafirlerin, insanlar öldükten sonra tekrar mı yaratılacak demesidir. Çünkü onların boyun beyin arası tam çalışmıyor. Onlar ateş halkıdır. Orada devamlı kalırlar. (inanç bölgesi beynin enseye yakın -beyincik- bölgesimi)

 ğ

6-Veyesta’cilûneke bi-sseyyi-eti kable-lhaseneti vekad alet min kablihimu-lmeśulât(u)(k) ve-inne rabbeke leżû maġfiratin linnâsi ‘alâ zulmihim(s) ve-inne rabbeke leşedîdu-l’ikâb(i)

-Senden, iyilikten önce bir kötülük gelmesini, hem de bunun çabucak olmasını isterler, onların çağlarından önceki çağlarda nice azaplar gelip çatmıştır ve şüphe yok ki Rabbin, insanların zulmüne rağmen yarlıgamıya, suçlarını örtme sıfatına sahiptir vegene şüphe yok ki Rabbinin azabı da pek çetindir.
-Onlar, iyilikten önce kötülüğü çabuklaştırmak istiyorlar; oysa onlardan önce nice örnekler gelip-geçmiştir. Ve şüphesiz, senin Rabbin, zulümlerine karşılık insanlar için bağışlama sahibidir ve şüphesiz senin Rabbin, cezası çok şiddetli olandır.
-Senden, güzellikten önce kötülük istemede acele ediyorlar. Halbuki önlerinden pek çok örnek gelip geçti. Şu da bir gerçek ki, Rabbin insanlara karşı, zulümlerine rağmen af sahibidir. Ve rabbinin azabı elbette çok şiddetlidir.

 

İnatçı insanlar, senden iyilikten önce felaketin gelmesini isterler. Geçmiş felaketleri incelemiyorlar mı? Ama bilsinler ki rabbin, insanların zalimliklerine rağmen düzelmelerini ve onları affetmek ister. Azap ederse de azabı çok şiddetlidir.

 

7-Veyekûlu-lleżîne keferû levlâ unzile ‘aleyhi âyetun min rabbih(i)(k) innemâ ente munżir(un)(s) velikulli kavmin hâd(in)

-Kafir olanlar derler ki: Rabbinden ona bir mucize verilseydi ya. Şüphesiz ki sen, ancak korkutucusun ve her topluluğa hidayet verensin.
-İnkâr edenler derler ki: ‘Ona Rabbinden bir ayet (mucize) indirilseydi ya.’ Sen, yalnızca bir uyarıcısın ve her topluluk için bir hidayet önderisin.
-Küfre sapmış olanlar şöyle derler: “Ona Rabbinden bir mucize indirilseydi ya!” Sen sadece bir uyarıcısın ve her topluluk için doğruyu ve iyiyi gösteren bir önder vardır.

 

İnkarcılar, rabbinden bir mucize indirmeni isterler. Bilsinler ki, sen sadece kıyamete kadar her millet için bir uyarıcı, doğruyu gösteren bir lidersin.

 

8-(A)llâhu ya’lemu mâ tahmilu kullu unśâ vemâ teġîdu-l-erhâmu vemâ tezdâd(u)(s) vekullu şey-in ‘indehu bimikdâr(in)

-Allah, her dişinin, neye gebe kalıp ne doğuracağını ve ana karnında dölün zamanına göre orada ne kadar eksik, ne kadar fazla kalacağını bilir ve onun katında her şeyin sayılı bir zamanı, ölçülü bir müddeti var.

-Allah, her dişinin neyi yüklendiğini (neye hamile kaldığını) ve döl yataklarının neyi eksiltip neyi eklediğini bilir. O’nun katında her şey bir miktar (ölçü ve denge) iledir.
-Allah her dişinin neye gebe olduğunu, rahimlerin neyi eksiltip neyi artıracağını bilir. O’nun katında herşey bir ölçüye bağlıdır.

 

Her dişinin neye gebe olduğunu Allah bilir. Ve rahimler ne eksiltir ne arttırır, onu da bilir. O’nun katında her şeyin bir ölçüsü vardır.

 

9-‘Âlimu-lġaybi ve-şşehâdeti-lkebîru-lmute’âl(i)

-Gizliyi de bilen, açıkta olanı da bilen çok büyük ve yüce bir Tanrıdır.
-O, gaybı ve müşahede edileni bilendir. Pek büyüktür, yücedir.
-Gaybı da görünen alemi de bilendir O… Kebir, sınırsızca büyük O’dur; Müteal, sonsuzca yüce O’dur.

 

Gizliyi de açığı da bilir. Görüneni de görünmeyeni de bilir. Onun büyüklüğü sınırsızdır.

 

10-Sevâun minkum men eserra-lkavle vemen cehera bihi vemen huve mustafin billeyli vesâribun bi-nnehâr(i)

-Sözünü gizleyeniniz de birdir onca, açıkça söyleyeniniz de, geceleyin saklanıp gizlenen de, gündüzün yoluna giden de.
-Sizden sözü saklı tutan da, onu açığa vuran da, geceleyin gizlenen de ve gündüzün ortalıkta gezen de (O’nun katında bilme bakımından) birdir.
-Sizden sözü saklayan da açıklayan da geceye sığınıp gizlenen de gündüz yol alan da onun için birdir.

 

Sır saklayanın sırrını da bilir, açık söyleneni de. Gece gizleneni de bilir, gündüz açıkta olanı da bilir.

 

11-Lehu mu’akkibâtun min beyni yedeyhi vemin alfihi yahfezûnehu min emri(A)llâh(i)(k) inna(A)llâhe lâ yuġayyiru mâ bikavmin hattâ yuġayyirû mâ bi-enfusihim(k) ve-iżâ erâda(A)llâhu bikavmin sû-en felâ meradde leh(u)(c) vemâ lehum min dûnihi min vâl(in)

-Herkesin önünde, ardında, birbiri ardınca gelip giden melekler var, onu, Allah’ın emriyle koruyup gözetirler. Şüphe yok ki bir topluluk, ahlakını değiştirmedikçe Allah o topluluğu değiştirmez. Allah, bir topluluğun kötülüğünü dilerse o kötülüğü geriye atmaya imkan yoktur ve onlara, ondan başka bir yardımcı da bulunamaz.
-O’nun (insanın) önünden ve arkasından izleyenleri (takipçileri) vardır, onu Allah’ın emriyle gözetip-koruyorlar. Gerçekten Allah, kendi nefis (öz)lerinde olanı değiştirip bozuncaya kadar, bir toplulukta olanı değiştirip-bozmaz. Allah bir topluluğa kötülük istedi mi, artık onu geri çevirmeye hiç bir (biçimde imkan) yoktur; onlar için O’ndan başka bir veli yoktur.
-Her biri için onu önünden ve arkasından izleyen gözcüler vardır ki, kendisini Allah’ın emrine bağlı olarak koruyup denetlerler. Gerçek şu ki Allah, bir toplumun maruz kaldığı şeyleri, onlar, iç dünyalarını değiştirmedikçe, değiştirmez. Allah bir topluma bir perişanlık dileyince de artık onu geri çevirecek bir güç yoktur. Ve onlar için Allah dışında koruyucu bir dost ta olamaz.

 

Allah’ın vazifelendirdiği, herkesin önünden ve arkasından, genlerni korumak için takip eden koruyucular vardır. İnsanlar kendi genlerini değiştirmedikçe, Allah o topluluğu bozmaz. Genler bozulunca onları düzeltecek güç yoktur (yerine sağlam gen konur. Düzeltilemez) Onlara Allahtan başka koruyucuda bulunmaz.

 

12-Huve-lleżî yurîkumu-lberka avfen vetame’an veyunşi-u-ssehâbe-śśikâl(e)

-Öyle bir Tanrıdır ki sizi korkutan ve umduran şimşeği o çaktırır ve yağmurla dolu ağır bulutları o meydana getirir.
-O size şimşeği korku ve umut olarak gösteren, (yağmur yüklü) ağırlaşmış bulutları (inşa edip) ortaya çıkarandır.
-Size, hem korku hem ümit olsun diye şimşeği gösteren O’dur. Yüklü yüklü bulutları da O oluşturuyor.

 

Sizlere hem korku veren hem de ümit veren şimşeği gösteren O dur. Yüklenmiş bulutları oluşturan O dur.

 

13-Veyusebbihu-rra’du bihamdihi velmelâ-iketu min îfetihi veyursilu-ssavâ’ika feyusîbu bihâ men yeşâu vehum yucâdilûne fi(A)llâhi vehuve şedîdu-lmihâl(i)

-Gök gürültüsü, hamdederek tenzih eder onu, melekler de korkularından tenzih ederler ve yıldırımları yollar da dilediğine isabet ettirir ve hala da onlar, Allah hakkında çekişip dururlar ve onun birdenbire gelen azabı pek kuvvetlidir, pek çetin.
-Gök gürültüsü O’nu hamd ile, melekler de O’na olan korkularından tesbih ederler. O, yıldırımları gönderip bununla dilediğine çarpar; onlar ise Allah hakkında çekişip-tartışırlar. O, gücü (ve cezası) pek çetin olandır.
-Gök gürültüsü O’nu hamd ile tespih eder; melekler de O’ndan ürpererek… Yıldırımlar gönderir de onlarla dilediğini çarpar. Allah, tuzak kuranların hilelerini başlarına geçirmede çok güçlü olduğu halde, onlar O’na karşı mücadele edip duruyorlar.

 

Gök gürültüsü, hamt ile, meleklerde şiddetin büyüklüğünü görerek O nu tesbih ederler. Yıldırımları gönderir, istediğine çarpar. Onlar hala Allah hakkında tartışıyorlar. Görmüyorlar mı Azabı çok şiddetlidir.

 

14-Lehu da’vetu-lhakk(i)(s) velleżîne yed’ûne min dûnihi lâ yestecîbûne lehum bişey-in illâ kebâsiti keffeyhi ilâ-lmâ-i liyebluġa fâhu vemâ huve bibâliġih(i)(c) vemâ du’âu-lkâfirîne illâ fî dalâl(in)

-Gerçek dua, ancak onadır. Ondan başkalarına dua edenlerin duaları kabul edilmez. Bu çeşit adam, ağzına gelsin diye suya ellerini uzatmış, bekleyip duran adama benzer, su ağzına gelmez onun ve kafirlerin duası, sapıklıkta kalmadan başka bir şey değildir.
-Hak olan çağrı (dua, ibadet) yalnızca O’na (olan)dır. Allah’tan başka çağırdıkları ise, onlara hiç bir şeyle cevab veremezler. (Onların durumu) yalnızca, ağzına gelsin diye, iki avucunu suya uzatan(ın boşuna beklemesi) gibidir. Oysa ona gelmez. İnkâr edenlerin duası, sapıklık içinde olmaktan başkası değildir.
-Gerçek dua yalnız O’na / hak davet yalnız O’nun için yapılır. O’nun dışında yalvarıp davet ettikleri ise onlara hiçbir şekilde cevap veremezler. Onlar, ağzına ulaşsın diye iki avucunu suya doğru açan ama suya ulaşamayan birinden başkasına benzemiyorlar. Küfre sapanların dua ve davetleri şaşkınlığa dalmaktan başka bir işe yaramaz.

 

Bütün istekler ve arzular sadece ondandır. Ondan başka kimse sizin isteğinizi yerine getiremez. Onların duası, iki avucunu açan ama suya daldırmayanın su beklemesi gibidir. Kafirlerin duası işte böyle boş bir duadan başka bir şey değildir.

 

15-Veli(A)llâhi yescudu men fî-ssemâvâti vel-ardi tav’an vekerhen vezilâluhum bilġuduvvi vel-âsâl(i)

-Göklerde ve yeryüzünde ne varsa, sabah ve akşam, isteristemez, kendileri de, gölgeleri de Allah’a secde eder.
-Göklerde ve yerde her ne varsa -isteyerek de olsa, istemeyerek de olsaAllah’a secde eder. Sabah akşam gölgeleri de (O’na secde eder).
-Göklerde ve yerde kim varsa gölgeleriyle birlikte ister istemez ve sabah-akşam Allah’a secde eder.

 

Göklerde ve yerde kim varsa, ister istemez, gölgeleri ile birlikte, sabah akşam Allaha secde ederler.

 

16-Kul men rabbu-ssemâvâti vel-ardi kuli(A)llâh(u)(c) kul efetteażtum min dûnihi evliyâe lâ yemlikûne li-enfusihim nef’an velâ darrâ(an)(c) kul hel yestevî-l-a’mâ velbasîru em hel testevî-zzulumâtu ve-nnûr(u)(k) em ce’alû li(A)llâhi şurakâe alekû kealkihi feteşâbehe-lalku ‘aleyhim(c) kuli(A)llâhu âliku kulli şey-in vehuve-lvâhidu-lkahhâr(u)

-De ki: Göklerin ve yeryüzünün Rabbi kim? De ki: Allah. De ki: Onu bırakıp da kendilerine bile bir faydaları, bir zararları dokunamayan tanrılar mı edindiniz? De ki: Bir olur mu körle gören? Yahut bir olur mu karanlıklarla ışık? Yoksa mabutları da yaratıyor mu ki şüphelenip onları Allah’a eş koştular? De ki: Her şeyi yaratan Allah’tır ve o birdir, acze düşmez, her şeyden üstündür.

-De ki: ‘Göklerin ve yerin Rabbi kimdir?’ De ki: ‘Allah’tır.’ De ki: ‘Öyleyse, O’nu bırakıp kendilerine bile yarar ve zarar sağlamaya güç yetiremeyen birtakım veliler mi (tanrılar) edindiniz?’ De ki: ‘Hiç görmeyen (a’ma) ile gören (basiret sahibi) eşit olabilir mi? Veya karanlıklarla nur eşit olabilir mi?’ Yoksa Allah’a, O’nun yaratması gibi yaratan ortaklar buldular da, bu yaratma, kendilerince birbirine mi benzeşti? De ki: ‘Allah, her şeyin yaratıcısıdır ve O, tektir, kahredicidir.’
-De ki: “Göklerin ve yerin Rabbi kim?” De ki: “Allah.” De ki: “O’nun yanında başka dostlar mı / destekçiler mi edindiniz? Bunlar kendilerine bile yarar sağlayıp zarar verme gücünde değiller.” De ki: “Körle gören yahut karanlıklarla ışık bir olur mu? Yoksa Allah’a, tıpkı O’nun yarattığı gibi yaratan ortaklar buldular da yaratış / yaratılanlar kendileri için benzeşir hale mi geldi?” De ki: “Allah’tır herşeyi yaratan, O’dur Vahid ve Kahhar olan.”

 

Deki, göklerin ve yerin rabbi kimdir. Allah’tır de. Ondan başka rab mı edindiniz. Kendilerine bile ne yararı ne faydası olamayan şeyler. Körle gören bir olur mu. Karanlıkla ışık bir olur mu. Allah’ın yaratması gibi başka yaratan mı gördüler. Her şeyi yaratan Allah’tır. O tekdir. Kahhardır.

 

17-Enzele mine-ssemâ-i mâen fesâlet evdiyetun bikaderihâ fahtemele-sseylu zebeden râbiyâ(en)(c) vemimmâ yûkidûne ‘aleyhi fî-nnâri-btiġâe hilyetin ev metâ’in zebedun miśluh(u)(c) keżâlike yadribu(A)llâhu-lhakka velbâtil(e)(c) feemmâ-zzebedu feyeżhebu cufâ-â(en)(s) veemmâ mâ yenfe’u-nnâse feyemkuśu fî-l-ard(i)(c) keżâlike yadribu(A)llâhu-l-emśâl(e)

-Gökten yağmur yağdırır da vadilerde alabildikleri kadar seller, ırmaklar olur, çağlayıp akar, akarken de üste çıkan köpükleri sürükler götürür. Ziynet eşyası, yahut faydalanmak için kullanılan araçları yaparken ateşte eritilen şeylerde de buna benzerbir köpük, bir posa meydana gelir. İşte Allah gerçekle boş şeyi bu çeşit bir örnekle anlatır. Köpük, dağılır gider, halka fayda verecek şeyse yerinde kalır. İşte Allah, böyle örnekler getirir.
-(Allah) Gökten bir su indirdi de dereler kendi miktarınca çağlayıp aktı. Sel de yüze vuran bir köpük yüklendi. Bir süs veya bir meta sağlamak için ateşte üzerine yakıp-erittikleri şeyler (madenler)de de bunun gibi bir köpük (artık) vardır. İşte Allah, hak ile batıla böyle örnekler verir. Köpüğe gelince, o atılır gider, insanlara yarar sağlayacak şey ise, yeryüzünde kalır. İşte Allah örnekleri böyle vermektedir.
-Gökten bir su indirdi de vadiler, kendi ölçülerince sel oldu, ardından da sel, üste çıkan köpüğü taşır hale geldi. Bir süs eşyası veya alet yapmak isteğiyle ateşte körükledikleri şeylerde de benzeri bir köpük vardır. Allah hakla batılı işte böyle örneklendiriyor: Köpük, atılır gider; insanlara yararlı olansa toprakta kalır. Allah, işte bu şekilde örnekler verir.

 

Gökten yağmur yağar, dereler kabarır. Seller oluşur. Akan suyun üstünde köpükler oluşur. Ateşin üzerinde eriyip akan madenlerin üzerinde de aynen böyle köpük oluşur. İşte Allah hak ile batılı böyle misalle verir. Köpük dağılır gider. Lazım olan şeyler yeryüzünde kalır. Allah örnekleri böyle verir.

 

18-Lilleżîne-stecâbû lirabbihimu-lhusnâ(c) velleżîne lem yestecîbû lehu lev enne lehum mâ fî-l-ardi cemî’an vemiślehu me’ahu leftedev bih(i)(c) ulâ-ike lehum sû-u-lhisâbi veme/vâhum cehennem(u)(s) vebi/se-lmihâd(u)

-Rablerinin davetine icabet edenlere güzel bir mükafat var; fakat icabet etmeyenlere gelince: O çeşit adamlar, yeryüzünde ne varsa hepsine sahip olsalar ve bir misli daha malları olsa da kurtulmak için hepsini feda etseler gene onlar için kötü bir soru var, yurtları cehennemdir ve orası ne de kötü yataktır ya.
-Rablerine icabet edenlere daha güzeli vardır. O’na icabet etmeyenler, yeryüzündekilerin tümü ve bununla birlikte bir katı daha onların olsa mutlaka (kurtulmak için) bunu fidye olarak verirlerdi. Sorgulamanın en kötüsü onlar içindir. Onların barınma yeri cehennemdir, ne kötü bir yaratıktır o!..
-Rablerinin çağrısına olumlu cevap verenler için güzellik vardır. O’na olumlu cevap vermeyenlere gelince, yeryüzündekilerin tamamı onların olsa, bir o kadar da ilave edilse, kurtulmak için bunların tümünü fidye verirlerdi. Böylelerinin hesabı kötü olacaktır; varacakları yer de cehennemdir. Ne kötü yataktır o!

 

Rablerinin emirlerine uyanlar için daima güzellikler vardır. Uymayanlara, yeryüzünün tamamını verseniz, bir o kadar da ilave etseniz, kurtulmaları için hepsini feda ederdi. Böylelerinin hesabı çok kötüdür. Gidecekleri yer cehennemdir. Ne kötü yataktır o.

 

19-Efemen ya’lemu ennemâ unzile ileyke min rabbike-lhakku kemen huve a’mâ(c) innemâ yeteżekkeru ulû-l-elbâb(i)

-Bunların, sana bir gerçek olarak Rabbinden indirildiğini bilen kişi, o kör adama benzer mi? Şüphe yok ki ancak aklı, anlayışı, olanlar, düşünüp ibret alırlar.
-Peki, sana Rabbinden indirilenin gerçekten hak olduğunu bilen kişi, o görmeyen (a’ma) gibi midir? Ancak temiz akıl sahipleri öğüt alıp-düşünürler.
-Rabbinden sana indirilenin hak olduğunu bilen kişi, kör olan biriyle aynı mıdır? Sadece aklı ve gönlü işleyenler düşünüp ibret alır.

 

Sana Rabbinden gelen uyarıların ve öğütlerin doğru, gerçek olduğunu bilen kişi ile kör olan aynımı?  Doğruluğunu gönlünle hissedersin. Aklınla görürsün.


20-Elleżîne yûfûne bi’ahdi(A)llâhi velâ yenkudûne-lmîśâk(e)

-Onlardır Allah’la ahdettikleri şeye vefa edenler ve verdikleri sözden caymayanlar.

-Onlar ki, Allah’a olan sözleşmelerine sadakat gösterir, antlaşmalarını asla bozmazlar.
-İşte bunlardır, Allah’a verdikleri söze sadık kalanlar ve antlaşmayı bozmayanlar.

 

İşte bunlar, Allaha verdikleri söze sadık kalanlar. Sözleşmeyi bozmazlar.

 

21-Velleżîne yasilûne mâ emera(A)llâhu bihi en yûsale veyaşevne rabbehum veyeâfûne sû-e-lhisâb(i)
-Onlardır Allah neyi ulaştırmayı emrettiyse ulaştıranlar ve Rablerinden ürkerler ve kötü hesaptan korkarlar.

-Ve onlar Allah’ın ulaştırılmasını emrettiği şeyi ulaştırırlar. Rablerinden içleri saygı ile titrer, kötü hesaptan korkarlar.
-Onlar, Allah’ın ulaştırılmasını emrettiği şeyi ulaştırırlar, Rablerinden korkarlar ve hesabın kötüsünden ürperti duyarlar.

 

Onlar, Allah’ın nakil etmesini istediği emirleri, gelen nesillere nakil ederler. Rablerinden korkarlar. Hesap verememekten korkarlar.

 

22-Velleżîne saberû-btiġâe vechi rabbihim veekâmû-ssalâte veenfekû mimmâ razeknâhum sirran ve’alâniyeten veyedraûne bilhaseneti-sseyyi-ete ulâ-ike lehum ‘ukbâ-ddâr(i)

-Onlar, Rablerinin rızasını dileyerek sabrederler, namaz kılarlar, kendilerini rızıklandırdığımız şeyden, gizli ve açık harcarlar ve kötülüğü iyilikle giderirler. Öyle kişilerdir onlar ki onlarındır güzel sonuç.
-Ve onlar-Rablerinin yüzünü (hoşnutluğunu) isteyerek sabrederler, namazı dosdoğru kılarlar, kendilerine rızık olarak verdiklerimizden gizli ve açık infak ederler ve kötülüğü iyilikle savarlar. İşte onlar, bu yurdun (dünyanın güzel) sonucu (ahiret mutluluğu) onlar içindir.
-Onlar, Rablerinin yüzünü arzulayarak sabrederler, namazı kılarlar, kendilerine sunduğumuz rızıklardan gizli ve açık dağıtırlar ve kötülüğü güzellikle savarlar. İşte bunlar içindir ölümsüz yurt.

 

Onlar Rablerinin kendilerinden razı olmasını dilerler. Namazlarını kılarlar, Gizli veya açık infak ederler. Kötülüğe karşılık iyilik yaparak dost kazanırlar. İşte bunlar dünyada ve ahirette mutlu olanlardır.

 

23-Cennâtu ‘adnin yedulûnehâ vemen saleha min âbâ-ihim veezvâcihim veżurriyyâtihim(s) velmelâ-iketu yedulûne ‘aleyhim min kulli bâb(in)

-Ebedi Adn cennetleri. Oraya girerler atalarından, eşlerinden, soylarından temiz ve düzgün kişilerle ve melekler, her kapıdan onların tapısına girerler de.
-Onlar, Adn cennetlerine girerler. Babalarından, eşlerinden ve soylarından ‘salih davranışlarda’ bulunanlar da (Adn cennetlerine girer). Melekler onlara her bir kapıdan girip (şöyle derler:)
-Adn cennetleri bunlar içindir. Atalarından, eşlerinden, zürriyetlerinden barışa hizmet etmiş olanlarla birlikte girerler oraya. Meleklerse her kapıdan yanlarına sokulurlar:

 

Adn (yetenek) cenneti bunlarındır. Atalarından, eşlerinden, soylarından, insanlığa hizmet etmişlerle beraberdirler. Her taraftan melekler yeteneklerine yardım için gelirler.

 

24-Selâmun ‘aleykum bimâ sabertum feni’me ‘ukbâ-ddâr(i)

-Esenlik size derler, sabrettiğinizden dolayı; gerçekten de dünya yurdunun bu sonucu, ne de güzeldir.
-‘Sabrettiğinize karşılık selam size. (Dünya) Yurdun(un) sonu ne güzel.’
-“Selam size, sabrettiğiniz için. Ne güzeldir şu sonsuzluk yurdu!” derler.

 

Selam size sabırlarınızdan dolayı derler. Ne güzel bir yurt burası.

 

25-Velleżîne yenkudûne ‘ahda(A)llâhi min ba’di mîśâkihi veyakta’ûne mâ emera(A)llâhu bihi en yûsale veyufsidûne fî-l-ardi() ulâ-ike lehumu-lla’netu velehum sû-u-ddâr(i)

-Allah’ın ahdini, ona söz verdikten sonra bozanlara ve Allah’ın ulaştırmayı emrettiği şeyi kesenlere ve yeryüzünde bozgunculuk edenlere gelince: Öyle kişilerdir onlar ki lanet onlara ve onlarındır kötü sonuç.
-Allah’a verdikleri sözü, onu kesin olarak onayladıktan sonra bozanlar, Allah’ın ulaştırılmasını emrettiği şeyi kesip-koparanlar ve yeryüzünde bozgunculuk çıkaranlar; işte onlar, lanet onlar içindir ve yurdun kötü olanı da onlar içindir.
-Allah’a verdikleri sözü, onu antlaşma haline getirdikten sonra bozanlar, Allah’ın birleştirilmesini emrettiği şeyi parçalayanlar ve yeryüzünde bozgun çıkaranlara gelince, böyleleri için lanet var. Yurdun en kötüsü de onların olacak.

 

Sözünde durmayanlar, Allah’ın uyarılarını ve öğütlerini insanlara aktarmayanlar, yeryüzünde bozgunculuk yapanlara gelince, lanet onlara ve en kötü yurt onlarındır.

 

26-(A)llâhu yebsutu-rrizka limen yeşâu veyakdir(u)(c) veferihû bilhayâti-ddunyâ vemâ-lhayâtu-ddunyâ fî-l-âirati illâ metâ’(un)

-Allah, dilediğinin rızkını genişletir ve daraltır ve onlar, dünya yaşayışıyla sevinip övünürler, halbuki dünya yaşayışı, ahirete nispetle değersiz, müddeti az ve geçici bir şeyden ibarettir.
-Allah dilediğine rızkı genişletir-yayar ve daraltır da. Onlar ise dünya hayatına sevindiler. Oysaki dünya hayatı, ahirette (ki sınırsız mutluluk yanında geçici) bir meta’dan başkası değildir.
-Allah dilediği kimse için rızkı alabildiğine açar da sınırlayıp kısar da. İğreti dünya hayatıyla sevinip şımardılar. Oysa ki dünya hayatı, ahirete oranla sadece küçük bir nimetlenme.

 

Allah dilediğinin rızkını bollaştırır, dilediğinin rızkını da daraltır. Bollaşınca sevinirler. Dünya hayatı geçici bir nimetlenmedir ama ahiret hayatının rızıkları sonsuzdur.

 

27-Veyekûlu-lleżîne keferû levlâ unzile ‘aleyhi âyetun min rabbih(i)(k) kul inna(A)llâhe yudillu men yeşâu veyehdî ileyhi men enâb(e)

-Kafir olanlar derler ki: Ona Rabbinden bir mucize indirilseydi ya. De ki: Şüphe yok ki Allah, dilediğini sapıklığa ve gönlüyle ona, onun tapısına dönenleriyse doğru yola sevk eder.
-İnkâr edenler: ‘Ona Rabbinden bir ayet (mucize) indirilseydi ya!’ derler. De ki: ‘Şüphesiz Allah, dilediğini şaşırtıp-saptırır, kendisine katıksızca yöneleni de dosdoğru yola yöneltip-iletir.’
-Küfre sapanlar derler ki: “Rabbinden ona bir mucize indirilseydi ya!” De ki: “Allah dilediğini saptırır. Doğruya yöneleni de kendisine iletir.”

 

Kafirler, ona bir mucize indirilseydi ya derler. Etrafta sonsuz mucizeler var görmezler. Allah işte dilediğini böyle kör yapar. Görenleri kendisine yönlendirir.

 

28-Elleżîne âmenû vetatme-innu kulûbuhum biżikri(A)llâh(i)(k) elâ biżikri(A)llâhi tatme-innu-lkulûb(u)

-İnananlar, öyle kişilerdir ki Allah’ı anmakla yatışır, kuvvetlenir gönülleri. İyice bilin ki gönüller, Allah’ı anmakla yatışır, kuvvet bulur.
-Bunlar, iman edenler ve kalpleri Allah’ın zikriyle mutmain olanlardır. Haberiniz olsun; kalbler yalnızca Allah’ın zikriyle mutmain olur.
-Böyleleri, inanan ve gönülleri Allah’ın Zikri’yle yatışan kişilerdir. Gözünüzü açın! Gönüller yalnız Allah’ın Zikri’yle yatışır / tatmin bulur.

 

İman edip Allaha yönelenler, tatmin olanlardır. Kalpler ancak Allah’ı anmakla tatmin olur, yatışır.

 

29-Elleżîne âmenû ve’amilû-ssâlihâti tûbâ lehum vehusnu meâb(in)

-İnananlara ve iyi işlerde bulunanlara gelince: Kutluluk da onlara, dönüp varılacak güzel yurt da.
-İman edip salih amellerde bulunanlar, ne mutlu onlara. Varılacak yerin güzel olanı (onlarındır).
-İman edip barış uğruna iyi işler yapanlara mutluluk ve müjde var, güzel bir gelecek var.

 

İman edip salih amel işleyenlere ne mutlu. Onlara güzel bir gelecek var.

 

30-Keżâlike erselnâke fî ummetin kad alet min kablihâ umemun litetluve ‘aleyhimu-lleżî evhaynâ ileyke vehum yekfurûne bi-rrahmân(i)(c) kul huve rabbî lâ ilâhe illâ huve ‘aleyhi tevekkeltu ve-ileyhi metâb(i)

-İşte böylece seni de, sana vahyettiğimizi onlara okuman için bir ümmete gönderdik ki onlardan önce nice ümmetler gelip geçmiştir; onlar, rahmanı inkar ettiler; de ki: O, benim Rabbimdir, yoktur ondan başka tapacak. Ona dayandım, sonucu varıp gideceğim yer de onun tapısı.
-Böylece biz seni, kendisinden önce nice ümmetler gelip-geçmiş olan bir ümmete (elçi olarak) gönderdik; sana vahyettiklerimizi onlara okuyasın diye. Oysa onlar Rahman’a nankörlük ediyorlar. De ki: ‘O, benim Rabbimdir, O’ndan başka ilah yoktur. Ben O’na tevekkül ettim ve son dönüş O’nadır.’
-İşte seni böylece, kendilerinden önce nice ümmetlerin gelip geçtiği bir ümmet içinde resul kıldık ki, onlar Rahman’a küfrederlerken sen kendilerine sana vahyettiğimizi okuyasın. De ki: “O’dur benim Rabbim, ilah yok O’ndan başka; O’na dayanmışım ben. Yalnız O’nadır tövbem.”

 

Onlardan önce nice ümmetlerin gelip geçtiği bu ümmete, seni Resul yaptık. Onlar Rahmanı inkâr ediyorlar. Onlara de ki, O benim Rabbimdir. Ondan başka ilah yoktur. Ona dayanır ve ona taparım. Dönüşüm de onadır.

 

31-Velev enne kur-ânen suyyirat bihi-lcibâlu ev kutti’at bihi-l-ardu ev kullime bihi-lmevtâ(k) bel li(A)llâhi-l-emru cemî’â(an)(k) efelem yey-esi-lleżîne âmenû en lev yeşâu(A)llâhu lehedâ-nnâse cemî’â(an)(k) velâ yezâlu-lleżîne keferû tusîbuhum bimâ sane’û kâri’atun ev tehullu karîben min dârihim hattâ ye/tiye va’du(A)llâh(i)(c) inna(A)llâhe lâ yulifu-lmî’âd(e)

-Kur’an’la dağlar yürütülse, yahut yeryüzü parçalansa, yahut da ölü konuşsa. Fakat bütün işler, ancak Allah’ın. İnananlar anlamazlar mı ki Allah dileseydi bütün insanları doğru yola sevk ederdi. Kafir olanlarsa, yaptıklarına karşılık, Allah’ın vaadi yerine gelinceye dek, bir belaya uğrayıp dururlar, yahut da yurtlarına yakın bir yere iner bu bela. Şüphe yok ki Allah, vaadinden dönmez.
-Eğer kendisiyle dağların yürütüldüğü, yerin parçalandığı veya ölülerin konuşturulduğu bir Kur’an olsaydı (yine bu Kur’an olurdu). Hayır, emrin tümü Allah’ındır. İman edenler hâlâ anlamadılar mı ki, eğer Allah dilemiş olsaydı, insanların tümünü hidayete erdirmiş olurdu. İnkâr edenler, Allah’ın va’di gelinceye kadar, yaptıkları dolayısıyla ya başlarına çetin bir bela çatacak veya yurtlarının yakınına inecek. Şüphesiz Allah verdiği sözden dönmez. (Veya miadını şaşırmaz.)
-Kendisiyle, dağların yürütüldüğü yahut yerkürenin parçalandığı yahut ölülerin konuşturulduğu bir Kur’an mı olsaydı! Hayır, iş ve oluşun tümü Allah’ındır. İman edenler hala ümidi kesip anlamadılar mı ki, Allah dileseydi elbette insanlara tümden hidayet verirdi. O küfre sapanlara gelince, sanayi olarak ürettiklerinin sonucu halinde başlarına gülle-tokmak türünden belalar inmeye devam edecek yahut o belalar onların yurtlarının yakınına konacak. Ta, Allah’ın vaadi gelinceye değin. Allah, vaadine asla ters düşmez.

 

Ellerinde olan herhangi bir kitapla, dağlar yürütülseydi, yerler parçalansaydı, ölüler diriltilseydi o kitap yine bu Kuran olurdu. Bütün işler ve oluşlar Allah’ın emri iledir. Hala anlamıyor musunuz? Allah dileseydi bütün insanlar doğru yolda olurdu. Hakkı inkâr edenlerin başlarına, her an beklenmedik bir felaket gelebilir. Allah’ın kurduğu nizam böyledir. Hiç şaşmaz.

 

32-Velekadi-stuhzi-e birusulin min kablike feemleytu lilleżîne keferû śümme eażtuhum(s) fekeyfe kâne ‘ikâb(i)

-Andolsun ki senden önceki peygamberlerle de alay edildi de kafirlere mühlet verdim, sonra da onları helak ediverdim. Nasıl bu azap?

-Andolsun, senden önceki elçilerle de alay edildi, bunun üzerine Ben de o inkârcılara bir süre tanıdım, sonra onları (kıskıvrak) yakalayıverdim. İşte nasıldı sonuçlandırma?
-Yemin olsun, senden önceki resullerle de alay edildi. İnkar edenlere biraz süre verdim ama sonunda hepsini enseledim. Gördüler nasılmış azap!

 

Ant olsun, senden önceki resullerin uyarılarına da inanılmadı. Zamanı gelince hepsi o azaba yakalandı, helak oldu.

 

33-Efemen huve kâ-imun ‘alâ kulli nefsin bimâ kesebet(k) vece’alû li(A)llâhi şurakâe kul semmûhum(c) em tunebbi-ûnehu bimâ lâ ya’lemu fî-l-ardi em bizâhirin mine-lkavl(i)(k) bel zuyyine lilleżîne keferû mekruhum vesuddû ‘ani-ssebîl(i)(k) vemen yudlili(A)llâhu femâ lehu min hâd(in)

-Herkesin yaptığı ve elde ettiği şeyi bilip görene ve karşılığını verene benzer mi onlar, tutup Allah’a eş tanıyorlar onları. De ki: Bir ad takın onlara. Yoksa yeryüzünde bilmediği birşeyi mi haber veriyorsunuz ona, yahut da geçici bir boş laf mı ediyorsunuz? Kafir olanlara düzenleri hoş ve sevimli görünmede ancak ve yoldan çıkarılmadalar ve Allah, kimi doğru yoldan saptırırsa onu doğru yola sevkedecek yoktur.
-Her nefsin bütün kazandıkları üzerinde gözetici olana mı (baş kaldırılır?) Onlar Allah’a ortaklar koştular. De ki: ‘Bunları adlandırın (bakalım). Yoksa siz yeryüzünde bilmeyeceği bir şeyi O’na haber mi veriyorsunuz? Yoksa sözün zahirine (veya boş ve süslü olanına)mi (kanıyorsunuz)? Hayır, inkâr edenlere kendi hileli-düzenleri süslü-çekici gösterilmiştir ve onlar (doğru) yoldan alıkonulmuşlardır. Allah, kimi saptırırsa, artık onun için hiç bir yol gösterici yoktur.
-Allah’a ortaklar tanıdılar. Peki, her benliğin yaptığı işin başında duranla bunlar bir mi? De ki: “Onları isimlendirin. Yoksa siz Allah’a, yeryüzünde bilmediği birşeyi mi haber veriyorsunuz? Yoksa, anlamsız bir laf mı ediyorsunuz?” Hayır, küfre sapanlara, tuzakları süslü gösterildi de yoldan döndürüldüler. Allah’ın şaşırttığına kılavuzluk edecek yok.

 

Her canlının yaptığı işin (sebep-sonuç) neticesini ortaya çıkaran ile onların putları bir mi. Hadi o putlarınıza bir sıfat verin, (Alim, Hâkim, Rezzak, Kahhar gibi) veremezsiniz. Yoksa Allah’ın bilmediği başka sıfatlar varda, o sıfatı onlara mı veriyorsunuz. Hayalinizde uydurduğunuz boş kelimelerle kendinizi tuzağa düşürüyorsunuz. Allah inkâr edenlerin boş sözlerini kendilerine hoş gösterir. Allah kimi yoldan çıkarmışsa onu tekrar yola getirecek yoktur.

 

34-Lehum ‘ażâbun fî-lhayâti-ddunyâ(s) vele’ażâbu-l-âirati eşakk(u)(s) vemâ lehum mina(A)llâhi min vâk(in)

-Onlara dünya hayatında azap var, ahiret azabıysa daha da ağırdır ve onları Allah’tan koruyacak kimse de yoktur.
-Dünya hayatında onlar için bir azab vardır, ahiretin azabı ise daha zorludur. Onları Allah’tan (kurtaracak) hiç bir koruyucu da yoktur.
-Dünya hayatında bir azap var onlar için, ahiret azabı ise çok daha şiddetlidir. Onları Allah’a karşı koruyacak kimse de yoktur.

 

Onların dünya hayatı azaplı olur. Ahiret hayatı daha şiddetli olur. Onları Allahtan koruyacak kimse yoktur.

 

35-Meśelu-lcenneti-lletî vu’ide-lmuttekûn(e)(s) tecrî min tahtihâ-l-enhâr(u)(s) ukuluhâ dâ-imun vezilluhâ(c) tilke ‘ukbâ-lleżîne-ttekav ve’ukbâ-lkâfirîne-nnâr(u)

-Çekinenlere vaat edilen cennetin örneği şu: Kıyılarından ırmaklar akar. Yemişleri ve gölgesi daimidir. Çekinenlerin sonucu budur, kafirlerin sonucuysa ateştir.
-Takva sahiplerine vadedilen cennet; onun altından ırmaklar akar, yemişleri ve gölgelikleri süreklidir. Bu korkup-sakınanların (mutlu) sonudur, inkâr edenlerin sonu ise ateştir.
-Sakınıp korunanlara vaat edilen cennetin temsili anlatımı şu: Altından ırmaklar akar, yemişleri de sürekli, gölgesi de. İşte korunup sakınanların son yurdu. Kafirlerin son yurdu ise ateş…

 

Takva sahipleri, altlarından ırmaklar akan cennetlerdedir. Yemişleri ve gölgeleri (Hoş çabaları ve neticeleri) devamlıdır. Bu sakınanların son yurdudur. Kafirlerinki ise ateştir.

 

36-Velleżîne âteynâhumu-lkitâbe yefrahûne bimâ unzile ileyk(e)(s) vemine-l-ahzâbi men yunkiru ba’dah(u)(c) kul innemâ umirtu en a’buda(A)llâhe velâ uşrike bih(i)(c) ileyhi ed’û ve-ileyhi meâb(i)

-Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler, sana indirilen şeyden dolayı sevinirler ve bölükler içinde onun bir kısmını inkar edenler de var. De ki: Bana, Allah’a kulluk etmem ve ona şirk koşmamam emredildi. Ona davet etmedeyim, sonucu dönüp varacağım yerde onun tapısıdır.
-Kendilerine kitap verdiklerimiz, sana indirilen dolayısıyla sevinirler; fakat (müslümanların aleyhinde birleşen) gruplardan, onun bazısını inkâr edenler vardır. De ki: ‘Ben, yalnızca Allah’a kulluk etmek ve O’na ortak koşmamakla emrolundum. Ben ancak O’na davet ederim ve son dönüşüm O’nadır.’
-Kendilerine kitap verdiklerimiz, sana indirilenle ferahlarlar. Ama hiziplerden bazıları onun bir kısmını inkar ederler. De ki: “Bana, yalnız Allah’a kulluk etmem, O’na ortak koşmamam emredildi. Ben O’na yakarır, O’na davet ederim. Dönüşüm de O’nadır.”

 

Kendilerine Kitap verilenlerden bir kısmı, sana inenle sevinirler. Bir kısmı da sana inenin bazılarını inkâr ederler. O zaman onlara deki, bana yalnız Allaha kulluk etmem ve ona ortak koşmamam emredildi. (Sizde öyle yapın) ben sizleri ona davet ediyorum, dönüşümde onadır.

 

37-Vekeżâlike enzelnâhu hukmen ‘arabiyyâ(en)(c) vele-ini-tteba’te ehvâehum ba’de mâ câeke mine-l’ilmi mâ leke mina(A)llâhi min veliyyin velâ vâk(in)

-İşte böylece ona Arapça bir hükümdür indirdik. Sence bilindikten sonra tutar da onların dileklerine uyarsan Allah’a karşı ne bir dost bulunur sana, ne de seni ondan koruyacak biri.
-İşte böylece biz onu (Kur’an’ı) Arapça bir hüküm olarak indirdik. Andolsun, sana gelen bu ilimden sonra, onların heva (istek ve tutku)larına uyacak olursan, senin için Allah’tan ne bir yardımcı-dost, ne bir koruyucu vardır.
-İşte biz o Kur’an’ı Arapça bir hüküm kaynağı olarak indirdik. Eğer sana gelen ilimden sonra onların keyiflerine uyarsan, Allah’tan sana ne bir dost nasip olur ne de bir koruyucu.

 

Biz bu Kuranı Arapça bir hüküm kaynağı olarak indirdik. Sana gelen bu bilgilerden sonra onların hükümlerine uyarsan, Allahtan sana ne bir dost ne de yardımcı vardır.

 

38-Velekad erselnâ rusulen min kablike vece’alnâ lehum ezvâcen veżurriyye(ten)(c) vemâ kâne lirasûlin en ye/tiye bi-âyetin illâ bi-iżni(A)llâh(i)(c) likulli ecelin kitâb(un)

-Andolsun ki senden önce de peygamberler gönderdik, onlara eşler ve soysop verdik. Hiçbir peygamber yoktur ki Allah’ın izni olmadıkça bir mucizeyle gelsin. Her mukadder zaman, tespit edilmiştir.
-Andolsun, senden önce de elçiler gönderdik, onlara eşler ve çocuklar verdik. Allah’ın izni olmaksızın (hiç) bir elçiye herhangi bir ayeti (mucizeyi) getirmek olacak iş değildi. Her ecel (tesbit edilmiş süre) için bir kitap (yazı, hüküm, son) vardır.
-Andolsun, biz senden önce de resuller gönderdik, onlara da eşler ve evlatlar verdik. Hiçbir resul, Allah’ın izni olmadıkça herhangi bir mucize getiremez. Her süre için bir yazı vardır.

 

Ant olsun, senden öncede birçok Resuller gönderdik. Hiçbir resul Allah’ın izni olmadan bir hüküm getiremez. Her hüküm ve kuralın alemde bir geçerlilik süresi vardır.

 

39-Yemhû(A)llâhu mâ yeşâu veyuśbit(u)(s) ve’indehu ummu-lkitâb(i)

-Allah, dilediğini bozar, dilediğini yazar ve kitabın aslı, esası, onun katındadır.
-Allah, dilediğini ortadan kaldırır ve bırakır. Kitabın anası O’nun katındadır.
-Allah dilediğini silip yok eder, dilediğini sabit tutar. Kitap’ın anası / ana Kitap O’nun katındadır.

 

Allah dilediği hükmü kaldırır, dilediği hükmü uzatır. Bunların hepsi Allah katındaki ana kitaptadır.

 

40-Ve-in mâ nuriyenneke ba’da-lleżî ne’iduhum ev neteveffeyenneke fe-innemâ ‘aleyke-lbelâġu ve’aleynâ-lhisâb(u)

-Onlara vaat ettiğimiz şeylerin bir kısmını sana göstersek de sana düşen vazife, ancak tebliğdir, seni öldürsek de ve hesap, bize aittir.
-Onlara (azab olarak) va’dettiklerimizden bir kısmını sana göstersek de, senin hayatına son versek de, sana düşen yalnızca tebliğ etmek, hesap (sormak) bize aittir.
-Ya onlara vaat ettiğimiz şeylerin bir kısmını sana gösteririz yahut da seni vefat ettiririz. O halde tebliğ etmek sana, hesap sormak bize düşer.

 

Söylediğimiz O hükümlerin sonuçlarını (doğruluğunu) sen hayatta iken görsen veya daha önce vefat etsen bir şey fark etmez. Sana düşen sadece tebliğ etmektir. Bize düşen hesap sormaktır.

 

41-Eve lem yerav ennâ ne/tî-l-arda nenkusuhâ min etrâfihâ(c) va(A)llâhu yahkumu lâ mu’akkibe lihukmih(i)(c) vehuve serî’u-lhisâb(i)

-Görmediler mi ki adeta onların yerlerine geliyor, etrafından yurtlarını eksiltip duruyoruz. Allah hükmeder, hükmünü bozacak yoktur ve o pek tez hesap görür.
-Onlar görmüyorlar mı ki, gerçekten biz arza geliyor ve onu çevresinden eksiltiyoruz. Allah hüküm verir. Onun hükmünün peşine düşecek yoktur. Ve O, hesabı pek çabuk görendir.
-Bizim, o yerküreye gelip onu uçlarından biraz eksilttiğimizi görmediler mi? Allah hükmeder; O’nun hükmünü denetleyecek de yoktur. Hesabı çok çabuk görür O.

 

Görmüyorlar mı, birçok hükümlerin sonuçları etrafta. Bak yeryüzüne, çevresinden yavaş yavaş küçülüyor. Bu hükmü değiştirebilecek kimse varmı. O hesabı çabuk görendir. 

 

42-Vekad mekera-lleżîne min kablihim feli(A)llâhi-lmekru cemî’â(an)(s) ya’lemu mâ teksibu kullu nefs(in)(k) veseya’lemu-lkuffâru limen ‘ukbâ-ddâr(i)
-Onlardan öncekiler de düzenler kurdular, iş ve tedbir, tamamıyla onundur, herkesin ne kazanacağını da bilir. Kafirler, yakında bilirler, anlarlar, dünya yurdunun sonundaki hayır kimin.

-Onlardan öncekiler de hileli-düzenler kurmuşlardı; fakat düzen kuruculuğun (tedbirlerin, karşılık vermelerin) tümü Allah’a aittir. Her bir nefsin ne kazandığını O bilir. Bu yurdun sonu kimindir, inkâr edenler pek yakında bileceklerdir.
-Onlardan öncekiler de tuzak kurmuştu, ama tüm tuzaklar Allah’ındır. Her benliğin ne kazandığını O bilir. Kafirler de bilecekler sonsuzluk yurdu kimindir!

 

İşte bu hükümleri dikkate alarak yaşayın. Kafirler gibi hükümleri geçersiz kılacak olaylar yapmaya çalışmayın. Allah ne yaptığınızı bilir. Kafirlerde bilecekler, geleceğin kimlere ait olduğunu.

 

43-Veyekûlu-lleżîne keferû leste murselâ(en)(c) kul kefâ bi(A)llâhi şehîden beynî vebeynekum vemen ‘indehu ‘ilmu-lkitâb(i)

-Kafirler, sen peygamber değilsin derler; de ki: Sizinle aramda tanık olarak Allah ve kitap bilgisine sahip olan yeter.
-İnkâr edenler şöyle derler: ‘Sen gönderilmiş (Allah’ın bir elçisi) değilsin.’ De ki: ‘Benimle sizin aranızda şahid olarak Allah yeter ve yanlarında kitabın ilmi bulunanlar da (bu gerçeği bilir).’
-Küfre sapanlar: “Sen gönderilmiş bir elçi değilsin.” diyorlar. De ki: “Benimle sizin aranızda tanık olarak Allah, bir de yanında kitap bilgisi bulunanlar yeter.”

 

Kafirler istediği kadar sen Resul değilsin desinler. İlim adamları, verdiğin bilgileri çalışınca senin resullüğüne şahit olacaklar. Şahit olarak Allah ve Alimler yeter.