İçeriğe geç

Nahl

Kırmızı renkli yazılar Latin alfabesi ile Kuran’ı Kerim; Mavi renkli yazılar Mealler; Siyah renkli yazılar Benim bu meallerden anladıklarım;

—————————————————–

Nahl (Bal arısı) (Resmi Mushaf: 16 / İniş Sırası: 70)—-

Bismillahirrahmanirrahim

 

1-Etâ emru(A)llâhi felâ testa’cilûh(u)(c) subhânehu vete’âlâ ‘ammâ yuşrikûn(e)

-Allah’ın emri gelip çatmada, sakın hemencecik gelmesini istemeyin. O, müşriklerin şirk koştuklarından münezzehtir ve yücedir.

-Allah’ın emri geldi, artık onda acele etmeyin. O (Allah), şirk koştukları şeylerden münezzeh ve yücedir.

-Allah’ın emri geldi. Onunla yüzyüze gelmekte acele etmeyin. Tüm varlığın tespih ettiğidir o Allah. Arınmıştır onların şirk koştuklarından.

 

Evrenin sonunun (kıyametin) gelme zamanı başladı. Onun size gelmesini istemekte acele etmeyin. (Yavaş yavaş geliyor zaten) Allah ona ortak koştuklarınızdan uzaktır, yücedir. (Tek imdat dileyeceğiniz odur) (deprem olacağının habercileri karıncalar, kıyametin habercileri de bal arıları olabilir)

 

2-Yunezzilu-lmelâ-ikete bi-rrûhi min emrihi ‘alâ men yeşâu min ‘ibâdihi en enżirû ennehu lâ ilâhe illâ enâ fettekûn(i)

-Benden başka yoktur tapacak o halde çekinin benden, hükmünü bildirip insanları korkutun diye, kullarından dilediğine melekleri indirerek vahyeder.
-Kullarından dilediklerine, melekleri emrinden ruh ile indirir: “Benden başka ilah yoktur, şu halde benden korkup-sakının, diye uyarın.’
-Kullarından dilediğine melekleri, emrinden olan ruh ile şöyle diyerek indirir: “Gerçek şu: Benden başka ilah yok, o halde benden korkun.”

 

Allahın melekleri ruh (kıyametin bilgisini) kullarından dilediğine bildirir. Benden başka ilah yok sadece benden korkun.

 

3-aleka-ssemâvâti vel-arda bilhakk(i)(c) te’âlâ ‘ammâ yuşrikûn(e)

-Göklerle yeryüzünü abes değil, hak ve gerçek olarak yaratmıştır, yücedir müşriklerin şirk koştuklarından.
-Gökleri ve yeri hak ile yarattı: O, şirk koştukları şeylerden yücedir.
-Gökleri ve yeri hak olarak yarattı. Arınmıştır onların ortak tuttukları şeylerden.

 

Gökleri ve yeri planına uygun olarak (Ol Öl emrine uygun olarak) yarattı. Ortak koştuklarınızın yaratılış ile bir alakası yoktur. 

 

4-aleka-l-insâne min nutfetin fe-iżâ huve asîmun mubîn(un)

-İnsanı bir damla sudan yarattı, böyleyken bir de bakarsın o, apaçık bir düşman kesilmiş.
-İnsanı bir damla sudan yarattı, buna rağmen o, apaçık bir düşmandır.
-İnsanı bir spermden yarattı. Bir de bakmışsın insan, açıkça kafa tutan bir hasım oluvermiştir.

 

İnsanı bir damla sudan yarattı. Neden yaratıldığına bakmıyor birde bana isyan edip, karşı çıkıyor.

 

5-Vel-en’âme alekahâ(k) lekum fîhâ dif-un vemenâfi’u veminhâ te-kulûn(e)

-Davarları da o çeşit halketmiştir; onlardan giyiminizi temin edersiniz ve size faydalar var onlardan ve bir kısmını da yersiniz.
-Ve hayvanları yarattı; sizin için onlarda ısınma ve yararlar vardır ve onlardan yemektesiniz.
-Davarları da O yaratmıştır. Onlarda sizin için bir ısıtıcı-koruyucu ve nice nice yararlar vardır. Onlardan bazı şeyleri / onlardan bazılarını yersiniz.

 

Davarları da (hayvanları) sizin için yarattı. Onların yünleri ile ısınır, etinden yer sütünden faydalanırsınız. Daha nice faydaları vardır.

 

6-Velekum fîhâ cemâlun hîne turîhûne vehîne tesrahûn(e)

-Akşamleyin yayımdan getirir, sabahleyin yayıma götürürken de güzellikleri var, zevk alırsınız onlardan.
-Akşamları getirir, sabahları götürürken onlarda sizin için bir güzellik vardır.
-Bir güzellik de vardır onlarda sizin için: Sabah saldığınız sırada, akşam topladığınız sırada.

 

Akşamleyin otlamaktan getirirken, sabah otlamaya götürürken sizin için onlarda zevk vardır. (Onların içinde bizim için zevk vardır veya bizim içimizde onlar için zevk vardır)

 

7-Vetahmilu eśkâlekum ilâ beledin lem tekûnû bâliġîhi illâ bişikki-l-enfus(i)(c) inne rabbekum leraûfun rahîm(un)

-Kendinize meşakkatler vererek ancak varabileceğiniz şehirlere de yüklerinizi taşırlar; şüphe yok ki Rabbiniz mutlaka esirgeyicidir, rahimdir.
-Kendisine ulaşmadan canlarınızın yarısının telef olacağı şehirlere ağırlıklarınızı taşırlar. Şüphesiz Rabbiniz şefkatli ve merhametlidir.
-Ve ağırlıklarınızı yüklenir, canlarınızın yarısını tüketmeden varamayacağınız beldelere kadar taşırlar. Hiç kuşkusuz, Rabbiniz gerçekten Rauf’tur, çok acıyıp esirger, Rahim’dir, sınırsızca merhamet eder.

 

Mallarınızı taşır. Siz kendiniz taşısanız canınız çıkar. Rabbiniz size acır, korur ve kollar.

 

8-Velayle velbiġâle velhamîra literkebûhâ vezîne(ten)(c) veyaluku mâ lâ ta’lemûn(e)

-Binmeniz için ve ziynet için atları, katırları, merkepleri yaratmıştır, daha da bilmediğiniz neler yaratır.
-Onlara binmeniz ve süs için atları, katırları ve merkebleri (yarattı). Ve daha sizlerin bilmediğiniz neleri yaratmaktadır?
-Hem binesiniz diye hem de bir süs olarak atları, katırları, eşekleri de yarattı. Ve bilemeyeceğiniz daha neler yaratır O…

 

Atları, katırları, eşekleri binmeniz için ve süs için yarattı daha nice (vasıtaları, araçları, süs ve binip gitmeniz için gemileri, uzay araçları) yaratacak. (Hepsi hazır toprakta, evrende bekliyor çıkarın, bulun yapın)

 

9-Ve’ala(A)llâhi kasdu-ssebîli veminhâ câ-ir(un)(c) velev şâe lehedâkum ecme’în(e)

-Doğru yolu bildirmek, Allah’a aittir, yolların eğrisi de var ve dileseydi hepinizi de doğru yola sevk ederdi.
-Yolu doğrultmak Allah’a aittir, kimi (yollar) ise eğridir. Eğer dileseydi, sizin tümünüzü elbette hidayete erdirirdi.
-Yolu doğrultup denge noktasını bulmak Allah’ın işidir. Ondan sapan da var. Allah dileseydi, sizi toptan hidayete erdirirdi.

 

Bulmanız için (doğru rotayı bulmanız için) size ilhamları vermek Allah’ın işidir. Herkes bulma fikirlerini, ilhamlarını alamaz. Allah dileseydi herkese aynı akıl, zekâ verirdi.

 

10-Huve-lleżî enzele mine-ssemâ-i mâ-â(en)(s) lekum minhu şerâbun veminhu şecerun fîhi tusîmûn(e)

-Öyle bir mabuttur ki size gökten yağmur yağdırır da suyunu içersiniz, hayvanlarınızı otlattığınız ağaçlar ve otlar da onunla biter, yeşerir.
-Sizin için gökten su indiren O’dur; içecek ondan, ağaç ondandır (ki) hayvanlarınızı onda otlatmaktasınız.
-O sizin için gökten bir su indirdi; ondan bir içecek var. Kendisinden hayvanlarınıza yedirdiğiniz bir ağaç da ondan oluşmaktadır.

 

O yaşamanızı devam ettirmek için size gökten su indirir. Hem içersiniz hem de hayvanlarınızı beslediğiniz ağaçlar ve otlar o su ile yetişir. (İnsan yapısı taşıtlar için yağmur suyuda bir enerji olabilir)

 

11-Yunbitu lekum bihi-zzer’a ve-zzeytûne ve-nneîle vel-a’nâbe vemin kulli-śśemerât(i)(k) inne fî żâlike leâyeten likavmin yetefekkerûn(e)

-Onunla size, ekinler, zeytinler, hurmalar, üzümler ve çeşitçeşit meyveler bitirir. Şüphe yok ki bunda, düşünen topluluğa bir delil var.
-Onunla sizin için ekin, zeytin, hurmalıklar, üzümler ve meyvelerin her türlüsünden bitirir. Şüphesiz bunda, düşünebilen bir topluluk için ayetler vardır.
-O suyla sizin için ekin, zeytin, hurmalıklar, üzümler ve her çeşitten meyvalar bitirir. Hiç kuşkusuz, bunda, derin derin düşünen bir toplum için gerçek bir mucize vardır.

 

Yine o yağmur suyu ile sizin için ekin, zeytin, hurma, üzüm ve her çeşit meyveler bitirir. Derin derin düşünüp incelerseniz bu olaylarda birçok yeni kullanabileceğiniz mucizeler görürsünüz.

 

12-Vesaḣḣara lekumu-lleyle ve-nnehâra ve-şşemse velkamer(a)(s) ve-nnucûmu musaḣḣarâtun bi-emrih(i)(k) inne fî żâlike leâyâtin likavmin ya’kilûn(e)

-Ve ram etmiştir size geceyle gündüzü, güneşle ayı; yıldızlar da ram olmuştur emriyle. Şüphe yok ki bunda, akıl eden topluluk için deliller var.

-Geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı sizin emrinize verdi; yıldızlar da O’nun emriyle emre hazır kılınmıştır. Şüphesiz bunda, aklını kullanabilen bir topluluk için ayetler vardır.
-Geceyi, gündüzü, Güneş’i ve Ay’ı sizin emrinize vermiştir. Yıldızlar da O’nun emriyle bir hizmete boyun eğmiştir. Bütün bunlarda aklını çalıştıran bir topluluk için elbette ibretler vardır.

 

Geceyi, gündüzü, güneşi, ayı sizin istifadenize verdi. (Yıldızlara da galaksilere de onun emri ile (zamanı gelince) gideceksiniz, onlar hazır sizleri beklemektedir). Aklını kullanabilen ilim sahipleri için onlarda istifade edeceğiniz, kullanacağınız çok şeyler vardır.

 

13-Vemâ żerae lekum fî-l-ardi mutelifen elvânuh(u)(k) inne fî żâlike leâyeten likavmin yeżżekkerûn(e)

-Ve yeryüzünde sizin için yarattığı, ayrıayrı, çeşitli renklerde ne varsa hepsi ram olmuştur size. Şüphe yok ki bunda da ibret alacak topluluk için bir delil var.
-Yerde sizin için üretip-türettiği çeşitli renklerdekileri de (faydanıza verdi). Şüphesiz bunda, öğüt alıp düşünen bir topluluk için ayetler vardır.
-Ve sizin için yeryüzünde, çeşit çeşit renklerde başka şeylere de vücut vermiştir. Bütün bunlarda, düşünüp ibret alacak bir toplum için elbette bir mucize vardır.

 

Yer yüzünde (arzlarda) sizin için yarattıkları renk renktir. (Renk değişimi ile uzak galaksilerde bulunan madenleri, maddeleri anlarsınız) Aklını kullanabilen ilim sahipleri için (fezada) oraya gitmeden önce onlara bakarak renkler ile öğreneceğiniz çok şeyler vardır.

 

14-Vehuve-lleżî saḣḣara-lbahra lite/kulû minhu lahmen tariyyen vetestaricû minhu hilyeten telbesûnehâ veterâ-lfulke mevâira fîhi velitebteġû min fadlihi vele’allekum teşkurûn(e)

-Öyle bir mabuttur ki ram etmiştir size denizi ondan çıkan terütaze balıkları yemeniz, çıkardığınız ziynet eşyasını takınmanız için ve görürsün ki gemi, denizde, suları yarayara gitmede; ram etmiştir size denizi, nasibinizi onun lutfundan arayıp bularak şükredesiniz diye.

-Denizi sizin emrinize veren O’dur, ondan taze et yemektesiniz ve giyiminizde ondan süs-eşyaları çıkarmaktasınız. Gemilerin onda (suları) yara yara akıp gittiğini görürsün. (Bütün bunlar) O’nun fazlından aramanız ve şükretmeniz içindir.
-Ve O’dur ki, içinden taze bir et yemeniz ve kuşanacağınız bir süs çıkarmanız için denizi emrinize vermiştir. Gemileri onda yara yara gider görürsün. Böyle yapmıştır ki, O’nun kereminden nasip arayasınız ve şükredebilesiniz. 

 

Denizi (dünya denizi ve feza denizi) sizin emrinize veren O dur. Taze et ve süs çıkarırsınız. Gemilerde onda (o denizlerde) süzüle süzüle gitmektedir. Nasip aramanız için, geleceğiniz için denizleri emrinize vermiştir. (Fezada sırf altın olan, sırf elmas olan, gümüş, demir, daha bilmediğimiz madenlerden gök taşları var)

 

15-Veelkâ fî-l-ardi ravâsiye en temîde bikum veenhâran vesubulen le’allekum tehtedûn(e)

-Sizinle beraber sallanmaması, çalkalanmaması için yeryüzünde muhkem ve metin dağlar yaratmıştır, ırmaklar halketmiştir ve gideceğiniz yeri bulmanız için yollar meydana getirmiştir.
-Sizi sarsıntıya uğratır diye yerde sarsılmaz dağlar bıraktı, ırmaklar ve yollar da (kıldı). Umulur ki doğru yolu bulursunuz.
-Sizi çalkayıp sarsar diye yerküreye ağır dağlar, ırmaklar, yollar koydu. İyiye ve doğruya ulaşmanız umulmaktadır.

 

Sarsılmamanız için sarsılmaz dağlar, ırmaklar, Yollarınızı bulmanız için yollar yaptı.

 

16-Ve’alâmât(in)(c) vebi-nnecmi hum yehtedûn(e)

-Ve alametler halktemiştir ve yıldızla yollarını bulur onlar.
-Ve (başka) işaretler de (yarattı); onlar yıldız(lar)la da doğru yolu bulabilirler.
-Ve nice işaretler! Yıldızla da onlar, yol ve yön doğrulturlar.

 

Yollarınızı bulmanız için daha birçok işaretler yarattı. (Durağan yıldızlar, akan yıldızlar, galaksiler, onlarda size feza seyahatinde yol taşları olabilir)

 

17-Efemen yaluku kemen lâ yaluk(u)(k) efelâ teżekkerûn(e)

-Yaratan, yaratmayana benzer mi? Hala mı düşünmeyeceksiniz?
-Yaratan, hiç yaratmayan gibi midir? Artık öğüt alıp-düşünmez misiniz?
-Yaratan, yaratmayana benzer mi? Hiç düşünmüyor musunuz?

 

Yaratan yaratmayanla bir olur mu. düşünmez misiniz?

 

18-Ve-in te’uddû ni’meta(A)llâhi lâ tuhsûhâ(k) inna(A)llâhe leġafûrun rahîm(un)

-Ve Allah nimetlerini saymaya kalkışsanız imkan yok, sayamazsınız; şüphe yok ki Allah, suçları örter, rahimdir.
-Eğer Allah’ın nimetini saymaya kalkışacak olursanız, onu bir genelleme yaparak bile sayamazsınız. Gerçekten Allah, bağışlayandır, esirgeyendir.
-Allah’ın nimetlerini saymaya kalkarsanız, onların sonunu getiremezsiniz. Allah, gerçekten Gafur ve Rahim’dir.

 

Allah’ın nimetlerini saysanız sayamazsınız. Hayaliniz bile yetmez. Allah hala verir ve sizleri esirger, korur. (Bal arısının çiçek çiçek doloşması gibi sizde dolaşın. nmetler elde edin)

 

19-Va(A)llâhu ya’lemu mâ tusirrûne vemâ tu’linûn(e)

-Ve Allah gizlediğinizi de bilir, açığa vurduğunuzu da.
-Allah, saklı tuttuklarınızı ve açığa vurduklarınızı bilir.
-Allah, sizin gizlediğinizi de açığa vurduğunuzu da bilir.

 

Allah sizin gizlediğinizi de bilir açığa vurduğunuzu da.

 

20-Velleżîne yed’ûne min dûni(A)llâhi lâ yalukûne şey-en vehum yulekûn(e)

-Allah’tan başka tapıp çağırdıkları putlar, hiçbir şey yaratamaz, kendileri yaratılmıştır onların.
-Allah’tan başka yakardıkları hiç bir şeyi yaratamazlar, üstelik onlar yaratılıp durmaktadırlar.
-Allah dışında yakardıklarınız hiçbir şey yaratamazlar; onların kendileri yaratılmaktadır.

 

Allah’ı bırakıp taptıklarınız varlıklar bir şey yaratamazlar. Onların kendileri yaratılmıştır. (evrende bazı yaratıkların tanrı olduğuna inanan insanlar olacak)

 

21-Emvâtun ġayru ahyâ-/(in)(s) vemâ yeş’urûne eyyâne yub’aśûn(e)

-Ölülerdir onlar, diriler değil, ne vakit diriltilecekler, ondan da haberleri yok.
-Ölüdürler, diri değildirler; ne zaman dirileceklerinin şuuruna varamazlar.
-Hayat bulmaz ölülerdir onlar. Ne zaman diriltileceklerini bile bilmezler.

 

Kendileri ölüdür. Ne zaman dirileceklerini de bilmezler.

 

22-İlâhukum ilâhun vâhid(un)(c) felleżîne lâ yu/minûne bil-âirati kulûbuhum munkiratun vehum mustekbirûn(e)

-Mabudunuz, tek mabuttur, ahirete inanmayanlarınsa gönülleri inkar eder bunu ve onlar, ululanmayı dileyen kişilerdir.
-Sizin ilahınız tek bir ilahtır. Ahirete inanmayanların kalpleri ise inkarcıdır ve onlar müstekbir (büyüklenmekte) olanlardır.
-Tanrınız bir tek tanrıdır. Böyle iken, ahirete inanmayanlar, kibre saplandıkları için kalpleri inkarcı olmuştur.

 

Evrenin neresinde olursanız olun Tanrınız tek bir tanrıdır. Bunu bile bile inanmak istemeyenler, kibirlerinden kalpleri inkârcı olmuştur.

 

23-Lâ cerame enna(A)llâhe ya’lemu mâ yusirrûne vemâ yu’linûn(e)(c) innehu lâ yuhibbu-lmustekbirîn(e)

-Gerçekten de şüphe yok ki Allah, gizlenen şeyleri de bilir, açığa vurulanları da; şüphe yok ki o, ululananları sevmez.
-Şüphesiz Allah, onların saklı tuttuklarını ve açığa vurduklarını bilir; gerçekten O, müstekbirleri sevmez.
-Hiç kuşkusuz Allah, onların sakladıklarını da açığa vurduklarını da biliyor. Hiç kuşkusuz O, büyüklük taslayanları sevmiyor.

 

Şüphesiz Allah onların içlerinde bilir, dışlarını da. Kibirlileri hiç sevmez.

 

24-Ve-iżâ kîle lehum mâżâ enzele rabbukum() kâlû esâtîru-l-evvelîn(e)

-Onlara, Rabbiniz ne indirdi size dense derler ki: Geçmişlere ait masallar.
-Onlara ‘Rabbiniz ne indirdi?’ dendiğinde, ‘Eskilerin masalları’ dediler.
-Onlara, “Rabbiniz ne indirdi” dendiğinde şöyle dediler: “Öncekilerin masallarını.”

 

Onlara Rabbiniz ne indirdi diye sorsan, eskilerin masallarını derler. 

 

25-Liyahmilû evzârahum kâmileten yevme-lkiyâmeti() vemin evzâri-lleżîne yudillûnehum biġayri ‘ilm(in)(k) elâ sâe mâ yezirûn(e)

-Bu da, kıyamet günü kendi günahlarını tamamıyla yüklendikten başka bilgisizlikle doğru yoldan çıkarıp saptırdıkları kişilerin suçlarının bir kısmını da yüklenmeleri içindir. Bilin ki yüklendikleri yük, ne de kötü yüktür.

-Kıyamet gününde kendi günahlarının tümünü ve bilgisizce saptırdıklarının günahlarının bir kısmını yüklenmeleri için. Bak, ne kötü yük yükleniyorlar.
-Şunun için ki onlar, kıyamet günü kendi günahlarını tamamen yüklendikten başka, ilimsizlik yüzünden saptırdıkları kişilerin günahlarının bir kısmını da yüklenecekler. Bakın, ne kötü şey yükleniyorlar!

 

(O evrendeki yaratıklar) Kıyamet günü kendi günahını yüklenecek. Ayrıca yalan söyleyerek Tanrı yoktur diye inandırdıkları insanların günahının bir kısmını da yüklenecek. Ne kötü yük yükleniyor.

 

26-Kad mekera-lleżîne min kablihim feeta(A)llâhu bunyânehum mine-lkavâ’idi fearra ‘aleyhimu-ssekfu min fevkihim veetâhumu-l’ażâbu min hayśu lâ yeş’urûn(e)

-Gerçekten, onlardan önce gelip geçenler de düzenler kurdular, Allah, yapılarını temellerinden yıktı da tavan, başlarına yıkılıverdi ve hem de bu azap, anlayamadıkları bir yerden gelip çattı onlara.

-Onlardan öncekiler, hileli-düzenler kurmuşlardı da, Allah(ın azab emri) onların kurdukları yapıların temellerine geldi, böylece üstlerindeki tavan tepelerine çöktü; azab onlara şuurunda olmadıkları yerden gelmişti.
-Onlardan öncekiler tuzak kurmuşlardı. Bunun üzerine Allah, binalarına temellerinden çarpmış da üstlerindeki tavan tepelerine çökmüştü. Azap onlara hiç fark edemedikleri yerden gelmişti.

 

Onlardan öncekilerden tuzak kuranlar vardı. Allah hiç beklemedikleri zaman onların inançlarını temelden sarsmış, dünyaları başlarına yıkılmıştı. 

 

27-Śumme yevme-lkiyâmeti yuzîhim veyekûlu eyne şurakâ-iye-lleżîne kuntum tuşâkkûne fîhim(c) kâle-lleżîne ûtû-l’ilme inne-lizye-lyevme ve-ssû-e ‘alâ-lkâfirîn(e)

-Sonra kıyamet gününde de onları horhakir bir hale getirecek de Nerede diyecek, onların yüzünden inananlara düşman kesildiğiniz ortaklarım? Bilgiye sahib olanlarsa bugün diyecekler, gerçekten de horluk ve kötülük kafirlere.
-Sonra (Allah) kıyamet günü onları aşağılık kılacak ve diyecek ki: ‘Haklarında (mü’minlere karşı) düşman kesildiğiniz ortaklarım hani nerede?’ Kendilerine ilim verilenler, dediler ki: ‘Bugün, gerçekten aşağılanma ve kötülük kafirlerin üstünedir.’
-Sonra kıyamet günü onları rezil edecek ve diyecek: “Kendileri için kavga çıkarıp ayrılığa düştüğünüz ortaklarım nerede?” Kendilerine ilim verilmiş olanlar diyecekler ki: “Bugün rezillik ve kötülük, gerçeği inkar edenleredir.”

 

Allah onları kıyamet günü de rezil edecek. Ortaklarınız nerede denilecek. İlmen bilgileri olanlar, bugün o bilgisiz kafirler için zor ve çaresizlik günüdür diyecekler.

 

28-Elleżîne teteveffâhumu-lmelâ-iketu zâlimî enfusihim(s) feelkavû-sseleme mâ kunnâ na’melu min sû-/(in)(c) belâ inna(A)llâhe ‘alîmun bimâ kuntum ta’melûn(e)

-Melekler, kendi kendilerine zulmedenlerin canlarını alırken onlar, biz hiçbir kötülük yapmadık diyediye can verirler. Evet, şüphe yok ki Allah, sizin yaptıklarınızı tamamıyla bilir.
-Ki melekler, kendi nefislerinin zalimleri olarak canlarını aldıklarında, ‘Biz hiç bir kötülük yapmıyorduk’ diye teslim olurlar. Hayır, şüphesiz Allah, sizin neler yaptığınızı bilendir.
-Öz benliklerine zulmedip durdukları bir sırada, meleklerin vefat ettirdikleri kişiler şöyle diyerek teslim bayrağını çekerler: “Biz hiçbir kötülük yapmıyorduk.” İş hiç de öyle değil. Allah sizin yapmakta olduklarınızı çok iyi bilmektedir.

 

Kendilerine zulmederken, kötülük yaparken, kaza geçirenlerin canlarını alan meleklere, biz kötülük yapmıyorduk derler. Hayır Allah sizin yapmakta olduğunuzu biliyor.

 

29-Fedulû ebvâbe cehenneme âlidîne fîhâ(s) felebi/se meśvâ-lmutekebbirîn(e)

-Artık girin cehennem kapılarından, ebedi kalacaksınız orada. Ululuk satanların yurtları, ne de kötüdür.
-Öyleyse içinde ebedi kalıcılar olarak cehennemin kapılarından girin. Büyüklük taslayanların konaklama yeri ne kötüdür.
-Hadi girin cehennem kapılarından; sürekli kalacaksınız orada. Gerçekten kötü yermiş kibre sapanların barınağı.

 

Ebedi kalacağınız cehenneme girin denir. Çok kötü bir yerdir kalacakları yer.

 

30-Vekîle lilleżîne-ttekav mâżâ enzele rabbukum(c) kâlû ayrâ(an)(k) lilleżîne ahsenû fî hâżihi-ddunyâ hasene(tun)(c) veledâru-l-âirati ayr(un)(c) veleni’me dâru-lmuttekîn(e)

-Çekinenlere, Rabbiniz ne indirdi size denince hayır indirdi derler. Bu dünyada güzel hareket edenlere güzel bir mükafat var, ahiret eviyse elbette daha da hayırlı ve çekinenlerin evleri, gerçekten de ne güzeldir.
-(Allah’tan) Sakınanlara: ‘Rabbiniz ne indirdi?’ dendiğinde, ‘Hayır’ dediler. Bu dünyada güzel davranışlarda bulunanlara güzellik vardır; ahiret yurdu ise daha hayırlıdır. Takva sahiplerinin yurdu ne güzeldir.
-Korunup sakınanlara, “Rabbiniz ne indirdi” dendiğinde şöyle dediler: “Hayır indirdi.” Bu dünyada güzel düşünüp güzel davrananlara güzellikler vardır. Sonsuzluk yurdu elbette ki daha hayırlıdır. Gerçekten ne güzelmiş takva sahiplerinin yurdu!

 

Sakınanlara rabbiniz ne indirdi dendiği vakit hayır indirdi derler. Bu dünyada güzel iş yapanlara güzellikler vardır. Ahiret yurdu onlar için daha hayırlıdır. Takva sahiplerinin yurdu ne güzeldir.

 

31-Cennâtu ‘adnin yedulûnehâ tecrî min tahtihâ-l-enhâr(u)(s) lehum fîhâ mâ yeşâûn(e)(c) keżâlike yeczi(A)llâhu-lmuttekîn(e)

-Ebedi Adn cennetleridir yurtları, oraya girerler, kıyılarından ırmaklar akar, ahiret eviyse elbette daha da hayırlı ve çekinenleri böyle mükafatlandırır.
-Adn cennetleri; ona girerler, onun altından ırmaklar akar, içinde onların her diledikleri şey vardır. İşte Allah, takva sahiplerini böyle ödüllendirir.
-Adn cennetleri… Girecekler içlerine. Altlarından ırmaklar akacak. Orada diledikleri şey kendilerinin olacak. Allah, korunup sakınanları işte böyle ödüllendirir.

 

Adn cennetlerine girecekler. Altlarından ırmaklar akan. Arzu ettikleri her şey vardır orada. Takva sahipleri böyle ödüllendirilir. (Yeni buluşlar, yeni icatlar cenneti)

 

32-Elleżîne teteveffâhumu-lmelâ-iketu tayyibîne() yekûlûne selâmun ‘aleykumu-dulû-lcennete bimâ kuntum ta’melûn(e)

-Öyle kişilerdir onlar ki melekler, tertemiz olarak canlarını alır onların ve onlara, esenlik size derler, yaptığınız işlere karşılık girin cennete.
-Ki melekler, güzellikle canlarını aldıklarında: ‘Selam size’ derler. ‘Yaptıklarınıza karşılık olmak üzere cennete girin.’
-Melekler, canlarını temiz insanlar olarak aldıklarına şöyle derler: “Selam size, yapıp ettiklerinize karşılık olarak girin cennete.”

 

Melekler canlarını alınca selam size, yaptıklarınıza karşılık girin cennete derler.

 

33-Hel yenzurûne illâ en te/tiyehumu-lmelâ-iketu ev ye/tiye emru rabbik(e)(c) keżâlike fe’ale-lleżîne min kablihim(c) vemâ zalemehumu(A)llâhu velâkin kânû enfusehum yazlimûn(e)

-Kafirler, meleklerin gelip çatmasından, yahut Rabbinin emrinin gelmesinden başka bir şey mi beklerler? Onlardan öncekiler de böyle yapmışlardı ve onlara Allah zulmetmedi, fakat onlar, kendi kendilerine zulmettiler.
-(Küfre sapanlar) Kendilerine meleklerin gelmesinden veya Rabbinin emrinin gelmesinden başka bir şey mi gözlüyorlar? Onlardan öncekiler de öyle yapmıştı. Allah onlara zulmetmedi, fakat onlar kendi nefislerine zulmediyorlardı.
-Neyi bekliyorlar? Kendilerine meleklerin gelmesini mi yoksa Allah’ın emrinin gelmesini mi? Onlardan öncekiler de aynen böyle yapmışlardı. Allah onlara zulüm etmemişti. Tam aksine, onlar kendi kendilerine zulüm ediyorlardı.

 

Kafirler ne bekliyorlar, meleklerin gelip canlarını almasını mı yoksa öncekilerin beklediği yöresel kıyameti mi? Allah onlara zülüm etmedi, onlar kendi kendilerine zülüm ettiler.

 

34-Feesâbehum seyyi-âtu mâ ‘amilû vehâka bihim mâ kânû bihi yestehzi-ûn(e)

-Yaptıkları kötülüğe uğradılar ve alay ettiklerinin cezasını çektiler.
-Böylece işledikleri kötülükleri kendilerine isabet etti ve alaya aldıkları şey, kendilerini sarıp-kuşatıverdi.
-Sonunda, yapıp ettiklerinin kötülükleri başlarına musibet olmuş, alay edip durdukları şey kendilerini sarıvermişti.

 

Kendi yaptıkları kötülüğün neticesi başlarına geldi. İnanmadıkları şey başlarına geldi.

 

35-Vekâle-lleżîne eşrakû lev şâa(A)llâhu mâ ‘abednâ min dûnihi min şey-in nahnu velâ âbâunâ velâ harramnâ min dûnihi min şey-/(in)(c) keżâlike fe’ale-lleżîne min kablihim(c) fehel ‘alâ-rrusuli illâ-lbelâġu-lmubîn(u)

-Şirk koşanlar, Allah dileseydi dediler, ne biz ondan başka birşeye tapardık, ne atalarımız taparlardı; ne de emri olmadan birşeyi haram sayardık. İşte onlardan öncekiler de tıpkı böyle hareket ettiler. Peygamberlere apaçık tebliğden başka ne vazife var ki?
-Şirk koşmakta olanlar dediler ki: ‘Eğer Allah dileseydi, O’nun dışında hiç bir şeye kulluk etmezdik, biz de, atalarımız da; ve O’nsuz hiç bir şeyi haram kılmazdık.’ Onlardan öncekiler de böyle yapmıştı. Şu halde elçilere düşen apaçık bir tebliğden başkası mı?
-Ortak koşanlar dediler ki: “Eğer Allah isteseydi ne biz ne de atalarımız Allah dışında bir şeye kulluk / ibadet etmez, O’na rağmen hiçbir şeyi haram kılmazdık.” Onlardan öncekiler de aynen böyle yaptılar. Resullere düşen, açık bir tebliğden başkası değildir.

 

Şirk koşanlar derler ki, Allah dileseydi şirk koşmazdık, atalarımızda koşmazdı. Hiçbir şeyini de haram kılmazdık. İşte hep böyle derler. Biz resulleri boşuna mı yolladık. Onlar açık açık uyarılarını sizlere bildirdi.

 

36-Velekad be’aśnâ fî kulli ummetin rasûlen eni-’budû(A)llâhe vectenibû-ttâġût(e)(s) feminhum men heda(A)llâhu veminhum men hakkat ‘aleyhi-ddalâle(tu)(c) fesîrû fî-l-ardi fenzurû keyfe kâne ‘âkibetu-lmukeżżibîn(e)

-Andolsun, biz her ümmete: ‘Allah’a kulluk edin ve tağuttan kaçının’ (diye tebliğ etmesi için) bir elçi gönderdik. Böylelikle, onlardan kimine Allah hidayet verdi, kiminin üzerine sapıklık hak oldu. Artık, yeryüzünde dolaşın da yalanlayanların uğradıkları sonucu görün.
-Andolsun ki, biz her ümmete, “Allah’a kulluk edin, azdırıp saptıran şeytani şer güçlerden uzaklaşın!” diye, bir peygamber gönderdik. O geçmiş toplumların içerisinden bir kısmını, Allah hidayetiyle doğru yola yöneltti, bir kısmı da sapıklığı hak edenlerden oldu. O halde şimdi yeryüzünü gezip dolaşın, hakkı yalanlayanların sonuçları ne olmuş, görün bakın.
-Andolsun, biz her ümmette şöyle tebliğ yapan bir resul görevlendirdik: “Allah’a kulluk / ibadet edin, tağuttan kaçının.” Sonra bunlardan kimine Allah kılavuzluk etti, kimine de sapıklık hak oldu. Şimdi yeryüzünde gezip dolaşın da yalanlayanların sonu nasıl olmuş görün.

 

Ant olsun biz her ümmete, Allaha kulluk edin (onun sizi yaratma gayesini yerine getirin) dedik. Sonra Allah bunlardan bazılarına yardımcı oldu, kimi de yoldan saptı. Dolaşın etrafı, bakın neler olmuş o sapanlara.

 

37-İn tahris ‘alâ hudâhum fe-inna(A)llâhe lâ yehdî men yudil(lu)(s) vemâ lehum min nâsirîn(e)

-Onları doğru yola sevketmek için üstlerine düştükçe düşsen de şüphe yok ki Allah, sapıklığı kabul edeni doğru yola getirmez ve onlara bir tek yardımcı da yoktur.
-Sen, onların hidayet bulmalarını ne kadar tutkuyla istesen de, Allah, şüphesiz saptırdığına hidayet vermez, onlar için yardım edecek yoktur.
-Sen onların iyiye ve doğruya ulaşmalarını tutkuyla istesen de Allah, saptırdığına yol göstermez. Hiçbir yardımcıları da olmaz onların.

 

Üzme canını, sen ne kadar istesen de Allah sapkınlığa düşmüşlere yol göstermez. Hiçbir yardımcıları da yoktur.

 

38-Veaksemû bi(A)llâhi cehde eymânihim() lâ yeb’aśu(A)llâhu men yemût(u)(c) belâ va’den ‘aleyhi hakkan velâkinne ekśera-nnâsi lâ ya’lemûn(e)

-Onlar, Allah’a kesin olarak ant içtiler de Allah dediler, ölen kişiyi tekrar diriltmez. Evet, diriltecek, bir vaittir bu ki gerçektir ve yerine getirecektir onu, fakat insanların çoğu bilmez.
-Olanca yeminleriyle: ‘Öleni Allah diriltmez’ diye yemin ettiler. Hayır; bu, O’nun üzerinde hak olan bir vaidtir, ancak insanların çoğu bilmezler.
-Yeminlerinin tüm gücüyle “Allah ölen kimseyi diriltmez” diye Allah’a yemin ettiler. Hayır, öyle değil. Öleni diriltmek O’nun üzerinde hak bir vaattir, fakat insanların çokları bilmezler.

 

Allah bizi tekrar diriltmez diye yemin ettiler. Hayır tekrar dirilmemek sistemin kuruluşuna aykırıdır. İnsanların çoğu bunu bilmezler.

 

39-Liyubeyyine lehumu-lleżî yatelifûne fîhi veliya’leme-lleżîne keferû ennehum kânû kâżibîn(e)

-İhtilaf ettikleri şeylerin kendilerince apaçık anlaşılması için ve kafir olanların, yalancı olduklarını bilmeleri için diriltecek onları.
-Hakkında ihtilafa düştükleri şeyi onlara açıklaması ve inkâr edenlerin kendilerinin yalancı olduklarını bilmesi için (diriltecektir).
-Diriltecek ki, onlara, ihtilafa düştükleri şeyi açık-seçik göstersin ve küfre sapanlar kendilerinin yalancılar olduğunu bilsinler.

 

Yanlış bildikleri şeyleri kendilerine göstermek için ve de küfre sapanların yalancılığını yüzlerine vurmak için diriltecek. (Tekamül ettirmenin başka yolu)

 

40-İnnemâ kavlunâ lişey-in iżâ eradnâhu en nekûle lehu kun feyekûn(u)

-Sözümüz budur ancak, birşeyin olmasını diledik mi ona ol deriz, derhal olur.

-İstediğimiz zaman herhangi bir şey için sözümüz, ona yalnızca ‘Ol’ demekten ibarettir; o da hemen oluverir.
-Biz birşeyi dilediğimizde, onun hakkında söyleyeceğimiz söz, “ol” demekten ibarettir; o hemen oluverir.

 

Bizim için o kadar kolay ki, biz Ol dedik mi istediğimiz şey hemen olur.

 

41-Velleżîne hâcerû fi(A)llâhi min ba’di mâ zulimû lenubevvi-ennehum fî-ddunyâ hasene(ten)(s) veleecru-l-âirati ekber(u)(c) lev kânû ya’lemûn(e)

-Zulme uğradıktan sonra Allah yolunda yurtlarından göçenlere mutlaka dünyada güzel yurtlar vereceğiz ve ahiret mükafatıysa elbette bundan da büyüktür bilseler.

-Zulme uğratıldıktan sonra, Allah yolunda hicret edenleri dünyada şüphesiz güzel bir biçimde yerleştireceğiz; ahiret karşılığı ise daha büyüktür. Bilmiş olsalardı.
-Zulme uğratıldıktan sonra Allah uğrunda hicret edenlere biz dünyada elbette güzelce mekan tutturacağız. Ahiretin ödülü mutlaka daha büyüktür. Bir bilselerdi!

 

Haksız yere zulme uğradıkları için, yaşadıkları yerden başka yere göç edenlere, daha güzel yerler vereceğiz. Ahirette ise mutlaka daha iyisini vereceğiz. Bir bilseler.

 

42-Elleżîne saberû ve’alâ rabbihim yetevekkelûn(e)

-Onlar öyle kişilerdir ki sabrettiler ve Rablerine dayandılar.
-Onlar sabredenler ve Rablerine tevekkül edenlerdir.
-Allah yolunda hicret edenler, sabrederler ve yalnız Rablerine tevekkül ederler.

 

Çünkü onlar sabrettiler ve Allaha tevekkül ettiler.

 

43-Vemâ erselnâ min kablike illâ ricâlen nûhî ileyhim(c) fes-elû ehle-żżikri in kuntum lâ ta’lemûn(e)

-Andolsun ki senden önce de gönderdiğimiz ve kendilerine vahyettiğimiz kimseler, insandı. Sorun bilmiyorsanız bilenlere.
-Biz senden evvel kendilerine vahyettiğimiz erkeklerden başka (peygamberler) göndermedik. Eğer bilmiyorsanız, zikir ehline sorun.
-Biz senden önce de elçi olarak kendilerine vahyettiğimiz erkeklerden başkasını göndermedik. Eğer bilmiyorsanız, Zikir / Kur’an ehline sorun.

 

Senden öncede gönderdiğimiz resuller sizin gibi erkeklerdi. Bilmiyorsanız zikir ehline sorun (ellerinde önceki kitaplar bulunanlara)

 

44-Bilbeyyinâti ve-zzubur(i)(k) veenzelnâ ileyke-żżikra litubeyyine linnâsi mâ nuzzile ileyhim vele’allehum yetefekkerûn(e)

-Onları, delillerle, kitaplarla gönderdik ve sana da, onlara ne indirildiğini açıkça anlatman, düşünmelerini sağlaman için Kur’an’ı indirdik.
-(Onları) Apaçık deliller ve kitaplarla (gönderdik). Sana da zikri (Kur’an’ı) indirdik ki, insanlara kendileri için indirileni açıklayasın ve onlar da iyice düşünsünler, diye.

-Açık delillerle, kitaplarla gönderdik. Sana da bu Zikir’i / Kur’an’ı vahyettik ki, kendilerine indirileni insanlara açık-seçik bildiresin de derin derin düşünebilsinler.

 

Mucizelerle, delillerle gönderdik. Sana da bu Kuranı onlara inenleri tasdik etsin ve derin düşünsünler diye gönderdik.

 

45-Efeemine-lleżîne mekerû-sseyyi-âti en yasifa(A)llâhu bihimu-l-arda ev ye/tiyehumu-l’ażâbu min hayśu lâ yeş’urûn(e)

-Kötülük düzenleri kuranlar emin mi oldular Allah’ın, onları yere batırmayacağından, yahut hiç anlamadıkları bir yerden başlarına bir azap gelmeyeceğinden.
-Artık ‘kötülüğü örgütleyip düzenleyenler’, Allah’ın, kendilerini yerin dibine geçirmeyeceğinden veya şuuruna varamayacakları yerden azabın gelmeyeceğinden emin midirler?
-Kötülükleri yapmak için tuzak kuranlar, Allah’ın kendilerini yere geçirmeyeceğinden yahut hiç fark edemeyecekleri bir yerden azabın kendilerine gelmeyeceğinden emin mi oldular?

 

Kötülük yapmak isteyenler düşünmezler mi, Allah’ın onlara ceza vereceğini veya hiç ummadıkları yerden başlarına bir kaza geleceğini dişünmezlermi. (Kötülük yapanlar mutlaka cezasını görür)

 

46-Ev ye/użehum fî tekallubihim femâ hum bimu’cizîn(e)

-Yahut onu aciz bırakamayacaklarına göre dönüp dolaşırlarken tutup onları helak etmeyeceğinden.
-Ya da onlar, dönüp-dolaşırlarken, onları yakalayıvermesinden (mi emindirler?) Ki onlar (bu konuda Allah’ı) aciz bırakacak değildirler.
-Yahut dönüp dolaşmaları sırasında kendilerini yakalamayacağından… Onlar buna engel de olamazlar.

 

Yahut onlara aniden ölüm gelmeyeceğinden, ki buna engel olamazlar.

 

47-Ev ye/użehum ‘alâ teavvufin fe-inne rabbekum leraûfun rahîm(un)
-Yahut da yavaşyavaş azaltarak onları mahvetmeyeceğinden? Şüphe yok ki Rabbiniz, esirgeyicidir, rahimdir.

-Veya onları bir korku üzerinde yakalayıvermesinden (mi emindirler)? Öyleyse Rabbin, gerçekten şefkatli ve merhamet sahibidir.
-Yoksa kendilerini korkuta korkuta, sindire sindire yakalamayacağından emin midirler? Kuşkusuz ki, sizin Rabbiniz gerçekten Rauf’tur, Rahim’dir.

 

Yoksa onları (hasta yaparak) yavaş yavaş öldürmeyeceğinden. Tabi ki Rabbiniz koruyucudur, merhamet sahibi ve esirgeyicidir. (Tövbe etmeye şansınız varken edin)

 

48-Eve lem yerav ilâ mâ aleka(A)llâhu min şey-in yetefeyyeu zilâluhu ‘ani-lyemîni ve-şşemâ-ili succeden li(A)llâhi vehum dâirûn(e)

-Allah’ın halkettiği şeyleri görmezler mi? Hepsinin de gölgesi, sağdan, soldan, alçalarak Allah’a secde etmededir.
-Allah’ın herhangi bir şeyden yarattığına bakmıyorlar mı? Onun gölgeleri küçülerek sağdan ve soldan Allah’a secde eder vaziyette döner.
-Bakıp görmediler mi, Allah’ın yarattığı şeylerin gölgeleri bile, sağ ve sollarından boyunları bükük bir halde, Allah için secdelere kapanarak dönüyor.

 

Bakıp görmüyor musunuz, hacım sahibi her şeyin gölgesi Allah’ın kurallarına uyuyor. Sağdan soldan hacmi küçülmediği halde gölgesi küçülüyor. (O azamet sahibi kafirinde aynen böyle azameti küçülür yok olur)

 

49-Veli(A)llâhi yescudu mâ fî-ssemâvâti vemâ fî-l-ardi min dâbbetin velmelâ-iketu vehum lâ yestekbirûn(e)

-Ve Allah’a secde etmededir göklerde ne varsa ve yeryüzünde yürüyen ne varsa ve melekler de ululanmadan Allah’a secde etmededir.
-Göklerde ve yerde olan ne varsa, canlılar ve melekler Allah’a secde ederler ve büyüklük taslamazlar.
-Göklerdeki ve yerdeki canlı şeyler de melekler de yalnız Allah’a secde ederler ve hiç de büyüklük taslamazlar.

 

Göklerde ve yerdeki canlılar da meleklerde aynı gölge gibi Allah’ın kurallarına uyarak (tabii olarak) hareket ediyor. Kural dışı hiçbir şey olmaz. 

 

50-Yeâfûne rabbehum min fevkihim veyef’alûne mâ yu/merûn(e)

-Her şeye gücü yeten Rablerinden korkarlar da emredileni yaparlar.
-Üstlerinden (her an bir azab göndermeye kadir olan) Rablerinden korkarlar ve emrolundukları şeyi yaparlar.
-Üstlerinde egemen olan Rablerinden ürperirler ve emredildikleri şeyi yaparlar.

 

(Evrendeki canlılarda meleklerde) Allah’ın kurallarına (nizamına) uyarlar ve vazifelerini yaparlar.

 

51-Vekâla(A)llâhu lâ tetteiżû ilâheyni-śneyn(i)(s) innemâ huve ilâhun vâhid(un)(s) fe-iyyâye ferhebûn(i)

-Allah, iki mabut tanımayın dedi, o, ancak bir mabuttur ve artık benden korkun.
-Allah dedi ki: ‘İki ilah edinmeyin: O, ancak tek bir ilahtır. Öyleyse benden, yalnızca benden korkun.’
-Allah buyurdu ki: “İki ilah edinmeyin; ilah sadece birtek ilahtır. Yalnız benden korkun.”

 

Allah dedi ki, iki ilah edinmeyin. Tek ilah vardır. O yüzden sadece benden korkun.

 

52-Velehu mâ fî-ssemâvâti vel-ardi velehu-ddînu vâsibâ(en)(c) efeġayra(A)llâhi tettekûn(e)

-Onundur ne varsa göklerde ve ne varsa yeryüzünde, ibadet ve itaat de daima onadır, hala mı Allah’tan başka birinden çekinmede, korkmadasınız?
-Göklerde ve yerde ne varsa O’nundur, itaat-kulluk da (din de) sürekli olarak O’nundur. Böyleyken Allah’tan başkasından mı korkup-sakınıyorsunuz?
-Göklerde ve yerde ne varsa O’nundur. Din de sürekli olarak yalnız O’nundur. Hala Allah’tan başkasından mı korkuyorsunuz?

 

Göklerde ve yerde ne varsa onundur. Hayatınızda takip ettiğiniz yolda onundur. Hala mı Allahtan başkasından korkuyorsunuz.

 

53-Vemâ bikum min ni’metin femina(A)llâh(i)(s) śümme iżâ messekumu-ddurru fe-ileyhi tec-erûn(e)

-Size bir nimet gelse o, mutlaka Allah’tandır, sonra bir zarara uğrasanız gene ona yalvarırsınız.
-Nimet olarak size ulaşan ne varsa, Allah’tandır, sonra size bir zarar dokunduğunda (yine) ancak O’na yalvarıyorsunuz.
-Sahip olduğunuz her nimet Allah’tandır. Sonra size bir zorluk / keder dokunduğu zaman yalnız O’na yakarırsınız.

 

Size gelen her nimet Allah’tandır. Başınıza bir problem gelince de yalnız ona yalvarıyorsunuz.

 

54-Śumme iżâ keşefe-ddurra ‘ankum iżâ ferîkun minkum birabbihim yuşrikûn(e)

-Sonra da sizden o zararı defetti mi o vakit içinizden bir kısmı, Rablerine şirk koşar.
-Sonra sizden zararı kaldırdığında, sizden bir grup (hemen) Rablerine şirk koşar;
-Sonra da zorluk ve kederi sizden kaldırdığında, içinizden bir zümre kendi Rablerine hemen ortak koşuverir,

 

Sonra Allah sizden o problemi giderince bazılarınız yeniden şirk koşmaya başlıyorlar.

 

55-Liyekfurû bimâ âteynâhum(c) fetemette’û(s) fesevfe ta’lemûn(e)

-Kendilerine verdiğimiz nimetlere nankörlük etmek için. Geçine durun, yakında bilir, anlarsınız.
-Kendilerine verdiklerimize karşı nankörlük etmek için. Öyleyse yararlanın, ilerde bileceksiniz.
-Kendilerine verdiklerimize nankörlük etsinler diye. Hadi, zevklenin / nimetlenin, yakında bileceksiniz.

 

İyi, siz devam edin nankörlüğe. Yakında göreceksiniz.

 

56-Veyec’alûne limâ lâ ya’lemûne nasîben mimmâ razeknâhum(k) ta(A)llâhi letus-elunne ‘ammâ kuntum tefterûn(e)

-Kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden, mahiyetlerini bilmedikleri putlara bir hisse ayırırlar; andolsun Allah’a ki iftira ettikleri şeyler yüzünden sorguya çekilecek onlar.
-Kendilerine rızık olarak verdiklerimizden, hiç bir şey bilmeyenlere paylar ayırıyorlar. Andolsun Allah’a, iftira ettiklerinizden dolayı mutlaka sorguya çekileceksiniz.
-Tutuyor, kendilerine sunduğumuz rızıklardan hiçbir şeyin farkında olmayanlara pay çıkarıyorlar. Allah’a andolsun ki, iftira edip durduğunuz şeylerden kesinlikle hesaba çekileceksiniz.

 

Bazılarınızda ilah diye ne olduğu belirsiz şeylere, verdiğimiz nimetlerden onlara ayırıyorlar. (ineğe tapanlar, heykele tapanlar) yemin olsun ki onlar hesaba çekilecekler.

 

57-Veyec’alûne li(A)llâhi-lbenâti subhânehu() velehum mâ yeştehûn(e)

-Haşa, münezzehtir o, kızları olduğunu söylerler Allah’ın, hoşlarına gidenlerse kendilerinindir onlarca.
-Allah’a kızlar isnad ediyorlar, (haşa) O yücedir. Hoşlandıkları (erkek çocuklar) da kendilerinindir.
-Tutuyor, Allah’a kızları nispet ediyorlar. Haşa! O, bunlardan arınmıştır. İştah duydukları şeyler de kendilerinin mi?

 

Sevdikleri şeyleri kendilerine ayırıyorlar, kızları Allaha veriyorlar. Yazık Allah çok yücedir onların düşündüklerinden.

 

58-Ve-iżâ buşşira ehaduhum bil-unśâ zalle vechuhu musvedden vehuve kazîm(un)

-Onların birine kızı olduğu müjdelenirse pek ziyade kızar da yüzü simsiyah olur.
-Onlardan birine kız (çocuk) müjdelendiği zaman içi öfkeyle-taşarak yüzü simsiyah kesilir.
-Onlardan birine kız çocuk müjdelendiğinde yüzü simsiyah kesilir. Öfkeden kuduracak gibidir o.

 

Onlardan birinin bir kız çocuğu olunca kızar öfkelenir. Bütün dünyası yıkılır.

 

59-Yetevârâ mine-lkavmi min sû-i mâ buşşira bih(i)(c) eyumsikuhu ‘alâ hûnin em yedussuhu fî-tturâb(i)(k) elâ sâe mâ yahkumûn(e)

-Müjdelendiği kötü şey yüzünden, kavminden gizlenir; onu horlukla yaşatacak mı, yoksa toprağa mı gömecek, buna dalar. Bilin ki hükmettikleri şey, ne de kötüdür.
-Kendisine verilen müjdenin kötülüğünden dolayı topluluktan gizlenir; onu aşağılanarak tutacak mı, yoksa toprağa gömecek mi? Bak, verdikleri hüküm ne kötüdür?
-Kendisine muştulananın utancından ötürü toplumdan gizlenir. Hakaret / eziklik üzere tutsun mu onu yoksa toprağın bağrına mı gömsün onu. Bakın ne kötü hüküm veriyorlar!

 

İnsanların yüzüne bakamaz olur. Ne yapacağını şaşırır. Toprağa gömmek ister. Bakın ne cahil insanlar.

 

60-Lilleżîne lâ yu/minûne bil-âirati meśelu-ssev-/(i)(s) veli(A)llâhi-lmeśelu-l-a’lâ(c) vehuve-l’azîzu-lhakîm(u)

-Âhirete inanmayanlar, kötü sıfatlara sahiptir, en yüce sıfatsa Allah’ındır ve o üstündür, hüküm ve hikmet sahibidir.
-Ahirete inanmayanların kötü örneği vardır, en yüce örnek ise Allah’a aittir. O, güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.
-Ahirete inanmayanlar için kötülük örneği var. En yüce örnekse Allah içindir. O’dur Aziz, O’dur Hakim.

 

Ahirete inanmayanlar en kötü karaktere sahiptir. En ulu karakter Allah’ındır. Büyük olan odur. Her şeye hâkim olan odur.

 

61-Velev yu-âiżu(A)llâhu-nnâse bizulmihim mâ terake ‘aleyhâ min dâbbetin velâkin yu-aḣḣiruhum ilâ ecelin musemmâ(en)(s) fe-iżâ câe eceluhum lâ yeste/irûne sâ’a(ten)(s) velâ yestakdimûn(e)

-Allah, insanları zulümleri yüzünden helak etseydi yeryüzünde yürür bir tek mahluk kalmazdı, fakat onlara azap etmeyi mukadder bir zamana tehir etti; vakitleri gelince de ne bir an geri kalırlar, ne bir an önce gelipçatar o mukadder vakit.
-Eğer Allah, insanları zulümleri nedeniyle sorguya çekecek olsaydı, onun üstünde (yeryüzünde) canlılardan hiç bir şey bırakmazdı; ancak onları adı konulmuş bir süreye kadar ertelemektedir. Onların ecelleri gelince ne bir saat ertelenebilirler, ne de öne alınabilirler.
-Eğer Allah, insanları zulümlerine karşı cezalandırsaydı, yeryüzünde debelenen birşey bırakmazdı. Ama öyle yapmıyor, onları belirli bir süreye kadar erteliyor. Süreleri geldiğinde ise ne bir saat geri kalırlar ne de öne geçebilirler.

 

Allah insanların her zülüm yaptığında hemen cezasını verseydi, yer yüzünde bir tane canlı kalmazdı. (Onlara tövbe edebilme müddeti veriyor) erteliyor. Ama zamanı gelince de ne bir saat ertelenir, nede bir saat erken gelir.

 

62-Veyec’alûne li(A)llâhi mâ yekrahûne vetasifu elsinetuhumu-lkeżibe enne lehumu-lhusnâ(s) lâ cerame enne lehumu-nnâra veennehum mufratûn(e)

-Allah’a, kendilerinin bile hoşlanmadıkları şeyleri atfederler ve dilleri de güzel ve hayırlı sonucun kendilerine mukadder olduğunu yalan yere söyler durur. Hiç şüphe yok ki onlarındır ateş ve tezcek, herkesten önce onlar girerler ateşe.
-Onlar, Allah’a, hoşlarına gitmeyen şeyleri uygun görürler, dilleri de yalan olarak en güzel olanın ‘kendilerinin olduğunu’ düzmektedir. Hiç şüphesiz ateş onlar içindir ve hiç şüphesiz onlar, (cehennemde) öncülerdir.
-Kendilerinin bile çirkin bulacağı şeyleri Allah’a isnat ediyorlar. Dilleri de yalan düzüp donatıyor: En ileri güzellik onlarınmış! Kuşkusuz olan şu: Onlar için ateş vardır. Ve ona en önden gireceklerdir.

 

Doğrulukta, dürüstlükte mangalda kül bırakmazlar, atar tutarlar. İşte, onlar ateşe en önde gidecek olanlardır.

 

63-Ta(A)llâhi lekad erselnâ ilâ umemin min kablike fezeyyene lehumu-şşeytânu a’mâlehum fehuve veliyyuhumu-lyevme velehum ‘ażâbun elîm(un)

-Andolsun Allah’a ki senden önce de ümmetlere peygamberler göndermiştik de Şeytan, onların yaptıkları şeyleri bezemiş, hoş göstermişti onlara ve o, bugün de dostudur onların ve onlara elemli bir azap var.
-Andolsun Allah’a, senden önceki ümmetlere de (elçiler) gönderdik, fakat şeytan onlara yapıp ettiklerini süslü göstermiştir; bugün de onların velisi odur ve onlar için acı bir azab vardır.
-Andolsun Allah’a ki, senden önceki ümmetlere de elçiler gönderdik de şeytan onlara amellerini süslü gösterdi. O, bugün de onların dostudur / o gün de onların dostu idi. Onlar için acıklı bir azap var.

 

Biz senden öncede insanlara resuller gönderdik. Şeytan kafirlerin yaptıkları işleri hoş gösteriyordu. Aynen bugünde şeytan onların dostudur. Onlar için acı azap var.

 

64-Vemâ enzelnâ ‘aleyke-lkitâbe illâ litubeyyine lehumu-lleżî-telefû fîhi() vehuden verahmeten likavmin yu/minûn(e)

-Biz sana kitabı, ancak hakkında ayrılığa düştükleri nesneleri onlara apaçık bildirmen için indirdik ve inanan topluluğa da hidayettir ve rahmettir.
-Biz Kitab’ı ancak, hakkında ihtilafa düştükleri şeyi onlara açıklaman ve inanan bir kavme rahmet ve hidayet olması dışında (başka bir amaçla) indirmedik.
-Bu Kitap’ı sana yalnız şunun için indirdik: Hakkında ayrılığa düştükleri şeyi onlara iyice açıklayasın ve Kitap, iman eden bir topluluk için kılavuz ve rahmet olsun.

 

Biz seninle bu kitabı onlara (bütün insanlara) yanlışlarını anlatasın diye gönderdik. İnanan bir topluluk için de bir rahmet ve kılavuzdur.

 

65-Va(A)llâhu enzele mine-ssemâ-i mâen feahyâ bihi-l-arda ba’de mevtihâ(c) inne fî żâlike leâyeten likavmin yesme’ûn(e)

-Ve Allah, gökten yağmur yağdırır da yeryüzünü, ölümünden sonra diriltir onunla; şüphe yok ki duyan topluluğa bunda bir delil var.
-Allah gökten su indirdi, ölümünden sonra yeri onunla diriltti; işitebilen bir topluluk için bunda gerçekten bir ayet vardır.
-Allah, gökten bir su indirdi de onunla, ölümünden sonra yeryüzüne hayat verdi. Kuşkusuz, bunda kulak verip dinleyen bir topluluk için mutlaka bir mucize vardır.

 

Allah gökten yağmur yağdırır. Onunla yer yüzünde hayat başlar. (Gözetleyip, özel aletlerle onların canlanırken çıkardığı sesleri dinleyenler için) mucizeler vardır.

 

66-Ve-inne lekum fî-l-en’âmi le’ibra(ten)(s) nuskîkum mimmâ fî butûnihi min beyni ferśin vedemin lebenen âlisan sâ-iġan lişşâribîn(e)

-Davarlarda da ibret alacağınız şeyler var. Karınlarındaki fışkıyla kan arasındaki halis sütü içirmedeyiz size ve süt, içenlerin boğazlarından kayıp gitmede.
-Sizin için hayvanlarda da elbette ibretler vardır, size karınlarındaki fers (yarı sindirilmiş gıdalar) ile kan arasından, içenlerin boğazından kolaylıkla kayan dupduru bir süt içirmekteyiz.
-Hayvanlarda da sizin için kesin bir ibret vardır. Size onların karınlarından, fışkı ile kan arasından halis bir süt içiriyoruz ki, içenlerin boğazından kayar gider.

 

Hayvanlarda da sizin için öğreneceğiniz akademik dersler vardır. Yedikleri ile vücutlarında süt oluşur içersiniz. İçimi de çok kalaydır, boğazdan kayar gider.

 

67-Vemin śemerâti-nnaîli vel-a’nâbi tetteiżûne minhu sekeran verizkan hasenâ(en)(k) inne fî żâlike leâyeten likavmin ya’kilûn(e)

-Hurma ağacının meyveleriyle üzümlerden de şarap yaparsınız, güzel bir rızk elde edersiniz; şüphe yok ki bunda da akıl eden topluluğa bir delil var.
-Hurmalıkların ve üzümlüklerin meyvelerinden kurdukları çardaklarda hem sarhoşluk verici içki, hem güzel bir rızık edinmektesiniz. Şüphesiz aklını kullanabilen bir topluluk için, gerçekten bunda bir ayet vardır.
-Hurmalıkların meyvalarından, üzümlerden de sarhoş edici bir içecek ve güzel bir rızık elde edersiniz. İşte bunda, aklını işleten bir topluluk için kesin bir mucize vardır.

 

Hurmalardan üzümden içki elde edersiniz. Hem de güzel bir yiyecektir. Aklını kullanan bir topluluk için bunda çok büyük akademik ilim vardır.

 

68-Veevhâ rabbuke ilâ-nnahli eni-tteiżî mine-lcibâli buyûten vemine-şşeceri vemimmâ ya’rişûn(e)

-Ve Rabbin, bal arısına, dağlarda, ağaçlarda ve çardak kurulan yerlerde kovan yapın diye vahyetti.

-Rabbin bal arısına vahyetti: Dağlarda, ağaçlarda ve onların kurdukları çardaklarda kendine evler edin.

-Rabbin, balarısına şöyle vahyetti: “Dağlardan evler edin, ağaçlardan ve insanların kurdukları çardaklardan da…”

 

Rabbin Bal arısına dedi ki, dağlarda, bağlarda, bahçelerde kendiniz için evler (kovanlar) yapın.

 

69-Śumme kulî min kulli-śśemerâti feslukî subule rabbiki żululâ(en)(c) yarucu min butûnihâ şerâbun mutelifun elvânuhu fîhi şifâun linnâs(i)(k) inne fî żâlike leâyeten likavmin yetefekkerûn(e)

-Sonra dedi, bütün meyvelerden bal toplayın ve gönül alçaklığıyla Rabbinizin yollarını tutun. Karınlarından çeşitli renkte ballar çıkar, onlarda şifa var insanlara. Şüphe yok ki bunda da düşünen topluluk için bir delil var.
-Sonra meyvelerin tümünden ye, böylece Rabbinin sana kolaylaştırdığı yollarda yürü-uçuver. Onların karınlarından türlü renklerde şerbetler çıkar, onda insanlar için bir şifa vardır. Şüphesiz düşünen bir topluluk için gerçekten bunda bir ayet vardır.

-“Sonra meyveların her türünden ye de boyun bükerek Rabbinin yollarına koyul.” Onun karıncıklarından, renkleri çeşit çeşit bir içecek çıkar ki, insanlar için onda şifa vardır. Derin derin düşünen bir topluluk için, bunda kesin bir mucize var.

Sonra bütün meyvelerden çiçeklerden, her türünden ye. İtaat ederek rabbinin sana verdiği görev için yoluna koyul. Onların karınlarından çeşitli renk ve tatlarda ballar çıkar. O insanlar için bir şifa kaynağıdır. Yine düşünen topluluk için bunda da akademik dersler vardır.

 

70-Va(A)llâhu alekakum śümme yeteveffâkum(c) veminkum men yuraddu ilâ erżeli-l’umuri likey lâ ya’leme ba’de ‘ilmin şey-â(en)(c) inna(A)llâhe ‘alîmun kadîr(un)

-Ve Allah sizi halketti, sonra öldürür ve içinizden yaşayışın en aşağılık çağına, kocalığa kadar ömür sürdürülenler de vardır ki bildikleri şeyleri bilmez olurlar; şüphe yok ki Allah her şeyi bilir, her şeye gücü yeter.
-Allah sizi yarattı, sonra sizi öldürüyor, sizden kimi de, bildikten sonra bir şey bilmesin diye, ömrün en aşağı ucuna (yaşlılığa) geri çevrilir. Şüphesiz, Allah bilendir, her şeye güç yetirendir.
-Allah sizi yarattı, sonra sizi vefat ettirecek. İçinizden bazıları ömrün en basit ve düşük noktasına geri çevrilir ki, bir ilimden sonra hiçbir şey bilmez olsun. Allah Alim’dir, Kadir’dir.

 

Allah sizi yarattı sonra öldürecek. Bazılarınız uzun yaşayarak bunayacak, bildiklerini bilmez olacak. Bildiği bilgileri bilmez olacak. Bu Allah’ın ilmindendir. O her şeye muktedirdir. (Balın yaşlanmada ki faydaları ve balın hafızdaki faydaları işaret ediliyor olabilir)

 

71-Va(A)llâhu faddale ba’dakum ‘alâ ba’din fî-rrizk(i)(c) femâ-lleżîne fuddilû birâddî rizkihim ‘alâ mâ meleket eymânuhum fehum fîhi sevâ/(un)(c) efebini’meti(A)llâhi yechadûn(e)

-Ve Allah, rızık bakımından bir kısmınızı, bir kısmınızdan üstün etmiştir. Geçimi üstün olanlar, rızıklarını, elleri altında bulunanlara verip onları da geçim bakımından kendilerine eşit etmezler, Allah’ın nimetini bilebile inkar mı ederler?

-Allah rızıkta kiminizi kiminize üstün kıldı; üstün kılınanlar, rızıklarını ellerinin altında bulunanlara onda eşit olacak şekilde çevirip-verici değildirler. Şimdi Allah’ın nimetini inkar mı ediyorlar?

-Allah, rızıkta kiminizi kiminize üstün kılmıştır. Fazla verilenler, rızıklarını ellerinin altındakilere aktarıp da hepsi onda eşit hale gelmiyor. Allah’ın nimetini mi inkar ediyor bunlar?

 

Allah rızık olarak kiminize az kiminize çok verir. Çok verdikleri rızkını elinin altında (idaresinde olan. Ana baba eş çocuk ve diğer ev halkı veya emrinde çalışan işçiler) bulunanlarla eşit paylaşması lazım. Paylaşmayanlar Allah’ın nimetini inkâr mı ediyorlar. (Bilesin ki Allah, onlar senin idarende olduğu için sana çok veriyor, paylaş diye)

 

72-Va(A)llâhu ce’ale lekum min enfusikum ezvâcen vece’ale lekum min ezvâcikum benîne vehafedeten verazekakum mine-ttayyibât(i)(c) efebilbâtili yu/minûne vebini’meti(A)llâhi hum yekfurûn(e)

-Ve Allah size, kendi cinsinizden eşler halketti, eşlerinizden de size oğullar, torunlar verdi ve tertemiz şeylerle rızıklandırdı sizi. Hala batıla inanırlar da Allah’ın nimetine karşı nankörlükle mi bulunurlar?
-Allah size kendi nefislerinizden eşler yarattı ve size eşlerinizden çocuklar ve torunlar yarattı ve sizi güzel şeylerden rızıklandırdı. Şimdi onlar, batıla mı inanıyorlar ve Allah’ın nimetini inkar mı ediyorlar?
-Allah size, kendi benliklerinizden eşler nasip etti. Eşlerinizden de sizin için oğullar ve torunlar oluşturdu. Ve sizleri güzel ve temiz nimetlerle rızıklandırdı. Şimdi bunlar, batıla mı inanıyorlar? Ve bunlar, evet bunlar, Allah’ın nimetine nankörlük mü ediyorlar?

 

Allah size kendinizden eşler verdi, onlardan evlatlarınız, torunlarınız olur. Sizleri temiz nimetlerle rızıklandırır. Sana verilen rızık sadece senin değildir. Hepinizin eşit hakkı vardır onda. Batıla mı inanıyorsun. Allah’ın nimetlerine nankörlük etme, sana tavsiye edilene uy. (karı kocada malın eşit paylaşılması)

 

73-Veya’budûne min dûni(A)llâhi mâ lâ yemliku lehum rizkan mine-ssemâvâti vel-ardi şey-en velâ yestatî’ûn(e)

-Allah’ı bırakırlar da ne göklerde, ne yeryüzünde hiçbir şeye sahip olmayan ve hiçbir şeye gücü yetmeyen putlara kulluk ederler.
-Allah’ın dışında, kendileri için göklerden ve yerden hiç bir rızka, hiç bir şeye malik olmayan ve buna güçleri yetmeyen şeylere mi tapıyorlar?
-Allah’ı bırakıp da kendilerine, göklerden ve yerden zerrece bir rızık veremeyen, buna güç yetiremeyen şeylere mi tapıyorlar?

 

Allah’ı bırakıp göklerden ve yerden hiçbir şeye sahip olmayan, rızık veremeyen şeylere mi tapıyorlar. (Kazançlarını kul oldukları şeylerden mi istiyorlar, kumar, şans oyunları vs.)

 

74-Felâ tadribû li(A)llâhi-l-emśâl(e)(c) inna(A)llâhe ya’lemu ve entum lâ ta’lemûn(e)

-Artık Allah’a eşit varlıklar tanımayın; şüphe yok ki Allah bilir her şeyi ve siz bilmezsiniz.

-Artık Allah’a benzerler aramaya kalkışmayın; çünkü Allah bilir, siz ise bilmezsiniz.

-Artık Allah’a örnekler verip durmayın. Allah bilir, siz bilmezsiniz.

 

Allaha karşı mazeretler kurmayın. Allah bilir siz bilmezsiniz. 

 

74-Felâ tadribû li(A)llâhi-l-emśâl(e)(c) inna(A)llâhe ya’lemu ve entum lâ ta’lemûn(e)

Daraba(A)llâhu meśelen ‘abden memlûken lâ yakdiru ‘alâ şey-in vemen razeknâhu minnâ rizkan hasenen fehuve yunfiku minhu sirran vecehrâ(an)(s) hel yestevûn(e)(c)-lhamdu li(A)llâh(i)(c) bel ekśeruhum lâ ya’lemûn(e)

-Allah bir örnek getirmiştir: Bir köle olsa ve hiçbir şeye gücü yetmese ve bir de güzel bir surette rızıklandırdığımız birisi bulunsa da rızıklandırdığımız şeylerin bir kısmını, gizli, açık yoksullara harcasa, onları geçindirse bunlar eşit ve denk olur mu hiç? Hamd Allah’a, eşit değildir bunlar, fakat çoğu bilmez.
-Allah, (kendisine ortak koştuğunuz ilahlar konusunda) hiç bir şeye gücü yetmeyen ve başkasının mülkünde olan ile, tarafımızdan kendisine güzel bir rızık verdiğimiz, böylelikle ondan gizli ve açık infak eden kimseyi örnek olarak gösterdi; bunlar hiç eşit olur mu? Hamd Allah’ındır; fakat onların çoğu bilmezler.
-Allah şöyle bir örnekleme yaptı: Hiçbir şeye gücü yetmeyen, başkasının eşyası durumunda bir kul ile bizden bir güzel rızıkla rızıklandırdığımız ve ondan gizli-açık dağıtan bir kişi. Bunlar aynı olur mu?! Bütün övgüler Allah’adır ama onların çokları bilmiyorlar.

 

Allah örnek olarak derki, Hiçbir şeye gücü yetmeyen, başkasının eşyası (esiri) durumunda olan biri ile bol rızk verdiğimiz insan ve o gizli açık ondan infak eden ile bir olur mu. Hamt yalnız Allah’adır, ama onların çoğu bilmiyorlar. (İçkinin, kumarın ve başka şeylerin tiryakisi / esiri olmuş)

 

76-Vedaraba(A)llâhu meśelen raculeyni ehaduhumâ ebkemu lâ yakdiru ‘alâ şey-in vehuve kellun ‘alâ mevlâhu eynemâ yuveccihhu lâ ye/ti biayr(in)(s) hel yestevî huve vemen ye/muru bil’adli vehuve ‘alâ sirâtin mustekîm(in)

-Ve Allah, gene iki kişiyi örnek getirir: Biri dilsizdir, hiçbir şeye gücü yetmez, sahibine bir yüktür, nereye yollasa hayırlı bir iş becerip gelemez. O, hiç adaletle emreden ve doğru yolu tutmuş olan adamla eşit olur mu?

-Allah şu örneği verdi: İki kişi; bunlardan birisi dilsiz, hiç bir şeye gücü yetmez ve her şeyiyle efendisinin üstünde (bir yük), o, onu hangi yöne gönderse bir hayır getirmez; şimdi bu, adaletle emreden ve dosdoğru yol üzerinde bulunanla eşit olabilir mi?
-Allah şöyle bir örnekleme de yaptı: İki adam; birisi dilsiz; hiçbir şeye gücü yetmez, efendisi üstüne sadece bir yük. Efendi onu nereye gönderse hiçbir hayır getiremez. Şimdi bu adam, dosdoğru bir yol üzerinde bulunup adaletle emreden kişi ile aynı olur mu?

 

Allah bir örnek te şöyle verir, iki adam, biri dilsiz, sahibine yük. Hiçbir işi de düzgün yapamayan ile, Öbür adam hür, doğru yol üzerinde. Adaletli davranıyor. Bu adam ile o dilsiz bir olur mu.

 

77-Veli(A)llâhi ġaybu-ssemâvâti vel-ard(i)(c) vemâ emru-ssâ’ati illâ kelemhi-lbasari ev huve akrab(u)(c) inna(A)llâhe ‘alâ kulli şey-in kadîr(un)

-Ve göklerin ve yeryüzünün gizli şeyleri Allah’ındır ve kıyametin kopması da göz kırpıp açacak bir an içinde olup biter, belki ondan daha da çabuk bir an içinde. Şüphe yok ki Allah’ın her şeye gücü yeter.
-Göklerin ve yerin gaybı Allah’a aittir. (Kıyamet) Saatin(in) emri de yalnızca (süratli) göz açıp kapama gibidir veya daha yakındır. Şüphesiz, Allah her şeye güç yetirendir.
-Göklerin ve yerin gaybı Allah’ındır. O saatte / dünyanın sonuna ilişkin emirse bir göz açıp yummak gibi, hatta ondan da yakındır. Allah herşeye kadirdir.

 

Göklerin ve yerin sizden gizli olan bütün olaylarını (size vereceği nimetlerini) Allah bilir. Kıyamet belki bir göz açıp kapama kadar yakındır, belki de ondan daha yakın. Allah her şeye kadirdir.

 

78-Va(A)llâhu aracekum min butûni ummehâtikum lâ ta’lemûne şey-en vece’ale lekumu-ssem’a vel-ebsâra vel-af-idete() le’allekum teşkurûn(e)

-Ve Allah sizi, analarınızın karnından çıkardı, hiçbir şey bilmezdiniz ve size, şükredesiniz diye kulak verdi, gözler verdi, gönüller verdi.
-Allah, sizi annelerinizin karnından hiç bir şey bilmezken çıkardı ve umulur ki şükredersiniz diye işitme, görme (duyularını) ve gönüller verdi.
-Allah sizi annelerinizin karınlarından çıkardı, hiçbir şey bilmiyordunuz; şükredebilesiniz diye size işitme gücü, gözler ve gönüller verdi.

 

Annelerinizin karnından çıkınca hiçbir şey bilmiyordunuz. Size kulak, göz ve gönül verdi. Bunları kullanarak idrakiniz çalışıp şükredersiniz diye. (Gözünüzü kulağınızı, zekanızı ve gönlünüzü ahenkli (uyumlu) kullanırsanız Göklerin ve yerin sizden gizli olan birçok nimetleri elde edersiniz)

 

79-Elem yerav ilâ-ttayri museḣḣarâtin fî cevvi-ssemâ-i mâ yumsikuhunne illa(A)llâh(u)(k) inne fî żâlike leâyâtin likavmin yu/minûn(e)

Gökle yer arasında uçup duran kuşları görmezler mi? Onları boşlukta tutan, ancak Allah’tır. Şüphe yok ki bunda da inanan topluluğa deliller var.
-Göğün boşluğunda boyun eğdirilmiş (musahhar kılınmış) kuşları görmüyorlar mı? Onları (böyle boşlukta) Allah’tan başkası tutmuyor. Şüphesiz, iman eden bir topluluk için bunda ayetler vardır.
-Gök boşluğunda, bir emre boyun eğdirilmiş olan kuşlara bakmadılar mı? Onları Allah’tan başkası tutmuyor. Bunda, inanan bir topluluk için elbette ki izler-işaretler vardır.

 

İlk insanlar gelişmesi için Gözü kullanarak Havada uçan kuşlara baktı. Sonra, Göz, kulak ve gönül kullanarak Onların havada uçabilme kural ve kaidelere baktı. Şüphesiz iman edip ilim çalışan topluluklar için bunda ibretler (bilgiler) vardır.

 

80-Va(A)llâhu ce’ale lekum min buyûtikum sekenen vece’ale lekum min culûdi-l-en’âmi buyûten testaiffûnehâ yevme za’nikum veyevme ikâmetikum() vemin asvâfihâ veevbârihâ veeş’ârihâ eśâśen vemetâ’an ilâ hîn(in)

-Ve Allah, evlerinizi oturma ve dinlenme yeri yaptı ve davarların derilerinden, göç gününüzde de, konak gününüzde de taşıyabileceğiniz çadırlar yapmanızı sağladı ve yünlerinden, yapağılarından, tüylerinden bir zamana dek kullanacağınız ve alıp satacağınız eşyalar meydana getirmenizi temin etti.
-Allah, size evlerinizi (içinde) ‘güvenlik ve huzur bulacağınız yerler’ kıldı; ve size hayvan derilerinden hem göç gününde, hem yerleşme gününde kolaylıkla taşıyabileceğiniz evler; yünlerinden, yapağılarından ve kıllarından bir zamana kadar giyimlikler-döşemelikler ve (ticaret için) bir meta kıldı.
-Allah size, evlerinizden huzur ve sükun yeri yaptı. Hayvan derilerinden de size, gerek göç gününüzde gerek konduğunuz sırada rahatça taşıyacağınız evler yaptı. Ayrıca hayvanların; yünlerinden, yapağılarından ve kıllarından belli bir süreye kadar kullanabileceğiniz giyimlikler, döşemelikler ve kullanım eşyası verdi.

 

Zamanla göz, kulak, gönül kullanarak kendinize özel yaşama yerleri yaptınız. Hayvan derilerinden rahat taşınabilir çadırlar, yünlerinden giysiler ve kullanım eşyası yaptınız. Bu malzemeleri size hep Allah verdi, havadan gelmedi.

 

81-Va(A)llâhu ce’ale lekum mimmâ aleka zilâlen vece’ale lekum mine-lcibâli eknânen vece’ale lekum serâbîle takîkumu-lharra veserâbîle takîkum be/sekum(c) keżâlike yutimmu ni’metehu ‘aleykum le’allekum tuslimûn(e)

-Ve Allah, yarattığı şeylerden gölgeler halketti size ve dağlarda kovuklar, mağaralar meydana getirdi sizin için, sizi sıcaktan, soğuktan koruyacak elbiseler, savaşta zarardan koruyacak zırhlar yapmanızı da sağladı. Ona teslim olmanız için nimetlerini böylece tamamlar size.
-Allah, sizin için yarattığı şeylerden gölgeler kıldı. Dağlarda da sizin için barınaklar-siperler kıldı, sizi sıcaktan koruyacak elbiseler, sizi savaşınızda (zorluklara karşı) koruyacak giyimlikler de var etti. İşte O, üzerinizdeki nimetini böyle tamamlamaktadır, umulur ki teslim olursunuz.
-Allah, yarattıklarından sizin için gölgeler oluşturdu. Dağlardan sizin için sığınak evler yaptı. Sizin için, sıcaktan koruyacak elbiselerle savaşta koruyacak elbiseler de yaptı. İşte nimetini üzerinizde böyle tamamlıyor ki, O’na teslim olup esenliğe ulaşabilesiniz.

 

Yarattıklarından gölgeler (güneşten korunmanız için) oluşturdu. Dağlarda sizin vahşi hayvanlardan korunmanız için sığınaklar yaptı. Yine zamanla Sıcakta koruyacak, savaşta koruyacak elbiseler yaptınız. Sonra bunlar sayesinde ilimde, teknolojide ilerlediniz. Allah sizin için nimetini böyle tamamlar. İşte artık düşünün ve Allaha teslim olun.

 

82-Fe-in tevellev fe-innemâ ‘aleyke-lbelâġu-lmubîn(u)

-Bütün bunlara rağmen yüz çevirirlerse şüphe yok ki sana düşen vazife, açıkça tebliğden ibarettir.
-Fakat onlar yüz çevirirlerse, sana düşen yalnızca apaçık bir tebliğdir.
-Yine de yüz çevirirlerse artık sana düşen, açık bir tebliğden başka şey değildir.

 

Hala yüz çevirirlerse üzülme sen, sen sadece onların faydaları, düşünmeleri için tebliğ yaptın. (göz, kulak ve gönül vermeseydi hiç bir şey elde edemezdik)

 

83-Ya’rifûne ni’meta(A)llâhi śümme yunkirûnehâ veekśeruhumu-lkâfirûn(e)

-Onlar, Allah’ın nimetini tanırlar da sonra inkar ederler ve çoğu kafirdir onların.

-Onlar, Allah’ın nimetini biliyorlar, sonra da inkar ediyorlar; onların çoğu inkâr edenlerdir.
-Allah’ın nimetini biliyorlar, sonra da onu inkar ediyorlar. Çoğu nankördür bunların.

 

Onlar Allah’ın bütün bu nimetlerini biliyorlar ama çoğu nankörlük yapıyor.

 

84-Veyevme neb’aśu min kulli ummetin şehîden śümme lâ yu/żenu lilleżîne keferû velâ hum yusta’tebûn(e)

-Ve o gün her ümmete bir tanık getiririz de sonra kafirlere, ağız açıp özür dilemeye bile izin verilmez ve yaptıkları kötülüklerden vazgeçeceklerine dair verdikleri söz de kabul edilmez.
-Her ümmetten bir şahid göndereceğimiz gün; (artık ondan) sonra ne inkâr edenlere (özür dilemeleri için) izin verilecek, ne (Allah’tan) hoşnutluk dilekleri kabul edilecek.
-Her ümmetten bir tanığı ortaya sürdüğümüz gün, küfre sapanlara ne izin verilir ne de özür dilemelerine imkan sağlanır.

 

Ahirette, nimetlerimizden faydalanıp doğru yolda gidenleri (ilimde, teknolojide, sanayide, ekonomide ileri gidenleri) O küfre sapıp geri kalmışlara örnek gösteririz. Artık mazeret gösteremezler hatta mazeret için izin bile verilmez.

 

85-Ve-iżâ raâ-lleżîne zalemû-l’ażâbe felâ yuaffefu ‘anhum velâ hum yunzarûn(e)

-Zulmedenler azabı görmeye başladılar mı hafifletilmez azapları ve mühlet de verilmez onlara.
-O zulmedenler, azabı gördüklerinde, onlara ne (azab) hafifletilecek, ne süre tanınacak.
-Zulme sapanlar azapla yüzyüze geldiklerinde, ne azapları hafifletilir ne de yüzlerine bakılır.

 

O geri kafalı zalimler hataları ile yüz yüze geldiklerinde, çektikleri azap (üzüntü, pişmanlık) çok büyük olacaktır. Ayrıca kimse de onlara değer vermez.

 

86-Ve-iżâ raâ-lleżîne eşrakû şurakâehum kâlû rabbenâ hâulâ-i şurakâunâ-lleżîne kunnâ ned’û min dûnik(e)(c) feelkav ileyhimu-lkavle innekum lekâżibûn(e)

-Şirk koşanlar, Tanrıya eş olarak kabul ettikleri şeyleri görünce Rabbimiz derler, seni bırakıp kulluk ettiğimiz eşlerimiz bunlar işte. Sözleri reddedilir de şüphe yok ki denir, yalancılarsınız siz.
-O şirk koşanlar, şirk koştuklarını gördükleri zaman: ‘Rabbimiz, seni bırakıp bizim taptığımız ortaklarımız bunlardır’ diyecekler. (Onlar da bunlara:) ‘Siz gerçekten yalan söyleyenlersiniz’ diye sözü (geri çevirip) fırlatacaklar.
-Şirke sapanlar, ortak tuttuklarını gördüklerinde şöyle derler: “Rabbimiz, işte bunlar seni bırakıp da yalvarıp yakardığımız ortaklarımız.” Bunun üzerine ortakları onlara şöyle söz dokundururlar: “Siz yalancılarsınız, yalancılar!”

 

O geri kafalı zalim şirk koşanlar, peşinde gittikleri şeyleri (eğlence ve dünya zevkleri, içki, kumar, uyuşturucu) görünce işte bunlardı bizim peşinde gittiklerimiz derler. O yüzden geri kaldık. Hadi oradan denir. Kalkınan ümmetler onlardan gerimi kaldılar denir. Daha da fazlasını elde ettiler.

 

87-Veelkav ila(A)llâhi yevme-iżin(i)sselem(e)(s) vedalle ‘anhum mâ kânû yefterûn(e)

-O gün Allah’a teslim olurlar ve uydurdukları şeyler, önlerinden kaybolup gider.
-O gün (artık) Allah’a teslim olmuşlardır ve uydurdukları (yalancı ilahlar) da onlardan çekilip-uzaklaşmıştır.
-O gün hepsi Allah huzurunda teslim bayrağı çekmiş, iftira aracı olarak kullandıklarının tümü onları bırakıp sırra kadem basmıştır.

 

O gün artık onlar hatalarını kabul etmiş Allaha teslim olmuşlardır. Cennet eğlencesinden ve zevkinden mahrum kalmışlardır.

 

88-Elleżîne keferû vesaddû ‘an sebîli(A)llâhi zidnâhum ‘ażâben fevka-l’ażâbi bimâ kânû yufsidûn(e)

-Kafir olup halkı Allah yolundan menedenleri, yaptıkları bozgunculuk yüzünden azap üstüne azap katarak cezalandırırız.
-İnkâr edip de Allah’ın yolundan alıkoyanlar; biz, işledikleri bozgunculuğa karşılık, onlara azab üstüne azab ilave ettik.
-İnkara sapıp Allah yolundan geri çevirenler var ya, bozgunculuk edip durmalarınadan ötürü onların azaplarına azap katmışızdır.

 

Hele onları bu dünya zevklerine, alışkanlıklarına sürükleyenler, onları alıştıran önderleri azap üstüne azap içindedirler.

 

89-Veyevme neb’aśu fî kulli ummetin şehîden ‘aleyhim min enfusihim(s) veci/nâ bike şehîden ‘alâ hâulâ-/(i)(c) venezzelnâ ‘aleyke-lkitâbe tibyânen likulli şey-in vehuden verahmeten vebuşrâ lilmuslimîn(e)

-Her ümmete, kendi cinsinden bir tanık getireceğiz ve seni de bunlara tanık tutacağız ve biz, sana her şeyi açıklayıp anlatan ve Müslümanlara hidayet, rahmet ve müjde olan kitabı indirdik.
-Her ümmet içinde kendi nefislerinden üzerlerine bir şahid getirdiğimiz gün, seni de onlar üzerinde bir şahid olarak getireceğiz. Biz Kitabı sana, her şeyin açıklayıcısı, müslümanlara bir hidayet, bir rahmet ve bir müjde olarak indirdik.
-Gün olur, her ümmet için kendi aleyhlerine kendi içlerinden bir tanık çıkarırız. Seni de şu insanlar hakkında tanık olarak getireceğiz. Sana bu Kitap’ı indirdik ki, herşey için ayrıntılı bir açıklayıcı, bir kılavuz, bir rahmet, Müslümanlara da bir müjde olsun.

 

Her ümmete kendi içlerinden senin getirdiğin kitaba uyarak başarılı olmuşları tanık göstereceğiz. Bu kitabı indirdik ki, ümmetlere rahmet, kılavuz, takip edecekleri bir yol ve müjde olsun diye.

 

90-İnna(A)llâhe ye/muru bil’adli vel-ihsâni ve-îtâ-i żî-lkurbâ veyenhâ ‘ani-lfahşâ-i velmunkeri velbaġy(i)(c) ya’izukum le’allekum teżekkerûn(e)

-Şüphe yok ki Allah, adaleti, lütuf ve keremde bulunmayı ve yakınlara ihtiyaçları olan şeyleri vermeyi emreder ve çirkin olan, kötü görünen şeylerle haksızlığı nehyeder; öğüt alasınız diye de size öğüt vermededir.
-Şüphesiz Allah, adaleti, ihsanı, yakınlara vermeyi emreder; çirkin utanmazlıklardan (fahşadan), kötülüklerden ve zorbalıklardan sakındırır. Size öğüt vermektedir, umulur ki öğüt alıp-düşünürsünüz.
-Şu bir gerçek ki Allah; adaleti, iyi ve güzel davranmayı, akrabaya vermeyi emreder. Tüm pisliklerden / edepsizliklerden, kötülükten, azgınlık-doymazlık ve kıskançlıktan yasaklar. Düşünüp ibret alırsınız ümidiyle size öğüt veriyor.

 

Şüphe yok ki Allah, Size adil olmayı, güzel davranmayı, akrabalara yardım etmeyi emreder, Tüm kötülüklerden, çirkinliklerden, azgınlıklardan sizi yasaklar. Umulur ki bu öğütleri dinler ve güzel bir dünya hayatı yaşarsınız.

 

91-Veevfû bi’ahdi(A)llâhi iżâ ‘âhedtum velâ tenkudû-l-eymâne ba’de tevkîdihâ vekad ce’altumu(A)llâhe ‘aleykum kefîlâ(en)(c) inna(A)llâhe ya’lemu mâ tef’alûn(e)

-Karşılıklı bir ahde girişince Allah ahdine vefa edin ve Allah’ı kefil göstererek ettiğiniz yeminleri, bu suretle pekiştirdikten sonra bozmayın; şüphe yok ki Allah, ne yaparsanız hepsini de bilir.

-Ahidleştiğiniz zaman, Allah’ın ahdini yerine getirin, pekiştirdikten sonra yeminleri bozmayın; çünkü Allah’ı üzerinize kefil kılmışsınızdır. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızı bilir.
-Antlaşma yaptığınızda, Allah’a verdiğiniz söze vefa gösterin. Bağlayıp pekiştirdikten sonra yeminlerinizi bozmayın. Çünkü, kendinize Allah’ı kefil yapmış durumdasınız. Allah, yaptıklarınızı biliyor.

 

Verdiğiniz sözleri yerine getirin. (Evlendikten sonra boşanma) Yeminlerinizi bozmayın. Çünkü yeminle Allah’ı kendinize kefil ve şahit yapıyorsunuz. Allah yaptıklarınızın hepsini biliyor.

 

92-Velâ tekûnû kelletî nekadat ġazlehâ min ba’di kuvvetin enkâśen tetteiżûne eymânekum dealen beynekum en tekûne ummetun hiye erbâ min umme(tin)(c) innemâ yeblûkumu(A)llâhu bih(i)(c) veleyubeyyinenne lekum yevme-lkiyâmeti mâ kuntum fîhi tatelifûn(e)

-İpliğini iyice büktükten sonra onu söken kadına benzemeyin. Bir topluluk diğer bir topluluktan daha çok ve üstün diye yeminlerinizi bir düzen haline koymayın; Allah sizi bununla sınar ancak ve hakkında ayrılığa düştüğünüz şeyi de kıyamet günü, size açıklar, bildirir.

-Bir ümmet diğer bir ümmetten (sayıca ve malca) daha gelişkindir diye, yeminlerinizi kendi aranızda bir bozuculuk unsuru yaparak, ipini kuvvetle eğirdikten sonra bozup-çözen (kadın) gibi olmayın. Şüphesiz Allah, sizi bununla imtihan etmektedir. Kıyamet günü hakkında ihtilafa düştüğünüz şeyi size muhakkak açıklayacaktır.
-Yeminleri bozmada, ipliğini kuvvetle büktükten sonra bozup parçalayan karı gibi olmayın. Bir topluluk ötekinden daha zengin ve kalabalık çıktığı için yeminlerinizi aranızda bir hile aracı yapıyorsunuz. Allah sizi bununla imtihan ediyor; ihtilafa düştüğünüz şeyleri kıyamet günü size açık bir biçimde elbette gösterecektir.

 

İpliğini iyice büktükten sonra (kazağı ördükten sonra) onu tekrar bozan kadınlar gibi olmayın. Yani, mal ve sayıca caüstün bir topluluk gürünce hemen aranızdaki anlaşmayı bozmayın. (Yemin ederek severek evlendikten sonra fakirlik yüzünden ve çocukl olmuyor diye boşanmayın) Sizin için bu bir sınamadır. Kıyamet günü niye ayrıldığınız diye sorulacaktır.

 

93-Velev şâa(A)llâhu lece’alekum ummeten vâhideten velâkin yudillu men yeşâu veyehdî men yeşâ/(u)(c) veletus-elunne ‘ammâ kuntum ta’melûn(e)

-Allah dileseydi sizi bir tek ümmet olarak halk ederdi, fakat o, dilediğini saptırır, dilediğini doğru yola sevk eder ve yaptıklarınızdan dolayı mutlaka sorguya çekileceksiniz.
-Eğer Allah dileseydi, sizi tek bir ümmet kılardı; ancak dilediğini saptırır, dilediğini hidayete erdirir. Yaptıklarınızdan muhakkak sorumlu tutulacaksınız.
-Allah dileseydi, elbette ki sizi birtek ümmet yapardı. Ama O, dilediğini saptırıyor, dilediğini de iyiye ve güzele kılavuzluyor. Yapıp ettiklerinizden mutlaka sorgu-suale çekileceksiniz.

 

Allah dileseydi sizi tek bir ümmet yapardı. Ama Allah dilediğini saptırır. Dilediğini de doğru yola kılavuzlar. Ahirette, Ayrı ayrı yapıp ettikleriniz, işlerin hangisi daha iyi hangisi daha kötü göreceksiniz.

 

94-Velâ tetteiżû eymânekum dealen beynekum fetezille kademun ba’de śubûtihâ veteżûkû-ssû-e bimâ sadedtum ‘an sebîli(A)llâh(i)(s) velekum ‘ażâbun ‘azîm(un)

-Yeminlerinizi, birbirinizi aldatmaya vasıta edinmeyin, sonra ayağınız adamakıllı pekişip yerleştikten sonra kayıverir ve halkı, Allah yolundan menetmenize karşılık kötülüğe uğrarsınız ve hakkınız olur pek büyük azap.

-Yeminlerinizi kendi aranızda, bir bozuculuk unsuru edinmeyin; sonra sapasağlam basan ayak kayar ve Allah’ın yolundan alıkoyduğunuz için kötülüğü tadarsınız. (Ayrıca) Büyük azab da sizin içindir.
-Yeminlerinizi aranızda hile ve aldatma aracı yapmayın; aksi halde, ayak sağlam bastıktan sonra kayar ve Allah yolundan alıkoyduğunuz için acıyı tadarsınız. Üstelik büyük bir azaba da uğrarsınız.

 

Yemin ederek birbirinizi aldatmayın. Aldattığınız için işiniz ters gider bozulur, cezasını çekersiniz. Hele ahirette daha büyük azap bekler sizi.

 

95-Velâ teşterû bi’ahdi(A)llâhi śemenen kalîlâ(en)(c) innemâ ‘inda(A)llâhi huve ayrun lekum in kuntum ta’lemûn(e)

-Allah’la giriştiğiniz ahdi, az bir menfaat karşılığında satmayın ve Allah’ın katındaki yok mu, bilirseniz o, daha da hayırlıdır size.
-Allah’ın ahdini ucuz bir değere karşılık satmayın. Eğer bilirseniz, Allah katında olan sizin için daha hayırlıdır.
-Allah’a verdiğiniz sözü basit bir ücret karşılığı satmayın. Eğer bilirseniz, Allah katında olan, sizin için daha hayırlıdır.

 

Verdiğiniz sözü para karşılığı değiştirmeyin. Değiştirmezseniz Allah katında paradan daha büyük bir ödül bekler sizi.

 

96-Mâ ‘indekum yenfed(u)(s) vemâ ‘inda(A)llâhi bâk(in)(k) velenecziyenne-lleżîne saberû ecrahum bi-ahseni mâ kânû ya’melûn(e)

-Sizde ne varsa bitip tükenir, Allah’ın katındakiyse kalır. Sabredenlerin mükafatını, yaptıkları en güzel işlere karşılık olarak mutlaka vereceğiz.
-Yanınızda olan tükenir, Allah’ın katında olan ise kalıcıdır. Sabredenlerin karşılığını yaptıklarının en güzeliyle biz muhakkak vereceğiz.
-Sizin yanınızdaki tükenir ama Allah’ın yanındaki sonsuza dek kalıcıdır. Sabredenlere ödüllerini biz, işleyip ürettiklerinin en güzeliyle mutlaka vereceğiz.

 

Sizin kazandıklarınız tükenir. Ama Allah katında alacaklarınız ebedidir. Hatta daha da güzelini vereceğiz.

 

97-Men ‘amile sâlihan min żekerin ev unśâ vehuve mu/minun felenuhyiyennehu hayâten tayyibe(ten)(s) velenecziyennehum ecrahum bi-ahseni mâ kânû ya’melûn(e)

-Erkek olsun, kadın olsun, inanarak iyi işlerde bulunanı tertemiz bir yaşayışa mazhar ederiz ve mükafatını, yaptığı en güzel işlere karşılık olarak mutlaka vereceğiz.
-Erkek olsun kadın olsun, bir mü’min olarak kim salih bir amelde bulunursa, hiç şüphesiz biz onu güzel bir hayatla yaşatırız ve onların karşılığını, yaptıklarının en güzeliyle muhakkak veririz.
-Erkek yahut kadın, her kim inanmış olarak barışa yönelik bir iş yaparsa / bir hayır işlerse onu tertemiz bir hayatla yaşatırız. Ve böylelerinin ücretlerini, işleyip ürettiklerinin en güzelleriyle karşılarız.

 

Erkek olsun kadın olsun, kim güzel işler yaparsa bu dünyada güzel yaşar. Karşılığını da en güzel şekilde alır.

 

98-Fe-iżâ kara/te-lkur-âne feste’iż bi(A)llâhi mine-şşeytâni-rracîm(i)

-Kur’an okuyacağın vakit Allah’a sığın taşlanmış Şeytan’dan.
-Öyleyse Kur’an okuduğun zaman, kovulmuş şeytandan Allah’a sığın.
-Kur’an’ı okuduğun zaman, o kovulup taşlanmış şeytandan Allah’a sığın / “Euzü billahi mine’ş-şeytani’r-recim” de.

 

Kuran okuyacağın zaman taşlanmış şeytandan Allaha sığınırım diye başla. (Allah’ın Kurandaki öğütlerinden birini yapacağın zaman, euzubillahimineşşeytanirracim diye başla)

 

99-İnnehu leyse lehu sultânun ‘alâ-lleżîne âmenû ve’alâ rabbihim yetevekkelûn(e)

-Şüphe yok ki inanan ve Rablerine dayanan kimselere karşı gücükuvveti yoktur, hükmü yürümez onun.
-Gerçek şu ki, iman edenler ve Rablerine tevekkül edenler üzerinde onun (şeytanın) hiç bir zorlayıcı-gücü yoktur.
-Şu bir gerçek ki şeytanın elinde, iman edip yalnız Rablerine dayananlar aleyhine hiçbir sulta / hiçbir kanıt yoktur.

 

O şekilde başlayan doğru insanlara karşı şeytanın hiçbir zararı dokunamaz.

 

100-İnnemâ sultânuhu ‘alâ-lleżîne yetevellevnehu velleżîne hum bihi muşrikûn(e)

-Onun kudreti, ancak ona dost olup itaat edenlere yeter ve onlar da Tanrıya şirk koşanlardır.
-Onun zorlayıcı-gücü ancak onu veli edinenlerle, onunla O’na (Allah’a) ortak koşanlar üzerindedir.
-Onun sultası, sadece onu dost edinenlerle Allah’a ortak koşanlar üstündedir.

 

Şeytanın kuvveti ancak şeytana uyanlara yeter. Allaha ortak koşanlara yeter.

 

101-Ve-iżâ beddelnâ âyeten mekâne âyetin() va(A)llâhu a’lemu bimâ yunezzilu kâlû innemâ ente mufter(in)(c) bel ekśeruhum lâ ya’lemûn(e)

-Bir ayeti, başka bir ayetin yerine koyup hükmünü değiştirdik mi, Allah neyi indireceğini daha iyi bildiği halde, sen derler, ancak bir iftiracısın; halbuki onların çoğu bilmez.

-Biz bir ayeti, bir (başka) ayetin yeriyle değiştirdiğimiz zaman, -Allah neyi indirdiğini daha iyi bilir.“Sen yalnızca iftira edicisin’ dediler. Hayır, onların çoğu bilmezler.
-Biz bir ayeti, bir başka ayetin yerine koyduğumuzda –ki Allah neyi indirmekte olduğunu daha iyi bilir- şöyle derler: “Sen düpedüz bir iftiracısın.” Hayır, öyle değil. Bunların çokları bilmiyorlar.

 

Eski kitap sahipleri, biz oradaki ayetin yerine başka ayet getirerek onun hükmünü kaldırdığımız vakit, sen iftiracısın derler. Allah neyi niye yaptığını bilir. Onların çoğu bilmez. (Yağları yemek veya yememek, cumartesi balık avlamak veya avlamamak. Bunlar zamana, buçların değişime ve ilmin gelişimine ve etkinin bitmesine bağlıdır)

 

102-Kul nezzelehu rûhu-lkudusi min rabbike bilhakki liyuśebbite-lleżîne âmenû vehuden vebuşrâ lilmuslimîn(e)

-De ki: Onu, inananların inançlarını sağlamlaştırmak için Müslümanlara hidayet ve müjde olarak RuhülKudüs, Rabbinden hak ve gerçek olarak indirmiştir.
-De ki: ‘İman edenleri sağlamlaştırmak, müslümanlara bir müjde ve hidayet olmak üzere, onu (Kur’an’ı) hak olarak Rabbinden Ruhu’l-Kudüs indirmiştir.’
-De ki: “İman edenleri güçlendirip kökleştirmek için ve Müslümanlara bir müjde ve kılavuz olarak, Ruhulkudüs onu, senin Rabbinden indirdi.”

 

De ki, Cebrail onu Allahtan, Müslümanlara müjde olması için ve imanlarını sağlamlaştırmak için indirmiştir. (Imanların güçlenmesi, azgınlıkların azalması için)

 

103-Velekad na’lemu ennehum yekûlûne innemâ yu’allimuhu beşer(un)(k) lisânu-lleżî yulhidûne ileyhi a’cemiyyun vehâżâ lisânun ‘arabiyyun mubîn(un)

-Andolsun ki biz biliyoruz, onlar, bunu ona ancak birisi öğretmede diyorlar. Bellettiğini sandıkları adam, yabancıdır, Arapçayı doğru düzen konuşamaz, bu Kur’an’sa, apaçık Arap diliyle
-Andolsun ki biz, onların: ‘Bunu kendisine ancak bir beşer öğretmektedir’ dediklerini biliyoruz. Saparak kendisine yöneldikleri (kimse)nin dili a’cemidir, bu ise açıkça Arapça olan bir dildir.
-Andolsun ki biz, onların, “Kur’an’ı ona bir insan öğretiyor” demekte olduklarını biliyoruz. Nispet etmeye uğraştıkları adamın dili yabancıdır. Oysa ki bu, apaçık Arapça bir dildir.

 

İnsanlar onun için bu Kuranı ona başka bir insan öğretiyor diyorlar. Başka insan diye işaret ettiğinizin dili yabancıdır. Bu Kuranın dili Arapçadır.

 

104-İnne-lleżîne lâ yu/minûne bi-âyâti(A)llâhi lâ yehdîhimu(A)llâhu velehum ‘ażâbun elîm(un)

-Allah’ın ayetlerine inanmayanları Allah, doğru yola sevketmez; onlara elemli bir azap var.
-Allah’ın ayetlerine inanmayanları Allah hidayete ulaştırmaz ve onlar için acı bir azab vardır.
-Allah’ın ayetlerine inanmayanlara Allah kılavuzluk etmez. Onlar için acıklı bir azap öngörülmüştür.

 

Allah’ın ayetlerine inanmayanlar doğru yolu bulamaz. Doğru yolu bulamayanlar ilerde azap çekerler.

 

105-İnnemâ yefterî-lkeżibe-lleżîne lâ yu/minûne bi-âyâti(A)llâh(i)(s) veulâ-ike humu-lkâżibûn(e)

-Allah’ın ayetlerine inanmayanlar, yalan söylerler, iftirada bulunurlar, onlardır yalancıların ta kendileri.
-Yalanı, yalnızca Allah’ın ayetlerine inanmayanlar uydurur. İşte yalancıların asıl kendileri onlardır.
-Yalanı ancak, Allah’ın ayetlerine inanmayanlar uydururlar. Yalancılık edenler onların ta kendileridir.

 

Allah’ın ayetlerine inanmayanlar yalancıdır. İftira atarlar. İşte onlar yalancının ta kendisidir.

 

106-Men kefera bi(A)llâhi min ba’di îmânihi illâ men ukrihe vekalbuhu mutme-innun bil-îmâni velâkin men şeraha bilkufri sadran fe’aleyhim ġadabun mina(A)llâhi velehum ‘ażâbun ‘azîm(un)

-Canla, gönülle inanmışken ve yüreği, inançla yatışmışken zorla, cebirle, istemediği halde dininden döndüğünü söyleyenden başka inandıktan sonra Allah’ı inkar eden, hatta kafirlikle yüreği genişleyen, hoşlanan kişi yok mu, bu çeşit kişileredir Allah’ın gazabı ve onlara pek büyük bir azap var.
-Kim imanından sonra Allah’a (karşı) inkâra sapıp da, -kalbi imanla tatmin bulmuş olduğu halde baskı altında zorlanan hariçinkâra göğüs açarsa, işte onların üstünde Allah’tan bir gazab vardır ve büyük azab onlarındır.
-Her kim imanından sonra Allah’a küfür eder, kalbi iman ile yatışmış halde iken baskıyla zorlanan hariç olmak üzere, inkara göğüs açarsa, böylelerinin üzerine Allah’tan bir gazap iner. Bunlar için büyük bir azap da öngörülmüştür.

 

Her kim inandıktan sonra baskı, zorlama ve işkence olmadan inancından dönerse, Allahtan onlara gazap iner. Azabın daha büyüğü ahirettedir. (Böyle insanlar insanlığından çıkmıştır)

 

107-Żâlike bi-ennehumu-stehabbû-lhayâte-ddunyâ ‘alâ-l-âirati veenna(A)llâhe lâ yehdî-lkavme-lkâfirîn(e)

-Bu da, dünya yaşayışını sevip ahiretten üstün tutmalarındandır ve şüphe yok ki Allah, kafir olan topluluğu doğru yola sevketmez.
-Bu, onların dünya hayatını ahirete göre daha sevimli bulmalarından ve şüphesiz Allah’ın da inkâr eden bir topluluğu hidayete erdirmemesi nedeniyledir.
-Bu böyledir çünkü, onlar şu iğreti hayatı ahirete tercih etmişlerdir. Ve Allah küfre sapanlar topluluğunu doğruya kılavuzlamaz.

 

Dünya zevklerini daha fazla sevmeye başladığındandır. Ahiretine tercih etmiştir. Allah böyle kimseleri doğru yola kılavuzlamaz.

 

108-Ulâ-ike-lleżîne tabe’a(A)llâhu ‘alâ kulûbihim vesem’ihim veebsârihim(s) veulâ-ike humu-lġâfilûn(e)

-Onlar, öyle kişilerdir ki Allah, onların kalplerini, kulaklarını, gözlerini mühürlemiştir ve onlardır gaflet edenlerin ta kendileri.
-Onlar, Allah’ın, kalplerini, kulaklarını ve gözlerini mühürlediği kimselerdir. Gafil olanlar onların ta kendileridir.
-Bunlar, Allah’ın; kalpleri, kulakları ve gözleri üstüne mühür bastığı insanlardır. Gaflete saplananlar da bunların ta kendileridir.

 

Artık onların kalpleri, gözleri, kulakları mühürlenmiştir. Tamamen gaflet içindedirler.

 

109-Lâ cerame ennehum fî-l-âirati humu-lâsirûn(e)

-Hiç şüphe yok ki onlar, ahirette de ziyana uğrayanlardır.
-Şüphesiz, onlar ahirette ziyana uğrayanlardır.
-Hiç kuşkusuz, ahirette hüsrana uğrayacaklar da bunlardır.

 

Elbette onlar ahirette ziyana uğrayanlardandır.

 

110-Śumme inne rabbeke lilleżîne hâcerû min ba’di mâ futinû śümme câhedû vesaberû inne rabbeke min ba’dihâ leġafûrun rahîm(un)

-Sonra şüphe yok ki Rabbin, mihnetlere uğradıktan sonra yurtlarından göçenleri ve sabredenleri yarlıgar; zorla dine aykırı söz söyledikten sonra da Rabbin, şüphe yok ki onların suçlarını örter, rahimdir.
-Sonra gerçekten Rabbin, işkenceye uğratıldıktan sonra hicret edenlerin, ardından cihad edip sabredenlerin (destekçisidir). Şüphesiz senin Rabbin, bundan sonra da gerçekten bağışlayandır, esirgeyendir.
-Kuşkusuz, Rabbin; işkenceye uğratıldıktan sonra hicret eden, ardından da cihat edip sabreden kişiler yanındadır. Bütün bunlardan sonra senin Rabbin elbette cömertçe affedecek, cömertçe merhamet edecektir.

 

O işkence ile inkâr edenler, kurtulup Müslümanların yanına geçer cihat ederse (tekrar İslam için çalışırsa) samimiyetini ispat etmiş olur. Onları Allah af eder. Merhameti altına alır.

 

111-Yevme te/tî kullu nefsin tucâdilu ‘an nefsihâ vetuveffâ kullu nefsin mâ ‘amilet vehum lâ yuzlemûn(e)

-Bir gün gelir ki herkes, ancak canıyla uğraşır ve herkese, ne yaptıysa karşılığı tastamam verilir ve onlar, zulüm görmezler.
-O gün, herkes kendi nefsi adına mücadele eder ve herkese yaptığının karşılığı eksiksiz ödenir. Onlar zulme uğratılmazlar.
-Gün olur, herkes kendi nefsi için mücadele eder ve herkese yaptığının karşılığı tam tamına ödenir; onlar asla zulme uğratılmazlar.

 

O gün gelince herkes kendisini (nefsini) kurtarmaya çalışır. Herkes yaptığının tam karşılığını alır, kimse zulme uğramaz.

 

112-Vedaraba(A)llâhu meśelen karyeten kânet âmineten mutme-inneten ye/tîhâ rizkuhâ raġaden min kulli mekânin fekeferat bi-en’umi(A)llâhi feeżâkaha(A)llâhu libâse-lcû’i velavfi bimâ kânû yasne’ûn(e)

-Allah bir örnek getirir, bir şehir var mesela ahalisi, emniyet içinde yaşamada, gönülleri rahat, rızıkları, her yandan bol bol gelmede; derken Allah’ın nimetlerine nankörlük ederler de Allah onları açlık ve korku elbisesine bürür, onlara açlığı ve korkuyu tattırır işledikleri işler yüzünden.
-Allah bir şehri örnek verdi: (Halkı) Güvenlik ve huzur içindeydi, rızkı her yerden bol bol gelmekteydi; fakat Allah’ın nimetlerine nankörlük etti, böylece Allah yaptıklarına karşılık olarak, ona açlık ve korku elbisesini tattırdı.
-Allah, şu ülkeyi / medeniyeti de örnek vermiştir: Güvenli, mutlu-huzurlu idi; rızkı her yandan bol bol gelirdi. Sonra onlar Allah’ın nimetlerine nankörlük ettiler de Allah kendilerine, sanayi olarak ürettikleri şeyler yüzünden açlık ve korku elbisesini tattırdı.

 

Düşünün bir şehir var, güven içinde, mutlu insanlar, her istedikleri var, ekonomisi, sanayisi iyi. Sonra şımararak nimetlere nankörlük ettiler, (hormonlu, suni yiyecekler). Zamanla devamında açlık korkuları başladı.

 

113-Velekad câehum rasûlun minhum fekeżżebûhu feeażehumu-l’ażâbu vehum zâlimûn(e)

-Andolsun ki onlara, kendi cinslerinden bir peygamber geldi de onu yalanladılar, onları helak ediverdi azap ve onlardır zulmedenler.
-Andolsun, onlara kendi içlerinden bir elçi gelmişti, fakat onu yalanladılar; böylece zulümlerine devam etmektelerken azab onları yakalayıverdi.
-Andolsun ki onlara içlerinden bir resul geldi de onu yalanladılar. Bunun üzerine, onlar zulümlerine devam edip dururken azap kendilerini enseleyiverdi.

 

Ant olsun, biz onlara kendi içlerinden çözüm üretici resul (seçilmiş ilim adamı) gönderdik ama onlar ona inanmadılar. (zararlı hormon kullandılar) Sonunda acı sonuç onları yakaladı.

 

114-Fekulû mimmâ razekakumu(A)llâhu halâlen tayyiben veşkurû ni’meta(A)llâhi in kuntum iyyâhu ta’budûn(e)

-Ancak ona kulluk ediyorsanız Allah’ın size verdiği helal ve temiz rızıkları yiyin ve Allah’ın nimetine şükredin.
-Öyleyse Allah’ın sizi rızıklandırdığı şeylerden helal (ve) temiz olanlarını yiyin; eğer O’na kulluk ediyorsanız Allah’ın nimetine şükredin.
-Allah’ın sizi rızıklandırdığı şeylerden helal ve temiz olarak yiyin. Eğer yalnız O’na kulluk / ibadet ediyorsanız, Allah’ın nimetlerine şükredin.

 

Allaha kulluk ediyorsanız, helal ve temiz olan (hormonsuz) yiyeceklerden yiyin ve Allaha çokça şükredin. (Helal kazanç ve hormonsuz sağlıklı beslenme)

 

115-İnnemâ harrame ‘aleykumu-lmeytete ve-ddeme velahme-linzîri vemâ uhille liġayri(A)llâhi bih(i)(s) femeni-dturra ġayra bâġin velâ ‘âdin fe-inna(A)llâhe ġafûrun rahîm(un)

-Allah size ancak ölüyü, kanı, domuz etini ve Allah’tan başkası için kesilmiş hayvanı haram etmiştir. Zorda kalan, isyan etmek niyetini gütmeden ve fazla olmamak şartıyla yiyebilir, şüphe yok ki Allah, suçları örter, rahimdir.
-O, size ancak ölüyü, kanı, domuz etini ve Allah’tan başkası adına kesilmiş olan (hayvan)ı haram kıldı. Fakat kim mecbur kalırsa, saldırmamak ve sınırı aşmamak üzere (yiyebilir). Çünkü gerçekten Allah, bağışlayandır, esirgeyendir.
-O size ancak şunları haram kılmıştır: Ölü, kan, domuz eti, Allah’tan başkası adına kesilen hayvan. Bununla birlikte, zorda kalan, başkasının hakkına tecavüz etmemek, sınırı da aşmamak şartıyla bunlardan yerse, Allah bağışlayacak, merhamet edecektir.

 

Allah size sadece yiyeceklerden leş, kan, domuz eti ve yemek için kesildiğine emin olmadığınızdan yemenizi haram kılmıştır. Zorda kalmışsanız, bu yasaklara isyan etmemek şartı ile hayatta kalmak için az miktarda yiyebilir. Allah size merhamet eder ve bağışlar. (Genlere -nefse- etki eden yiyecekler)

 

116-Velâ tekûlû limâ tasifu elsinetukumu-lkeżibe hâżâ halâlun vehâżâ harâmun litefterû ‘ala(A)llâhi-lkeżib(e)(c) inne-lleżîne yefterûne ‘ala(A)llâhi-lkeżibe lâ yuflihûn(e)

-Yalanlar uydurup dile getirerek Allah’a iftira etmeyin şu helaldir, bu haram diye; şüphe yok ki yalan söyleyip Allah’a iftira edenler, kurtulmazlar, muratlarına ermezler.
-Dillerinizin yalan yere nitelendirmesi dolayısıyla şuna helal, buna haram demeyin. Çünkü Allah’a karşı yalan uydurmuş olursunuz. Şüphesiz Allah’a karşı yalan uyduranlar kurtuluşa ermezler.
-Yalan düzerek Allah’a iftira etmek için, dillerinizin uydurma nitelendirmeleriyle “şu helaldir, şu da haramdır” demeyin. Yalan düzerek Allah’a iftira edenler kurtulamazlar.

 

Bu helaldir, şu helal değildir diye Allah adını kullanarak yalan söylemeyin. Ahirette kurtuluşunuz olamaz. 

 

117-Metâ’un kalîlun velehum ‘ażâbun elîm(un)

Elde ettikleri pek az bir geçimden ibarettir ve onlara elemli bir azap var.
(Bu dünyada olup-biten) Pek az bir metadır. Onlara ise acı bir azab vardır.
Az bir nimetlenme ardından, acıklı bir azap var onlara.

 

Para kazanmak için söylediğiniz bu yalan için ahirette acıklı bir azap var.

 

118-Ve’alâ-lleżîne hâdû harramnâ mâ kasasnâ ‘aleyke min kabl(u)(s) vemâ zalemnâhum velâkin kânû enfusehum yazlimûn(e)

-Yahudi olanlara da daha önce sana anlattığımız şeyleri haram etmiştik. Onlar, bize zulmetmediler, kendilerine zulmettiler.
-Yahudi olanlara da, bundan önce sana aktardıklarımızı haram kıldık. Biz onlara zulmetmedik, ancak onlar kendi nefislerine zulmediyorlardı.
-Sana anlattıklarımızı daha önce, Yahudilere haram kılmıştık. Biz onlara haksızlık etmedik; aksine, onlar kendi benliklerine zulmediyorlardı.

 

Yahudilere de sana haram kıldıklarımızı haram kılmıştık. Biz onlara zulüm etmedik onlar kendilerine zulüm ettiler. (Genlerine -nefislerine- zulüm ettiler)

 

119-Śumme inne rabbeke lilleżîne ‘amilû-ssû-e bicehâletin śümme tâbû min ba’di żâlike veaslehû inne rabbeke min ba’dihâ leġafûrun rahîm(un)

-Sonra şüphe yok ki Rabbin, bilgisizlikle kötü işler yapıp da tövbe ederek hallerini düzeltenleri, yaptıkları kötü işlerden sonra da yarlıgar muhakkak, suçları örter, rahimdir.
-Sonra gerçekten Rabbin, cehalet sonucu kötülük işleyen, sonra bunun ardından tevbe eden ve ıslah olanlar(la beraberdir). Şüphesiz Rabbin bundan sonra bağışlayandır, esirgeyendir.
-Şu da var: Rabbin, bilgisizlik yüzünden kötülük işleyip de bunun ardından tövbe edenlerin lehindedir. Sonra senin Rabbin gerçekten Gafur ve Rahim’dir.

 

Genlerine (nefislerine) zülüm olduğunu, cahilliğinden bilmeyip sonra öğrenince yemeyenlere, fazla zarar görmemesi için Allah yardımcı olur (bağışıklık sistemi ile). Senin Rabbin bağışlayan ve seni koruyandır.

 

120-İnne ibrâhîme kâne ummeten kâniten li(A)llâhi hanîfen velem yeku mine-lmuşrikîn(e)

-Şüphe yok ki İbrahim, tek başına bir ümmetti, Allah’a itaat ederdi daima, doğruydu ve müşriklerden değildi.
-Gerçek şu ki, İbrahim (tek başına) bir ümmetti; Allah’a gönülden yönelip itaat eden bir muvahhiddi ve o müşriklerden değildi.
-Şu da kuşkusuz ki, İbrahim başlıbaşına bir ümmet idi; bir hanif olarak Allah’ın önünde eğiliyordu, müşriklerden değildi.

 

Şüphe yok ki İbrahim yalnızdı. Tek başına Allaha itaat için kavmine baş kaldırmıştı. Allaha ortak koşmadı. (Yiyeceklerin temiz ve helalinden olanları yer ve yedirirdi)

 

121-şâkiran li-en’umih(i)(c) ictebâhu vehedâhu ilâ sirâtin mustekîm(in)

-Onun nimetlerine şükrederdi. Tanrı onu seçmiş ve doğru yola sevketmişti.
-O’nun nimetlerine şükrediciydi. (Allah) Onu seçti ve doğru yola iletti.
-O’nun nimetlerine şükrediyordu. Allah onu seçip yüceltti ve dosdoğru bir yola kılavuzladı.

 

Allah’ın ona verdiklerine şükrediyordu. (Yeteneklerini, melekelerini kullandı) Allah ta onu seçip doğru yola kılavuzladı.

 

122-Veâteynâhu fî-ddunyâ hasene(ten)(s) ve-innehu fî-l-âirati lemine-ssâlihîn(e)

-Ve dünyada ona iyilik vermiştik, ahirette de gerçekten, salih kişilerdendi.
-Ve biz ona dünyada bir güzellik verdik; şüphesiz o, ahirette de salih olanlardandır.
-Dünyada ona güzellik verdik, ahirette de mutlaka barışsever iyiler arasında yer alacaktır.

 

Bu dünyada ona iyilik, güzellik verdik. Ahirette de iyiler arasında yer alacaktır.

 

123-Śumme evhaynâ ileyke eni-ttebi’ millete ibrâhîme hanîfâ(en)(s) vemâ kâne mine-lmuşrikîn(e)

-Sonra sana da, doğru hareket eden İbrahim’in dinine uy diye vahyettik ve o, müşriklerden değildi.
-Sonra sana vahyettik: ‘Hanif (muvahhid) olan İbrahim’in dinine uy. O, müşriklerden değildi.’
-Daha sonra sana şunu vahyettik: Bir hanif olarak İbrahim’in milletine uy. O, müşriklerden değildi.

 

Sonra, sana da İbrahim’in dinine uy diye vahyettik. O müşriklerden değildi. (Haramı helal, helali haram yapanlardan değildi)

 

124-İnnemâ cu’ile-ssebtu ‘alâ-lleżîne-telefû fîh(i)(c) ve-inne rabbeke leyahkumu beynehum yevme-lkiyâmeti fîmâ kânû fîhi yatelifûn(e)

-Cumartesi gününün hürmeti, ancak o gün hakkında ihtilafa düşenlere farzedilmiştir ve şüphe yok ki Rabbin, kıyamet günü, ihtilafa düştükleri şeyler hususunda aralarında hükmeder onların.
-Cumartesi, ancak onda ihtilafa düşenlere (farz) kılındı. Şüphesiz Rabbin, onların ihtilaf ettikleri şeyler hakkında kıyamet günü aralarında hükmedecektir.
-Cumartesi tatili, sadece onda ihtilaf edenlere farz kılındı. Rabbin, tartışmakta oldukları şey hakkında, onlar arasında kıyamet günü hüküm verecektir.

 

İhtilafa düştükleri (Haramı helal, helali haram yaptıkları gün) O cumartesi günü hakkında Rabbin kıyametten sonra haber verecektir. (Sebt günü)

 

125-Ud’u ilâ sebîli rabbike bilhikmeti velmev’izati-lhasene(ti)(s) vecâdilhum billetî hiye ahsen(u)(c) inne rabbeke huve a’lemu bimen dalle ‘an sebîlih(i)(s) vehuve a’lemu bilmuhtedîn(e)

-Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel bir tarzda münakaşa ve mübahasede bulun. Şüphe yok ki Rabbin, kendi yolundan sapanları daha iyi bilir ve o, daha iyi bilir doğru yolu tutanları.
-Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel bir biçimde mücadele et. Şüphesiz senin Rabbin yolundan sapanı bilendir ve hidayete ereni de bilendir.
-Rabbinin yoluna hikmetle, güzel öğütle davet et ve onlarla, en güzel olan neyse o yolla mücadele et. Şüphe yok ki Rabbin, kendi yolundan sapanları en iyi bilendir. Ve O, gerçeğe kılavuzlananları da en iyi bilendir.

 

Onlarla hikmetle (ilimi gerçeklerle) ve güzel öğütlerle mücadele et. Merak etme Rabbin kimin sapmış kimin doğru yolda olduğunu daha iyi bilir.

 

126-Ve-in ‘âkabtum fe’âkibû bimiśli mâ ‘ûkibtum bih(i)(s) vele-in sabertum lehuve ayrun lissâbirîn(e)

-Mücazatta bulunacaksanız sizi cezalandırdıkları gibi ve o kadar cezalandırın onları, fakat sabrederseniz elbette bu hareket, sabredenlere daha da hayırlıdır.
-Eğer ceza verecekseniz, size verilen cezanın misliyle ceza verin ve eğer sabrederseniz, andolsun bu, sabredenler için daha hayırlıdır.
-Eğer ceza ile karşılık verecekseniz, ancak size yapılan kötülüğün türü ve miktarı ile karşılık verin. Eğer sabrederseniz, elbette ki bu, sabredenler için daha hayırlıdır.

 

Şiddete şiddetle karşılık verecekseniz, ancak gördüğünüz şiddet kadar karşılık verin. Vermez sabrederseniz, bu sizler için daha hayırlıdır.

 

127-Vasbir vemâ sabruke illâ bi(A)llâh(i)(c) velâ tahzen ‘aleyhim velâ teku fî daykin mimmâ yemkurûn(e)

-Sabret, sabretmen, ancak Allah’ın vereceği başarıyla mümkündür. Sana düzen kurduklarından dolayı da daralma, sıkıntıya düşme.
-Sabret; senin sabrın ancak Allah(ın yardımı) iledir. Onlar için hüzne kapılma ve kurmakta oldukları hileli-düzenlerden dolayı sıkıntıya düşme.
-Sabret! Senin sabrın da Allah’ın yardımıyladır. Onlar için tasalanma. Kurmakta oldukları tuzaklar yüzünden de telaşlanma.

 

Sabret, Allahtan yardım dile. Onlar için üzülme, hileleri için telaşlanma.

 

128-İnna(A)llâhe me’a-lleżîne-ttekav velleżîne hum muhsinûn(e)

-Şüphe yok ki Allah, çekinenlerle ve iyilik eden kişilerledir.
-Şüphesiz Allah korkup-sakınanlarla ve iyilik edenlerle beraberdir.
-Hiç kuşkusuz, Allah, korunanlar ve güzellik sergileyenlerle beraberdir.

 

Şüphesiz Allah, sakınanlarla ve güzel davrananlarla beraberdir.