Kırmızı renkli yazılar Latin alfabesi ile Kuran’ı Kerim; Mavi renkli yazılar Mealler; Siyah renkli yazılar Benim bu meallerden anladıklarım;
————————————————-
(Müminler, İyi insanlar) (Resmi Mushaf: 23 / İniş Sırası: 74)-
Bismillahirrahmanirrahim
1-Kad efleha-lmu/minûn(e)
-Gerçekten de kurtulmuşlardır, muratlarına ermişlerdir inananlar.
-Mü’minler gerçekten felah bulmuştur;
-Hiç kuşku yok, kurtulmuştur müminler.
(erkek, kadın) Müminler (inananlar, iyi insanlar) kurtuluşa ermişlerdir
2-Elleżîne hum fî salâtihim ḣâşi’ûn(e)
-Öyle kişilerdir onlar ki namazlarını gönül alçaklığıyla kılarlar.
-Onlar namazlarında hûşû içinde olanlardır;
-Namazlarında huşu sahipleridir onlar.
O iyi insanlar namazlarında huşu içindelerdir. (Her saniyesini hissederek yaparlar, şuurundadırlar) (işlerini severek yaparlar)
3-Velleżîne hum ‘ani-llaġvi mu’ridûn(e)
-Ve öyle kişilerdir onlar ki boş şeylerden yüz çevirirler.
-Onlar, ‘tümüyle boş’ şeylerden yüz çevirenlerdir;
-Boş uğraş ve lüzumsuz sözden yüz çevirmişlerdir onlar.
Onlar boş, lüzumsuz şeylerle (işlerle) uğraşmazlar. (Hem insanlara hem kendilerine faydalı işler yaparlar)
4-Velleżîne hum lizzekâti fâ’ilûn(e)
-Ve öyle kişilerdir onlar ki zekatlarını verirler.
-Onlar, zekata ilişkin (söz ve görevlerini mutlaka) yerine getirenlerdir;
-Zekatı vermek için faaliyettedir onlar.
Zekatlarını verirler. (Vatandaşlık görevini yerine getirir, vergilerini verirler)
5-Velleżîne hum lifurûcihim hâfizûn(e)
-Ve öyle kişilerdir onlar ki ırzlarını korurlar
-Ve onlar ırzlarını (iffetlerini) koruyanlardır;
-Cinsiyet organlarını koruyanlardır onlar.
Onlar iffetlerini korurlar. (İşine iffetsizlik karıştırmazlar)
6-İllâ ‘alâ ezvâcihim ev mâ meleket eymânuhum fe-innehum ġayru melûmîn(e)
-Ancak eşleri, ve malları olan cariyeleri müstesna ve bunda da hiç kınanmaz onlar.
-Ancak eşleri ya da sağ ellerinin sahip olduklarına karşı (tutumları) hariç; bu konuda kınanmış değillerdir.
-Eşleri yahut akitleri aracılığıyla sahip bulundukları müstesnadır. Bu durumda kınanmış değillerdir onlar.
(erkek, kadın) Cinsel tatmini sadece eşleri ile yaparlar. Birde ellerinin sahip oldukları (Teknolojik robot cariyeleri) ile. Onlar bu yüzden kınanmazlar. (işinde çalışanlara sarkıntılık yapmazlar)
7-Femeni-bteġâ verâe żâlike feulâ-ike humu-l’âdûn(e)
-Bunun ötesinde bir şey isteyenlerse, onlardır haddi aşanlar.
-Fakat kim bundan ötesini ararsa, artık onlar sınırı çiğneyenlerdir.
-Kim bundan ötesini isterse, işte onlar, sınırı aşanlardır.
Kim bunlardan daha fazla isterse haddini aşmış olur.
8–Velleżîne hum li-emânâtihim ve’ahdihim râ’ûn(e)
-(Yine) Onlar, emanetlerine ve ahidlerine riayet edenlerdir.
-(Yine) Onlar, emanetlerine ve ahidlerine riayet edenlerdir.
-O müminler, emanetlerine, ahitlerine saygı duyup sahip çıkanlardır.
Onlar emanete sahip çıkar (emanetleri yerine verirler) ve sözlerinde dururlar.
9-Velleżîne hum ‘alâ salevâtihim yuhâfizûn(e)
-Ve öyle kişilerdir onlar ki namazlarını korurlar.
-Onlar, namazlarını da (titizlikle) koruyanlardır.
-Namazlarını korumaya devam ederler onlar.
Onlar namazlarını korurlar. (Gizli, açık vakit namazlarına devam ederler)
10-Ulâ-ike humu-lvâriśûn(e)
-Onlardır mirasçılar.
-İşte (yeryüzünün hakimiyetine ve ahiretin nimetlerine) varis olacak onlardır.
-İşte bunlardır mirasçı olanlar;
İşte onlar mirasçılarıdır. (islamı yaşayan onlardır)
11-Elleżîne yeriśûne-lfirdevse hum fîhâ ḣâlidûn(e)
-Öyle kişilerdir onlar ki Firdevs’i miras alırlar ve onlar orada ebedi kalırlar.
-Ki onlar Firdevs (cennetlerin)e de varis olacaklardır; içinde ebedi olarak kalacaklardır.
-Ki, Firdevs cennetine mirasçı olurlar, onda sonsuza dek kalırlar.
Firdevs (bostan) cennetlerinin de mirasçılarıdır. Orada sonsuz kalırlar. (Her zaman son teknolojiye, ürünlere sahip olur, kullanırlar)
12-Velekad ḣaleknâ-l-insâne min sulâletin min tîn(in)
-Andolsun ki biz insanı, balçık mayasından yarattık.
-Andolsun, biz insanı, süzme bir çamurdan yarattık
-Yemin olsun ki, biz insanı topraktan oluşan bir özden yarattık.
Ant olsun biz insanın vücudunu topraktan (topraktaki maddelerden yarattık)
13-Śumme ce’alnâhu nutfeten fî karârin mekîn(in)
-Sonra onu, sağlam bir karar yurdunda bir katre su kıldık.
-Sonra onu bir su damlası olarak, savunması sağlam bir karar yerine yerleştirdik
-Sonra onu çok dayanıklı bir damlacık yaptık.
O maddelerden özel bir su (meni) yaparak onu sağlam bir yere (anne karnına) yerleştirdik.
14-Śumme ḣaleknâ-nnutfete ‘alekaten feḣaleknâ-l’alekate mudġaten feḣaleknâ-lmudġate ‘izâmen fekesevnâ-l’izâme lahmen śümme enşe/nâhu ḣalkan âḣar(a)(c) fetebâraka(A)llâhu ahsenu-lḣâlikîn(e)
-Sonra o bir katre suyu kan pıhtısı haline getirdik, derken kan pıhtısını bir parça et haline soktuk, derken ette kemikler yarattık, derken kemiklere et giydirdik, sonra da onu başka bir yaratılışla meydana getirdik; ne yücedir şanı yaratıcıların en güzeli Allah’ın.
-Sonra o su damlasını bir alak (embriyo) olarak yarattık; ardından o alak’ı (hücre topluluğu) bir çiğnem et parçası olarak yarattık; daha sonra o çiğnem et parçasını kemik olarak yarattık; böylece kemiklere de et giydirdik; sonra bir başka yaratışla onu inşa ettik. Yaratıcıların en güzeli olan Allah, ne yücedir.
-Sonra o damlacığı bir emriyoya dönüştürdük, sonra o embriyoyu bir et parçası haline getirdik, nihayet o kemiğe de bir et giydirdik. Sonra onu bir başka yaradılışta yeniden kurduk. Yaratıcıların en güzeli Allah’ın kudret ve sanatı ne yücedir.
Sonra o suyu orada bir kan pıhtısı haline getirdik. Sonra o pıhtıyı et parçası haline getirdik. Sonra onu kemik yapıp etrafına et giydirdik. Sonra yaratık haline (canlı insan haline) getirdik. Yaratıcı olarak Allah ne yücedir.
15-Śumme innekum ba’de żâlike lemeyyitûn(e)
-Sonra şüphe yok ki siz öleceksiniz.
-Sonra bunun ardından siz gerçekten ölecek olanlarsınız.
-Sonra siz bütün bunların ardından mutlaka öleceksiniz.
Sonra o canlı insan (siz) mutlaka ölecektir.
16-Śumme innekum yevme-lkiyâmeti tub’aśûn(e)
-Sonra gene şüphe yok ki kıyamet günü tekrar diriltileceksiniz
-Sonra gerçekten kıyamet günü diriltileceksiniz.
-Sonra siz kıyamet gününde yeniden diriltileceksiniz.
Sonra o ölü insan kıyamet günü tekrar dirilecek. (Kıyam günü)
17-Velekad ḣaleknâ fevkakum seb’a tarâ-ika vemâ kunnâ ‘ani-lḣalki ġâfilîn(e)
-Ve andolsun ki üstünüzde yedi yol yarattık ve bu yaratıştan gafil değiliz biz.
-Andolsun, üstünüzde yedi yol yarattık; Biz yaratmada gafiller değiliz.
-Andolsun, biz sizin üstünüzde yedi yol yarattık. Ve biz yaratılıştan / yaratılmışlardan gafil de değiliz.
Kıyamet gününe kadar sizin sırayla yaşayacağınız yedi gök yarattık. (Her gökte tekamül etmeniz yaşamı sürersini) sırayla, erişebileceğiniz, yükselebileceğiniz yedi mertebe yarattık. Biz ne yarattığını, niye yarattığını bilenlerdeniz.
18-Veenzelnâ mine-ssemâ-i mâen bikaderin feeskennâhu fî-l-ard(i)(s) ve-innâ ‘alâ żehâbin bihi lekâdirûn(e)
-Ve gökten, ihtiyaç miktarınca yağmur yağdırdık da yağmur suyunu yerde kararlaştırdık, topladık ve bizim, hiç şüphe yok ki onu gidermeye de gücümüz yeter.
-Biz gökten belli bir miktarda su indirdik ve onu yeryüzünde yerleştirdik; şüphesiz biz onu (kurutup) giderme gücüne de sahibiz.
-Gökten belli bir ölçüde su indirdik de onu yeryüzünde durdurduk. Elbette ki biz, onu gidermeye de gücü yetenleriz.
Sizin için (Bu) gökten uygun ölçüde su indirdik (semadan, dağlar kadar büyük buz gök taşları, buzlu kuyruklu yıldızlar ile dünyaya su indirdik). Kullanmanız için o suyu yeryüzünde durdurduk. Bizim o suyu gidermeye, yok etmeye gücümüz yeter.
19-Feenşe/nâ lekum bihi cennâtin min neḣîlin vea’nâbin lekum fîhâ fevâkihu keśîratun veminhâ te/kulûn(e)
-Onunla da size hurmalıklar ve üzüm bağları meydana getirdik, oralarda sizin için birçok meyvelar var, onlardan yemedesiniz.
-Böylelikle, bununla size hurmalıklardan, üzümlüklerden bahçeler-bağlar geliştirdik, içlerinde çok sayıda yemişler vardır; onlardan yemektesiniz.
-Onunla size hurmalardan ve üzümlerden bahçeler yetiştirdik, onlarda sizin için birçok meyvalar vardır; onlardan yiyorsunuz.
O su ile sizin için hurmalar, üzüm bahçeleri, bağlar yetiştirdik. Oralardan daha nice meyveler yiyorsunuz.
20-Veşeceraten taḣrucu min tûri seynâe tenbutu bi-dduhni vesibġin lilâkilîn(e)
-Ve Turı Seyna’dan çıkan bir ağaç da meydana getirdik ki yağıyla ve yiyenlere, katığıyla biter.
-Ve yine onunla sizin için, Tûri Sîna çevresindeki topraklarda yetişen, ürününden yağ elde edilen ve yiyenlere hoş kokulu, lezzetli bir katık sağlayan, zeytin ağacını da çıkarıyoruz.
-Ve bir ağaç da yetiştirdik ki, Tur-i Sina’dan çıkar, yağlı olarak biter; yiyenlere katıktır.
Ve yine o su ile sizin için Sina dağı etrafında çıkan, yağından ve yemesinden faydalandığınız bir ağaç çıkardık (Zeytin)
21-Ve-inne lekum fî-l-en’âmi le’ibra(ten)(s) nuskîkum mimmâ fî butûnihâ velekum fîhâ menâfi’u keśîratun veminhâ te/kulûn(e)
-Ve şüphe yok ki dört ayaklı hayvanlarda da ibret var sizin için elbette; karınlarındakini içiririz size ve onlarda, size daha birçok da faydalar var ve bir kısmını yersiniz.
-Gerçekten hayvanlarda da sizin için bir ders (ibret) vardır; karınlarının içinde olanlardan size içirmekteyiz ve onlarda sizin için daha birçok yararlar var; onlardan yemektesiniz.
-Davarlarda da sizin için elbette bir ibret vardır. Onların karınlarındakilerden size içiriyoruz. Onlarda sizin için birçok yarar var. Onlardan yiyorsunuz da.
Ayrıca hayvanlarda sizler için örnek alınacak ibretler var. Karınlarından çıkanı size içiriyoruz. Daha birçok yararlarından faydalanıyorsunuz ve onların (etlerinden) yiyorsunuz.
22-Ve’aleyhâ ve’alâ-lfulki tuhmelûn(e)
-Onlara ve gemiye binersiniz.
-Onların üzerinde ve gemilerde taşınmaktasınız.
-Hem onlar üzerinde hem de gemiler üzerinde taşınıyorsunuz.
Onlara ve (suyun kaldırma gücünden faydalanarak) gemilere binip istediğiniz yere gidebiliyorsunuz.
NUH———
23-Velekad erselnâ nûhan ilâ kavmihi fekâle yâ kavmi u’budû(A)llâhe mâ lekum min ilâhin ġayruh(u)(s) efelâ tettekûn(e)
-Ve andolsun ki Nuh’u kavmine gönderdik de ey kavmim dedi, kulluk edin Allah’a, size yoktur ondan başka bir mabut, hala mı çekinmeyeceksiniz?
-Andolsun, Nuh’u kendi kavmine (elçi olarak) gönderdik. Böylece kavmine dedi ki: ‘Ey Kavmim, Allah’a kulluk edin. Onun dışında sizin başka ilahınız yoktur, yine de sakınmayacak mısınız?’
-Andolsun, Nuh’u toplumuna resul olarak gönderdik de o şöyle dedi: “Ey toplumum! Allah’a kulluk / ibadet edin. O’ndan başka tanrınız yok sizin. Hala korunmayacak mısınız?”
(Gemiden bahsetmişken), hani Nuh’u kavmine resul olarak göndermiştik. Onlara demişti ki, Allaha kulluk edin. Ondan başka tanrınız (kurtarıcınız) yok sizin. Hala korunmak, kurtulmak için önlem almayacak mısınız?
24-Fekâle-lmeleu-lleżîne keferû min kavmihi mâ hâżâ illâ beşerun miślukum yurîdu en yetefaddale ‘aleykum velev şâa(A)llâhu leenzele melâ-iketen mâ semi’nâ bihâżâ fî âbâ-inâ-l-evvelîn(e)
-Kavminin ileri gelenlerinden kafir olanlar, bu dediler, sizin gibi bir insandan başka bir şey değil, size üstün olmayı dilemekte ve Allah isteseydi melekleri indirirdi, fakat bizden önce gelip geçen atalarımız zamanında da böyle bir şey olduğunu duymadık biz.
-Bunun üzerine, kavminden inkâra sapmış önde gelenler dediler ki: ‘Bu, sizin benzeriniz olan bir beşerden başkası değildir. Size karşı üstünlük elde etmek istiyor. Eğer Allah (öne sürdüklerini) dilemiş olsaydı, muhakkak melekler indirirdi. Hem biz geçmiş atalarımızdan bunu işitmiş değiliz.’
-Toplumu içinden inkarcı kodaman grup şöyle dedi: “Bu adam, sizin gibi bir insandan başka şey değil; size üstünlük taslamak istiyor. Eğer Allah dileseydi, melekler indirirdi. Biz ilk atalarımız arasında böyle birşey duymadık.”
Kavminden önde gelen bazı entel takımı, bu da bizim gibi bir insan, sadece ukalalık yapıyor, dedikleri uyarılar başımıza gelecekse Allah bunu değil melekler gönderirdi dediler. Bizim atalarımızdan, bilge insanlarımızdan böyle bir şey duymadık dediler.
25-İn huve illâ raculun bihi cinnetun feterabbesû bihi hattâ hîn(in)
-Bu, deliliğe tutulmuş bir adam ancak, artık bir zamanadek gözetleyin bunu.
-O, kendisinde delilik bulunan bir adamdan başkası değildir, onu belli bir süre gözetleyin.’
-Cinnet getirmiş bir adamdan başkası değildir o. Belli bir süreye kadar göz altında tutun onu.”
Bu deli olmuş, üşütmüş herhalde. Bir sure için onu gözetim altında tutalım dediler.
26-Kâle rabbi-nsurnî bimâ keżżebûn(i)
-Nuh, Rabbim dedi, beni yalanlamalarına karşı sen yardım et bana.
-Rabbim’ dedi (Nuh). ‘Beni yalanlamalarına karşılık, bana yardım et.’
-Nuh şöyle yakardı: “Rabbim, beni yalanlamaları karşısında yardım et bana.”
Nuh rabbim dedi, beni yalanlıyorlar, sen bana yardım et.
27-Feevhaynâ ileyhi eni-sne’i-lfulke bi-a’yuninâ vevahyinâ fe-iżâ câe emrunâ vefâra-ttennûru(ﻻ) fesluk fîhâ min kullin zevceyni-śneyni veehleke illâ men sebeka ‘aleyhi-lkavlu minhum(s) velâ tuḣâtibnî fî-lleżîne zalemû(s) innehum muġrakûn(e)
-Derken ona, nezaretimiz altında ve vahyimize uyarak bir gemi yap diye vahyettik; derken emrimiz gelip tandırın altından su kaynamaya başlayınca her mahluktan birer çifti ve helaki takdir edilenden başka ailenden olanları gemiye yükle ve zulmedenler hakkında bana söz söyleme, şüphe yok ki onlar garkolacaklar dedik.
-Böylelikle biz ona: ‘Gözetimimiz altında ve vahyimizle gemi yap. Nitekim emrimiz gelip de tandır kızışınca, onun içine her (tür hayvandan) ikişer çift ile, içlerinden aleyhlerine söz geçmiş (azab gerekmiş) onlar dışında olan aileni de alıp koy; zulmedenler konusunda bana muhatap olma, çünkü onlar boğulacaklardır’ diye vahyettik.
-Bunun üzerine biz Nuh’a şöyle vahyettik: “Gözlerimizin önünde ve vahyimize uygun olarak gemiyi yap. Emrimiz gelip tandır kaynayınca, ailenle birlikte her türden iki çifti gemiye sok. İçlerinden, haklarında daha önce hüküm verilmiş olanları dışta bırak. Zulmetmiş olanlar hakkında bana yakarıp durma. Onlar kesinlikle boğulacaklardır.”
Bunun üzerine bizde ona kurtulması için açık alanda, verdiğim bilgiler doğrultusunda bir gemi inşa et dedik. Emrimiz gelip tandır kaynayınca, kızışınca, zaman gelmiş demektir (Yere bir sondaj açıp üstüne bir nevi ocak koyarak ve onun ısınmasından depremin başlayacağı anlaşılmış olabilir). Her hayvandan ikişer çift ve ailenden sana uyanları gemiye bindir dedik. Bana onları da kurtar diye yalvarıp durma. Onlar kesinlikle (deprem merkezi denizde olacak ve gelen dalgalardan) boğulacaklar.
28-Fe-iżâ-steveyte ente vemen me’ake ‘alâ-lfulki fekuli-lhamdu li(A)llâhi-lleżî neccânâ mine-lkavmi-zzâlimîn(e)
-Sen ve seninle beraber bulunanlar, gemiye oturunca da hamdolsun Allah’a ki de, bizi zalim topluluktan kurtardı.
-Böylece sen, beraberinde olanlarla gemiye bindiğinde o zaman de ki: ‘Bizi o zulmeden kavimden kurtaran Allah’a hamdolsun.’
-Sen, yanındakilerle birlikte geminin üzerine çıktığında şöyle de: “Zalimler topluluğundan bizi kurtaran Allah’a hamd olsun.”
Sen ve yanındakiler gemiye binince Zalim bir topluluktan bizi kurtaran Allaha hamt olsun diye dua et dedik.
29-Vekul rabbi enzilnî munzelen mubâraken veente ḣayru-lmunzilîn(e)
-Ve de ki: Rabbim, beni kutlulukla indir ve sensin indirenlerin en hayırlısı.
-Ve de ki: ‘Rabbim, beni kutlu bir konakta indir, sen konuklayanların en hayırlısısın.’
-Şunu da söyle: “Rabbim, beni bereketli bir yere indir. Sen, konuk ağırlayanların en hayırlısısın.”
Ve deki, rabbim beni güzel bir yere indir. Sen yer seçenlerin en hayırlısısın.
30-İnne fî żâlike leâyâtin ve-in kunnâ lemubtelîn(e)
-Şüphe yok ki bundan deliller var elbet ve şüphesiz ki biz, insanları deneriz.
-Hiç şüphesiz bunda ayetler vardır ve biz gerçekten denemeden geçiririz.
-Biz onları imtihan ediyor idiysek de bunda elbette ibretler vardır.
Şüphesiz bu kıssada insanların öğreneceği bazı deliller vardır. Kim öğrenecek diye sizleri sınıyoruz.
31-Śumme enşe/nâ min ba’dihim karnen âḣarîn(e)
-Sonra onların ardından, başka bir nesil meydana getirdik.
-Sonra onların ardından bir başka insan-nesli yaratıp-inşa ettik
-Sonra onların ardından başka bir nesil oluşturduk.
Sonra onların ardından (oraları tekrar yaşama müsait hale gelince) oralarda bir başka (kısa ömürlü) insan nesli oluşturduk.
32-Feerselnâ fîhim rasûlen minhum eni-’budû(A)llâhe mâ lekum min ilâhin ġayruh(u)(s) efelâ tettekûn(e)
-Derken onlara, kendi cinslerinden bir peygamber gönderdik de kulluk edin Allah’a dedi, yoktur size ondan başka bir mabut, hala mı çekinmezsiniz?
-Onlara da kendi içlerinden: ‘Allah’a ibadet edin. O’nun dışında sizin başka ilahınız yoktur, yine de sakınmayacak mısınız?’ (desin) diye içlerinden bir elçi gönderdik.
-Onlara da içlerinden şu yolda tebliğde bulunan bir resul gönderdik: Allah’a kulluk / ibadet edin. O’ndan başka tanrınız yok sizin. Hala ürpermiyor musunuz?
O nesillere de resuller gönderdik. Onlarda Allaha kulluk edin, ondan başka ilah yoktur diye tebliğ ettiler. Hala ders almıyor musunuz?
33-Vekâle-lmeleu min kavmihi-lleżîne keferû vekeżżebû bilikâ-i al-âḣirati veetrafnâhum fî-lhayâti-ddunyâ mâ hâżâ illâ beşerun miślukum ye/kulu mimmâ te/kulûne minhu veyeşrabu mimmâ teşrabûn(e)
-Kavminin ileri gelenlerinden kafir olanlar ve ahirete ulaşmayı yalanlayanlar, onlara dünya yaşayışında nimetler verdiğimiz halde bu dediler, sizin gibi bir insandan başka bir şey değil; yediğiniz şeylerden o da yemekte ve içtiğiniz şeylerden o da içmekte.
-Kendi kavminden, inkâr edip ahirete kavuşmayı yalanlayan ve kendilerine, dünya hayatında refah verdiğimiz önde gelenler dedi ki: ‘Bu, sizin benzeriniz olan bir beşerden başkası değildir, kendisi de sizin yediklerinizden yemekte ve içtiklerinizden içmektedir.’
-Toplumunun, dünya hayatında servet ve refaha ulaştırdığımız halde inkara sapıp ahiretteki buluşmayı yalanlayan kodaman takımı şöyle dedi: “Bu adam, sadece sizin gibi bir insan; yemekte olduğunuzdan yiyor, içmekte olduğunuzdan içiyor.”
O nesilleri varlıklı, modern yaptığımız halde bazı kodaman entel takımı da aynen diğerleri gibi yalanladılar ve inkâr ettiler. Bu adam da bizim gibi yemek yiyor içiyor. Bizden ne farkı var dediler.
34-Vele-in eta’tum beşeran miślekum innekum iżen leḣâsirûn(e)
-Kendiniz gibi bir insana itaat ederseniz o zaman gerçekten de ziyan edersiniz.
-Eğer benzeriniz olan bir beşere boyun eğecek olursanız, andolsun, gerçekten hüsrana uğrayanlar olursunuz.’
-Kendiniz gibi bir insana itaat ederseniz, o taktirde mutlaka hüsrana uğrayanlar olursunuz.”
Kendimiz gibi bir insana itaat edersek gerçekten hüsrana uğrarız dediler.
35-Eya’idukum ennekum iżâ mittum vekuntum turâben ve’izâmen ennekum muḣracûn(e)
-Ölüp toprak ve kemik kesildikten sonra kabirden çıkacağınızı mı vaadediyor size?
-O, öldüğünüz, toprak ve kemik haline geldiğiniz zaman, sizin mutlaka (yeniden diriltilip) çıkarılacağınızı mı va’dediyor?’
-Size, ölüp toprak ve kemik haline geldikten sonra tekrar meydana çıkarılacağınızı mı vaat ediyor?”
Biz ölüp toprak olduktan sonra tekrar (İkinci gökte) var olacağınızı mı söylüyor.
36-Heyhâte heyhâte limâ tû’adûn(e)
-Size vaadedilen şey, gerçekten ne de uzak, ne de uzak.
-‘Heyhat, size va’dedilen şeye heyhat…’
-“Heyhat! Size vaat edilen o şey ne kadar uzak.”
Heyhat ki heyhat ne kadar uzak. (Ne kadar inanılmaz şey)
37-İn hiye illâ hayâtunâ-ddunyâ nemûtu venahyâ vemâ nahnu bimeb’ûśîn(e)
-Yaşayış, ancak şu dünyadaki yaşayışımızdan ibaret; ölürüz, yaşarız ve tekrar dirilmeyiz biz.
-‘O (bütün gerçek), yalnızca bizim (yaşamakta olduğumuz bu) dünya hayatımızdan ibarettir; ölürüz ve yaşarız, biz diriltilecekler değiliz.’
-“Hayat, şu dünya hayatımızdan başkası değildir. Ölürüz, yaşarız ama biz tekrar diriltilecek değiliz.”
Burada yaşarız ve sonra ölürüz. Hayat bundan ibaret. (Başka yerde) tekrar dirilecek falan değiliz.
38-İn huve illâ raculun(i)fterâ ‘ala(A)llâhi keżiben vemâ nahnu lehu bimu/minîn(e)
-Bu, ancak yalan yere Allah’a iftira eden bir adam ve biz, ona inanmayız
-‘O ise, yalnızca bir adam (insan)dır, Allah’a karşı yalan uydurmaktadır, bizler de ona inanacak değiliz.’
-“O, yalan düzüp Allah’a iftira eden bir adamdan başkası değil. Biz ona inanmıyoruz.”
Bu adam yalan yere Allaha iftira ediyor. Biz böyle saçmalığa inanmayız. (Allaha inanan bir kavim ama başka gökte tekrar yaşayacaklarına inanmıyorlar)
39-Kâle rabbi-nsurnî bimâ keżżebûn(i)
-Rabbim dedi, beni yalanlamalarına karşı sen yardım et bana.
-(Peygamber) Dedi ki: ‘Rabbim, beni yalanlamalarına karşı bana yardım et.’
-O peygamber şöyle yakardı: “Rabbim, beni yalanlamaları karşısında yardım et bana.”
Rabbim dedi beni yalanlıyorlar, sen bana yardım et diye resul dua etti.
40-Kâle ‘ammâ kalîlin leyusbihunne nâdimîn(e)
-Tanrı, az bir zamanda dedi, herhalde nadim olacaklar.
-(Allah) Dedi ki: ‘Az bir süre (bekle), onlar gerçekten pişman olacaklar.’
-Allah buyurdu: “Biraz sonra kesinlikle pişman olacaklar.”
Tanrı, bekle biraz, sonra inanmadıklarına pişman olacaklar dedi
41-Feaḣażet-humu-ssayhatu bilhakki fece’alnâhum ġuśâ-â(en)(c) febu’den lilkavmi-zzâlimîn(e)
-Gerçek ve yerinde gelen bir bağırışla onları helak ediverdik de selle sürüklenip gelen çerçöpe döndürdük; artık uzaklık, zulmeden topluluğa.
-Derken, hak (ettikleri cezaya karşılık) olmak üzere, o korkunç çığlık onları yakalayıverdi. Böylece onları bir süprüntü kılıverdik. Zulmeden kavim için yıkım olsun.
-Nihayet o korkunç titreşimli ses onları tam bir biçimde yakaladı da hepsini sel süprüntüsü haline getirdik. Dönmeze gitsin o zalimler topluluğu!
Sonunda o korkunç titreşim ve ses onları yakaladı. Oraları hep viran oldu. Zalimler olmaz olsun. (Deprem üssü karadan)
42-Śumme enşe/nâ min ba’dihim kurûnen âḣarîn(e)
-Sonra onların ardından, başka bir nesil meydana getirdik.
-Sonra onların ardından başka nesiller yaratıp-inşa ettik.
-Sonra onların arkasından başka nesiller oluşturduk.
Sonra onların ardından da başka nesiller oralarda (Deprem bölgesine) oluşturduk.
43-Mâ tesbiku min ummetin ecelehâ vemâ yeste/ḣirûn(e)
-Hiçbir ümmet, helak edilmesi mukadder olan zamanı ileriye alamayacağı gibi geriye de atamaz.
-Ümmetlerden hiçbiri, kendisine tesbit edilmiş eceli ne öne alabilir, ne erteleyebilir.
-Hiçbir ümmet ne süresinden ileri geçebilir ne de geri kalır.
Hiçbir ümmet ecelini ne öne alabilir ne de erteleyebilir.
44-Śumme erselnâ rusulenâ tetrâ kulle mâ câe ummeten rasûluhâ keżżebûh(u)(s) feetba’nâ ba’dahum ba’dan vece’alnâhum ehâdîś(e)(c) febu’den likavmin lâ yu/minûn(e)
-Sonra birbiri ardınca peygamberlerimizi gönderdik. Bir ümmete peygamber geldi mi yalanladılar onu, biz de bir kısmını, bir kısmının peşine takıp birbiri ardınca helak ettik onları ve adları, sözleri kaldı ancak; artık uzaklık inanmayan topluluğa.
-Sonra birbiri peşi sıra elçilerimizi gönderdik; her ümmete kendi elçisi geldiğinde, onu yalanladılar. Böylece biz de onları (yıkıma uğratıp yok etmede) kimini kiminin izinde yürüttük ve onları (tarihin anlatıp aktardığı) bir olay kıldık. İman etmeyen kavim için yıkım olsun.
-Sonra resullerimizi ardarda gönderdik. Hangi ümmete resulü geldiyse onu yalanladılar. Biz de onları birbiri ardınca yuvarladık ve hepsini birer efsane yaptık. Dönmeze gitsin iman etmeyen bir topluluk!
Sonra biz her ümmete resuller gönderdik. Cahiller hep uyarılarını yalanladılar. Felaketler devamlı başlarına geldi. Adı bile anılmaz oldu onların. Cahil topluluklar hep böyle yok olur giderler.
Musa ve Harun———-
45-Śumme erselnâ mûsâ veeḣâhu hârûne bi-âyâtinâ vesultânin mubîn(in)
-Sonra Musa’yı ve kardeşi Harun’u, delillerimizle ve apaçık bir burhanla gönderdik.
-Sonra Musa ve kardeşi Harun’u ayetlerimizle ve apaçık bir delille gönderdik.
-Sonra Musa ile kardeşi Harun’u mucizelerimizle, açık bir kanıtla gönderdik;
Sonra Musa ve Harun’u mucizelerimizle, ispatlarla gönderdik.
46-İlâ fir’avne vemele-ihi festekberû vekânû kavmen ‘âlîn(e)
-Firavun’a ve kavminin ileri gelenlerine, ululanmak istediler ve kibirli bir topluluktu onlar.
-Firavun’a ve ileri gelen çevresine; fakat onlar büyüklendiler. Onlar, ‘büyüklenen-zorba’ bir topluluktu.
-Firavun’a ve kodamanlarına. Ancak kibre saptılar, çünkü kendilerini büyük gören bir topluluktu onlar.
Firavun ve etrafı kendilerini ilah diye yutturan zorba bir topluluktu.
47-Fekâlû enu/minu libeşerayni miślinâ vekavmuhumâ lenâ ‘âbidûn(e)
-Derken, inanacağız mı bizim gibi iki insana, kavimleri de bize kulluk etmede dediler.
-Dediler ki: ‘Bizim benzerimiz olan iki beşere mi inanacak mışız? Kaldı ki, onların kavimleri bize kullukta (kölelikte) bulunmaktadırlar.’
-Şöyle dediler: “Kendilerine bağlı toplum bize kulluk-kölelik ederken, biz kalkıp bizim gibi iki insan olan şu adamlara mı inanacağız?”
Onların mensubu olduğu kavim bizim kölemizken biz onlaramı mı inanacağız dediler.
48-Fekeżżebûhumâ fekânû mine-lmuhlekîn(e)
-Dediler de ikisini de yalanladılar ve onlar, helak edilenlerdi zaten.
-Böylece onları yalanladılar ve yıkıma uğrayanlardan oldular.
-İkisini de yalanladılar, böylece helak edilenler arasına katıldılar.
İkisini de yalanladılar. Helak oldular. Helak olmaya müstahaktılar.
49-Velekad âteynâ mûsâ-lkitâbe le’allehum yehtedûn(e)
-Andolsun ki biz, doğru yolu bulsunlar diye Musa’ya kitap vermiştik.
-Andolsun, biz Musa’ya kitabı verdik, belki hidayete ererler diye.
-Yemin olsun, Musa’ya o Kitap’ı vermiştik ki, hidayete erebilsinler.
Halbuki biz onları kurtarmak için Musa’ya kitap (bilgiler) vermiştik.
Meryem ve oğlu————–
50-Vece’alnâ-bne meryeme ve ummehu âyeten ve âveynâhumâ ilâ rabvetin żâti karârin vema’în(in)
-Ve Meryemoğlunu ve anasını kudretimize birer delil olarak yaratmış, onları düz, otlak ve sulak bir tepede barındırmıştık.
-Biz, Meryem’in oğlunu ve annesini bir ayet kıldık ve ikisini barınmaya elverişli ve akar suyu olan bir tepede yerleştirdik.
-Meryem’in oğluyla annesini birer ayet kıldık ve onları oturmaya uygun pınarlı bir tepeye yerleştirdik.
Biz Meryem ve oğlunu bizden insanlara örnek bilgiler kıldık. Onları güzel sulak düz bir tepede yerleştirdik (4. kat gök)
————————–
51-Yâ eyyuhâ-rrusulu kulû mine-ttayyibâti va’melû sâlihâ(an)(s) innî bimâ ta’melûne ‘alîm(un)
-Ey Peygamberler, yiyin temiz şeyleri ve iyi işlerde bulunun, şüphe yok ki ben, yaptıklarınızı bilirim.
-Ey elçiler, güzel ve temiz olan şeylerden yiyin ve salih amellerde bulunun; çünkü gerçekten ben yapmakta olduklarınızı biliyorum.
-Ey resuller! Güzel ve temiz şeylerden yiyin ve barışa / hayra yönelik iş yapın. Çünkü ben, yapmakta olduklarınızı çok iyi bilmekteyim.
Ey resuller (bulunduğunuz, vazifeli olduğunuz göklerde) temiz ve güzel şeylerden yiyin. Salih ameller işleyin. Ben yaptıklarınızı çok iyi bilirim.
52-Ve-inne hâżihi ummetukum ummeten vâhideten ve enâ rabbukum fettekûn(i)
-İşte sizin ümmetiniz bir tek ümmettir ve Ben de sizin Rabbinizim; öyleyse benden korkup-sakının.
-Muhakkak ki, bu sizin ümmetiniz bir tek ümmettir, çünkü hepinizin Rabbi benim, öyleyse yolunuzu, benim gönderdiğim kitaplarla bulmaya çalışın.
-İşte sizin bu ümmetiniz bir tek ümmettir. Ve ben de sizin Rabbinizim; o halde benden korkun.
İşte sizin bu ümmetiniz bir tek ümmettir. Bende sizin rabbinizim. Öyleyse dediklerimi dinleyin. (Muhammed ümmeti)
53-Fetekatta’û emrahum beynehum zuburâ(an)(s) kullu hizbin bimâ ledeyhim ferihûn(e)
-Fakat din hususunda ayrıldılar ve ayrılanlar, kendi kitaplarından başka kitapları inkar ettiler ve her bölük, kendi elindekine razı oldu, onunla övünmiye koyuldu.
-Ancak onlar, işlerini kendi aralarında (farklı) kitaplar halinde böldüler; her bir grup, kendi ellerinde olanla yetinip sevinmektedir.
-Fakat onlar işlerini aralarında parçalayıp çeşitli kitaplara ayırdılar. Her hizip, yalnız kendi yanındakiyle sevinip övünmektedir.
(O Tek ümmet) zamanla ayrı ayrı tarikatlara ayrıldılar. Herkes kendi tarikatları ile övünmeye başladı.
54-Feżerhum fî ġamratihim hattâ hîn(in)
-Artık bir zamanadek sapıklıkları içinde bırak onları
-Artık sen onları, belli bir süreye kadar kendi gafletleri içinde bırak
-Artık sen onları bir süreye kadar kendi gafletleri içinde bırak.
Belli bir zamana dek bırak onları sapkınlıkları ile.
55-Eyahsebûne ennemâ numidduhum bihi min mâlin vebenîn(e)
-Sanıyorlar mı ki onlara mal ve evlat vererek mükafatlandırmadayız, yardım etmedeyiz onlara.
-Onlar sanıyorlar mı ki, kendilerine verdiğimiz mal ve çocuklarla
-Sanıyorlar mı ki, kendilerine verdiğimiz mal ve oğullarla güçlendiriyoruz onları,
Kendilerine verdiğimiz servet ve oğullar ile, kendilerine yardım ettiğimizi mi sanıyorlar?
56-Nusâri’u lehum fî-lḣayrât(i)(c) bel lâ yeş’urûn(e)
-Hayırlara ulaşıvermelerini sağlamadayız, hayır, anlamıyorlar.
-Onların hayırlarına koşuyoruz (veya yardım ediyoruz)? Hayır, onlar şuurunda değiller.
-Ve iyiliklerine koşuyoruz. Hayır, farkında olmuyorlar.
Kendilerine iyilik yaptığımızı zannediyorlar.
57-İnne-lleżîne hum min ḣaşyeti rabbihim muşfikûn(e)
-Şüphe yok, öyle kişilerdir onlar ki Rablerinin büyüklüğünden korkarlar
-Gerçekten, Rablerine olan haşyetlerinden dolayı saygıyla korkanlar,
-Onlar ki, Rablerine saygıdan titrerler,
İyilik yaptıklarım sadece Rablerine saygılı ve ondan korkanlardır.
58-Velleżîne hum bi-âyâti rabbihim yu/minûn(e)
-Öyle kişilerdir onlar ki Rablerinin delillerine inanırlar
-Rablerinin ayetlerine iman edenler
-Onlar ki, Rablerinin ayetlerine iman ederler,
Ve Rablerinin ayetlerine inananlardır.
59-Velleżîne hum birabbihim lâ yuşrikûn(e)
-Öyle kişilerdir onlar ki Rablerine şirk koşamazlar.
-Rablerine ortak koşmayanlar,
-Onlar ki, Rablerine ortak koşmazlar,
Onlar Rablerine ortak koşmazlar.
60-Velleżîne yu/tûne mâ âtev vekulûbuhum veciletun ennehum ilâ rabbihim râci’ûn(e)
-Öyle kişilerdir onlar ki verecekleri neyse verirler ve yürekleri, şüphesiz olarak dönüp Rablerinin tapısına varacaklarını bildikleri için korkuyla dolar
-Ve gerçekten Rablerine dönecekler diye, vermekte olduklarını kalpleri ürpererek verenler;
-Onlar ki, verdiklerini, Rablerine dönecekleri için kalpleri ürpererek verirler;
Rableri huzuruna çıkacaklarını bilirler ve candan, kalpten verir ve insanlara yardım ederler.
61-Ulâ-ike yusâri’ûne fî-lḣayrâti vehum lehâ sâbikûn(e)
-Onlardır hayırlara, yarışırcasına koşanlar ve onlardır hayırlarda önde bulunanlar.
-İşte onlar, hayırlarda yarışmaktadırlar ve onlar bundan dolayı öne geçmektedirler.
-İşte bunlar, hayırlarda yarışırlar. Ve hayırlarda önde gidenler de onlardır.
Hayır yapmada yarış yaparlar.
62-Velâ nukellifu nefsen illâ vus’ahâ(s) veledeynâ kitâbun yentiku bilhakk(i)(c) vehum lâ yuzlemûn(e)
-Ve biz, hiç kimseye gücü, yetmeyeceği bir şey teklif etmeyiz ve katımızdadır gerçek olanı söyleyen kitap ve onlar, zulüm görmezler.
-Hiç kimseye güç yetireceğinden fazlasını yüklemeyiz; elimizde hakkı söylemekte olan bir kitap vardır ve onlar hiç bir haksızlığa uğratılmazlar.
-Biz hiçbir benliğe yaratılış kapasitesinin üstünde görev yüklemeyiz. Bizim katımızda, hakkı söyleyen bir kitap vardır. Onlara haksızlık edilmez.
Hiç kimseye gücünden (kapasitesinden) fazla yük yüklenilmez. Katımızda herkesin gücünü bilen bir kitap vardır.
63-Bel kulûbuhum fî ġamratin min hâżâ velehum a’mâlun min dûni żâlike hum lehâ ‘âmilûn(e)
-Hayır, onların gönülleri, bu hususta sapıklık içindedir ve onların, bundan başka işledikleri işler var, onlar, o işleri işlerler.
-Hayır, onların kalpleri bundan dolayı bir gaflet içindedir. Üstelik onların, bunun dışında yapmakta oldukları (birtakım şeyler) vardır; onlar bunun için çalışmaktadırlar.
-Fakat onların kalpleri bundan gaflet içindedir. Onların bundan başka da işleri vardır ki, hep o işler için çalışmaktadırlar.
O kafirler bundan habersizlerdir. Daha fazla (yük yüklenerek) mal mülk için helal haram demeden boşuna çalışır, yorulurlar.
64-Hattâ iżâ eḣażnâ mutrafîhim bil’ażâbi iżâ hum yec-erûn(e)
-Sonunda nimet içinde yaşayanlarını azaba uğrattığımız zaman feryada ve yalvarmaya başlarlar.
-Nihayet, onların refahtan şımaran önde gelenlerini azab ile yakalayıverdiğimiz zaman, onlar hemen feryadı basacaklar.
-Sonunda, servet ve refahla şımarmışlarını azapla enselediğimizde, hemen bağırıp dövünmeye başlarlar.
Başındakilere bir felaket gelip ellerindekiler gidince feryada başlarlar.
65-Lâ tec-erû-lyevm(e)(s) innekum minnâ lâ tunsarûn(e)
-Bugün feryat edip yalvarmayın, şüphe yok ki bizden bir yardım göremezsiniz.
-Bugün feryad etmeyin, çünkü bizden yardım göremezsiniz
-Bağırıp dövünmeyin bugün, bizim karşımızda kimseden yardım göremezsiniz.”
Şimdi boşu boşuna yalvarıp yakarmayın. Kimseden yardım göremezsiniz.
66-Kad kânet âyâtî tutlâ ‘aleykum fekuntum ‘alâ a’kâbikum tenkisûn(e)
-Size ayetlerimiz okunduğu zaman gerisin geriye dönerdiniz
-Gerçekten benim ayetlerim size okunuyordu, fakat siz topuklarınız üzerinde geri dönüyordunuz;
-Ayetlerimiz size okunuyordu da siz ökçeleriniz üzerine gerisin geri dönüyordunuz.”
Size ayetlerimiz (uyarılarımız) okunduğunda arkanızı dönüp giderdiniz.
67-Mustekbirîne bihi sâmiran tehcurûn(e)
-Ululanırdınız orada ve geceleyin de Peygamber hakkında uluorta söylenirdiniz.
-Buna (ayetlerime) karşı kibirlenerek; gece vakti de hezeyanlar sergiliyordunuz.
-Ona karşı büyüklük taslayarak, gece boyunca hezeyanlar savuruyordunuz.”
Büyüklük taslardınız. Geceleri toplanırdınız, kedi aranızda dedikodu ve planlar yapar dururdunuz.
68-Efelem yeddebberû-lkavle em câehum mâ lem ye/ti âbâehumu-l-evvelîn(e)
-Şu Kur’an’ı bir iyice düşünmezler mi, yoksa evvelce gelip geçen atalarına gelmeyen bir şey mi geldi onlara?
-Onlar, yine de o sözü (Kur’an’ı) gereği gibi düşünmediler mi, yoksa onlara, geçmişteki atalarına gelmeyen bir şey mi geldi?
-Sözü gereğince düşünmediler de ondan mı, yoksa kendilerine ilk atalarına gelmeyen birşey geldi diye mi?
Gelen vahiyleri gerçekten anlamadılar mı yoksa daha önce ki atalarına başka bir şey mi söylemiştik.
69-Em lem ya’rifû rasûlehum fehum lehu munkirûn(e)
-Yoksa Peygamberlerini tanımazlar mı ki onu inkar etmedeler?
-Ya da kendi elçilerini tanımadılar mı ki, şimdi onu inkar ediyorlar?
-Yoksa resullerini tanımadılar da bu yüzden mi onu inkar ediyorlar.
Yoksa o resul sizlerden biri değil mi, tanımıyorlar mı? O yüzden mi inkâr ediyorlar.
70-Em yekûlûne bihi cinne(tun)(c) bel câehum bilhakki veekśeruhum lilhakki kârihûn(e)
-Yoksa onda delilik var mı derler? Hayır, o, gerçek olan Kur’an’la gelmiştir onlara, fakat çoğu gerçeği istemez.
-Yahut: ‘Onda bir delilik var’ mı diyorlar? Hayır, o, onlara hak ile gelmiş bulunmaktadır ve onların çoğu hakkı çirkin karşılıyorlar.
-Yoksa, “onda bir cinnet mi var” diyorlar! Hayır, o kendilerine hakkı getirdi ama onların çoğu haktan tiksiniyor.
Yoksa o resulde delilik mi var diyorlar. Hayır o size hakkı getirdi. Siz sadece haktan kaçıyorsunuz.
71-Velevi-ttebe’a-lhakku ehvâehum lefesedeti-ssemâvâtu vel-ardu vemen fîhin(ne)(c) bel eteynâhum biżikrihim fehum ‘an żikrihim mu’ridûn(e)
-Gerçek Tanrı, onların dileklerine uysaydı elbette gökler de bozulurgiderdi, yeryüzü de, onlarda olan varlıklar da. Hayır, biz onlara kendi yüceliklerini getirdik, gösterdik, fakat onlar kendi yüceliklerinden de yüz çevirmedeler.
-Eğer hak, onların heva (istek ve tutku)larına uyacak olsaydı hiç tartışmasız, gökler, yer ve bunların içinde olan herkes (ve her şey) bozulmaya uğrardı. Hayır, biz onlara kendi şan ve şeref (zikir)lerini getirmiş bulunuyoruz, fakat onlar kendi zikirlerinden yüz çeviriyorlar.
-Eğer hak onların keyiflerine uysaydı, gökler de yer de bunların içindekiler de kesinlikle fesada uğrardı. Hayır, biz onlara Zikir’lerini getirdik ama onlar Zikir’lerinden yüz çeviriyorlar.
Eyer Hak onların isteklerine uysaydı, gökler, yer ve arasındaki her şey bozulurdu. Halbuki biz onları en akıllı mahluk yaptık ama onlar bundan yüz çeviriyorlar.
72-Em tes-eluhum ḣarcen feḣarâcu rabbike ḣayr(un)(s) vehuve ḣayru-rrâzikîn(e)
-Yoksa onlardan ücret mi istiyorsun? Gerçekten de Rabbinin mükafatı daha hayırlıdır ve o, rızık verenlerin en hayırlısıdır.
-Yoksa sen onlardan haraç mı istiyorsun? İşte Rabbinin haracı (dünya ve ahiret armağanı) daha hayırlıdır. O, rızık verenlerin en hayırlısıdır.
-Yoksa onlardan bir vergi mi istiyorsun? Rabbinin vereceği daha hayırlıdır. Rızık verenlerin en hayırlısıdır O.
Yoksa sen onlardan bir karşılık mı istiyorsun. Rabbinin vereceği karşılık daha hayırlıdır. O karşılık verenlerin en hayırlısıdır.
73-Ve-inneke leted’ûhum ilâ sirâtin mustekîm(in)
-Şüphe yok ki sen, onları mutlaka doğru yola çağırmadasın.
-Gerçekten sen onları dosdoğru olan bir yola çağırıyorsun.
-Şu bir gerçek ki, sen onları dosdoğru bir yola çağırıyorsun.
Gerçek şu ki, sen onları dosdoğru bir yola çağırıyorsun.
74-Ve-inne-lleżîne lâ yu/minûne bil-âḣirati ‘ani-ssirâti lenâkibûn(e)
-Fakat gerçekten de ahirete inanmayanlar, doğru yoldan sapıyorlar.
-Ancak ahirete inanmayanlar, şüphesiz yoldan sapanlardır.
-Ama ahirete inanmayanlar, o yoldan hep yan çiziyorlar.
Ahirete inanmayanlar doğru yoldan çıkarlar.
75-Velev rahimnâhum vekeşefnâ mâ bihim min durrin leleccû fî tuġyânihim ya’mehûn(e)
-Onlara acırsan ve uğradıkları zararı giderirsen gene azgınlıklarında şaşkıncasına ısrar edip giderler.
-Eğer onlara merhamet eder ve onlara dokunan zararı giderirsek (de), taşkınlıkları içinde şaşkınca dolaşmalarını sürdürecekler.
-Eğer biz onlara acıyıp da üstlerindeki sıkıntıyı kaldırsaydık, azgınlıkları içinde sersem sersem bocalamaya devam edeceklerdi.
Onlara acıyıp başlarına gelen zararı gidersek o zaman azgınlıklarından hiç kurtulamazlar. (İnsanı başına gelen zorluklar adam eder)
76-Velekad eḣażnâhum bil’ażâbi femâ-stekânû lirabbihim vemâ yetedarra’ûn(e)
-Andolsun ki biz onları azaplandırmıştık da gene Rablerine baş eğmemişlerdi ve yalvarmamışlardı.
-Andolsun, onları azabla (da) yakaladık, fakat yine de Rablerine boyun eğmediler ve yakarıp-yalvarmadılar.
-Yemin olsun biz onları azapla enseledik. Ama yine de Rablerine boyun eğmediler. Sığınıp yakarmıyorlar.
Yemin olsun biz onlara azap verdik ama yine de rablerine boyun eğmediler. Ders almadılar.
77-Hattâ iżâ fetahnâ ‘aleyhim bâben żâ ‘ażâbin şedîdin iżâ hum fîhi mublisûn(e)
-Sonunda, onlara çetin bir azap kapısı açmıştık da o zaman her şeyden ümitlerini kesmişlerdi.
-Sonunda, üzerlerine azabı şiddetli olan bir kapı açtığımızda, onlar bunun içinde şaşkına dönüp umutlarını kaybettiler.
-Nihayet üzerlerine şiddetli bir azabın kapısını açtığımızda hemencecik ümitsizliğe düşüverecekler.
Nihayet onlara daha şiddetli bir azabı gösterince her şeyden ümitlerini kestiler.
78-Vehuve-lleżî enşee lekumu-ssem’a vel-ebsâra vel-ef-ide(te)(c) kalîlen mâ teşkurûn(e)
-Ve o, bir mabuttur ki size kulak, gözler ve kalpler verdi ne de az şükrediyorsunuz.
-O, sizin için kulakları, gözleri ve gönülleri inşa edendir; ne az şükrediyorsunuz.
-Allah odur ki; sizin için işitme gücü, gözler ve gönüller oluşturdu. Ne kadar da az şükrediyorsunuz!
O öyle bir Allah’tır ki, size gözler, kulak ve gönül verdi. Hala gereğince şükretmiyorsunuz.
79-Vehuve-lleżî żeraekum fî-l-ardi ve-ileyhi tuhşerûn(e)
-Ve o, bir mabuttur ki sizin için bitirdi yeryüzündekileri ve onun tapısında haşrolacaksınız.
-O, sizi yeryüzünde yaratıp-türetendir ve hepiniz yalnızca O’na (döndürülüp) toplanacaksınız.
-Sizi yeryüzünde yaratıp yayan da O’dur. O’nun huzurunda haşredileceksiniz.
Ve sizi yeryüzünde çoğaltıp yayandır. Sonunda ona döneceksiniz.
80-Vehuve-lleżî yuhyî veyumîtu velehu-ḣtilâfu-lleyli ve-nnehâr(i)(c) efelâ ta’kilûn(e)
-Ve o, bir mabuttur ki diriltir ve öldürür ve geceyle gündüzün uzanıp kısalması da onun tedbiriyledir, akıl etmez misiniz?
-O, yaşatan ve öldürendir; gece ile gündüzün aykırılığı (veya ardarda gelişi) da O’nun (kanunu)dur. Yine de aklınızı kullanmayacak mısınız?
-O hayat veriyor, O öldürüyor. Gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişi O’nun için. Hala aklınızı kullanmayacak mısınız?
O yaratır, O öldürür. Gece ile gündüzü uzatıp kısaltması, peş peşe gelmesi hep onun işidir. Hala mı düşünmeyecek misiniz.
81-Bel kâlû miśle mâkâle-l-evvelûn(e)
-Hayır, onlar, hep evvelkilerin dedikleri gibi demedeler.
-Hayır; onlar, geçmiştekilerin söylediklerinin benzerini söylediler.
-İşin doğrusu şu: Onlar da öncekilerin söylediği gibi söylediler.
Düşünmezler, eskilerin verdiği cevabı verirler.
82-Kâlû e-iżâ mitnâ vekunnâ turâben ve’izâmen e-innâ lemeb’ûśûn(e)
-Dediler ki: Öldükten ve toztoprak ve kemik kesildikten sonra mı diriltileceğiz?
-Dediler ki: ‘Öldüğümüz, toprak ve kemik olduğumuz zaman, gerçekten biz mi diriltilecek mişiz?’
-Dediler ki: “Ölüp, toprak ve kemik haline geldiğimiz zaman mı, gerçekten o zaman mı diriltileceğiz?”
Ölüp kemik, toz toprak olduktan sonramı dirileceğiz derler.
83-Lekad vu’idnâ nahnu ve âbâunâ hâżâ min kablu in hâżâ illâ esâtîru-l-evvelîn(e)
-Andolsun ki bize de, daha önce atalarımıza da vaadedilmişti bu, fakat bu, öncekilerin masallarından başka bir şey değil.
-Andolsun, bu tehdit, bize ve bizden önceki atalarımıza yapılmıştı; bu, geçmişlerin uydurma masallarından başka bir şey değildir.’
-Andolsun, biz de bizden önce atalarımız da bununla tehdit edildik. Öncekilerin masallarından başka birşey değil bu.”
Bizde, atalarımızda hep bununla tehdit edildik. Daha öncekilerin uydurdukları bir masaldır bu.
84-Kul limeni-l-ardu vemen fîhâ in kuntum ta’lemûn(e)
-De ki: Kimindir yeryüzü ve orada bulunanlar biliyorsanız eğer?
-De ki: ‘Eğer biliyorsanız (söyleyin:) Yeryüzü ve içinde olanlar kimindir?’
-De ki: “Eğer biliyorsanız, yeryüzü ve içindekiler kimindir?”
Bu yeryüzü ve içindekiler kimindir biliyorsanız söyleyin denir.
85-Seyekûlûne li(A)llâh(i)(c) kul efelâ teżekkerûn(e)
-Diyecekler ki: Allah’ın. De ki: O halde ne diye hala düşünüp anlamazsınız
-Allah’ındır’ diyecekler. De ki: ‘Yine de öğüt alıp-düşünmeyecek misiniz?’
-Allah’ındır.” diyecekler. De ki: “Hala düşünüp ibret almıyor musunuz?”
Tabi ki Allah’ındır diyecekler. Peki niye hala isyan ediyorsunuz.
86-Kul men rabbu-ssemâvâti-sseb’i verabbu-l’arşi-l’azîm(i)
-De ki: Kimdir Rabbi yedi göğün ve Rabbi pek büyük arşın.
-De ki: ‘Yedi göğün Rabbi ve büyük Arş’ın Rabbi kimdir?’
-Sor: “Yedi göklerin Rabbi ve o büyük arşın Rabbi kimdir?”
Şunu da sor, yedi göğün ve evrenin sahibi kimdir. (Üstümüzdeki yedi yok bitmiş, yedi gök gidilmiş, bilinmiş, yaşanmış ve hepsinin yaratıcısının Allah olduğunu anlamışlardır)
87-Seyekûlûne li(A)llâh(i)(c) kul efelâ tettekûn(e)
-Diyecekler ki: Bunlar da Allah’ın. De ki: Ne diye hala çekinmezsiniz?
-Allah’ındır’ diyecekler. De ki: ‘Yine de sakınmayacak mısınız?’
-Allah’tır.” diyecekler. De ki: “Hala korkmuyor musunuz?”
Tabi ki Allah’ındır diyecekler. Peki niye hala Allahtan çekinmiyorsunuz.
88-Kul men biyedihi melekûtu kulli şey-in vehuve yucîru velâ yucâru ‘aleyhi in kuntum ta’lemûn(e)
-De ki: Kimdir her şeyin saltanat ve tasarrufu elinde olan ve odur koruyan, oysa korunmaya muhtaç değil; biliyorsanız eğer?
-De ki: ‘Eğer biliyorsanız (söyleyin:) Her şeyin melekutu (mülk ve yönetimi) kimin elindedir? Ki O, koruyup kolluyorken kendisi korunmuyor.’
-Şunu da sor: “Eğer biliyorsanız söyleyin. Kimdir o, herşeyin melekutu elinde olan? O koruyup gözeten ama korunup gözetilmeyen?”
De ki, Her şeyin idaresi kimin elindedir. Kendisi idare eder ama kendisi idare edilmez.
89-Seyekûlûne li(A)llâh(i)(c) kul feennâ tusharûn(e)
-Diyecekler ki: Bunlar da Allah’ın. De ki: Ne diye hala boş şeylere kapılmadasınız?
-‘Allah’ındır’ diyecekler. De ki: ‘Öyleyse nasıl oluyor da (böyle) büyüleniyorsunuz?’
-“Allah’tır.” diyecekler. De ki: “Nasıl oluyor da büyüleniyorsunuz?”
Tabi ki Allah’ındır diyecekler. O zaman niye hala boş şeylerin peşinde koşuyorsunuz.
90-Bel eteynâhum bilhakki ve-innehum lekâżibûn(e)
-Hayır, biz onlara gerçeği getirdik ve şüphe yok ki onlar, yalan söylemedeler elbette.
-Hayır, biz onlara hakkı getirdik, ancak onlar gerçekten yalancıdırlar.
-Hayır, hayır! Biz onlara hakkı getirdik ama onlar tam anlamıyla yalancıdırlar.
Biz onlara hakkı getirdik ama onlar gerçekten yalancıdırlar.
91-Mâ-tteḣaża(A)llâhu min veledin vemâ kâne me’ahu min ilâh(in)(c) iżen leżehebe kullu ilâhin bimâ ḣaleka vele’alâ ba’duhum ‘alâ ba’d(in)(c) subhâna(A)llâhi ‘ammâ yasifûn(e)
-Allah, hiç kimseyi evlat edinmez ve onunla birlikte bir başka mabut yoktur, olsaydı her mabut, kendi halkettiğini benimseyip alır gider ve bir kısmı, öbürlerinden üstün olurdu. Münezzehtir Allah onların söylediklerinden.
-Allah, hiç bir çocuk edinmemiştir vae O’nunla birlikte hiç bir ilah yoktur; eğer olsaydı, her bir ilah elbette kendi yarattığını götürürdü ve (ilahların) bir kısmına karşı üstünlük sağlardı. Allah, onların nitelendiregeldiklerinden yücedir.
-Allah, çocuk filan edinmemiştir. O’nunla beraber herhangi bir ilah da yoktur. Eğer böyle olsaydı, her ilah kendi yarattığını yok ederdi ve mutlaka biri ötekine üstün gelmeye çalışırdı. Allah’ın şanı onların nitelendirmelerinden yücedir, arınmıştır.
Allah hiçbir çocuk edinmemiştir. Ondan başkada ilah yoktur. Olsaydı eğer her ilah kendi yarattıklarını korur diğerlerine aldırmazdı. Sonunda ilahlar birbirlerine üstünlük taslamaya kalkarlardı. Allah’ın şanı onların düşündüklerinden yücedir.
92-‘Âlimi-lġaybi ve-şşehâdeti fete’âlâ ‘ammâ yuşrikûn(e)
-Gizliyi de bilir, görüneni de; gerçekten de yücedir şirk koşanların ona eş tanıdıkları şeylerden.
-Gaybı ve müşahede edilebileni bilendir; ortak koştuklarından yücedir
-Gözle görülmeyeni de görüleni de bilendir O. Uzaktır onların ortak koştuklarından.
Gözle görüneni de bilir görünmeyeni de. O ortak koştuklarından uzaktır.
93-Kul rabbi immâ turiyennî mâ yû’adûn(e)
-De ki: Rabbim, onlara vaadedileni bana göstereceksen.
-De ki: ‘Rabbim, eğer onlara va’dolunan (azab)ı mutlaka bana göstereceksen,’
-De ki: “Rabbim, tehdit edildikleri şeyi bana mutlaka göstereceksen,
De ki, rabbim onlara vaat ettiklerini (belalarını, cezalarını) bana göstericeksen
94-Rabbi felâ tec’alnî fî-lkavmi-zzâlimîn(e)
-Rabbim, beni zalim topluluğun içinde bırakma.
-‘Rabbim, bu durumda beni zulmeden kavmin içinde bırakma.’
-Beni o zalimler topluluğunun içinde tutma Rabbim.”
Ama ben bunların arasında iken gösterme
95-Ve-innâ ‘alâ en nuriyeke mâ ne’iduhum lekâdirûn(e)
-Ve şüphe yok ki bizim, onlara vaadettiğimiz şeyleri sana göstermeye gücümüz yeter elbette.
-Gerçek şu ki biz, onları tehdit ettiğimiz şeyi şüphesiz sana gösterme gücüne sahibiz.
-Biz, onları tehdit ettiğimiz şeyi sana göstermeye elbette kadiriz.
Onları tehdit ettiğimiz şeyleri sana göstermeye gücümüz yeter elbette,
96-İdfa’ billetî hiye ahsenu-sseyyi-e(te)(c) nahnu a’lemu bimâ yasifûn(e)
-Kötülüğü, en güzel bir huyla defet, biz, onların neler dediğini, bizi ne çeşit tavsif ettiklerini daha iyi biliriz.
-Kötülüğü en güzel olanla uzaklaştır; biz, onların nitelendiregeldiklerini en iyi bileniz.
-En güzel olan neyse onunla sav kötülüğü. Onların nasıl nitelendirme yaptıklarını biz daha iyi biliriz.
Sen en güzel ne ise onunla def et kötülüğü. Biz onların ne düşündüklerini biliriz.
97-Vekul rabbi e’ûżu bike min hemezâti-şşeyâtîn(i)
-Ve de ki: Rabbim, sana sığınırım Şeytanların vesveselerinden.
-Ve de ki: ‘Rabbim, şeytanın kışkırtmalarından sana sığınırım.’
-Ve de ki: “Rabbim, şeytanların dürtüklemelerinden sana sığınırım.”
Rabbim şeytanın vesveselerinden sana sığınırım de.
98-Ve e’ûżu bike rabbi en yahdurûn(i)
-Ve sana sığınırım Rabbim, onların yanımda bulunmalarından.
-‘Ve onların yanımda bulunmalarından da sana sığınırım Rabbim.’
-“Onların, başıma üşüşmelerinden de sana sığınırım Rabbim.”
Ve onların benim yanıma gelmelerinden de sana sığınırım.
99-Hattâ iżâ câe ehadehumu-lmevtu kâle rabbi-rci’ûn(i)
-Sonunda, onlardan birine ölüm gelip çattı mı Rabbim der, beni geriye, tekrar dünyaya yolla da.
-Sonunda, onlardan birine ölüm geldiği zaman, der ki: ‘Rabbim, beni geri çevirin.’
-Sonunda onlardan birine ölüm geldiğinde şöyle der: “Rabbim, beni geri döndürün;
O kafirlerden birine ecel gelip çattı mı, Rabbim beni geri döndür der. (Bir alt yola, goğe)
100-Le’allî a’melu sâlihan fîmâ terakt(u)(c) kellâ(c) innehâ kelimetun huve kâ-iluhâ(s) vemin verâ-ihim berzeḣun ilâ yevmi yub’aśûn(e)
-Belki iyi işler işlerim ve zayi ettiğim ömrü telafi ederim. Hayır, boş bir söz, onun söylediği söz. Onların önlerinde, diriltilip mezarlarından çıkarılacakları günedek bir berzah var.
-‘Ki, geride bıraktığım (dünya)da salih amellerde bulunayım.’ Asla, gerçekten bu, yalnızca bir sözdür, bunu da kendisi söylemektedir. Onların önlerinde, diriltilip kaldırılacakları güne kadar bir engel (berzah) vardır.
-Döndürün ki, o arkada bıraktığım yerde iyi bir iş yapayım.” Hayır, bir kelime ki bu, o söyler onu. Ötelerinde, dirilecekleri güne kadar bir berzah vardır.
Döndür ki iyi işler yapayım (Salih amel) hayır onun dediği boş bir sözden ibarettir. Tekrar dirilecekleri güne kadar (gökler arası) arkalarında (önlerinde) bir engel (berzah) vardır.
101-Fe-iżâ nufiḣa fî-ssûri felâ ensâbe beynehum yevme-iżin velâ yetesâelûn(e)
-Sura üfürülünce aralarında ne soysop var, ne de birbirlerinin halini soruştuRabilirler o gün.
-Böylece Sur’a üfürüldüğü zaman artık o gün aralarında soylar (veya soybağları) yoktur ve (üstünlük unsuru olarak soyluluğu veya birbirlerine durumlarını) soruşturmazlar da.
-Sur’a üfürüldüğünde, aralarında artık soy-sop / şuna-buna mensup olmalar söz konusu edilemez. Birbirlerini soruşturamazlar da.
Sura üfürüldüğünde (evrenlerin kıyametinde) artık insanlar kimseyle temasa geçemezler. Kimseleri soramazlar da. (Sur üfürülmeden önce ölmüş insanların ruhları diğer ruhlarla beraber yaşarlar. Görüşürler, muhabbet ederler)
102-Femen śekulet mevâzînuhu feulâ-ike humu-lmuflihûn(e)
-Kimin iyilikleri ağır gelirse o çeşit kişilerdir kurtulanlar, muratlarına erenler.
-Artık kimin tartısı ağır basarsa, işte onlar, kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.
-Artık kimin tartıları ağır gelirse onlar kurtulmuş olacaklardır.
Ondan sonra kimin iyilikleri ağır basarsa işte kurtulanlar onlardır.
103-Vemen ḣaffet mevâzînuhu feulâ-ike-lleżîne ḣasirû enfusehum fî cehenneme ḣâlidûn(e)
-Ve kimin iyilikleri hafif gelirse gerçekten de o çeşit kişilerdir kendilerini ziyana sokanlar, cehennemde ebedidir onlar.
-Kimin tartısı hafif gelirse, işte onlar da nefislerini hüsrana uğratanlar, cehennemde de ebedi olarak kalacak olanlardır.
-Tartıları hafif gelenler ise kendilerini kayba uğratanlar, sürekli cehennemde kalanlar olacaklardır.
Kimin iyilikleri de hafif gelirse işte onlar kendilerine zülüm etmişlerdir. Cehennemde sonsuz kalırlar.
104-Telfehu vucûhehumu-nnâru vehum fîhâ kâlihûn(e)
-Yüzlerini yalar ateş ve onlar, orada somurtup kalırlar.
-Ateş, onların yüzlerini yalayarak yakar da onun içinde onlar, (etleri sıyrılmış olarak sırıtan) dişleriyle kalıverirler.
-Ateş, yüzlerini yalar. Ve onlar da içinde sırıtıp kalacaklar.
Sıkıntıdan ateş basar, üzüntüden dişlerini sıkarlar. (sırıtıyormus gibi gözükürler)
105-Elem tekun âyâtî tutlâ ‘aleykum fekuntum bihâ tukeżżibûn(e)
-Siz değil miydiniz size ayetlerim okunurken onları yalanlayanlar?
-Ayetlerim size okunuyorken, yalanlayanlar sizler değil miydiniz?
-“Ayetlerim size okunmadı mı? Ve siz onları yalanlamıyor muydunuz?”
Ayetlerimiz size okunurken yalanlayanlar siz değil miydiniz?
106-Kâlû rabbenâ ġalebet ‘aleynâ şikvetunâ vekunnâ kavmen dâllîn(e)
-Rabbimiz derler, kötülüğümüz üst oldu bize ve doğru yoldan sapmış bir topluluk olduk.
-Dediler ki: ‘Rabbimiz, mutsuzluğumuz bize karşı üstün geldi , biz sapan bir topluluk imişiz.’
-Derler ki: “Rabbimiz, bahtsızlığımız bize baskın çıktı. Sapıp gitmiş bir topluluk olduk biz.”
Derler ki, azgınlığımız bizi saptırdı. Kötü bir topluluk olduk. (Bazı toplulukların hep beraber yola girmesi veya yoldan çıkması olabiliyor)
107-Rabbenâ aḣricnâ minhâ fe-in ‘udnâ fe-innâ zâlimûn(e)
-Rabbimiz, bizi buradan çıkar, gene kötülüğe dönersek gerçekten de zulmetmiş oluruz artık.
-‘Rabbimiz, bizi (ateşin) içinden çıkar, eğer yine (inkâra) dönersek, artık gerçekten zalim kimseler oluruz.’
-“Rabbimiz, çıkar bizi oradan. Eğer bir daha aynısını yaparsak, gerçekten zalimler olacağız.”
Rabbimiz bizi buradan çıkar. Bir daha aynı suçları işlersek gerçekten suçlu oluruz.
108-Kâle-ḣseû fîhâ velâ tukellimûn(i)
-Hoşt, defolun oraya ve bana da söz söylemeyin der.
-Der ki: ‘Onun içine sinin ve benimle söyleşmeyin.’
-Buyurur: “Yıkılıp gidin oraya, konuşmayın benimle.”
Benimle konuşmayın, Kalın orada der.
109-İnnehu kâne ferîkun min ‘ibâdî yekûlûne rabbenâ âmennâ faġfir lenâ verhamnâ veente ḣayru-rrâhimîn(e)
-Şüphe yok ki bir bölük vardır kullarımdan, Rabbimiz derler, inandık, yarlıga bizi ve acı bize ve sensin merhametliler merhametlisi.
-‘Çünkü gerçekten benim kullarımdan bir grup: “Rabbimiz, iman ettik, sen artık bizi bağışla ve bize merhamet et, sen merhamet edenlerin en hayırlısısın, derlerdi de,’
-Kullarımdan bir zümre, “Rabbimiz, inandık; affet bizi, acı bize, sen merhametlilerin en hayırlısısın” diyorken,
Kullarımdan bir grup Rabbimiz biz iman ettik, bizi bağışla, bize merhamet et, acı bize derler.
110-Fetteḣażtumûhum siḣriyyen hattâ ensevkum żikrî vekuntum minhum tedhakûn(e)
-Halbuki siz, onları alaya aldınız da sonunda beni anmayı unutturdu size bu hal ve siz onlara gülerdiniz.
-‘Siz onları alay konusu edinmiştiniz; öyle ki, size benim zikrimi unutturdular ve siz onlara gülüp duruyordunuz.’
-Siz onları alaya aldınız. Öyle ki, beni anmayı size unutturdular. Siz onlara hep gülüyordunuz.
Siz bu iman edenleri alaya almıştınız, Alayınız beni anmayı size unutturdu. Siz onlara hep gülüyordunuz. (İman edenlerle alay edene büyük ceza)
111-İnnî cezeytuhumu-lyevme bimâ saberû ennehum humu-lfâ-izûn(e)
-Şüphe yok ki ben de sabrettiklerine karşılık bugün onları mükafatlandıracağım; şüphe yok ki onlardır muratlarına erenlerin ta kendileri.
-Bugün ben, gerçekten onların sabretmelerinin karşılığını verdim. Şüphesiz onlar, ‘kurtuluşa ve mutluluğa’ erenlerdir.’
-Bugün onlara ben, sabretmiş olmalarının karşılığını verdim. Başarıya erip kurtulanlar, onlardır.
Ey iman edenler, Şimdi ben, onların alaylarına karşı sabretmelerinizin mükafatını vereceğim. Şüphesiz iman edenler kurtuluşa erenlerdir.
112-Kâle kem lebiśtum fî-l-ardi ‘adede sinîn(e)
-Yeraltında kaç yıl kaldınız der.
-Dedi ki: ‘Yıl sayısı olarak yeryüzünde ne kadar kaldınız?’
-Buyurur: “Yeryüzünde, yıllar sayısıyla ne kadar kaldınız?”
Yer yüzünde kaç yıl kaldınız denir
113-Kâlû lebiśnâ yevmen ev ba’da yevmin fes-eli-l’âddîn(e)
-Bir gün derler, yahut da bir günün bir kısmı kadar, artık, sayanlara sor.
-Dediler ki: ‘Bir gün ya da bir günün birazı kadar kaldık, sayanlara sor.’
-Derler: “Bir gün yahut günün bir kısmı kadar; sayanlara sor.”
Derler ki bir gün veya daha az. Sayanlara sor.
114-Kâle in lebiśtum illâ kalîlâ(en)(s) lev ennekum kuntum ta’lemûn(e)
-Ancak pek az kaldınız der, fakat bir bilseniz ahiretin ebediliğini.
-Dedi ki: ‘Yalnızca az (bir zaman) kaldınız, gerçekten bir bilseydiniz,’
-Buyurdu: “Sadece birazcık kaldınız. Keşke biliyor olsaydınız.”
Sadece biraz kaldınız, keşke bunun şuurunda olsaydınız.
115-Efehasibtum ennemâ ḣaleknâkum ‘abeśen veennekum ileynâ lâ turce’ûn(e)
-Yoksa sizi ancak boşu boşuna yarattık gerçekten de dönüp tapımıza gelmeyeceksiniz mi sanıyordunuz?
-‘Sizi boş bir amaç uğruna yarattığımızı ve gerçekten bize döndürülüp getirilmeyeceğinizi mi sanmıştınız?’
-“Sizi, boş yere yarattığımızı ve bize döndürülmeyeceğinizi mi sandınız?”
Sizi boş yere mi yarattık zannediyordunuz. Bize dönmeyeceğinizi mi zannettiniz.
116-Fete’âla(A)llâhu-lmeliku-lhakk(u)(c) lâ ilâhe illâ huve rabbu-l’arşi-lkerîm(i)
-Yücedir her şeye sahip ve mutasarrıf olan gerçek Allah, yoktur ondan başka tapacak, güzelim arşın de sahibidir.
-Hak melik olan Allah pek yücedir, Ondan başka ilah yoktur; Kerim olan Arş’ın Rabbidir.
-Yücelerden yücedir, o hak padişah olan Allah. İlah yok O’ndan başka. O şanlı arşın Rabbidir O.
Allah yüceler yücesidir. Ondan başka ilah yoktur. Bu Muhteşem kâinatın sahibidir.
117-Vemen yed’u me’a(A)llâhi ilâhen âḣara lâ burhâne lehu bihi fe-innemâ hisâbuhu ‘inde rabbih(i)(c) innehu lâ yuflihu-lkâfirûn(e)
-Ve kim Allah’la beraber bir başka mabudu çağırırsa onun, bu hususta bir burhanı yoktur; sorusu da Rabbine aittir onun; hiç şüphe yok ki kafirler, kurtulmazlar, muratlarına ermezler.
-Kim Allah ile beraber ona ilişkin geçerli kesin bir kanıt (burhan)ı olmaksızın başka bir ilaha taparsa, artık onun hesabı Rabbinin katındadır. Şüphesiz inkâr edenler kurtuluşa eremezler.
-Kim Allah’ın yanında, hakkında hiçbir kanıt olmayan bir başka ilaha yakarır / davet ederse, onun hesabı Rabbi katındadır. Hiç kuşkusuz, küfre sapanlar iflah etmezler.
Kim Allahtan başka bir ilaha taparsa bilsin ki onun hesabı Rabbin katındadır. Küfre sapanlar kurtulamazlar.
118-Vekul rabbi-ġfir verham veente ḣayru-rrâhimîn(e)
Ve de ki Rabbim, yarlıga acı ve sensin acıyanların en hayırlısı.
Ve de ki: ‘Rabbim, bağışla ve merhamet et, Sen merhamet edenlerin en hayırlısısın.’
118. Şöyle yakar: “Rabbim! Affet, merhamet et. Sen merhametlilerin en hayırlısısın.”
Ve de ki, rabbim (bizi ve suçlu suçsuz herkesi) bağışla, bizi affet, sensin en bağışlayan, en merhamet eden.
