Kırmızı renkli yazılar Latin alfabesi ile Kuran’ı Kerim; Mavi renkli yazılar Mealler; Siyah renkli yazılar Benim bu meallerden anladıklarım;
————————————————-
Bu surede, eline, beline, diline hakim olmaktan bahsediyor
(yükseliş yolları) (Resmi Mushaf: 70 / İniş Sırası: 79)—-
Bismillahirrahmanirrahim
1-Se-ele sâ-ilun bi’ażâbin vâki’(in)
-İsteyen biri, istedi gelip çatacak azabı.
-İstekte bulunan biri, (muhakkak) gerçekleşecek olan bir azabı istedi.
-Soran birisi, geleceği kuşkusuz azabı sordu.
Gelecek olan azabı birisi sordu. (Hadi gelsin görelim dedi)
2-Lilkâfirîne leyse lehu dâfi’(un)
-O azabı ki kafirlerin başından defedecek yok
-Kafirler için olan bu (azabı) geri çevirecek yoktur.
-Küfre sapanlar içindir o. Yoktur onu savacak.
Kafirlere gelecek olan o azabı durduracak kimse yoktur.
3-Mina(A)llâhi żî-lme’âric(i)
-Yüksek dereceler sahibi Allah’tandır.
-(Bu azab) Yüce makamlar sahibi olan Allah’tandır.
-Yükselme boyutlarının / derecelerinin sahibi Allah’tandır o.
(Zamanı) Yükselme yollarının sahibi Allah’tadır. (Mağara devrinden ilmin insanlar için son sınırına gelme yollarının sahibi Allah’tır / Allahın sevgisini kazanmanın yolları çeşitlidir)
4-Ta’rucu-lmelâ-iketu ve-rrûhu ileyhi fî yevmin kâne mikdâruhu ḣamsîne elfe sene(tin)
-Melekler ve Ruh, kendilerine emredilen yere çıkarlar bir günde ki miktarı elli bin yıldır.
-Melekler ve Ruh (Cebrail), ona, süresi elli bin yıl olan bir günde çıkabilmektedir.
-Melekler ve Ruh, miktarı ellibin yıl olan bir günde yükselirler O’na.
Melekler ve Ruh süresi elli bin yıl olan bir günde oraya yükselirler. (Azabın -kıyametin- gelmesi en fazla elli bin yıla ayarlanmıştır.)
5-Fasbir sabran cemîlâ(n)
-Artık sabret güzel bir sabırla.
-Şu halde, güzel bir sabır (göstererek) sabret.
-Artık güzel bir sabırla sabret.
O halde sen güzel bir sabır ile sabret (İnsanlar son Ademden son insana kadar en fazla 50.000 yıl sonra oraya, ceza gününe erişirler)
6-İnnehum yeravnehu be’îdâ(n)
-Şüphe yok ki onlar uzak görürler onu.
-Çünkü, gerçekten onlar, bunu uzak görüyorlar
-Onlar onu çok uzak görüyorlar.
Onlara (kafirlere) bu (elli bin sene) çok uzak gözüküyor.
7-Ve nerâhu karîbâ(n)
-Ve bizse pek yakın görürüz onu.
-Biz ise, onu yakın görüyoruz
-Biz ise onu çok yakın görüyoruz.
Biz ise onu çok yakın görürüz. (Göz açıp kapama gibidir)
8-Yevme tekûnu-ssemâu kelmuhl(i)
-O gün gök, yağ tortusuna döner.
-Gökyüzünün erimiş maden gibi olacağı gün;
-O gün gök, erimiş bir maden gibi olur.
O gün, gök erimiş maden gibi olacak. (gök cisimleri sıcaktan erimiş akar gibi olacak)
9-Ve tekûnu-lcibâlu kel’ihn(i)
-Ve dağlar, atılmış renkrenk pamuğa benzer.
-Dağlar da (etrafa uçuşmuş) rengarenk yün gibi olacak.
-Dağlar, atılmış renkli yün gibi olur.
Dağlar da renkli hallaç pamuğu gibi dağılır.
10-Velâ yes-elu hamîmun hamîmâ(n)
-Ve hiçbir dost, dostunu sormaz.
-(Böyle bir günde) Hiç bir yakın dost bir yakın dostu sormaz.
-En yakın dostlar birbirlerinin halini sormaz / bir dost bir dostundan birşey isteyemez.
O gün hiçbir insan, dostunu düşünemez (herkes kendi canının derdine düşmüştür)
11-Yubassarûnehum(c) yeveddu-lmucrimu lev yeftedî min ‘ażâbi yevmi-iżin bibenîh(i)
-Birbirlerini görüp tanırlar da ve suçlu, o günün azabına karşılık oğlunu da vermek ister.
-Onlar birbirlerine gösterilirler. Bir suçlu-günahkar, o günün azabına karşılık olmak üzere, oğullarını fidye olarak vermek ister;
-Birbirlerine gösterilirler. Suçlu, o günün azabından kurtulmak için oğullarını fidye vermeyi bile ister.
Böyle bir günde günahkârlar birbirlerini gösterirler hatta kendi canı için çocuklarını bile takas etmek ister.
12-Ve sâhibetihi ve eḣîh(i)
-Eşini de, kardeşini de.
-Kendi eşini ve kardeşini,
-Eşini, kardeşini,
Eşini de kardeşini de.
13-Ve fasîletihi-lletî tu/vîh(i)
-Kendisini barındıran kabile halkını da.
-Ve onu barındıran aşiretini de;
-Kendisini kucaklayıp barındıran ailesini.
Yaşadığı tüm halkını da
14-Vemen fî-l-ardi cemî’an śümme yuncîh(i)
-Ve kim varsa yeryüzünde hepsini de feda etmek ve sonra da kendini kurtarmak ister.
-Yeryüzünde bulunanların tümünü (verse de); sonra bir kurtulsa
-Ve yeryüzündeki insanların tümünü fidye verip kendisini kurtarmayı ister.
Yeryüzündeki bütün insanları bile feda etmek ister.
15-Kellâ(s) innehâ lezâ
-Fakat imkanı yok; şüphe yok ki cehennem alevalev yanmadadır.
-Hayır; (hiç biri kabul edilmez). Doğrusu o (cehennem), cayır cayır yanmakta olan ateştir:
-Hayır, hayır! O, alevlenen bir ateştir.
Her çaba faydasızdır, çünkü gelen durdurulamayan çok alevli bir ateştir. (Güneşin şişip bize yanaşması)
16-Nezzâ’aten lişşevâ
-Ne el bırakmadadır, ne ayak, ne et bırakmadadır, ne deri.
-Başın derisini kavurup-soyar.
-Yakar-kavurur deriyi / koparıp götürür kolu-bacağı.
Haşlanmış et gibi dağılır vücutlar (ne deri kalır ne kol bacak)
17-Ted’û men edbera ve tevellâ
-Çağırır dönüp gideni.
-Yüz çevirip arkasını döneni çağırır-durur
-Çağırır, sırtını dönüp uzaklaşanı,
Çağırır sırtını dönüp gideni. (O zamanın teknolojisi ile güneş sisteminden kaçmak isteyenlerden yardım ister)
18-Ve ceme’a fe-ev’â
-Ve toplayıp biriktireni.
-(Durmaksızın mal ve servet) Toplayıp bir yerde (üstüste) yığmakta olanı.
-Toplayıp kasada yığanı / depolayanı.
Toplayıp biriktireni. (Fazla vesaiti olanı veya onu oradan uzaklaştıracak olan her ne ise onu)
19-İnne-l-insâne ḣulika helû’â(n)
-Şüphe yok ki insan haris yaratılmıştır
-Gerçekten, insan, ‘bencil ve haris’ olarak yaratıldı.
-İşin gerçeği şu ki insan; aceleci, hırslı, sabırsız, tahammülsüz yaratılmıştır.
İnsan hırslı ve sabırsız yaratılmıştır.
20-İżâ messehu-şşerru cezû’â(n)
-Bir şerre uğrarsa bağırır, sızlanır.
-Kendisine bir şer (kötülük) dokunduğu zaman feryadı basar.
-Kendisine kötülük / hoşnutsuzluk dokununca basar bağırır.
Kendisine bir kötülük gelince hemen feryat, figan eder.
21-Ve-iżâ messehu-lḣayru menû’â(n)
-Ve bir hayır elde ederse vermez, kıskanır.
-Ona bir hayır dokunduğunda engelleyici olur (veya cimrilik eder).
-Kendisine hayır ve nimet ulaşınca ondan başkalarının yararlanmasına engel olur.
Ama Kendisine iyilik gelince kimseyle paylaşmak istemez. (Seni arkada bırakıp sıvışıp kaçarlar)
22-İllâ-lmusallîn(e)
-Ancak müstesnadır namaz kılanlar
-Ancak namaz kılanlar hariç
-Namaz kılıp dua edenler müstesna.
Sadece Namaz kılanlar hariç. (Kötülük gelince sabrederler. İyilik gelince paylaşırlar)
23-Elleżîne hum ‘alâ salâtihim dâ-imûn(e)
-Öylesine kılanlar ki namazlarını daima kılarlar.
-Ki onlar, namazlarında süreklidirler.
-Bunlar, namazlarında süreklidirler.
Ki onlar namazları aksatmayanlardır.
24-Velleżîne fî emvâlihim hakkun ma’lûm(un)
-Ve öyle kişilerdir onlar ki mallarında malum bir hak var.
-Ve onların mallarında belirli bir hak vardır:
-Bunların mallarında belirli bir hak vardır:
Onlar kendi mallarında da diğer insanların hakkı olduğunu bilir.
25-Lissâ-ili velmahrûm(i)
-İsteyene ve mahrum olana.
-Yoksul ve yoksun olan(lar)için.
-Yoksul ve yoksun için.
Yoksul ve yoksunlar da dahil.
26-Velleżîne yusaddikûne biyevmi-ddîn(i)
-Ve öyle kişilerdir onlar ki ceza gününü gerçek bilirler.
-Onlar, din gününü tasdik etmektedirler.
-Bunlar din gününü içtenlikle doğrularlar.
Din gününe (kıyamete) bütün kalbiyle inanırlar. (Hazırlanmışlardır. Çağırınıca ancak onlar gelirler)
27-Velleżîne hum min ‘ażâbi rabbihim muşfikûn(e)
-Ve öyle kişilerdir onlar ki Rablerinin azabından korkarlar.
-Rablerinin azabına karşı (daimi) bir korku duymaktadırlar
-Bunlar, yalnız Rablerinin azabından ürperirler.
Onlar sadece rablerinden korkarlar.
28-İnne ‘ażâbe rabbihim ġayru me/mûn(in)
-şüphe yok ki Rablerinin azabından da kimse emin olamaz.
-Şüphesiz Rablerinin azabından emin olunamaz.
-Gerçekten de Rablerinin azabı emin olunmayacak bir azaptır.
Fakat, Rabbin azabından kimse emin olamaz. (Sadece Allah gerçeği ve insanların içini bilir)
29-Velleżîne hum lifurûcihim hâfizûn(e)
-Ve öyle kişilerdir onlar ki ırzlarını korurlar.
-Ve onlar, ırzlarını (ferç) korurlar;
-Bunlar, cinsiyet organlarını titizlikle korurlar.
Onlar ırzlarını korurlar.
30-İllâ ‘alâ ezvâcihim ev mâ meleket eymânuhum fe-innehum ġayru melûmîn(e)
-Ancak eşleri ve temellük ettikleri müstesna ve artık bu hususta da kınanmazlar onlar.
-Ancak kendi eşleri ya da sağ ellerinin malik olduğu başka; çünkü onlar (bunlardan dolayı) kınanmazlar.
-Ancak onlar eşleriyle, imkanlarının sahip olduğu şeyler konusunda kınanamazlar.
(Şehveti hislerini) Sadece eşleri ve ellerinin altındakiler ile (Robotları ile)
31-Femeni-bteġâ verâe żâlike feulâ-ike humu-l’âdûn(e)
-Bunlarda başkasını isteyenlere gelince, onlardır haddi aşanların ta kendileri.
-Fakat bunun ötesini arayanlar, artık onlar sınırı çiğneyenlerdir.
-Kim bunun ötesini isterse, işte böyleleri sınırı aşanların ta kendileridir.
Bunların dışında başka isteyenler sınırı aşmış olurlar.
32-Velleżîne hum li-emânâtihim ve ’ahdihim râ’ûn(e)
-Ve öyle kişilerdir onlar ki emanetlerine ve ahitlerine riayet ederler.
-(Bir de) Onlar, kendilerine verilen emanete ve verdikleri ahde (harfiyyen) riayet edenlerdir.
-Bunlar, kendilerindeki emanetlere ve ahitlerine sadık kalırlar.
Onlar emanetlerine sadık, sözlerinden dönmeyen kimselerdir.
33-Velleżîne hum bişehâdâtihim kâ-imûn(e)
-Ve öyle kişilerdir onlar ki tanıklıklarında doğrudurlar.
-Şahidliklerinde dosdoğru davrananlardır.
-Bunlar, tanıklıklarını tam yaparlar.
Asla yalancı şahitlik yapmazlar.
34-Velleżîne hum ‘alâ salâtihim yuhâfizûn(e)
-Ve öyle kişilerdir onlar ki namazlarını korurlar
-Namazlarını (titizlikle) koruyanlardır.
-Ve bunlar, namazlarını-dualarını korurlar.
Namaz kılmayı çok önemli ibadet diye korurlar.
35-Ulâ-ike fî cennâtin mukramûn(e)
-İşte onlardır cennetlerde ağırlananlar.
-İşte onlar, cennetler içinde ağırlananlardır.
-İşte bunlar cennetlerde ikram göreceklerdir.
İşte bunlar cennetlerde ikram görürler.
36-Femâli-lleżîne keferû kibeleke muhti’în(e)
-Ne oluyor kafirlere ki sana doğru koşmadalar.
-Şimdi inkâr edenlere ne oluyor ki, boyunlarını sana uzatıp koşuyorlar.
-O nankörlere ne oluyor ki, sana doğru, o yandan bu yandan boyunlarını uzatarak geliyorlar;
O kâfirlere ne oluyor ki sana doğru koşuyorlar. (Bu anlatılanlardan sonra nasıl oluyor da hala seni durdurmaya çalışıyorlar)
37-‘Ani-lyemîni ve ’ani-şşimâli ‘izîn(e)
-Sağdan ve soldan parçaparça ve bölükbölük.
-Sağ yandan ve sol yandan bölükler halinde.
-Sağdan ve soldan parçalar halinde.
Sağdan soldan bölük bölük. (Yazılı, sözlü, görsel olarak sana hücum ediyorlar)
38-Eyatme’u kullu-mri-in minhum en yudḣale cennete na’îm(in)
-Onların her biri, Naim cennetine sokulacaklarını mı umuyorlar?
-Onlardan her biri, nimetlerle donatılmış cennete gireceğini mi umuyor (tamah ediyor)?
-Onlardan herbiri nimet bahçesine konulacağını mı umuyor?
Onlar kendileri Naim cennetlerine gireceklerinden mi eminler.
39-Kellâ innâ ḣalaknâhum mimmâ ya’lemûn(e)
-Fakat imkanı yok; şüphe yok ki biz, onları, onların da bildikleri şeyden yarattık.
-Hayır; doğrusu Biz onları bildikleri şeyden yarattık.
-Hayır, ummasınlar. Gerçek şu ki biz onları, bildikleri şeyden yarattık.
Öyle kibirlenip durmasınlar. Neden yaratıldıklarına bir baksınlar. (Çamur şeyler).
40-Felâ uksimu birabbi-lmeşâriki velmeġâribi innâ lekâdirûn(e)
-Andolsun doğuların Rabbine ve batıların Rabbine, gerçekten de bizim gücümüz yeter.
-Artık, doğuların ve batıların Rabbine yemin ederim; Biz gerçekten güç yetireniz;
-İş onların sandığı gibi değil. Doğuların ve batıların Rabbine andolsun ki, biz gerçekten gücü yetenleriz;
Ant olsun doğuların ve batıların Rabbine. (O gün ister doğuya kaç, ister batıya kaç) Gerçekten bizim gücümüz her şeye yeter
41-‘Alâ en nubeddile ḣayran minhum vemâ nahnu bimesbûkîn(e)
-Onlardan daha hayırlısını, yerlerine geçirmeye ve kimse önümüze geçemez.
-Onların yerine kendilerinden daha hayırlılarına getirip-değiştirmeye. Üstelik Bizim önümüze geçilemez.
-Onları kendilerinden daha üstün olanlarla değiştirmeye… Ve biz önüne geçilebilecekler değiliz.
Onları yok edip daha hayırlılarını getirmeye de gücümüz yeter. Bizi kimse durduramaz.
42-Feżerhum yeḣûdû ve yel’abû hattâ yulâkû yevmehumu-lleżî yû’adûn(e)
-Bırak artık onları dalsınlar daldıklarına ve oynasınlar oynadıklarıyla, kendilerine vaadedilen güne kavuşuncaya dek.
-Şu halde sen, kendilerine vadedilen (azab) günlerine kavuşuncaya kadar onları bırak; dalıp-oynasınlar, oyalansınlar.
-Bırak onları! Dalsınlar, oynasınlar kendileri için belirlenen günlerine ulaşıncaya kadar.
Şimdi sen bırak onları. Oyalansınlar kendi gurur ve inatları ile hesap gününe kadar.
43-Yevme yaḣrucûne mine-l-ecdâśi sirâ’an ke-ennehum ilâ nusubin yûfidûn(e)
-O gün, kabirlerinden çıkarlar da koşmaya başlarlar, sanki dikilmiş hedeflere yelmedeler.
-Kabirlerinden koşarcasına çıkarılacakları gün, sanki onlar dikili birşeye yönelmiş gibidirler.
-O gün kabirlerlen fırlayarak çıkarlar. Dikilmiş putlara doğru akın akın gider gibidirler.
O gün mezarlarından fırlayarak çıkarlar. Bir yerlere doğru şaşkınca koşuşurlar.
44-Ḣâşi’aten ebsâruhum terhekuhum żille(tun)(c) żâlike-lyevmu-lleżî kânû yû’adûn(e)
-Gözleri yerde, üstlerine aşağılık çökmüş; işte onlara vaadedilen gün, bugündür.
-Gözleri ‘korkudan ve dehşetten düşük’ yüzlerini de bir zillet kaplamış; işte bu, kendilerine vadedilmekte olan (kıyamet ve azab) günüdür.
-Gözleri yere eğik; bir zillet kuşatmıştır onları. İşte bu gündür onlara vaat edilmiş olan.
Gözleri şaşmış, çaresizlik ve utanç içinde kalırlar ve onlara anlatılan günün bugün olduğunu anlarlar.
