Kırmızı renkli yazılar Latin alfabesi ile Kuran’ı Kerim; Mavi renkli yazılar Mealler; Siyah renkli yazılar Benim bu meallerden anladıklarım;
————————————————-
(Resmi Mushaf: 31 / İniş Sırası: 57)——–
Bismillahirrahmanirrahim
1-Elif-Lâm-Mîm
-Elif-Lâm-Mîm
-Elif-Lâm-Mîm
-Elif, Lam, Mim.
Elif, Lam ve Mim (bu üç harfin işaret ettiği bilgiler verilecek)
2-Tilke âyâtu-lkitâbi-lhakîm(i)
-Bunlardır beyanında hikmet, hükümlerinde metanet bulunan kitabın ayetleri
-Bunlar hikmetli Kitabın ayetleridir;
-İşte sana, o hikmetlerle dolu Kitap’ın ayetleri
İşte bu kitap, hikmet ve ilmi bilgilerle dolu ayetleri içerir.
3-Huden verahmeten lilmuhsinîn(e)
-O kitap, iyilik edenleri doğru yola sevkeden, onlara rahmet olan bir kitaptır
-Muhsin olanlara bir hidayet ve bir rahmettir.
-İyilik ve güzellik sergileyenlere bir rahmet ve bir kılavuz olarak;
İyi insanları koruyan ve şifa veren bir kılavuzdur.
4-Elleżîne yukîmûne-ssalâte veyu/tûne-zzekâte vehum bil-âḣirati hum yûkinûn(e)
-Onlar, namaz kılarlar ve zekat verirler ve ahirete de iyice inanmışlardır
-Onlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekatı verirler. Ve onlar kesin bir bilgiyle ahirete inanırlar.
-Ki onlar namazı kılarlar, zekatı verirler. Ve onlar ahirete de gözle görmüşçesine inanırlar.
İyi ve sağlıklı yaşamanın ilk üç kuralı, namaz, zekât ve ahirete kesin imandır. (Namaz, bütün duyu organlarını dünyadan çekip kendine verme, kendinde olma – Zekât, iyilik yaparak kendi moralini düzeltme – ahiret inancı, hedefini bilme, her işte hedefini dikkate alarak hareket etme)
5-Ulâ-ike ‘alâ huden min rabbihim(s) veulâ-ike humu-lmuflihûn(e)
-Onlardır Rablerinden doğru yolu bulanlar, onlardır kurtulup muratlarına erenler.
-İşte onlardır Rablerinin doğru yolunu bulanlar, işte onlardır kurtulup muratlarına erenler
-İşte onlardır Rablerinden bir kılavuzlanma üzere olanlar; işte onlardır gerçek kurtuluşu bulanlar.
İşte bunlardır her iki âlemde sağlıklı ve mutlu yaşayacak olanlar.
6-Vemine-nnâsi men yeşterî lehve-lhadîśi liyudille ‘an sebîli(A)llâhi biġayri ‘ilmin veyetteḣiżehâ huzuvâ(en)(c) ulâ-ike lehum ‘ażâbun muhîn(un)
-İnsanlardan, asılsız ve boş lafları satın alan var, halkı, bilgisi olmadığı halde Allah yolundan saptırmak ve -Kur’an’ı alaya almak için; onlar, öyle kişilerdir ki onlaradır horhakir bir hale getiren azap.
-İnsanlardan öyleleri vardır ki, bilgisizce Allah’ın yolundan saptırmak ve onu bir eğlence konusu edinmek için sözün ‘boş ve amaçsız olanını’ satın alırlar. İşte onlar için aşağılatıcı bir azab vardır.
-İnsanlardan öyleleri vardır ki, Allah yolundan bilgisizce saptırmak ve o yolu oyalanma amacı yapmak için laf eğlencesi / hadis eğlencesi satın alırlar. İşte böylelerine rezil edici bir azap vardır.
Öyle insanlar vardır ki sana yanlış yöntemler (kocakarı ilaçları) tavsiye ederek senin sağlığını bozarlar. Birde bu ilaçlar hadislerde yazıyor diye sana tavsiye ederler.
7-Ve-iżâ tutlâ ‘aleyhi âyâtunâ vellâ mustekbiran keen lem yesma’hâ keenne fî użuneyhi vakrâ(an)(s) febeşşirhu bi’ażâbin elîm(in)
-Ona ayetlerimiz okununca başını çevirir; sanki duymaz onu, sanki iki kulağında da ağırlık var; artık müjdele onu elemli bir azapla.
-Ona ayetlerimiz okunduğu zaman, sanki işitmiyormuş ve kulaklarında bir ağırlık varmış gibi, büyüklük taslayarak sırtını çevirir. Artık sen ona acı bir azap ile müjde ver.
-Ayetlerimiz ona okunduğunda, böbürlenerek yüzünü çevirir. Sanki onları hiç işitmemiştir, sanki kulaklarında bir ağırlık vardır. İşte böylesini korkunç bir azapla muştula.
Kendi bildiğini doğru zannederler, Allah’ın ilmine (Tıp) kulaklarını tıkarlar. Zararını sonunda kendileri göreceklerdir.
8-İnne-lleżîne âmenû ve’amilû-ssâlihâti lehum cennâtu-nna’îm(i)
-Şüphe yok ki inananlarındır ve iyi işlerde bulunanlarındır Naim cennetleri
-(Ancak) Gerçekten iman edip salih amellerde bulunanlar ise; onlar için nimetlerle-donatılmış cennetler vardır.
-İman edip hayra ve barışa yönelik fiiller sergileyenlere gelince, onlar için nimetlerle dolu cennetler vardır.
(Namaz, zekât ve ahirete kesin iman edenler) doğru tedavi ve doğru yöntem ile sağlıklarına kavuşacak olanlardır.
9-Ḣâlidîne fîhâ(s) va’da(A)llâhi hakkâ(an)(c) vehuve-l’azîzu-lhakîm(u)
-Ebedi kalırlar orada; Allah’ın vaadi gerçektir ve odur üstün, hüküm ve hikmet sahibi.
-Orada ebedi olarak kalıcıdırlar. Allah’ın va’di haktır. O, üstün ve güçlü olandır, hüküm ve hikmet sahibidir.
-Sürekli kalacaklardır orada. Allah’ın hak vaadidir bu. Aziz’dir, Hakim’dir O.
Bu yöntem Allah’ın sünnetidir. İlmi ile üstün olan, Hüküm sahibi Allah’tır.
10-Ḣaleka-ssemâvâti biġayri ‘amedin teravnehâ(s) veelkâ fî-l-ardi ravâsiye en temîde bikum vebeśśe fîhâ min kulli dâbbe(tin)(c) veenzelnâ mine-ssemâ-i mâen feenbetnâ fîhâ min kulli zevcin kerîm(in)
-Gökleri direksiz yaratmıştır, onları görüp durursunuz ve yeryüzüne de sallanıp sizi sarsmaması için metin dağlar koymuştur ve oraya bütün mahlukatı yaymıştır ve gökten yağmur yağdırmıştır da yerde her çeşit güzelim nebatı, çifterçifter bitirmiştir.
-O, gökleri dayanak olmaksızın yaratmıştır, bunu görmektesiniz. Arzda da, sizi sarsıntıya uğratır diye sarsılmaz dağlar bıraktı ve orada her canlıdan türetip yayıverdi. Biz gökten su indirdik, böylelikle orada her güzel olan çiftten bir bitki bitirdik.
-Gökleri direksiz-desteksiz yarattı; görüyorsunuz onları. Ve yeryüzüne, sizi çalkalayıp sendeletmesin diye ağırlıklar, dayanaklar bıraktı ve orada her çeşit hayvanı yaydı. Gökten bir su indirdik de orada her türlü cömert ve bereketli çifti filizlendirdik.
Sıhhatiniz için size açık (temiz) hava veren, yeri sarsıntısız yaşamanız için (kan dolaşımı, tansiyon için ) sağlam yapan odur. Yarattıklarını sizin emrinize vermiş, sağlıklı kalmanız için her türlü gıdaları sizlere sunmuştur. Gökten temiz su indirerek, yerden türlü nebatlar çıkaran odur.
11-Hâżâ ḣalku(A)llâhi feerûnî mâżâ ḣaleka-lleżîne min dûnih(i)(c) beli-zzâlimûne fî dalâlin mubîn(in)
-İşte bunlar, Allah’ın yarattıklarıdır, ondan başkasının ne yarattığını gösterin bana; hayır, zulmedenler, apaçık bir sapıklık içindedir.
-Bu, Allah’ın yaratmasıdır. Şu halde, O’nun dışında olanların yarattıklarını bana gösterin. Hayır, zulmedenler, açıkca bir sapıklık içindedirler.
-İşte Allah’ın yaratışı / yarattıkları. Hadi gösterin bana onun dışındakiler ne yaratmışlar? Hayır, hayır, zalimler açık bir sapıklık içindeler.
İşte bütün bunları sizin sağlığınız için veren Allah’tır. Bunları size başka kim verebilir. Sapık düşüncelerle kendinize zülüm etmeyin.
12-Velekad âteynâ lukmâne-lhikmete eni-şkur li(A)llâh(i)(s) vemen yeşkur fe-innemâ yeşkuru linefsih(i)(s) vemen kefera fe-inna(A)llâhe ġaniyyun hamîd(un)
-Ve andolsun ki biz, şükret Allah’a diye Lokman’a hikmet verdik ve kim şükrederse faydası kendisinedir ve kim nankörlük ederse artık şüphe yok ki Allah, müstağnidir, hamde layık odur.
-Andolsun, Lukman’a ‘Allah’a şükret’ diye hikmet verdik. Kim şükrederse, artık o, kendi lehine şükreder. -Kim inkâr ederse, artık şüphesiz, (Allah,) Gani (hiç kimseye ve hiç bir şeye muhtaç olmayan)dır, Hamid (hamd yalnızca O’na ait)tir.
-Andolsun biz Lukman’a şu yolda hikmet verdik: “Allah’a şükret.” Şükreden kendisi lehine şükreder. Nankörlük edense şunu bilmeli: Allah Gani’dir, Hamid’dir.
Ant olsun ki biz Lokmana şükretsin diye (Tıp) ilim verdik. (Kim bu ilimden faydalanıp sağlığına kavuşursa) bize şükretsin. Nankörlük etmesin. Allah’ın size ihtiyacı yok, şükredilecek tek odur.
13-Ve-iż kâle lukmânu libnihi vehuve ya’izuhu yâ buneyye lâ tuşrik bi(A)llâh(i)(s) inne-şşirke lezulmun ‘azîm(un)
-An o zamanı ki hani Lokman, oğluna öğüt verirken oğulcağızım demişti, Allah’a şirk koşma; şüphe yok ki şirk, elbette pek büyük bir zulümdür.
-Hani Lukman oğluna -öğüt vererekdemişti ki; ‘Ey oğlum, Allah’a şirk koşma. Şüphesiz şirk, gerçekten büyük bir zulümdür.’
-Hani Lukman, oğluna öğüt vererek şöyle demişti: “Oğulcuğum, Allah’a ortak koşmak, gerçekten büyük bir zulümdür.”
Lokman oğluna öğüt vermişti. Allah’ın sizlere şifa için yarattıklarına eş koşma. (Başka şeylerden şifa beklemek Allaha ortak koşmak demektir. Onun yarattıkları sayesinde sağlığına kavuşursun) Nankör olma. Kendine yazık edersin
14-Vevassaynâ-l-insâne bivâlideyhi hamelet-hu ummuhu vehnen ‘alâ vehnin vefisâluhu fî ‘âmeyni eni-şkur lî velivâlideyke ileyye-lmasîr(u)
-Ve biz, insana, anasınababasına itaat etmesini tavsiye ettik; anası, yaratılışı zayıf olduğu halde gebelikle büsbütün zayıflamış, fakat gene de onu taşımıştı ve gebelikle sütten kesme müddeti, iki yıl sürmüştü; artık şükret bana ve ananla babana; dönüp geleceğin yer, benim tapımdır.
-Biz insana anne ve babasını (onlara iyilikle davranmayı) tavsiye ettik. Annesi onu, zorluk üstüne zorlukla (karnında) taşımıştır. Onun (sütten) ayrılması, iki yıl içindedir. ‘Hem bana, hem anne ve babana şükret, dönüş yalnız banadır.’
-Biz insana anne-babasını önerdik: Annesi onu güçsüzlük üstüne güçsüzlükle taşımıştır. Sütten kesilmesi de iki yılda olmuştur. O halde bana ve ana-babana şükret. Dönüş banadır.
Biz insana, anne ve babasına iyi davranmasını emir ettik. Annenin karnında sen büyüdükçe annene ağırlık verdin. Doğum sonrası da iki sene seni beslemek için kendi sütünü verdi. (Biryandan annen baban senin için her şeyi yapıyorlar, öbür yandan bende senin için ömür boyu ihtiyaçlarını karşılıyorum) O halde bana, annene ve babana şükür et. Sonunda karşıma geleceksiniz.
15-Ve-in câhedâke ‘alâ en tuşrike bî mâ leyse leke bihi ‘ilmun felâ tuti’humâ(s) vesâhibhumâ fî-ddunyâ ma’rûfâ(en)(s) vettebi’ sebîle men enâbe iley(ye)(c) śümme ileyye merci’ukum feunebbi-ukum bimâ kuntum ta’melûn(e)
-Eğer o hususta bir bilgin olmadığı halde, bana şirk koşman için savaşırlarsa seninle, itaat etme onlara ve dünyada iyilik et onlara ve dönüp benim itaatimi kabul edenlerin yoluna uy, sonra dönüp geleceğiniz yer, benim tapımdır; neler yaptığınızı ben haber vereceğim size.
-Bununla birlikte, onların ikisi (annen ve baban) hakkında bilgin olmayan şeyi bana şirk koşman için, sana karşı çaba harcayacak olurlarsa, bu durumda onlara itaat etme ve dünya (hayatın) da onlara iyilikle (ma’ruf üzere) sahiplen (onlarla geçin) ve bana ‘gönülden-katıksız olarak yönelenin’ yoluna tabi ol. Sonra dönüşünüz yalnızca banadır, böylece ben de size yaptıklarınızı haber vereceğim.
-Eğer onlar, hakkında hiçbir bilgin olmayan şeyi bana ortak koşman için seni zorlarlarsa, onlara itaat etme. Onlarla dünyada örfe uygun geçin; ama bana yönelenin yoluna uy. Sonunda dönüşünüz banadır. Yapıp ettiklerinizi size haber vereceğim.
Sadece, bana şirk koşman için (çocuklarını çok sevmelerinden onlara takılan nazar boncukları, yatak odalarına asılan at nalları, okulu geçsin diye Allahtan başkalarına ümit bağlamaları) seni zorlarlarsa işte o zaman onlara itaat etme ama onlara iyi davranmayı hiçbir zaman terk etme. Bana iman edenlerle beraber ol. Sonunda hepiniz karşıma geleceksiniz.
16-Yâ buneyye innehâ in teku miśkâle habbetin min ḣardelin fetekun fî saḣratin ev fî-ssemâvâti ev fî-l-ardi ye/ti biha(A)llâh(u)(c) inna(A)llâhe latîfun ḣabîr(un)
-Ey oğulcağızım, yaptığın hayır veya şer, bir hardal tanesi kadar bile olsa, o da bir taş içinde, yahut göklerde, yahut da yeryüzünde bulunsa Allah, onu gene meydana çıkarır; şüphe yok ki Allah’ın lütfü boldur, o, her şeyden haberdardır.
-Ey oğlum, (yaptığın iş) gerçekten bir hardal tanesi ağırlığında olsa da, (bu,) ister bir kaya parçasından ya da göklerde veya yer(in derinliklerinde) de bulunsa bile, Allah onu getirir (açığa çıkarır). Şüphesiz Allah latif olandır, (her şeyden) haberdardır.’
-Oğulcuğum, şu bir gerçek ki, yaptığın bir hardal danesi ağırlığında olsa, bir kayanın bağrına veya göklere, yahut yerin bağrına konsa, Allah onu yine de ortaya getirir. Çünkü Allah Latif’tir, lütfu sınırsızdır; Habir’dir, herşeyden haberdardır.”
Ey oğlum yaptığın her iş, (iyilik veya kötülük) bir hardal tanesi kadar bile küçük olsa ve o bir kayanın içinde, toprağın derinliklerinde veya evrenin en ücra köşesinde bile olsa, Allah onu bilir. O iyiliğinin ve kötülüğün karşılığını muhakkak verir.
17-Yâ buneyye akimi-ssalâte ve/mur bilma’rûfi venhe ‘ani-lmunkeri vasbir ‘alâ mâ esâbek(e)(s) inne żâlike min ‘azmi-l-umûr(i)
-Ey oğulcağızım, namaz kıl, iyiliği emret, kötülükten vazgeçirmeye çalış halkı ve bu hususta uğradığın sıkıntılara dayan; şüphe yok ki bunlar, kesin olarak yapılması gereken işlerdendir.
-Ey oğlum, namazı dosdoğru kıl, ma’rufu emret, münkerden sakındır ve sana isabet eden (musibetler)e karşı sabret. Çünkü bunlar, azmedilmesi gereken işlerdendir.
-Yavrucuğum; namazı kıl, iyiliği emret, kötülüğü yasakla, başına gelene sabret. Çünkü bunu yapabilmek, zorlu / önemli işlerdendir.”
Ve oğlum, Namazını kıl, iyiliği emret, kötülüğü yasakla. Sana gelen hastalıklar, belalar, kötülükler için sabret. Bunlar azim ve kararlılık isteyen işlerdir.
18-Velâ tusa’’ir ḣaddeke linnâsi velâ temşi fî-l-ardi merahâ(an)(s) inna(A)llâhe lâ yuhibbu kulle muḣtâlin feḣûr(in)
-Ve ululanıp insanlardan yüz çevirme ve yeryüzünde, kendini beğenerek kibirle yürüme; şüphe yok ki Allah, ululanıp övünenlerin hiçbirini sevmez
-İnsanlara yanağını çevirip (büyüklenme) ve böbürlenmiş olarak yeryüzünde yürüme. Çünkü Allah, büyüklük taslayıp böbürleneni sevmez.’
-Kibirlenerek insanlardan yüzünü çevirme, yeryüzünde kasılarak yürüme. Çünkü Allah, kurula-kurula kendini övenlerin hiçbirini sevmez.”
İnsanları kendinden aşağı görme. Böbürlenerek yürüme. Kibirli olma. Çünkü Allah kibirlenenleri sevmez.
19-Vaksid fî meşyike vaġdud min savtik(e)(c) inne enkera-l-asvâti lesavtu-lhamîr(i)
-Ululanarak değil, miskince de değil, vakarla yürümeye bak, sesini fazla çıkarma; şüphe yok ki seslerin en çirkini, eşek anırmasıdır.
-Yeryüzünde kibirlenerek ya da miskince değil de ağırbaşlılıkla yürümeye bak, sesini de fazla yükseltme. Şüphe yok ki, seslerin en çirkini eşek anırmasıdır.”
-Yürüyüşünde doğal ol, sesini alçalt. Şu bir gerçek ki, seslerin en çirkini eşeklerin sesidir.”
Kibirle yürüme ama pasif bir insan gibi de yürüme. Bağırarak konuşma, unutma en kötü bağırma eşek anırmasıdır.
20-Elem terav enna(A)llâhe saḣḣara lekum mâ fî-ssemâvâti vemâ fî-l-ardi ve esbeġa ‘aleykum ni’amehu zâhiraten vebâtine(ten)(k) vemine-nnâsi men yucâdilu fi(A)llâhi biġayri ‘ilmin velâ huden velâ kitâbin munîr(in)
-Görmediler mi ki gerçekten de Allah, ram etti size ne varsa göklerde ve ne varsa yeryüzünde ve görünen ve gizli olan nimetlerini size yaydı, tamamladı ve insanlar içinde, Allah hakkında mücadeleye girişen var bilgisi, delili ve aydınlatıcı bir kitabı yokken
-Görmüyor musunuz ki, şüphesiz Allah, göklerde ve yerde olanları emrinize amade kılmış, açık ve gizli üzerinizdeki nimetlerini genişletip-tamamlamıştır. (Buna rağmen) İnsanlardan öyleleri vardır ki, hiç bir bilgiye dayanmadan, bir yol gösterici ve aydınlatıcı bir kitap olmadan Allah hakkında mücadele edip durur
-Görmediniz mi, Allah, göklerde ve yerde bulunan şeyleri sizin emrinize verdi ve görünür-görünmez nimetlerini üstünüze saçtı. İnsanlardan öylesi var ki, Allah uğrunda ilimsiz, kılavuzsuz ve aydınlatıcı bir kitaba dayanmaksızın mücadele eder.
Allah göklerde (bütün evrende) ve yerde olan her şeyi sizin emrinize verdi. Bildiğiniz ve bilmediğiniz birçok nimetleri de size verdi. Bazı cahillerin elinde bir delil olmadan Allah’ın nimetlerinin faydaları hakkında atıp tutuyorlar. (Nimetlerin özünü araştırmamız, nimetlerin etkilerini araştırmamız için ilim çalışmaları yapmamız isteniyor. Bunları bilmeden Allah’ın büyüklüğünü tam kavrayamayız)
21-Ve-iżâ kîle lehumu-ttebi’û mâ enzela(A)llâhu kâlû bel nettebi’u mâ vecednâ ‘aleyhi âbâenâ(c) eve lev kâne-şşeytânu yed’ûhum ilâ ‘ażâbi-ssa’îr(i)
-Ve onlara, Allah ne indirdiyse ona uyun dendi mi hayır derler, biz, atalarımızı neye uymuş bulduysak ona uyarız; ya Şeytan, onları yakıp kavuran azaba çağırıyorduysa.
-Onlara; ‘Allah’ın indirdiklerine uyun’ denildiğinde, derler ki; ‘Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız.’ Şayet şeytan, onları çılgınca yanan ateşin azabına çağırmışsa da mı (buna uyacaklar)?
-Böylelerine, Allah’ın indirdiğine uyun dendiğinde şu cevabı verirler: “Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız.” Peki şeytan onları, alevli ateşin azabına çağırmış olsa da mı?
Göklerden ve yerden Allah’ın bize verdiklerini araştırmazsak, eskilerin saçma masalları ile kendimizi iyileştirmeye çalışırız. O zaman başımız musibetlerden, hastalıklardan kurtulmaz.
22-Vemen yuslim vechehu ila(A)llâhi vehuve muhsinun fekadi-stemseke bil’urveti-lvuśkâ(k) ve-ila(A)llâhi ‘âkibetu-l-umûr(i)
-Ve kim, özünü, iyiliklerde bulunarak Allah’a teslim ederse gerçekten de o, şüphe yok ki sağlam bir kulpa yapışmıştır ve işler, sonucu, Allah tapısına varır.
-Kim ihsanda bulunan (biri) olarak yüzünü (kendini) Allah’a teslim ederse, artık gerçekten o kopmayan bir kulpa yapışmıştır. Bütün işlerin sonu Allah’a varır.
-Güzel düşünüp güzel davranarak yüzünü Allah’a teslim eden, en sağlam kulpa yapışmıştır. İş ve oluşların sonu Allah’a varır.
Kim (nimetlerin ilmini çalışarak bulduğu şifaları insanların kullanımına verirse) yüzünü Allaha dönmüşse, doğru yolu bulmuş demektir. Sonunda Allah’ın karşısına çıkacaksınız.
23-Vemen kefera felâ yahzunke kufruh(u)(c) ileynâ merci’uhum fenunebbi-uhum bimâ ‘amilû(c) inna(A)llâhe ‘alîmun biżâti-ssudûr(i)
-Ve kim, kafir olursa onun kafirliği, tasalandırmasın seni; dönüp varacakları yer, bizim tapımızdır da ne yaptılarsa biz haber veririz onlara; şüphe yok ki Allah, gönüllerde ne varsa hepsini bilir.
-Kim de inkâr ederse, artık onun inkârı seni üzmesin. Onların dönüşü bizedir, artık biz de onlara yaptıklarını haber vereceğiz. Şüphesiz Allah, sinelerin özünde saklı olanı bilendir
-İnkar edenin küfrü seni tasalandırmasın. Onların dönüşü bizedir; yapıp ettiklerini onlara haber vereceğiz. Kuşkusuz, Allah, göğüslerin içindekini bilmektedir.
Yalancı sahtekârlar seni tasalandırmasın. Sonu verimsizdir. Kuşkusuz Allah onların gizli emellerini bilir.
24-Numetti’uhum kalîlen śümme nadtarruhum ilâ ‘ażâbin ġalîz(in)
-Onları az bir müddet geçindiririz de sonra istemedikleri halde onları ağır bir azaba atarız.
-Biz onları az (bir şey ve zaman) olarak yararlandırırız, sonra onları ağır bir azaba katlandırırız.
-Onları birazcık nimetlendiriyoruz. Sonunda hepsini şiddetli bir azaba süreceğiz.
Yaptıkları sahtekârlıkla biraz kazanç sağlarlar. Sonunda azap çeken onlar olacaktır.
25-Vele-in seeltehum men ḣaleka-ssemâvâti vel-arda leyekûlunna(A)llâh(u)(c) kuli-lhamdu li(A)llâh(i)(c) bel ekśeruhum lâ ya’lemûn(e)
-Onlara, andolsun ki, gökleri ve yeryüzünü kim yarattı diye sorsan Allah derler mutlaka. De ki: Hamd Allah’a, hayır, onların çoğu bilmez.
-Andolsun onlara; ‘Gökleri ve yeri kim yarattı?’ diye soracak olsan, şüphesiz; ‘Allah’ diyecekler. De ki; ‘Hamd Allah’ındır.’ Hayır, onların çoğu bilmezler
-Eğer onlara, “gökleri ve yeri kim yarattı” diye sorarsan yemin olsun, “Allah” derler. De ki: “Hamd Allah’adır.” Ama onların çokları bilmiyorlar.
Gökleri ve yeri kim yarattı diye sorsan, Allah derler (ama her şeyi Allah’ın yarattığını bildikleri halde ben buldum ben icat ettim diye böbürlenirler). Seni bulmaya ve icat etmeye kılavuzlayan Allah’tır. Çokları bunu düşünmezler.
26-Li(A)llâhi mâ fî-ssemâvâti vel-ard(i)(c) inna(A)llâhe huve-lġaniyyu-lhamîd(u)
-Allah’ındır ne varsa göklerde ve yeryüzünde; şüphe yok ki Allah, müstağnidir, hamde layıktır.
-Göklerde ve yerde olanlar Allah’ındır. Şüphesiz Allah, Gani (hiç kimseye ve hiç bir şeye muhtaç olmayan)dır, Hamid (hamd da yalnızca O’na ait)tir.
-Göklerde ne var, yerde ne varsa hepsi Allah’ındır. Kuşkusuz, Allah mutlak Gani, mutlak Hamid’dir.
Göklerde yerde ne varsa hepsi Allah’ındır. Sizlerde buna dâhilsiniz. Allah hiç kimseye muhtaç değildir. Bütün hamtlar onadır.
27-Velev ennemâ fî-l-ardi min şeceratin aklâmun velbahru yemudduhu min ba’dihi seb’atu ebhurin mâ nefidet kelimâtu(A)llâh(i)(k) inna(A)llâhe ‘azîzun hakîm(un)
-Yeryüzünde ne kadar ağaç varsa hepsi kalem, deniz de mürekkeb olsa ve bundan sonra da yedi deniz daha mürekkeb olup o denize katılsa gene Allah’ın sözleri yazılıp tükenmez; şüphe yok ki Allah, üstündür, hüküm ve hikmet sahibidir
-Eğer yeryüzündeki ağaçların tümü kalem ve deniz de -onun ardından yedi deniz daha eklenerek(mürekkep) olsa, yine de Allah’ın kelimeleri (yazmakla) tükenmez. Şüphesiz Allah üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.
-Eğer yeryüzündeki ağaçlar kalem olsa, deniz de arkasından yedi deniz daha katılarak yardımcı olsa, Allah’ın kelimeleri tükenmez. Allah Aziz’dir, Hakim’dir.
Yeryüzünde ne kadar ağaç varsa ve onlar kalem olsa, denizlerde mürekkep olsa, yazmakla Allah’ın ilmi tükenmez. Allah azizdir. Hükmedicidir.
28-Mâ ḣalkukum velâ ba’śukum illâ kenefsin vâhide(tin)(k) inna(A)llâhe semî’un basîr(un)
-Sizin yaratılışınız da, tekrar diriltilmeniz de bir kişinin yaratılması ve diriltilmesi gibidir ancak; şüphe yok ki Allah, duyar, görür.
-Sizin yaratılmanız ve diriltilmeniz yalnızca tek bir kişi(yi yaratıp sonra diriltmek) gibidir. Şüphesiz Allah işitendir, görendir.
-Sizin yaratılmanız da diriltilmeniz de bir tek canlınınki gibidir. Allah Semi’dir, Basir’dir.
Gökleri, yerleri, arasındaki her şeyi ve bütün insanları tekrar yaratması, bir tek insanı yaratması gibi kolaydır. Şüphesiz Allah duyar ve görür. (Sizde duymanızı ve görmenizi geliştirirseniz Allah’ın birçok ayetlerine şahit olursunuz.)
29-Elem tera enna(A)llâhe yûlicu-lleyle fî-nnehâri veyûlicu-nnehâra fî-lleyli veseḣḣara-şşemse velkamera kullun yecrî ilâ ecelin musemmen veenna(A)llâhe bimâ ta’melûne ḣabîr(un)
-Görmedin mi ki Allah, geceyi kısaltır, bir kısmı gündüz olur, gündüzü kısaltır, bir kısmı gece olur ve ram etmiştir güneşi ve ayı; hepsi de mukadder bir zamana kadar yollarında akıp durur ve şüphe yok ki Allah, ne yapıyorsanız hepsinden de haberdardır.
-Görmüyor musun ki, gerçekten Allah, geceyi gündüze bağlayıp-katar, gündüzü de geceye bağlayıp-katar. Güneş ile ayı emre amade kılmıştır. Her biri, adı konulmuş bir süreye kadar akıp gider. Allah yaptıklarınızdan haberdârdır.
-Görmedin mi, Allah geceyi gündüzün içine sokuyor, gündüzü de gecenin içine sokuyor. Güneş’i ve Ay’ı bir emre boyun eğdirmiş. Hepsi belirlenmiş bir süreye doğru akıp gidiyor. Kuşkusuz, Allah, yapmakta olduklarınızdan haberdardır.
(Duymanızı ve görmenizi kullanırsanız) gecenin nasıl ve niye uzayıp kısaldığını, gündüzün nasıl ve niye uzayıp kısaldığını, Güneşin ve ayın bunlardaki etkenliğini, Allah’ın kanunlarına uyarak belli bir sureye kadar çizdiği istikamete gitmelerini anlarsınız. Allah’ın, sizlerin bu ilmi çalışmalarınızdan haberi olup yardımcı olacaktır. (Ama sonunda ben buldum ben icat ettim demeyin.)
30-Żâlike bi-enna(A)llâhe huve-lhakku veenne mâ yed’ûne min dûnihi-lbâtilu veenna(A)llâhe huve-l’aliyyu-lkebîr(u)
-Bu da şu yüzdendir; çünkü Allah, gerçektir ve ondan başka herneye kulluk ediyorsanız hepsi de boştur ve şüphe yok ki Allah, öyle bir mabuttur ki odur pek yüce ve büyük.
-İşte-böyle; şüphesiz Allah, O, Haktır ve şüphesiz O’nun dışında taptıkları (tanrılar) ise, batıldır. Şüphesiz Allah yücedir, büyüktür.
-Bu böyledir; çünkü Allah Hakk’ın ta kendisidir. O’nun dışında yalvarıp yakardıkları ise batıldır. Ve Allah Aliyy’dir, yüceliğine sınır yoktur; Kebir’dir, büyüklüğüne sınır yoktur.
İşte şüphesiz tek gerçek Allahtır. Onun dışında yardım istedikleriniz batıldır. Allah sınırsız yüce ve büyüktür.
31-Elem tera enne-lfulke tecrî fî-lbahri bini’meti(A)llâhi liyuriyekum min âyâtih(i)(s) inne fî żâlike leâyâtin likulli sabbârin şekûr(in)
-Görmedin mi ki gemiler, gerçekten de Allah’ın nimetiyle denizlerde akıp gider size onun delillerini göstermek için; şüphe yok ki bundan adamakıllı sabreden ve adamakıllı şükreden herkese, elbette deliller var.
-Görmüyor musun ki, size ayetlerinden (bazılarını) göstermesi için, gemiler Allah’ın nimetiyle denizde akıp gitmektedir! Hiç şüphesiz bunda, çok sabreden, çok şükreden için gerçekten ayetler vardır.
-Size ayetlerinden göstermek için, Allah’ın nimetiyle gemilerin denizde akıp gidişini görmedin mi? Kuşkusuz bunda gereğince sabreden, gereğince şükreden herkes için kesin ibretler vardır.
Gemilerin denizde (Gök cisimlerinin evrende) yüzüp gitmesindeki (Allah’ın fizik kanunlarını) tabiat kurallarını görüyorsun. İşte bu gibi tabiat ve evren kanunlarını (sünnetini) öğrenirseniz Allah’ın size verdiği birçok nimetlerden faydalanırsınız.
32-Ve-iżâ ġaşiyehum mevcun ke-zzuleli de’avû(A)llâhe muḣlisîne lehu-ddîne felemmâ neccâhum ilâ-lberri feminhum muktesid(un)(c) vemâ yechadu bi-âyâtinâ illâ kullu ḣattârin kefûr(in)
-Onları, gölgeler yapan, dağlar gibi dalgalar sardı mı dini, yalnız ona ait bilerek ve özlerini yalnız ona bağlayarak Allah’ı çağırırlar; onları kurtarınca içlerinde aşırı gitmeyen, geri kalmayan ve vaadine vefa eden kişiler bulunur ve zaten de ahdine hiç vefa etmeyen nankör kişilerden başkası bilebile inkar etmez delillerimizi.
-Onları kara gölgeler gibi dalgalar sarıverdiği zaman, dini yalnızca O’na ‘halis kılan gönülden bağlılar’ olarak Allah’a yalvarıp yakarırlar (dua ederler). Böylece onları karaya çıkarıp-kurtarınca, artık onlardan bir kısmı orta yolu tutuyor. Bizim ayetlerimizi gaddar, nankör olandan başkası inkar etmez.
-Kara bulutlar gibi dalga kendilerini kuşattığı zaman; Allah’a, dini O’na özgüleyerek yalvarırlar. Fakat onları karaya çıkarıp kurtarınca, içlerinden sadece bir kısmı doğru yolu tutar. Bizim ayetlerimize ancak gaddar nankörler karşı çıkarlar.
Bu gibi kural ve kanunları dikkate almazsanız felaketler başınıza gelince Allaha yalvarmaktan başka çareniz kalmaz. Bazılarınız bu kanunları çalışmaya başlar ve gelecek felaketten kendini kurtarır, bazılarınız da Allah’ın (karada ve denizde) sünnetini dikkate almaz,. Nankörlük eder.
33-Yâ eyyuhâ-nnâsu-ttekû rabbekum vaḣşev yevmen lâ yeczî vâlidun ‘an veledihi velâ mevlûdun huve câzin ‘an vâlidihi şey-â(en)(c) inne va’da(A)llâhi hakk(un)(s) felâ teġurrannekumu-lhayâtu-ddunyâ velâ yeġurrannekum bi(A)llâhi-lġarûr(u)
-Ey insanlar, çekinin Rabbinizden ve korkun o günden ki baba, oğluna bir fayda veremediği gibi oğulun da babaya hiçbir hayrı olmaz ve sakın aldatmasın sizi dünya yaşayışı ve sakın o hilebaz Şeytan, aldatmasın sizi Allah hakkında.
-Ey insanlar, Rabb’inizden korkup-sakının ve öyle bir günün azabından çekinip-korkun ki, (o gün hiç) bir baba, çocuğu için bir karşılık veremez ve (hiç) bir çocuk da babası için bir şeyi verebilecek (durumda) değildir. Şüphesiz Allah’ın va’di haktır. Artık dünya hayatı sizi aldatmaya sürüklemesin ve aldatıcı(lar) da sizi Allah ile aldatmasın.
-Ey insanlar! Rabbinizden korkun. Herhangi bir şeyde babanın evladı, evladın da babası yerine karşılık ödemeyeceği günden ürperin. Allah’ın vaadi haktır; dünya hayatı sizi sakın aldatmasın. O yaman aldatıcı, sizi Allah hakkında / Allah ile aldatmasın.
Ey insanlar, rabbinizin sizden istediklerini yerine getirin. Kimsenin kimseye faydası olmayan o günden sakının. O gün gelecektir. Nefsinizin peşinden koşmayın. Cahil kalıp sizi Allah ile aldatmasınlar. (Ağaca çaput bağla, 99 tesbih çek gibi şeylerle)
34-İnna(A)llâhe ‘indehu ‘ilmu-ssâ’ati veyunezzilu-lġayśe veya’lemu mâ fî-l-erhâm(i)(s) vemâ tedrî nefsun mâżâ teksibu ġadâ(en)(s) vemâ tedrî nefsun bi-eyyi ardin temût(u)(c) inna(A)llâhe ‘alîmun ḣabîr(un)
-Şüphe yok ki Allah katındadır kıyametin kopacağı zaman ve yağmurun ne vakit ve nereye yağacağı ve o bilir rahimlerdekini ve hiçbir kimse, yarın ne kazanacağını bilmez ve hiçbir kimse, Nerede öleceğini bilmez; şüphe yok ki Allah, her şeyi bilir, her şeyden haberdardır
-Kıyamet saatinin bilgisi, şüphesiz Allah’ın katındadır. Yağmuru yağdırır; rahimlerde olanı bilir. Hiç kimse, yarın ne kazanacağını bilmez. Hiç kimse de, hangi yerde öleceğini bilmez. Hiç şüphesiz Allah bilendir, haberdârdır
-O kıyamet saatine ilişkin bilgi Allah katındadır. Yağmuru O yağdırır. O, rahimlerde olanı da bilir. Hiçbir benlik yarın ne kazanacağını bilmez. Ve hiçbir kimse hangi yerde öleceğini bilmez. Allah Alim’dir, Habir’dir.
Kıyametin ne zaman kopacağı Allah’ın ilmindedir. Yağmurun ne vakit nerede yağacağı yine Allah’ın ilmindedir. Rahimlerdeki de Allah’ın ilmindedir. Hiç kimse yarının ona ne getireceğini ve nerede öleceğini bilemez. Allah âlimdir. İlmi ile yaratmıştır ve her şeyi bilir.
