İçeriğe geç

Kasas

Kırmızı renkli yazılar Latin alfabesi ile Kuran’ı Kerim; 

Mavi renkli yazılar değişik hocaların Mealler; 

Siyah renkli yazılar benim bu meallerden anladıklarım;

——————————————-

(Tarihi vakalar) (Resmi Mushaf: 28 / İniş Sırası: 49)—-

Bu surede başka memleketlerde yaşayan ilim adamlarına, liderlere, önemli pozisyonda olanlara hitap ediyor. Onların bazılarının İslam olduğunu ama sakladığını, bazılarının Kurana inandıklarını ama açıklamadıklarını söylüyor. İşlerini kaybetmekten korktuklarını, pozisyonlarını kaybetmekten korktuklarını, sınır dışı edileceğinden korktuğunu söylüyor. Onlara Musa ve Harun’un hikayesinden örnek almalarını tavsiye ediyor.


Bismillahirrahmanirrahim

1. Ta, Sin, Mim.

Ta Sin Mim

2-Tilke âyâtu-lkitâbi-lmubîn(i)
-Bunlardır gerçekle batılı açıklayan kitabın ayetleri.
-Bunlar, apaçık Kitabın ayetleridir.
-İşte sana, açık-seçik beyanda bulunan Kitap’ın ayetleri.

Bu ayetler sizlere (belli bir zümreye) bilmediklerinizi açıklayan kitaptandır.

3-Netlû ‘aleyke min nebe-i mûsâ ve fir’avne bilhakki likavmin yu/minûn(e)
-Musa’ya ve Firavun’a ait haberlerden bir kısmını, gerçek olarak, inanan topluluğa bildirmen için okumaktayız sana.
-Mü’min olan bir kavim için hak olmak üzere, Musa ve Firavun’un haberinden (bir bölümünü) sana okuyacağız.
-İman edecek bir toplum için, Musa ve Firavun’un haberinden bir kısmını sana hak olarak okuyacağız.

Öğrenmek isteyenler için Musa ve Firavun hikâyesinden bir kısmını tam açıklayarak anlatacağız.

MUSA………………………


4-İnne fir’avne ‘alâ fî-l-ardi vece’ale ehlehâ şiye’an yestad’ifu tâ-ifeten minhum yużebbihu ebnâehum veyestahyî nisâehum(c) innehu kâne mine-lmufsidîn(e)
-Şüphe yok ki Firavun, yeryüzünde yücelmişti ve halkını bölükbölük etmişti ve onlardan bir topluluğu zayıf bir hale getirmede, oğullarını kesmede, kadınlarını bırakmadaydı; hiç şüphe yok ki o, bozgunculardandı
-Gerçek şu ki, Firavun yeryüzünde (Mısır’da) büyüklenmiş ve oranın halkını birtakım fırkalara ayırıp bölmüştü; onlardan bir bölümünü güçten düşürüyor, erkek çocuklarını boğazlayıp kadınlarını diri bırakıyordu. Çünkü o, bozgunculardandı
-Gerçek şu: Firavun o yerde egemenlik kurmuş ve ora halkını gruplara ayırmıştı. Onlardan bir topluluğu horlayıp eziyordu: Bu topluluğun erkek çocuklarını doğruyor, kadınlarını hayata salıyordu. O gerçekten fesadı yayanlardandı.

Firavun memlekette diktatördü, halkı gruplara ayrılmıştı. Bir gurubu çok eziyordu, kadınları bırakıp erkeklerini öldürüyordu. İlerde kendine kötülük yapacaklarından korkuyordu.

5-Venurîdu en nemunne ‘alâ-lleżîne-stud’ifû fî-l-ardi venec’alehum e-immeten venec’alehumu-lvâriśîn(e)
-Ve bizse yeryüzünde zayıf bir hale getirilmesi istenenlere lutfetmeyi ve onları, halka rehber kılmayı ve yeryüzüne, onları miras bırakmayı dilemedeydik.
-Biz ise, yeryüzünde güçten düşürülenlere lütufta bulunmak, onları önderler yapmak ve mirasçılar kılmak istiyorduk
-Ve biz istiyoruz ki, yeryüzünde ezilip horlananlara nimet ve bağış sunalım, onları önderler yapalım, onları mirasçılar haline getirelim.

Bizim planımız o ezilenlere (İsrail oğullarına) nimetler vererek insanlara liderlik yapmaları idi. (Firavun ve taraftarlarının varlıklarına) mirasçı yapmaktı,

6-Venumekkine lehum fî-l-ardi venuriye fir’avne vehâmâne vecunûdehumâ minhum mâ kânû yahżerûn(e)
-İstiyorduk ki onları yeryüzünde yerleştirip kuvvetlendirelim ve Firavun’la Haman’a ve askerlerine de, onlardan çekindikleri şeyleri gösterelim.
-Ve (istiyorduk ki) onları yeryüzünde ‘iktidar sahipleri olarak yerleşik kılalım’, Firavun’a, Haman’a ve askerlerine, onlardan sakındıkları şeyi gösterelim
-Ve yeryüzünde onlara imkan ve kudret verelim. Firavun’a, Haman’a ve onların ordularına da korkmakta oldukları şeyleri gösterelim.

Yeryüzünde onlara yüksek mevkiler verelim. Firavun’a, Haman’a (din işleri başkanına) ve ordularına, yanlış, sapık bir dinde olmanın cezasını gösterelim.

7-Ve evhaynâ ilâ ummi mûsâ en ardi’îh(i)(s) fe-iżâ ifti aleyhi fe elkîhi fî-lyemmi velâ teâfî velâ tahzenî(s) innâ râddûhu ileyki vecâ’ilûhu mine-lmurselîn(e)
-Ve Musa’nın anasına, onu emzir, bir tehlikeye uğramasından ürkersen at onu nehre ve korkma, tasalanma, şüphe yok ki biz, onu sana tekrar veririz ve onu peygamberlere katar, peygamber yaparız diye vahyettik
-Musa’nın annesine: ‘Onu emzir, şayet onun için korkacak olursan, onu suya bırak, korkma ve üzülme; çünkü onu biz sana tekrar geri vereceğiz ve onu gönderilen (elçilerden) kılacağız’ diye vahyettik (bildirdik).
-Musa’nın annesine şunu vahyettik: “Emzir onu. Onun aleyhinde bir korku hissedince de nehire bırakıver onu. Korkma, üzülme. Kuşkun olmasın ki, biz onu sana geri döndüreceğiz ve onu resullerden biri yapacağız.”

Musa’nın annesine tehlike sezince bebeği suya bırak, korkma, biz onu sana kavuşturacağız. Onu biz Resul olarak seçtik dedik. (Annesi vahiy aldı)

8-Feltekatahu âlu fir’avne liyekûne lehum ‘aduvven vehazenâ(en)(k) inne fir’avne vehâmâne vecunûdehumâ kânû âti-în(e)
-Kendilerine düşman olması, onları tasalandırması için Firavun’un adamları, onu buldular; şüphe yok ki Firavun ve Haman’la askerleri, yanlış hareket etmedeydiler.
-Nihayet Firavun’un ailesi, onu (ileride bilmeksizin) kendileri için bir düşman ve üzüntü konusu olsun diye sahipsiz görüp aldılar. Gerçekte Firavun, Haman ve askerleri bir yanılgı içindeydi
-Nihayet, Firavun ailesi onu kayıp bir şey olarak bulup aldı. O, büyüyünce kendilerine düşman olacaktı. Çünkü Firavun, Haman ve bunların orduları yanlış yoldaydılar.

Firavun ve ailesi bebeği suda buldular. Sahipsiz diye kendilerine aldılar. Düşman olacağını bilmeden. Firavun, Haman ve orduları hepsi aynı yanlış inançta idiler.

9-Vekâleti-mraetu fir’avne kurratu ‘aynin lî velek(e)(s) lâ taktulûhu ‘asâ en yenfe’anâ ev netteiżehu veleden vehum lâ yeş’urûn(e)
-Firavun’un karısı dedi ki: Senin de gözünü aydınlatır bu, benim de, öldürme bunu, umarım ki bize faydası dokunur, yahut da evlat ederiz onu kendimize ve onların, hiçbir şeyden haberleri yoktu.
-Firavun’un karısı dedi ki: ‘Benim için de, senin için de bir göz bebeği; onu öldürmeyin; umulur ki bize yararı dokunur veya onu evlat ediniriz.’ Oysa onlar (başlarına geleceklerin) farkında değillerdi.
-Firavun’un karısı şöyle dedi: “Benim için de senin için de bir göz aydınlığıdır bu. Öldürmeyin onu, bize yararı olabilir, yahut onu çocuk ediniriz.” Onlar işin farkında olmuyorlardı.

Firavunun ailesi, bunu öldürmeyelim, evlat edinelim, biz yetiştirelim, belki bize ilerde faydalı olur diye düşündüler. Tabii onlar bizim planımızı bilmiyorlardı.

10-Veasbeha fu-âdu ummi mûsâ fâriġâ(an)(s) in kâdet letubdî bihi levlâ en rabetnâ ‘alâ kalbihâ litekûne mine-lmu/minîn(e)
-Musa’nın anası, gönlü bomboş bir halde kaldı, eğer inananlara katılması için gönlünü, bize bağlamasaydık nerdeyse açığa vuracaktı bunu.
-Musa’nın annesi ise, yüreği boşluk içinde sabahladı. Eğer mü’minlerden olması için kalbi üzerinde (sabrı ve dayanıklılığı) pekiştirmemiş olsaydık, neredeyse onu(n durumunu) açığa vuracaktı
-Musa’nın annesinin kalbi ise bomboş bir halde sabahladı. Eğer inananlardan olması için kalbine bir bağ vermeseydik, onu açığa vuracak bir durumdaydı.

Annesi çok zor dayandı bu acıya. Neredeyse dayanamayıp açığa vuracaktı. Biz onun kalbine sabır işledik.

11-Vekâlet li-utihi kussîh(i)(s) febesurat bihi an cunubin vehum lâ yeş’urûn(e)
-Ve kız kardeşine, sen dedi gözetle onu; o da, öbürleri anlamadan uzaktan gözetledi.
-Kız kardeşine: ‘Onu izle,’ dedi. Böylece o da, kendileri farkında değilken onu uzaktan gözetledi
-Annesi, Musa’nın kızkardeşine, “onu izle” dedi. O da onu kenardan gözledi. Onlarsa işin farkında olmuyorlardı.

Annesi, Musa’nın kız kardeşine onu gizlenerek izlemesini söyledi. Firavun ailesi işin farkında varmadılar

12-Veharramnâ ‘aleyhi-lmerâdi’a min kablu fekâlet hel edullukum ‘alâ ehli beytin yekfulûnehu lekum vehum lehu nâsihûn(e)
-Ve Musa’ya daha önce bütün süt ninelerin sütünü haram etmiştik; kız kardeşi, ona süt verip yetiştirecek, ona öğüt verip büyütmeyi üstlerine alacak bir aileyi bildireyim mi size dedi.
-Biz, daha önce ona süt analarını haram etmiştik. (Kız kardeşi:) ‘Ben, sizin adınıza bakımını üstlenecek ve ona öğüt verecek (veya eğitecek) bir aileyi size bildireyim mi?’ dedi.
-Biz daha önce ona, süt emziren kadınları haram kılmıştık. Bu sırada kızkardeşi dedi ki: “Onun bakımını sizin için üstlenecek bir ev halkını size tanıtayım mı?”

Musa’ya başka anneden süt emmesini haram kılmıştık. Kız kardeşi, Firavunun karısına, bu bebeğe bakacak bir aile biliyorum ister misiniz dedi.

13-Feradednâhu ilâ ummihi key tekarra ‘aynuhâ velâ tahzene velita’leme enne va’da(A)llâhi hakkun velâkinne ekśerahum lâ ya’lemûn(e)
-Derken, gözü aydın olsun, ışıklansın ve mahzun olmasın ve Allah’ın vaadettiği şeyin, şüphesiz gerçek olduğunu bilsin diye tekrar anasına verdik onu, fakat insanların çoğu bilmez.
-Böylelikle, gözünün aydın olması, üzülmemesi ve gerçekten Allah’ın va’dinin hak olduğunu bilmesi için, onu annesine geri vermiş olduk. Ancak onların çoğu bilmezler.
-Nihayet Musa’yı öz anasına geri çevirdik ki, o ananın gözü aydın olsun, kederlenmesin ve Allah’ın vaadinin hak olduğunu bilsin. Fakat çokları
bunu bilmezler.

Onlar kabul ettiler ve böylece annesi Musa’sına kavuştu. Allah’ın planının çok iyi yürüdüğünü gördü.

14-Velemmâ beleġa eşuddehu vestevâ âteynâhu hukmen ve’ilmâ(en)(s) vekeżâlike neczî-lmuhsinîn(e)
-Ergenlik çağına gelip olgunlaşınca ona peygamberlik ve bilgi verdik ve biz, iyilik edenleri böylece mükafatlandırırız
-Erginlik çağına ulaşıp olgunlaşınca, ona bir ‘hüküm ve hikmet’ ve ilim verdik. Biz iyilikte bulunanları işte böyle ödüllendiririz
-Musa, yiğitlik çağına ulaşıp olgunlaşınca ona hikmet ve ilim verdik. Biz, güzel düşünüp güzel davrananları böyle ödüllendiririz.

Musa ilim ve hikmetle yetişti, ilim sahibi oldu. Kim iyi davranır, güzel düşünürse onları ilim sahibi (resul) yaparız.


15-Vedeale-lmedînete alâ hîni ġafletin min ehlihâ fevecede fîhâ raculeyni yaktetilâni hâżâ min şî’atihi vehâżâ min ‘aduvvih(i)(s) festeġâśehu-lleżî min şî’atihi ‘alâ-lleżî min ‘aduvvihi fevekezehu mûsâ fekadâ ‘aleyh(i)(s) kâle hâżâ min ‘ameli-şşeytân(i)(s) innehu ‘aduvvun mudillun mubîn(un)
-Halkı, gaflete dalmış, öğle uykusundayken şehre girdi de orada iki adamın kavga etmekte olduğunu gördü; bu, kendi taraftarlarındandı, öbürü, düşmanlarından. Derken, taraftarlarından olan, düşmanlarından olana karşı Musa’dan yardım istedi, o da düşmanlarından olan kişinin göğsüne bir yumruk indirdi de işini bitiriverdi; bu iş dedi, Şeytan’ın işlerinden; şüphe yok ki o, insanı apaçık sapıklığa sevkeden bir düşman
-(Musa) Halkının haberi olmadığı bir zamanda şehre girdi, orda kavga etmekte olan iki adam buldu; bu kendi taraftarlarından, şu da düşmanlarından. Derken taraftarlarından olan, düşmanlarından olana karşı ondan yardım istedi. Bunun üzerine ona bir yumruk attı ve işini bitiriverdi. (Sonra da:) ‘Bu şeytanın işindendir; o, gerçekten açıkca saptırıcı bir düşmandır’ dedi
-Halkının habersiz olduğu bir sırada kente girdi. Orada iki adam buldu, dövüşüyorlardı. Bu, Musa’nın halkından, şu da düşmanlarından. Kendi halkından olan, düşmanından olana karşı Musa’dan yardım istedi. Musa ona bir yumruk indirip işini bitirdi. Dedi: “Bu yaptığım, şeytanın amelindendir. İnsanı saptıran açık bir düşmandır o.”

Musa bir gün haber vermeden şehre dolaşmaya çıktı. Kavga eden iki adam gördü. Biri İsrail oğullarından diğeri firavun taraftarındandı. Kendisinden olan Musa’dan yardım istedi. Musa bir yumruk attı, adam öldü. Musa üzüldü, şeytan işi bir şey yaptım dedi.

16-Kâle rabbi innî zalemtu nefsî faġfir lî feġafera leh(u)(c) innehu huve-lġafûru-rrahîm(u)
-Rabbim dedi, ben kendime zulmettim, sen yarlıga beni ve mabudu, onu yarlıgadı; şüphe yok ki o, suçları örter, rahimdir
-Dedi ki: ‘Rabbim, gerçekten, kendi nefsime zulmettim, artık beni bağışla.’ Böylece (Allah) onu bağışladı. Şüphesiz. O, bağışlayandır, esirgeyendir
-Rabbim, öz benliğime zulmettim, beni affet” diye yakardı da Allah onu affetti. Gafur O’dur, Rahim O’dur.

Rabbim ben nefsime zulmettim, beni affet diye yalvardı. Allah affetti. O, Affeden ve esirgeyendir.

17-Kâle rabbi bimâ en’amte ‘aleyye felen ekûne zahîran lilmucrimîn(e)
-Rabbim dedi, beni nimetlendirdiğin şeylerle mücrimlere kesin olarak arka olmayacağım artık.
-Dedi ki: ‘Rabbim, bana verdiğin nimetler adına, artık suçlu günahkarlara destekçi olmayacağım.’
-Dedi: “Rabbim, bana lütfettiğin nimete yemin ederim ki, bir daha suçlulara arka çıkmayacağım.”

Rabbim dedi, bir daha asla bu kuvvetimi suçlular için kullanmayacağım.

18-Feasbeha fî-lmedîneti â-ifen yeterakkabu fe-iżâ-lleżî-stensarahu bil-emsi yestasriuh(u)(c) kâle lehu mûsâ inneke leġaviyyun mubîn(un)
-Korkarak, gözleyip bekleyerek şehirde sabahladı, derken dün kendisinden yardım isteyen, gene birisiyle çekişmedeydi ve gene kendisinden yardım istedi. Musa da ona, şüphe yok ki dedi sen, apaçık bir azgınsın
-Böylece şehirde korku içinde (çevreyi) gözetleyerek sabahladı. Derken, bir de baktı ki, dün kendisinden yardım isteyen (kişi, bugün de) kendisine yardım için bağırıyor. Musa, ona dedi ki: ‘Sen açıkca bir azgınsın
-Kentte, korku içinde sabahladı, göz-kulak kesiliyordu. Bir de baktı ki, dün ondan yardım isteyen adam yine onu yardıma çağırıyor. Musa ona dedi ki: “Anlaşıldı sen, tam azmış bir adamsın.”

Korktu eve gitmedi, şehirde sabahladı. Yardım isteyen adamı tekrar gördü. Yine kavga ediyordu, yine yardıma çağırdı. Sen azgın birisisin sana yardım yok dedi.

19-Felemmâ en erâde en yebtişe billeżî huve ‘aduvvun lehumâ kâle yâ mûsâ eturîdu en taktulenî kemâ katelte nefsen bil-ems(i)(s) in turîdu illâ en tekûne cebbâran fî-l-ardi vemâ turîdu en tekûne mine-lmuslihîn(e)
-Kendilerine düşman olanı tutmak isteyince öbürü, Musa’yı kendi aleyhinde sanıp ey Musa dedi, dün birini öldürdüğün gibi beni de öldürmek istiyorsun galiba; sen, yeryüzünde mutlaka bir cebbar olmak istiyor, ara buluculardan olmayı hiç dilemiyorsun
-Sonunda ikisinin de düşmanı olan (adam)ı yakalamak isterken (adam ona) dedi ki: ‘Ey Musa dün birini öldürdüğün gibi, bugün de beni mi öldürmek istiyorsun? Sen yeryüzünde yalnızca bir zorba olmak istiyorsun, ıslah edicilerden olmak istemiyorsun
-Musa, ikisinin de düşmanı olan adamı yakalamak isteyince o şöyle dedi: “Dün bir adam öldürdüğün gibi, bugün de beni mi öldürmek istiyorsun. Sen yeryüzünde zorba olmaktan başka birşey istemiyorsun. Barışseverlerden olmak gibi bir niyetin yok.”

Onu yakalamak isteyince, dün bir adam öldürdün bugün de benimi öldüreceksin dedi. Sen zorba olmak istiyorsun, barışçıl değilsin dedi.

20-Vecâe raculun min aksâ-lmedîneti yes’â kâle yâ mûsâ inne-lmelee ye/temirûne bike liyaktulûke faruc innî leke mine-nnâsihîn(e)
-Ve şehrin öte yanından koşa koşa birisi geldi de ey Musa dedi, ileri gelenler, seni öldürmek için birbirleriyle görüşüp danışmadalar, hemen çık git, şüphe etme ki ben sana öğüt verenlerdenim
-Şehrin öbür yakasından bir adam koşarak gelip dedi ki: ‘Ey Musa, önde gelenler, seni öldürmek konusunda aralarında görüşmektedirler, artık çık git; gerçekten ben sana öğüt verenlerdenim
-Şehrin öbür ucundan bir adam koşarak geldi. Dedi: “Ey Musa, kentin ileri gelenleri seni öldürmeyi planlıyorlar. Çık buradan. Ben sana öğüt verenlerdenim.”

Koşarak gelen bir adam, Musa kaç, askerler seni yakalayıp öldürmeye geliyorlar dedi.

21-Fearace minhâ â-ifen yeterakkab(u)(s) kâle rabbi neccinî mine-lkavmi-zzâlimîn(e)
-Musa, korkarak, çekinip gözetleyerek şehirden çıktı ve Rabbim dedi, sen beni zalim topluluktan kurtar.
-Böylece oradan korku içinde (çevreyi) gözetleyerek çıkıp gitti: ‘Rabbim, zalimler topluluğundan beni kurtar’ dedi.
-Bunun üzerine Musa, oradan korka korka çıktı. Her yanı gözlüyordu. Şöyle yakardı: “Rabbim, beni şu zalimler topluluğundan kurtar.”

Musa oradan kaçtı. Rabbim beni kurtar diye yalvardı.

22-Velemmâ teveccehe tilkâe medyene kâle ‘asâ rabbî en yehdiyenî sevâe-ssebîl(i)
-Medyen tarafına yönelince de umarım ki dedi, Rabbim, beni doğru yola sevk eder.
-Medyen’e doğru yöneldiğinde de: ‘Umarım Rabbim, beni doğru bir yola yöneltip iletir’ dedi.
-Medyen tarafına yönelince şöyle dedi: “Umarım Rabbim beni istabetli bir yola kılavuzlar.”

Medyen tarafına gitti. Rabbim beni doğru yola yönelt diye dua etti.

23-Velemmâ verade mâe medyene vecede ‘aleyhi ummeten mine-nnâsi yeskûne vevecede min dûnihimu-mraeteyni teżûdân(i)(s) kâle mâ atbukumâ(s) kâletâ lâ neskî hattâ yusdira-rri’â/(u)(s) ve ebûnâ şeyun kebîr(un)
-Medyen suyuna varınca orada, hayvanlarını sulayan bir bölük halk gördü. Gerilerinde de iki kadın vardı, onlar, hayvanlarını sudan menediyorlardı. Musa, ne yapıyorsunuz, niçin hayvanlarınızı sulamıyorsunuz deyince dediler ki çobanlar gidinceye dek biz, hayvanlarımızı sulayamıyoruz ve babamız da pek ihtiyar bir adam.
-Medyen suyuna vardığı zaman, su almakta olan bir insan topluluğu buldu. Onların gerisinde de (hayvanları su başına götürmekten çekinen) iki kadın buldu. Dedi ki: ‘Bu durumunuz ne?’ ‘Çobanlar sürülerini sulamadıkça, biz sürülerimizi sulayamayız; babamız, yaşı ilerlemiş bir ihtiyardır.’ dediler
-Medyen suyuna ulaştığında, su başında halktan bir grup gördü. Hayvanlarını suluyorlardı. Biraz ötelerinde çekingen bir halde duran iki kadın fark etti. “Derdiniz nedir?” dedi. “Şu çobanlar çekilip gidinceye kadar biz hayvanlarımızı sulamayız. Üstelik babamız da ileri yaşta bir ihtiyardır.” dediler.

Medyen de suyun başında hayvanlarını sulayan insanlar gördü, iki kadın kenarda üzgün bekliyorlardı. Niye üzgünsünüz dedi. Bizde hayvanlarımızı sulayacağız ama bu çobanlar burada iken yapamıyoruz. Babamızda ihtiyar, buraya gelemiyor dediler.

24-Fesekâ lehumâ śümme tevellâ ilâ-zzilli fekâle rabbi innî limâ enzelte ileyye min ayrin fakîr(un)
-Musa, onların hayvanlarına su verdi, sonra da bir gölgeye çekilip Rabbim dedi, bana, hayra ait ne indirdiysen, ne lütufta bulunduysan şüphe yok ki hepsine de muhtacım ben.
-Hemencecik sürülerini suladı, sonra yine gölgeye çekilerek dedi ki: ‘Rabbim, doğrusu bana indirdiğin her hayra muhtacım
-Bunun üzerine Musa, onların sulama işini yaptı. Sonra gölgeye çekilip şöyle dedi: “Rabbim, bana indireceğin her nimeti bekleyen bir çaresizim.”

Musa onların sürülerini suladı. Sonra ağaç altında rabbine yalvardı. Allah’ım çok çaresizim, senden gelecek her türlü yardıma ihtiyacım var diye yakardı.

(rabbi innî limâ enzelte ileyye min ayrin fakîrun. Çaresizlerin, fakirlerin duası)

25-Fecâet-hu ihdâhumâ temşî ‘alâ-stihyâ-in kâlet inne ebî yed’ûke liyecziyeke ecra mâ sekayte lenâ(c) felemmâ câehu vekassa ‘aleyhi-lkasasa kâle lâ teaf(s) necevte mine-lkavmi-zzâlimîn(e)
-Derken o iki kadının biri, utanarak ona geldi de babam dedi, hayvanlarımızı suladığından dolayı seni mükafatlandırmak için çağırıyor. Musa, ona gidip başından geçenleri anlatınca o, korkma dedi, zalim topluluktan kurtuldun
-Çok geçmeden, o iki (kadın)dan biri, (utana utana) yürüyerek ona geldi. ‘Babam, bizim için sürüleri sulamana karşılık sana mükafaat vermek üzere seni davet etmektedir.’ dedi. Bunun üzerine ona gelip de olup bitenleri anlatınca o: ‘Korkma’ dedi. ‘Zalimler topluluğundan kurtulmuş oldun.’
-Tam o sırada kadınlardan biri utangaç bir tavırla yürüyerek ona geldi. Dedi: “Babam, bizim için yaptığın sulamaya karşılık sana birşeyler vermek üzere seni çağırıyor.” Musa gelip ihtiyara hikayeyi anlatınca, o dedi ki: “Korkma, artık zalimler topluluğundan kurtuldun.”

Kadınlardan bir tanesi ona gelerek babasının onu çağırdığını söyledi, Musa gidip o ihtiyara başından geçenleri anlattı. Korkma dedi sen zalimler topluluğundan kurtuldun, artık emniyettesin.

26-Kâlet ihdâhumâ yâ ebeti-ste/cirh(u)(s) inne ayra meni-ste/certe-lkaviyyu-l-emîn(u)
-O iki kızın biri de babacığım dedi, onu ücretle tut, şüphe yok ki ücretle tutacağın adamların en hayırlısı, en emini bu.
-O (kadın)lardan biri dedi ki: ‘Ey babacığım, onu ücretli olarak tut; çünkü ücretle tuttuklarının en hayırlısı gerçekten o kuvvetli, güvenilir (biri)dir.’
-Kadınlardan biri şöyle dedi: “Babacığım, ücretle tut onu. Her halde ücretle çalıştırdıklarının en hayırlısı olacak; güçlü, güvenilir biri.”

Kadınlardan biri babasına onu işe almasını söyledi. Emin güvenilir birisine benziyor dedi.

27-Kâle innî urîdu en unkihake ihdâ-bneteyye hâteyni ‘alâ en te/curanî śemâniye hicec(in)(s) fe-in etmemte ‘aşran femin ‘indik(e)(s) vemâ urîdu en eşukka ‘aleyk(e)(c) setecidunî in şâa(A)llâhu mine-ssâlihîn(e)
-Babası, Musa’ya dedi ki: Bana sekiz yıl hizmet edersen buna karşılık sana şu iki kızımdan birini vermek istiyorum; ama sen on yılı doldurursan bu da sana ait artık ve ben, sana zahmet ve meşakkat vermek istemem; Allah dilerse beni iyi kişilerden bulursun.
-(Babaları) Dedi ki: ‘Doğrusu ben, sekiz yıl bana hizmet etmene karşılık olmak üzere, şu iki kızımdan birini sana nikahlamak istiyorum; şayet on (yıl)a tamamlayacak olursan, artık o da senden. Ben sana zorluk çıkarmak istemem; beni de inşaallah salih olanlardan bulacaksın.
-İhtiyar dedi ki: “Bana sekiz yıl çalışman şartıyla şu iki kızımdan birini sana nikahlamak istiyorum. Eğer on yıla tamamlarsan, o da senden. Seni zora sürmek gibi bir niyetim yok. İnşallah beni, barış ve iyilik sever insanlardan bulacaksın.”

İhtiyar, benim için 8 sene çalışırsan bu iki kızımdan bir tanesini sana nikâhlarım. 10 sene kalırsan daha memnun olurum. Ondan sonra senin burada kalmanı şart koşamam. İnşallah beni de seversin ve iyi geçiniriz dedi. 

28-Kâle żâlike beynî ve beynek(e)(s) eyyemâ-l-eceleyni kadaytu felâ ‘udvâne ‘aley(ye)(s) va(A)llâhu ‘alâ mâ nekûlu vekîl(un)
-Musa, bu dedi, seninle benim aramda bir sözleşme. Hangi müddeti tamamlarsam tamamlayayım, demek bir haksızlık edilmeyecek bana ve Allah da şu sözlerimize tanık.
-(Musa) Dedi ki: ‘Bu, benimle senin aranda olan (bir antlaşma)dır. Bu durumda iki süreden hangisini yerine getirirsem, artık bana karşı bir haksızlık söz konusu olamaz. Allah söylediklerimize vekildir
-Musa dedi: “Bu seninle benim aramda. İki süreden hangisini tamamlasam bana kızıp darılmak yok. Allah, bizim şu konuştuğumuza Vekil’dir.”

Tamam dedi Musa. Bu sürelerden sonra gidersek buralardan bana kızma yok. Allah şahidimizdir.

29-Felemmâ kadâ mûsâ-l-ecele ve sâra bi-ehlihi ânese min cânibi-ttûri nâran kâle li-ehlihi-mkuśû innî ânestu nâran le’allî âtîkum minhâ biaberin ev ceżvetin mine-nnâri leallekum testalûn(e)
-Derken Musa, o müddeti bitirince ailesiyle yola düştü ve Tur tarafında bir ateş gördü. Âilesine, siz durun dedi, gerçekten de bir ateş görüyorum ben, gideyim de orada birisi varsa yoldan haber alayım, yahut da ısınmanız için bir kor getireyim size
-Böylelikle Musa, süreyi tamamlayıp ailesiyle birlikte yola koyulunca, Tur tarafında bir ateş gördü. Ailesine: ‘Durun, gerçekten bir ateş gördüm; umarım ondan ya bir haber ya da ısınmanız için bir kor parçası getiririm.’ dedi
-Musa süreyi bitirip ailesiyle yola çıkınca, Tur tarafında bir ateş fark etti. Ailesine dedi ki: “Bekleyin, bir ateş fark ettim. Belki ondan size bir haber getiririm, belki de bir ateş koru getiririm de ısınırsınız.”

Musa ve ailesi, süre bitince oradan ayrıldı. Yolda bir ateş gördü. Merak etti, hayırdır bu ateşin orada ne işi var diye düşündü, buralarda kimse yok. Ailesine, bekleyin gidip bakacağım, hayır ise, hayır alır gelirim, değilse bir ateş parçası alır gelirim ısınırsınız dedi.

30-Felemmâ etâhâ nûdiye min şâti-i-lvâdi-l-eymeni fî-lbuk’ati-lmubâraketi mine-şşecerati en yâ mûsâ innî ena(A)llâhu rabbu-l’âlemîn(e)
-Oraya gelince kutlu yerde bulunan vadinin sağ tarafındaki ağaçtan kendisine nida edildi: Ey Musa, şüphe yok ki ben, alemlerin Rabbi Allah’ım.
-Derken oraya geldiğinde, o kutlu yerdeki vadinin sağ yanında olan bir ağaçtan: ‘Ey Musa, Alemlerin Rabbi olan Allah benim;’ diye seslenildi.
-Oraya vardığında o bereketli toprak parçasındaki vadinin sağ tarafından, bir ağaçtan şöyle seslenildi: “Ey Musa! Âlemlerin Rabbi Allah benim, ben!”

Orada bir vadi vardı, onun sağ tarafından bir ağaçtan ses geldi. Ey Musa, âlemlerin rabbi olan Allah’ım ben diye.

(Bir adım sonra Musa sıçrama yapıp zaman ve mekân değiştirdi, kutsal vadi Tuva’ya geçti))

31-Veen elki ‘asâk(e)(s) felemmâ raâhâ tehtezzu keennehâ cânnun vellâ mudbiran velem yu’akkib(c) yâ mûsâ akbil velâ teaf(s) inneke mine-l-âminîn(e)
-Ve at sopanı yere. Musa, sopayı, bir yılan gibi kıvranıyor görünce geri döndü ve bir daha da oraya gelmemek istedi. Rab, ey Musa dedi, gel ve korkma, şüphe yok ki sen, emniyete erenlerdensin
-‘Asanı bırak.’ (Attıktan hemen sonra) onun şimdi bir yılan gibi hareket ettiğini görünce, arkasına dönüp bakmaksızın kaçmaya başladı. ‘Ey Musa, dön ve korkma. Şüphesiz güvendesin
-“Asanı at!” Asanın çevik bir yılan gibi titreyip kıvrıldığını görünce gerisin geri döndü; arkaya bile bakmadı. “Geri dön ey Musa, korkma! Güven içinde olanlardansın.”

Asanı at yere dedik, asasının sürünen bir yılan olduğunu görünce korktu, kaçmaya başladı. Korkma ya Musa, sen korkma gel, korunanlardansın dedik.

32-Usluk yedeke fî ceybike taruc beydâe min ġayri sû-in vadmum ileyke cenâhake mine-rrahb(i)(s) feżânike burhânâni min rabbike ilâ firavne vemele-ih(i)(c) innehum kânû kavmen fâsikîn(e)
-Elini koynuna koy da bir hastalık yüzünden olmaksızın bembeyaz, parılparıl parlar bir halde çıksın, korkudan yanlarına düşen ellerini kavuştur göğsüne; bu iki şey, Rabbinden, Firavun’a ve ileri gelen adamlarına iki kesin delil; şüphe yok ki onlar, buyruktan çıkmış bir topluluktur.
-‘Elini koynuna sok, kusursuz olarak bembeyaz çıksın. Ve (her türlü) dehşetten yana kanatlarını kendine doğru çek. İşte bunlar, senin Rabbinden Firavun ve önde gelen adamlarına iki kesin-kanıt (mucize)dır. Gerçekten onlar, fasık bir topluluktur.
-Elini koynuna sok, lekesiz-bembeyaz çıkıversin. Korkudan açılan kollarını kendine çek. İşte bunlar, Firavun ve kodamanlarına karşı Rabbinden sana güçlü iki kanıt. Firavun ve yardakçıları yoldan çıkmış bir güruhtur.”

Elini koynuna sok ve çıkar, elin parlayan beyaz bir ışık olsun.  Korkma, şimdi kollarını bağla düzelsin, bu mucizeler ile Firavun ve adamlarına git. Onlar yoldan çıkmış bir topluluktur.

33-Kâle rabbi innî kateltu minhum nefsen feeâfu en yaktulûn(i)
-Musa, Rabbim dedi, ben onlardan birisini öldürdüm, korkarım, beni öldürürler.
-Dedi ki: ‘Rabbim, gerçekten onlardan bir kişi öldürdüm, beni öldürmelerinden korkuyorum
-Musa dedi: “Rabbim, ben onlardan birini katlettim, bu yüzden beni öldürürler diye korkuyorum.”

Musa, rabbim dedi, ben bir katilim, onlar beni yakalarlarsa öldürürler dedi.

34-Veeî hârûnu huve efsahu minnî lisânen feersilhu me’iye rid-en yusaddikunî(s) innî eâfu en yukeżżibûn(i)
-Ve kardeşim Harun, dil bakımından benden daha fasih, onu da benimle beraber gönder de bana yardım etsin, gerçeklesin beni, çünkü ben yalanlamalarından korkmaktayım.
-‘Ve kardeşim Harun; dil bakımından o benden daha düzgün konuşmaktadır, onu da benimle birlikte bir yardımcı olarak gönder, beni doğrulasın. Çünkü onların beni yalanlamalarından korkuyorum
-“Kardeşim Harun var ya, o benden lisanca daha etkilidir / benden daha güzel konuşur. Onu da benimle yardımcı olarak gönder ki beni tasdiklesin; beni yalanlamalarından korkuyorum.”

Kardeşim Harun’da benimle gelsin. Onun konuşması benden düzgündür, hem bana şahit olur. Tek başıma beni yalanlayabilirler.

35-Kâle seneşuddu ‘adudeke bi-eîke venecalu lekumâ sultânen felâ yasilûne ileykumâ(c) bi-âyâtinâ entumâ vemeni-ttebeakumâ-lġâlibûn(e)
-Kardeşinle dedi, kolunu kuvvetlendireceğiz ve size öylesine bir kuvvet vereceğiz ki delillerimiz sayesinde size hiçbir fenalıkta bulunamayacaklar; siz ve size uyanlar, üstünsünüz.
-(Allah) Dedi ki: ‘Pazunu kardeşinle pekiştirip güçlendireceğiz; sizin ikinize de öyle bir ‘güç ve yetki’ vereceğiz ki, ayetlerimiz sayesinde size erişemeyecekler. Siz ve size uyanlar galip olanlarsınız
-Allah buyurdu: “Pazunu kardeşinle kuvvetlendireceğiz; size öyle bir güç / kanıt vereceğiz ki size ulaşamayacaklar. Ayetlerimize yemin olsun ki, siz ve size uyanlar, galip gelenler olacaksınız.”

Peki dedi Allah, Kardeşinle sana güç katacağız. Size dokunamayacaklar sonunda siz galip geleceksiniz.

36-Felemmâ câehum mûsâ bi-âyâtinâ beyyinâtin kâlû mâ hâżâ illâ sihrun mufteran vemâ semi’nâ bihâżâ fî âbâ-inâ-l-evvelîn(e)
-Musa, apaçık delillerimizle onlara gelince bu, uydurma bir büyüden başka bir şey değil, gelip geçmiş atalarımız zamanında böyle bir şey duymadık biz dediler.
-Musa, onlara apaçık ayetlerimizle geldiği zaman: ‘Bu, düzüp uydurulmuş bir büyüden başkası değildir. Biz geçmiş atalarımızdan bunu işitmemiştik’ dediler.
-Bunun ardından Musa onlara açık-seçik ayetlerimizi getirdiğinde onlar şöyle dediler: “Uydurulmuş bir büyüden başkası değil bu. İlk atalarımız arasında bunu hiç duymadık.”

Musa onlara mesajlarımızla gidince, biz atalarımızdan böyle bir tanrı duymadık dediler. Yaptığınız da büyüden başka bir şey değil.

37-Vekâle mûsâ rabbî a’lemu bimen câe bilhudâ min ‘indihi vemen tekûnu lehu ‘âkibetu-ddâr(i)(s) innehu lâ yuflihu-zzâlimûn(e)
-Musa dedi ki: Kim hidayetle gelmiştir onun katından ve yurdun sonu, kimin için daha hayırlı olacak, bunu Rabbim, daha iyi bilir; şüphe yok ki zalimler, kurtulmazlar muratlarına ermezler.
-Musa dedi ki: ‘Rabbim, kimin kendisinden bir hidayetle geldiğini ve bu (dünya) yurdun(un) sonucunun kime ait olacağını daha iyi bilir. Gerçekten zulmedenler, felah bulmazlar.’
-Musa dedi ki: “Katından kimin hidayet getirdiğini ve bu yurdun, sonunda kimin olacağını Rabbim daha iyi bilir. Şu bir gerçek ki zalimler iflah etmezler.”

Musa, kimin haklı kimin haksız olduğunu ve sonunda kimin hükmü geçeceğini rabbim daha iyi bilir dedi.

38-Vekâle fir’avnu yâ eyyuhâ-lmeleu mâ ‘alimtu lekum min ilâhin ġayrî feevkid lî yâ hâmânu ‘alâ-ttîni fec’al lî sarhan le’allî ettali’u ilâ ilâhi mûsâ ve-innî leezunnuhu mine-lkâżibîn(e)
-Ve Firavun, ey ileri gelenler dedi, ben, benden başka bir mabudunuz olduğunu bilmiyorum. Ey Haman, balçığa bir ateş yak da tuğla yap bana ve yüksek bir köşk kur, belki oraya çıkar, Musa’nın mabudunu anlarım ve gene de şüphe yok ki ben yalancılardan sanıyorum onu.
-Firavun dedi ki: ‘Ey önde gelenler, sizin için benden başka ilah olduğunu bilmiyorum. Ey Haman, çamurun üstünde bir ateş yak da, bana yüksekçe bir kule inşa et, belki Musa’nın ilahına çıkarım çünkü gerçekten ben onu yalancılardan (biri) sanıyorum.
-Firavun dedi: “Ey seçkinler topluluğu! Ben sizin için benden başka bir tanrı tanımıyorum. Ey Haman! Benim için çamurun üzerinde ocağı yakıp bana bir kule yap ki Musa’nın tanrısına ulaşayım. Aslında ben onun yalancılardan olduğunu sanıyorum.”

Ey ileri gelenler, sizin için benden başka bir ilah bilmiyorum. Ey Haman, sende benim için bir kule yap oradan Musa’nın tanrısına ulaşayım. (Piramit yap, kendi tanrılarının gelip onları canlandıracağına inanıyorlardı, bakalım oradan beni kim canlandıracak) diye dalga geçti. Onun yalancı olduğunu sanıyorum dedi.

39-Vestekbera huve vecunûduhu fî-l-ardi biġayri-lhakki vezannû ennehum ileynâ lâ yurce’ûn(e)
-O da, askerleri de yeryüzünde haksız yere ululanmaya kalkıştılar ve şüphe yok ki dönüp tapımıza gelmeyecekler sandılar kendilerini.
-O ve askerleri, yeryüzünde haksız yere büyüklendiler ve gerçekten bize döndürülmeyeceklerini sandılar.
-O ve orduları yeryüzünde haksız yere büyüklük tasladılar ve sandılar ki, bize döndürülmeyecekler.

O ve orduları haksız yolda idiler, ahirette bize döneceklerini zannetmiyorlardı.

(Çünkü kendi tanrıları gökten gelip onları canlandıracaktı, öyle inanıyorlardı)

40-Feeażnâhu vecunûdehu fenebeżnâhum fî-lyem(mi)(s) fenzur keyfe kâne ‘âkibetu-zzâlimîn(e)
-Biz de hem onu, hem askerini helak ettik, onları suya boğduk; artık bak da gör, zalimlerin sonucu ne olmuş.
-Bunun üzerine, onu ve askerlerini tutup suya attık. Böylelikle zulmedenlerin nasıl bir sona uğradıklarına bir bak.
-Biz de onu ve askerlerini yakalayıp hepsini suyun içine fırlattık. Bak, nasıl oldu zalimlerin sonu!

En sonunda zalimliklerinin sonucu olarak hepsi suda boğuldu. Zaten zalimlerin sonu hep kötü olur.

41-Vece’alnâhum e-immeten yed’ûne ilâ-nnâr(i)(s) veyevme-lkiyâmeti lâ yunsarûn(e)
-Ve onları, halkı ateşe çağıran rehberler yaptık ve kıyamet günü de yardım edilmez onlara.
-Biz, onları ateşe çağıran önderler kıldık; kıyamet günü yardım görmezler
-Biz onları, ateşe çağıran önderler yapmıştık. Kıyamet günü yardım göremeyeceklerdir.

Biz onları insanları kötü yola sürükleyenler için örnek yaptık. Öbür dünyada kimse onlara yardım etmek istemeyecek.

42-Veetba’nâhum fî hâżihi-ddunyâ la’ne(ten)(s) veyevme-lkiyâmeti hum mine-lmekbûhîn(e)
-Ve şu dünyada artlarından lanet ettik onlara ve kıyamet günü de onlar, çirkin bir azaba uğrayanlara katılacaklar
-Bu dünya hayatında arkalarına lanet düşürdük; kıyamet gününde de, ‘kendilerinden nefret edilen ve çirkinleştirilmiş’ olanlardır
-Bu dünya hayatında da arkalarına bir lanet taktık. Kıyamet günü onlar, çirkinleştirilenler arasında olacaklar.

Bu dünyada onlar daima lanetle anılacak ve kıyamet günü ise onlar nursuzlar arasında olacaktır.

43-Velekad âteynâ mûsâ-lkitâbe min ba’di mâ ehleknâ-lkurûne-l-ûlâ besâ-ira linnâsi vehuden verahmeten le’allehum yeteżekkerûn(e)
-Ve andolsun ki gelip geçen eski çağlardaki ümmetleri helak ettikten sonra öğüt alsınlar, ibret alsınlar diye insanlara cangözleri, hidayet ve rahmet olarak Musa’ya kitap verdik
-Andolsun, ilk nesilleri yıkıma uğrattıktan sonra, Musa’ya, insanlar için (gözleri hikmetle açıp aydınlatacak) basiretler, hidayet ve rahmet olmak üzere Kitap verdik. Umulur ki öğüt alıp-düşünürler diye
-Andolsun biz, ilk nesilleri helak ettikten sonra Musa’ya Kitap’ı; insanlar için basiretler, kılavuz ve rahmet olarak verdik ki, düşünüp öğüt alabilsinler.

O zalim topluluk boğulduktan sonra, gelecek nesiller için biz Musa’ya aydınlatıcı, bilgi dolu Kitap verdik.

44-Vemâ kunte bicânibi-lġarbiyyi iż kadaynâ ilâ mûsâ-l-emra vemâ kunte mine-şşâhidîn(e)
-Ve Musa’ya o emri verip takdirimizi yerine getirdiğimiz zaman sen, ne batı tarafındaydın, ne de görüyordun onu.
-Musa’ya o işi (ilahi vahyi verip) gerçekleştirdiğimiz zaman, sen (Tur’un) batı yanında değildin ve (buna) şahid olanlardan da değildin.
-Biz Musa’ya o emri vahyettiğimizde, sen batı tarafında değildin; olayı izleyenlerden de değildin.

Biz Musa’ya o kitabı verdiğimizde sen orada değildin. Şahitte olamazsın, daha doğmamıştın.

 

45-Velâkinnâ enşe-nâ kurûnen fetetâvele ‘aleyhimu-l’umur(u)(c) vemâ kunte śâviyen fî ehli medyene tetlû ‘aleyhim âyâtinâ velâkinnâ kunnâ mursilîn(e)
-Fakat biz, Musa’dan sonra da nice nesiller meydana getirdik de ömürleri uzayıp gitti onların ve sen, Medyen halkı içinde oturup ayetlerimizi onlardan okumak suretiyle de bellemedin, fakat biziz onları gönderen
-Ancak biz birçok nesiller inşa ettik de onların üzerinde (nice) ömür(ler) uzayıp geçti. Ve sen Medyen halkı içinde yaşayıp da ayetlerimizi onlardan okuyarak öğrenmiş değilsin. Ancak (bu bilgileri sana) gönderen biziz.
-Ancak biz, birçok nesil oluşturduk da bunlar üzerinden ömürler akıp gitti. Sen Medyen halkı içinde oturarak onlara ayetlerimizi okuyor değildin. Biz, peygamberler gönderiyoruz, hepsi bu.

Ondan sonra birçok nesiller geçip gitti. Sen Medyen halkı ile de oturup, onlardan bu bilgileri öğrenmiş de değilsin. Resuller (bilge adamlar) sayesinde bu hikâyeler, nesillerden nesillere aktarılıyor.

46-Vemâ kunte bicânibi-ttûri iż nâdeynâ velâkin rahmeten min rabbike litunżira kavmen mâ etâhum min neżîrin min kablike le’allehum yeteżekkerûn(e)
-Nida ettiğimiz zaman Tur tarafında da değildin; fakat senden önce kendilerine bir peygamber gelmeyen topluluğu, belki ibret alırlar, öğüt dinlerler diye korkutmak için Rabbinden bir rahmet olarak gönderildin.
-(Musa’ya) Seslendiğimiz zaman da, sen Tur’un yanında değildin. Ancak Rabbinden bir rahmet olmak üzere senden önce kendilerine bir uyarıcı gelmemiş olan bir kavmi uyarman için (gönderildin). Umulur ki öğüt alıp düşünürler diye.
-Ve sen, biz seslendiğimizde Tur tarafında da değildin. Sen, senden önce kendilerine uyarıcı gelmemiş bir toplumu uyarmak için Rabbinden bir rahmetsin. Bu sayede onların düşünüp öğüt almaları umuluyor.

Sen biz Musa ile konuşurken Tur tarafında da değildin. Senden önce bir uyarıcının gelmediği bu toplumu uyarmak için geldin. Onların buradaki manaları anlayıp öğüt alacaklarını diliyoruz.

47-Velevlâ en tusîbehum musîbetun bimâ kaddemet eydîhim feyekûlû rabbenâ levlâ erselte ileynâ rasûlen fenettebi’a âyâtike venekûne mine-lmu/minîn(e)
-Onlara, elleriyle hazırladıkları bir felaket gelip çatsaydı Rabbimiz derlerdi, bize bir peygamber gönderseydin de delillerine uysaydık ve inananlara katılsaydık.
-Kendi ellerinin öne sürdükleri dolayısıyla, onlara bir musibet isabet ettiğinde: ‘Rabbimiz, bize de bir elçi gönderseydin de böylece senin ayetlerine uysaydık ve mü’minlerden olsaydık’ diyecek olmasalardı (seni göndermezdik).
-Kendi ellerinin önden hazırladıkları yüzünden başlarına bir musibet geldiğinde hemen şöyle diyorlar: “Rabbimiz, bize bir resul gönderseydin de senin ayetlerine uyup müminlerden olsaydık ne olurdu!”

İnsanlar başlarına kendi yüzünden belalar gelince,  Rabbimiz niye bize de bir resul göndererek uyarmadın derler.

48-Felemmâ câehumu-lhakku min ‘indinâ kâlû levlâ ûtiye miśle mâ ûtiye mûsâ(c) eve lem yekfurû bimâ ûtiye mûsâ min kabl(u)(s) kâlû sihrâni tezâherâ ve kâlû innâ bikullin kâfirûn(e)
-Fakat katımızdan o gerçek gelince de Musa’ya verilen mucizeler gibi mucizeler verilseydi ona derler; önce Musa’ya verilen mucizeleri de inkar edip iki büyü, birbirini desteklemede bunlar demediler mi ve şüphesiz biz, hepsini de inkar ediyoruz demediler mi?
-Fakat onlara kendi katımızdan hak geldiği zaman: ‘Musa’ya verilenlerin bir benzeri buna verilmeli değil miydi?’ dediler. Onlar, daha önce Musa’ya verilenleri inkar etmemişler miydi? ‘İki büyü birbirine arka çıktı’ dediler. Ve: ‘Gerçekten biz hepsini inkar edenleriz’ dediler
-Fakat hak, katımızdan kendilerine geldiğinde şöyle dediler: “Musa’ya verilenin aynısı buna da verilseydi ya!” Bunlar daha önce Musa’ya verileni inkar etmemişler miydi? Şöylde demişlerdi: “Birbirini destekleyen iki büyü / sırt sırta vermiş iki büyücü.” Ve dediler: “Biz bunların ikisine de inanmıyoruz.”

Resul göndererek uyarsaydık, niye Musa gibi mucize getirmedi derler. Mucize de getirseydik bunlar çalışılmış bir büyü derler. Musa’ya verileni de inkâr etmişlerdi. Sizde inanmazdınız. İnansanız bile inanmak istemezdiniz.

49-Kul fe/tû bikitâbin min ‘indi(A)llâhi huve ehdâ minhumâ ettebi’hu in kuntum sâdikîn(e)
-De ki: Şu iki kitaptan daha fazla doğru yola sevkeden bir kitap getirin doğru söylüyorsanız, getirin de uyayım ona.
-De ki: ‘Eğer doğruysanız, bu durumda Allah katından bu ikisinden (Musa’ya indirilen Tevrat ve bana indirilen Kur’an’dan) daha doğru olan bir kitap getirin de, ona uymuş olayım
-De ki: “Eğer doğru sözlü iseniz, Allah katından, bu ikisinden daha aydınlık bir kitap getirin, ben ona uyayım.”

Ya Muhammed deki, bu Tevrat’tan ve Kuran’dan daha doğru bir kitap getirin bende ona uyayım.

50-Fe-in lem yestecîbû leke fa’lem ennemâ yettebi’ûne ehvâehum(c) vemen edallu mimmeni-ttebe’a hevâhu biġayri huden mina(A)llâh(i)(c) inna(A)llâhe lâ yehdî-lkavme-zzâlimîn(e)
-Bunu kabul etmezlerse artık bil ki onlar, ancak kendi dileklerine uyuyorlar ve Allah’ın hidayetini bırakıp kendi dileğine uyan kişiden daha sapık kimdir ki? Şüphe yok ki Allah, zalim topluluğu doğru yola sevketmez.
-Buna rağmen sana icabet etmeyecek olurlarsa, artık bil ki, onlar, gerçekten kendi heva (istek ve tutku)larına uymaktadırlar. Oysa Allah’tan bir kılavuz (doğru yol gösterici) olmaksızın, kendi istek ve tutkularına (hevasına) uyandan daha sapık kimdir? Şüphesiz Allah zulmeden bir kavme hidayet vermez
-Bunun üzerine sana cevap veremezlerse bil ki, onlar sadece iğreti arzularına uyuyorlar. Allah’tan bir kılavuzluk olmaksızın, kendi arzusuna uyandan daha sapık kim vardır. Allah, zalimler topluluğunu hidayete erdirmez.

Hala sana cevap vermezlerse bil ki, onlar kendi arzularının dışında bir şey kabul etmek istemiyorlar. Bundan daha zalimce ne olabilir. Arzularından başka bir şey kabul etmeyenler hiçbir zaman doğru yolu bulamazlar.

51-Velekad vassalnâ lehumu-lkavle le’allehum yeteżekkerûn(e)
-Ve andolsun öğüt alsınlar diye sözü, birbiri ardınca ayetayet ulayıp indirmedeyiz.
-Andolsun, biz öğüt alıp-düşünsünler diye, sözü birbiri ardınca dizip-indirdik.
-Yemin olsun, biz onlar için sözü artarda getirdik ki, düşünüp öğüt alabilsinler.

Dikkat ederseniz biz ayetlerimizi açıklayarak, sorularınıza cevaplar vererek, indirdik. Düşünerek ve dikkatli okursanız anlamadığınız yer kalmaz ama arzunuz bu değil.

52-Elleżîne âteynâhumu-lkitâbe min kablihi hum bihi yu/minûn(e)
-Bundan önce kendilerine kitap verdiklerimiz, inanıyorlar buna.
-Bu (Kur’an)dan önce, kitap verdiklerimiz buna inanmaktadırlar
-Ondan önce kendilerine kitap verdiklerimiz, ona da iman ederler.

Daha önce kendilerine kitap gelen bilim adamları, anlattıklarımızın doğruluğunu biliyorlar. Onlar arzularının peşinde değil gerçeğin peşindeydiler.

53-Ve-iżâ yutlâ ‘aleyhim kâlû âmennâ bihi innehu-lhakku min rabbinâ innâ kunnâ min kablihi muslimîn(e)
-Onlara okundu mu inandık ona diyorlar, şüphe yok ki o, Rabbimizden gelen bir gerçek, bundan önce de gerçeğe teslim olmuştuk biz.
-Onlara okunduğu zaman: ‘Biz ona inandık, gerçekten o, Rabbimizden olan bir haktır, şüphesiz biz bundan önce de müslümanlar idik’ derler.
-O, onlara okunduğu zaman şöyle derler: “İnandık buna, Rabbimizden gelmiş haktır o. Biz, ondan önce de müslümanlardık.”

Bu anlattığım bilgileri onlar duydukları zaman, bu Allah’ın koyduğu kuraldır derler. Biz her zaman rabbimize ne derse teslim olmuşuz.

54-Ulâ-ike yu/tevne ecrahum merrateyni bimâ saberû veyedraûne bilhaseneti-sseyyi-ete vemimmâ razeknâhum yunfikûn(e)
-İşte onlardır ki mükafatları iki kat verilir onlara sabrettiklerinden dolayı ve onlar, iyilikle giderirler kötülüğü ve kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden bir kısmını yoksullara harcarlar.
-İşte onlar; sabretmeleri dolayısıyla ecirleri iki defa verilir ve onlar kötülüğü iyilikle uzaklaştırıp kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak ederler.
-İşte böylelerine ödülleri, sabrettikleri için iki kez verilir. Onlar, kötülüğü güzellikle karşılayıp savarlar. Ve onlar, kendilerine sunduğumuz rızıktan infak ederler.

İşte onlar musibetleri sabırla def ederler. Onlara yapılan kötülükleri de güzellikle def ederler. Sahip olduklarından (ilminden) insanlara dağıtırlar.

55-Ve-iżâ semi’û-llaġve a’radû ‘anhu ve kâlû lenâ a’mâlunâ velekum a’mâlukum selâmun ‘aleykum lâ nebteġî-lcâhilîn(e)
-Ve onlar, kötü ve çirkin söz duyunca yüz çevirirler ve bizim yaptıklarımız derler, bize ait, sizin yaptıklarınız size, esenlik size, biz bilgisizleri dilemez, sevmeyiz.
-‘Boş ve yararsız sözü’ işittikleri zaman ondan yüz çevirirler ve: ‘Bizim yapıp-ettiklerimiz bizim, sizin yapıp-ettikleriniz sizindir; size selam olsun, biz cahilleri benimsemeyiz’ derler
-Boş lakırdıyı duyduklarında, ondan yüz çevirir şöyle derler: “Bizim amellerimiz bize, sizin amelleriniz size. Selam olsun hepinize. Biz cahilleri önemsemeyiz.”

İlmi sadece kendi emelleri için kullananları sevmezler. Size kolay gelsin derler. Bir ilmi sadece kendi çıkarına kullanmak, başkalarına öğretmemek (infak etmemek) cahilliktir, aptallıktır derler.

56-İnneke lâ tehdî men ahbebte velâkinna(A)llâhe yehdî men yeşâ(u)(c) vehuve a’lemu bilmuhtedîn(e)
-Şüphe yok ki sen, sevdiğini doğru yola sevkedemezsin ve fakat Allah, dilediğini doğru yola sevk eder ve odur hidayete erecekleri daha iyi bilen.
-Gerçek şu ki, sen, sevdiğini hidayete erdiremezsin, ancak Allah, dilediğini hidayete erdirir; O, hidayete erecek olanları daha iyi bilendir
-Şu bir gerçek ki, sen istediğin kişiyi doğru yola iletemezsin. Ama Allah, dilediğine kılavuzluk eder. Hidayete erecekleri O daha iyi bilir.

Senin arzunla insanlar gerçek âlim olamaz, sanatkâr olamaz, müzisyen olamaz. Allah dilemişse başka. Onun genlerinde ne potansiyel olduğunu ancak Allah bilir.

57-Ve kâlû in nettebi’i-lhudâ me’ake nuteattaf min ardinâ(c) eve lem numekkin lehum haramen âminen yucbâ ileyhi śemerâtu kulli şey-in rizkan min ledunnâ velâkinne ekśerahum lâ yalemûn(e)
-Ve dediler ki: Seninle beraber doğru yola uyarsak yerimizden, yurdumuzdan oluruz, bizi çıkarıverirler buradan. Biz onları, her çeşit yiyeceklerin, meyvelerin getirilip toplandığı emin bir haremde yerleştirmedik mi, onlara katımızdan rızık olarak vermedik mi bunları ve fakat çoğu bilmez.
-Dediler ki: ‘Eğer seninle birlikte hidayete uyacak olursak, yerimizden (yurdumuzdan ve konumumuzdan) çekilip-kopartılırız.’ Oysa biz onları, kendi katımızdan bir rızık olarak her şeyin ürününün aktarılıp toplandığı, güvenli bir harem’de yerleşik kılmadık mı? Fakat onların çoğu bilmiyorlar.
-Dediler ki: “Eğer seninle birlikte yol alırsak, yerimizden, yurdumuzdan oluruz.” Biz onları, katımızdan rızık olarak gelen tüm ürünlerin derkenip toplandığı güvenli, saygıdeğer bir mekana yerleştirmedik mi? Ama bunların çoğu bilmiyor ki!

Eğer bizler (âlim, sanatkâr, müzisyen) şimdi İslam olursak işimizi kaybederiz. Belki bu memleketten kovuluruz derler. Sizi o mevkilere, yerlere biz yerleştirmedik mi. Plan, amaç zaten buydu. Tabii çoğunuz bunu bilmezsiniz.

58-Vekem Ehleknâ min karyetin batirat me’îşetehâ(s) fetilke mesâkinuhum lem tusken min ba’dihim illâ kalîlâ(en)(s) vekunnâ nahnu-lvâriśîn(e)
-Ve biz, geçim bolluğuna nail olmuş ve şükretmemiş nice şehirlerin halkını helak ettik; işte pek azı müstesna, kendilerinden sonra insanlara yurt olmayan evleri ve oralara biz varis olmuşuzdur.
-Biz, yaşama biçimleriyle ‘refah içinde şımarıp azmış’ nice şehri yıkıma uğrattık. İşte meskenleri; çok az (bir zaman) dışında (onlarda) kendilerinden sonra oturulabilmiş değildir. (Onlara) Varis olanlar biziz
-Yaşayışı şımarıklık ve gösterişe yol açmış nice kenti helak ettik biz. İşte yerleri yurtları! Onlardan sonra oralarda çok az oturuldu. Biziz mirasçılar, biz.

Sizler İslam olduğunuzu gizler onlar gibi şımarık, gösteriş meraklısı gibi yaşarsanız, bilmiyor musunuz böyle yaşayan memleketlerin akıbeti ne oluyor.

59-Vemâ kâne rabbuke muhlike-lkurâ hattâ yeb’aśe fî ummihâ rasûlen yetlû ‘aleyhim âyâtinâ(c) vemâ kunnâ muhlikî-lkurâ illâ veehluhâ zâlimûn(e)
-Ve Rabbin, ana şehirlerine, halka ayetlerimizi okuyacak peygamber göndermedikçe şehirleri helak etmez ve biz, halkı zalim olan şehirlerden başka şehirleri helak etmedik
-Senin Rabbin, ‘ana yerleşim merkezlerine’ onlara ayetlerimizi okuyan bir elçi göndermedikçe şehirleri yıkıma uğratıcı değildir. Ve biz, halkı zulmeden şehirlerden başkasını da yıkıma uğratıcı değiliz.
-Senin Rabbin, memleketleri / medeniyetleri, ana merkezlerinde kendilerine ayetlerimizi okuyan bir resul göndermedikçe helak etmez. Biz ülkeleri, halkları zulme sapmadıkları sürece helak etmeyiz.

Sizler İslam olduğunuzu gizlemez, ilan ederseniz İslam elçiliği yapmış olursunuz. Zulme uğrarsanız, onlar kendi sonlarını hazırlıyor demektir.

60-Vemâ ûtîtum min şey-in femetâ’u-lhayâti-ddunyâ vezînetuhâ(c) vemâ ‘inda(A)llâhi ayrun veebkâ(c) efelâ takilûn(e)
-Ve size ne verildiyse, dünya yaşayışına ait metalardan, dünya ziynetinden ibaret ve Allah katındaki, daha hayırlıdır ve daha sürekli; hala mı akıl etmezsiniz?
-Size verilen her şey, yalnızca dünya hayatının metaı ve süsüdür. Allah katında olan ise, daha hayırlı ve daha süreklidir. Yine de akıllanmayacak mısınız?
-Nasiplendirildiğiniz şeyler şu iğreti hayatın yararından ve süsünden ibarettir. Allah’ın katındaki ise daha hayırlı ve daha süreklidir. Hala aklınızı işletmeyecek misiniz?

Sizin şimdi elde ettikleriniz, dünya hayatının bir süsüdür, geçicidir. Ahiret hayatının sonsuz süsünü dünya hayatının süsü ile değiştirmeyin. Korkmayın ilan edin İslamlığınızı.

61-Efemen ve’adnâhu va’den hasenen fehuve lâkîhi kemen metta’nâhu metâ’a-lhayâti-ddunyâ śümme huve yevme-lkiyâmeti mine-lmuhdarîn(e)
-Kendisine güzelim bir vaitte bulunduğumuz ve vaadettiğimize kavuşmuş olan, dünya yaşayışında nimetlendirdiğimiz, sonra da kıyamet gününde tapımıza getirdiğimiz kimseye mi benzer
-Şimdi, kendisine güzel bir vaadde bulunduğumuz, dolayısıyla ona kavuşan kişi, dünya hayatının metaı ile metalandırdığımız sonra kıyamet günü (azaba uğramak için) hazır bulundurulan kişi gibi midir
-Kendisine güzel bir vaatte bulunduğumuz, ardından da ona kavuşan kimse, şu iğreti hayatın yararıyla nimetlendirdiğimiz, sonra kıyamet gününde huzurumuza dikilecekler arasına giren kimse gibi midir?

Size vaat ettiğimiz ahiret nimetlerine kavuşan ile sadece dünya nimetleri ile yaşayan ahirette karşımız da bir olur mu.

62-Veyevme yunâdîhim feyekûlu eyne şurakâ-iye-lleżîne kuntum tez’umûn(e)
-O gün, onlara nida eder de nerede der, bana eş, ortak sandığınız şeyler?
-O gün (Allah) onlara seslenerek: ‘Bana ortak olarak öne sürdükleriniz nerede?’ der
-O gün onlara seslenerek şöyle diyecek: “O kendilerini birşey sandığınız ortaklarım nerede?”

O gün ahiret nimetlerine tercih ettiğiniz o dünya nimetleriniz nerede diye sesleniriz size.

63-Kâle-lleżîne hakka ‘aleyhimu-lkavlu rabbenâ hâulâ-i-lleżîne aġveynâ aġveynâhum kemâ ġaveynâ(s) teberra/nâ ileyk(e)(s) mâ kânû iyyânâ ya’budûn(e)
-Azap edeceğimize dair söylediğimiz sözü hakedenler, Rabbimiz derler, işte şunlar, azdırdığımız kişiler, biz nasıl azmışsak onları da öyle azdırdık. Onlardan uzaklaştık, tapına geldik; onlar, bize tapmıyorlardı zaten.
-Üzerlerine (azab) sözü hak olanlar derler ki: ‘Rabbimiz, işte bizim azdırıp-saptırdıklarımız bunlar; kendimiz azıp saptığımız gibi, onları da azdırıp saptırdık. (Şimdiyse) Sana (gelip onlardan) uzaklaşmış bulunmaktayız. Onlar bize tapıyor da değillerdi.
-Üzerlerine hüküm hak olanlar şöyle diyecekler: “Rabbimiz, azdırdıklarımız işte şunlar. Kendimiz azdığımız gibi onları da azdırdık. Onlardan uzak olduğumuzu sana arz ediyoruz. Zaten onlar bize kulluk / ibadet etmiyorlardı.”

Sizin uyduğunuz, gösteriş ve süs kültürü memleketlerin liderleri, ahirette evet biz azdırdık derler ama bize tapın da demedik derler. Onlarla bir alakamız yok, gerçeği gördük bizi affet diye yalvarırlar.

64-Vekîle-d’û şurakâekum fede’avhum felem yestecîbû lehum veraevû-l’ażâb(e)(c) lev ennehum kânû yehtedûn(e)
-Ve çağırın şirk koştuğunuz şeyleri denir, onlar da çağırırlar, fakat icabet etmezler onlara ve azabı görürler; ne olurdu doğru yolu bulsalardı.
-Denir ki: ‘Ortaklarınızı çağırın.’ Böylelikle çağırırlar, ama kendilerine cevap vermezler ve azabı görürler. Hidayet bulmuş olsalardı ne olurdu
-Şöyle denilir: “Çağırın ortak koştukarınızı!” Onlar da çağırırlar. Fakat ötekiler bunlara cevap vermezler; azabı görmüşlerdir. Önceden yola gelselerdi ne olurdu!

Hadi şimdi çağırın o çekindiğiniz insanları, bizi işten çıkarır, memleketten kovar dediklerinizi. Size cevap vermezler. Başlarına ne geleceğini anlamışlardır. Ne olurdu sizler, keşke uyarılarımızı dinleseydiniz.

65-Veyevme yunâdîhim feyekûlu mâżâ ecebtumu-lmurselîn(e)
-Ve o gün onlara nida eder de ne cevap verdiniz der, gönderilen peygamberlere
-O gün (Allah) onlara seslenerek: ‘Gönderilen (elçilere) ne cevab verdiniz?’ der.
-Allah o gün onlara seslenir de şöyle der: “Hak elçilerine ne cevap verdiniz?”

Ne mazeretiniz vardı da elçilere uymadınız, Şimdi elçilere ne cevap vereceksiniz.

(İşimizden olurduk, memleketten kovulurduk, bir tek bu mu)

66-Fe’amiyet ‘aleyhimu-l-enbâu yevme-iżin fehum lâ yetesâelûn(e)
-O gün bütün bahaneler kör olur onlarca ve hiçbir şey söyleyemezler
-Artık o gün, haberler onlar için körelmiştir; birbirlerine de soramazlar
-Artık o gün onlara karşı tüm haberler kör olmuştur. Birbirlerine de birşey soramazlar.

O gün bütün mazeretler, bahaneler geçersiz olur. Artık birbirlerini suçlayamazlar da.

67-Feemmâ men tâbe veâmene ve’amile sâlihan fe’asâ en yekûne mine-lmuflihîn(e)
-Fakat tövbe eden ve inanan ve iyi işlerde bulunan, umulur ki kurtulanlardan olur, muradına erer.
-Ancak kim tevbe edip iman eder ve salih amellerde bulunursa artık kurtuluşa erenlerden olmayı umabilir.
-Ama tövbe eden, inanıp hayra ve barışa yönelik iş yapan kişinin, kurtuluşa erenlerden olması ümidi vardır.

O gün gelmeden, Kim tövbe edip iyi işler yaparsa, onların kurtulma şansları vardır.

(Hz.Musa dini için ölümü bile göze alıp vazifesini yaptı)

68-Verabbuke yaluku mâ yeşâu veyatâr(u)(k) mâ kâne lehumu-liyera(tu)(c) subhâna(A)llâhi vete’âlâ ammâ yuşrikûn(e)
-Ve Rabbin, dilediğini yaratır ve seçer; seçmek, onlara ait bir hak değildir; münezzehtir Allah ve yücedir şirk koştukları şeylerden.
-Rabbin, dilediğini yaratır ve seçer; seçim onlara ait değildir. Allah, onların ortak koştuklarından münezzehtir, yücedir.
-Rabbin dilediğini yaratır ve seçer. Seçim onların değil / onların seçme hakkı yok. Allah, onların ortak koştuklarından yücedir, arınmıştır.

Takip edilecek insanları (resulleri, ilim adamlarını, idarecileri) rabbin seçer gönderir. Sen seçemezsin. Senin seçtiğin ve yolunda gittiğin ile Allah’ın bir alakası yoktur.

69-Verabbuke ya’lemu mâ tukinnu sudûruhum vemâ yu’linûn(e)
-Ve Rabbin bilir, gönüllerinde ne saklıyorlarsa ve neyi açıklıyorlarsa.
-Rabbin onların göğüslerinin sakladıklarını ve açığa vurduklarını bilir.
-Ve Rabbin onların göğüslerinin neyi sakladığını, neyi açığa vurduğunu da bilir.

Hangi çıkar için onu seçtiğini, açıkça söylemesen bile Rabbin bilir.

70-Vehuva(A)llâhu lâ ilâhe illâ hu(ve)(s) lehu-lhamdu fî-l-ûlâ vel-âira(ti)(s) velehu-lhukmu ve-ileyhi turce’ûn(e)
-Ve o, bir Allah’tır ki yoktur ondan başka tapacak, onadır hamd önde de, sonda da ve onundur hüküm ve dönüp onun tapısına varacaksınız
-O, Allah’tır, kendisinden başka ilah yoktur. İlkte de, sonda da hamd O’nundur. Hüküm O’nundur ve O’na döndürüleceksiniz.
-O, Allah’tır. Tanrı yoktur O’ndan başka. İlkte de sonda da hamd O’nadır. Ve siz O’na döndürüleceksiniz.

Allahtan başka ilah yoktur. Sende var olanlar da olacaklar da hep Ondandır. Tekrar ona döndürüleceksiniz. 

(Buraya kadar, ilim adamlarına, liderlere, önemli pozisyonda olanlara, İslam olduklarını veya İslam’a inandıklarını saklamamalarını söylüyor. İki adam -Musa ve Harun- astığı astık, kestiği kestik olan firavuna gidip onları İslam’a davet hikâyesini örnek olarak anlatıyor. Siz kimden korkuyorsunuz diye uyarıyor)

71-Kul eraeytum in ce’ala(A)llâhu ‘aleykumu-lleyle sermeden ilâ yevmi-lkiyâmeti men ilâhun ġayru(A)llâhi ye/tîkum bidiyâ-/(in)(s) efelâ tesme’ûn(e)
-De ki: Allah, kıyamet gününe dek geceyi uzatsaydı size, Allah’tan başka kim bir ışık verebilirdi size? Hala mı duymazsınız
-De ki: ‘Gördünüz mü söyleyin; Allah, kıyamet gününe kadar geceyi sizin üzerinizde kesintisizce sürdürecek olsa, Allah’ın dışında size aydınlık verecek ilah kimdir? Yine de dinlemeyecek misiniz
-De ki: “Söyleyin bakalım, Allah geceyi, kıyamet gününe kadar üzerinizde sürekli kılsa, Allah’tan başka hangi ilah size ışık getirebilir? Hala dinlemeyecek misiniz?”

Yaşadığınız dünyada kıyamete kadar gece olsa, size ışık vermezsek, siz ilminiz ile onu gündüze çeviremezsiniz.

72-Kul eraeytum in ce’ala(A)llâhu ‘aleykumu-nnehâra sermeden ilâ yevmi-lkiyâmeti men ilâhun ġayru(A)llâhi ye/tîkum bileylin teskunûne fîh(i)(s) efelâ tubsirûn(e)
-De ki: Allah, kıyamet gününe dek gündüzü uzatsaydı, içinde huzura erip dinleneceğiniz geceyi Allah’tan başka kim getirebilirdi size? Hala mı görmezsiniz
-De ki: ‘Gördünüz mü söyleyin, Allah kıyamet gününe kadar gündüzü sizin üzerinizde kesintisizce sürdürecek olsa Allah’ın dışında size içinde dinleneceğiniz geceyi getirecek ilah kimdir? Yine de görmeyecek misiniz?
-De ki: “Söyleyin bakalım, eğer Allah kıyamet gününe kadar, gündüzü üzerinizde sürekli tutsa, Allah’tan başka hangi tanrı, içinde sükunet bulacağınız bir gece sunabilir size? Hala görmeyecek misiniz?”

Gündüzü de devamlı yaşasanız size sükûnet verecek geceyi kim verebilir.

73-Vemin rahmetihi ce’ale lekumu-lleyle ve-nnehâra liteskunû fîhi velitebteġû min fadlihi vele’allekum teşkurûn(e)
-Ve rahmetindendir ki sükun ve huzura ermeniz ve lutfundan rızkınızı arayıp bulmanız ve şükretmeniz için geceyle gündüzü halketti size.
-Kendi rahmetinden olmak üzere O, sizin için, dinlenmeniz ve O’nun fazlından (geçiminizi) aramanız için geceyi ve gündüzü var etti. Umulur ki şükredersiniz.
-Rahmetinin bir eseri olarak geceyi ve gündüzü sizin için oluşturdu ki, onda sükunet bulasınız, O’nun lütfundan birşeyler dileyesiniz ve şükredebilesiniz.

Geceyi ve gündüzü, sizin hem sükûnet bulmanız hem de işlerinizi yapmanız için size veren O dur. Önemini görebiliyor musunuz?

74-Veyevme yunâdîhim feyekûlu eyne şurakâ-iye-lleżîne kuntum tez’umûn(e)
-Ve o gün onlara nida edilir de Nerede denir, bana eş sandıklarınız?
-O gün (Allah) onlara seslenerek: ‘Bana ortak olarak öne sürdükleriniz nerede’ der.
-Gün olur, seslenir onlara da şöyle der: “O, birşey zannettiğiniz ortaklarım nerede?”

Bizim ilim adamlarımız bunları yapabilir diyordunuz, hani neredeler.

 
75-Veneza’nâ min kulli ummetin şehîden fekulnâ hâtû burhânekum fe’alimû enne-lhakka li(A)llâhi vedalle ‘anhum mâ kânû yefterûn(e)
-Ve biz her ümmetten bir tanık getirir de getirin bakalım deriz, delillerinizi. Artık bilirler ki şüphesiz gerçek, Allah’ındır ve uydurdukları şeylerin hepsi de gözlerinden kaybolup gider.
-Her ümmetten bir şahid ayırıp çıkardık da: ‘Kesin-kanıt (burhan)ınızı getirin’ dedik. Artık öğrenmiş oldular ki, hak, gerçekten Allah’ındır ve uydurdukları kendilerinden uzaklaşıp-kaybolmuşlardır.
-Her ümmetten bir tanık çıkarmış da şöyle demişizdir: “Getirin susturucu kanıtınızı!” Bunun üzerine onlar hakkına Allah’a ait olduğunu bilmişlerdir. O iftira aracı yaptıkları şeyler de onları yüzüstü koyup kaybolmuşlardır.

Maddi çıkarlar için Allah’ın ilminden ayrı bir sistemle veya negatif esmaları ile çözüm arayan ilim adamları hatalarını anlayıp susacaklar. Allah’ın düzeni ile çalışma yapmalarının gerçek doğru olduğunu anlayacaklar.

76-İnne kârûne kâne min kavmi mûsâ febeġâ ‘aleyhim(s) veâteynâhu mine-lkunûzi mâ inne mefâtihahu letenû-u bil’usbeti ulî-lkuvveti iż kâle lehu kavmuhu lâ tefrah(s) inna(A)llâhe lâ yuhibbu-lferihîn(e)
-Şüphe yok ki Karun, Musa’nın kavmindendi de onlara karşı isyan etti; ona öyle hazineler vermiştik ki anahtarlarını bile güçlükuvvetli on, onbeş kişi götüremezdi. Hani kavmi ona sevinip övünme demişti, şüphe yok ki Allah, sevinip övünenleri sevmez.
-Gerçek şu ki, Karun, Musa’nın kavmindendi, ancak onlara karşı azgınlaştı. Biz, ona öyle hazineler vermiştik ki, anahtarları, birlikte (taşımaya) davranan güçlü bir topluluğa ağır geliyordu. Hani kavmi ona demişti ki: ‘Şımararak sevinme, çünkü Allah şımararak sevince kapılanları sevmez.’
-Şu da bir gerçek ki Karun, Musa kavmindendi. Onlara karşı şımarıklık / azgınlık yaptı. Ona öyle hazineler vermiştik ki, anahtarlarını taşımak, kuvvetli bir grubu bile zorluyordu. Kavmi ona şöyle demişti: “Şımarma, çünkü Allah şımaranları sevmez.”

Karun Musa kavmindendi. Çok mal mülk elde etmişti. Kavmine karşı şımarıklık yapmaya başladı. Mal mülk onu şımartmıştı. Allah şımarıkları sevmez diye uyarılmıştı.

77-Vebteġi fîmâ âtâka(A)llâhu-ddâra-l-âira(te)(s) velâ tense nasîbeke mine-ddunyâ(s) veahsin kemâ ahsena(A)llâhu ileyk(e)(s) velâ tebġi-lfesâde fî-l-ard(i)(s) inna(A)llâhe lâ yuhibbu-lmufsidîn(e)
-Allah’ın sana verdiği malmenal yüzünden ahiret yurdunu aramaya bak ve dünyadaki nasibini de unutma ve Allah sana nasıl ihsan ettiyse sen de ihsan et ve yeryüzünde bozgunculuk etmeye kalkışma; şüphe yok ki Allah, bozguncuları sevmez.
-‘Allah’ın sana verdiğiyle ahiret yurdunu ara, dünyadan da kendi payını (nasibini) unutma. Allah’ın sana ihsan ettiği gibi, sen de ihsanda bulun ve yeryüzünde bozgunculuk arama. Çünkü Allah bozgunculuk yapanları sevmez.’
-“Allah’ın sana verdikleri içinde ahiret yurdunu ara, dünyadan da nasibini unutma. Allah’ın sana güzel davrandığı gibi sen de güzel davran / Allah’ın lütufta bulunduğu gibi sen de lütufta bulun. Yeryüzünde fesat isteyip durma, çünkü Allah fesat peşinde koşanları sevmez.”

Ey ilim adamları, liderler, önemli pozisyonda olanlar, Elindeki bu servetini hem bu dünya hem ahiretin için iyi işlerde kullan. Güzel işler yap. Verici ol. Başkalarının iyi işlerine de mâni olma.

78-Kâle innemâ ûtîtuhu ‘alâ ‘ilmin ‘indî(c) eve lem ya’lem enna(A)llâhe kad ehleke min kablihi mine-lkurûni men huve eşeddu minhu kuvveten veekśeru cem’â(an)(c) velâ yus-elu ‘an żunûbihimu-lmucrimûn(e)
-O, bu dedi, ancak bendeki bilgi sayesinde bana verilmiştir. Bilmez miydi ki Allah, hiç şüphesiz ondan önce, kuvvet bakımından ondan daha üstün, topluluk bakımından ondan daha fazla nice nesilleri helak etmiştir ve suçluların suçlarını bile sormaya hacet yok zaten.
-Dedi ki: ‘Bu, bende olan bir bilgi dolayısıyla bana verilmiştir.’ Bilmez mi, ki gerçekten Allah, kendisinden önceki nesillerden kuvvet bakımından kendisinden daha güçlü ve insan-sayısı bakımından daha çok olan kimseleri yıkıma uğratmıştır. Suçlu-günahkarlardan kendi günahları sorulmaz
-O dedi: “Bu servet bana, bendeki bir ilim sayesinde verildi.” Peki o bilmedi mi ki Allah, önceki nesiller içinden ondan kuvvetçe daha zorlu, sayıca daha çok olanları bile helak etmiştir. Günahlarının ne olduğu, günahkarlardan sorulmaz.

Karun, bu serveti kendi ilmim ile yaptım dedi. Hiç iflas edeceğini, elinde bir şey kalmayacağını düşünmedi.

79-Fearace alâ kavmihi fî zînetih(i)(s) kâle-lleżîne yurîdûne-lhayâte-ddunyâ yâ leyte lenâ miśle mâ ûtiye kârûnu innehu leżû hazzin azîm(in)
-Derken kavminin karşısına süslenip çıktı da dünya yaşayışını dileyenler, ne olurdu dediler, bize de Karun’a verilen verilseydi, şüphe yok ki o, dünya malından büyük bir nasibe sahip.
-Böylelikle kendi ihtişamlı-süsü içinde kavminin karşısına çıktı. Dünya hayatını istemekte olanlar: ‘Ah keşke, Karun’a verilenin bir benzeri bizim de olsaydı. Gerçekten o, büyük bir pay sahibidir’ dediler.
-Karun, süsü-püsü içinde toplumunun karşısına çıktı. Şu iğreti dünya hayatını amaçlayanlar dediler ki: “Ah, Karun’a verilenin bir benzeri bize de verilseydi. Gerçekten o, çok nasipli bir adam!”

Karun halk arasında şatafatlı dolaşırdı. İnsanlar ah keşke bizde Karun gibi olsak diye kıskanırlardı.


80-Vekâle-lleżîne ûtû-l’ilme veylekum śevâbu(A)llâhi ayrun limen âmene veamile sâlihan velâ yulakkâhâ illâ-ssâbirûn(e)
-Ve kendilerine bilgi verilenlerse yazıklar olsun size dediler, inanan ve iyi işlerde bulunana Allah’ın sevabı, daha da hayırlıdır ve buna da ancak sabredenler nail olur.
-Kendilerine ilim verilenler ise: ‘Yazıklar olsun size, Allah’ın sevabı, iman eden ve salih amellerde bulunan kimse için daha hayırlıdır; buna da sabredenlerden başkası kavuşturulmaz’ dediler.
-İlim verilenler ise şöyle dediler: “Yuh size! İman edip hayra ve barışa yönelik iş yapan kişi için Allah’ın vereceği karşılık daha üstündür. Ama buna, sadece sabredenler ulaştırılır.”

Gerçek ilim adamları zenginlere derler ki, servetini (ilim öğrenmeleri için) halkın çıkarına harcarsanız, ahirette daha fazlası size verilir diye onları uyarırlar.

81-Feasefnâ bihi vebidârihi-l-arda femâ kâne lehu min fi-etin yensurûnehu min dûni(A)llâhi vemâ kâne mine-lmuntasirîn(e)
-Derken onu da, sarayını da yere geçirdik, Allah’tan başka ona yardım edecek bir topluluğa sahip değildi ve kendisinin de kendisine bir yardımı dokunamadı.
-Sonunda onu da, konağını da yerin dibine geçirdik. Böylece Allah’a karşı ona yardım edecek bir topluluğu olmadı. Ve o, kendi kendine yardım edebileceklerden de değildi.
-Nihayet, Karun’u da sarayını da yere geçirdik. Allah’a karşı kendisine yardım edecek yandaşları da yoktu. Kendi kendisine yardım edebileceklerden de değildi.

Sonunda Karun da bütün servetini kaybetti. Ona yardım edebilecek kimsesi de yoktu. Çaresiz kaldı.

82-Veasbeha-lleżîne temennev mekânehu bil-emsi yekûlûne veykeenna(A)llâhe yebsutu-rrizka limen yeşâu min ‘ibâdihi veyakdir(u)(s) levlâ en menna(A)llâhu ‘aleynâ leasefe binâ(s) veykeennehu lâ yuflihu-lkâfirûn(e)
-Dün, onun yerinde olmayı dileyenler, öylesine sabahladılar ki hey gidi hey diyorlardı, şüphe yok ki Allah, kullarından dilediğinin rızkını bollaştırmada, dilediğini daraltmada, Allah lutfetmeseydi bize, bizi de yere geçirirdi ve hey gidi hey, şüphe yok ki kafirler kurtulmazlar, muratlarına ermezler.
-Dün, onun yerinde olmayı dileyenler, sabahladıklarında: ‘Vay, demek ki Allah, kullarından dilediğinin rızkını genişletip-yaymakta ve kısıp-daraltmaktadır. Eğer Allah, bize lütfetmiş olmasaydı, bizi de şüphesiz batırırdı. Vay, demek gerçekten inkârcılar felah bulamaz’ demeye başladılar
-Akşam onun mevkiine / konumuna imrenenler sabah şöyle diyorlardı: “Vay be! Allah, kullarından dilediğine rızkı açıp yayıyor, dilediğine de ölçüyle veriyor / kısıyor. Allah bize lütufta bulunmasaydı, vallahi bizi de batırmıştı. Demek ki, inkarcılar asla iflah etmiyorlar.”

Onu kıskananlar, varlıklı olsaydık aynı şey bizimde başımıza gelebilirdi dediler. Allah herkesin rızkını uyumlu olarak verir. Demek ki, her zaman elindekine şükrederek yaşamak lazım.

83-Tilke-ddâru-l-âiratu necaluhâ lilleżîne lâ yurîdûne uluvven fî-l-ardi velâ fesâdâ(en)(c) vel’âkibetu lilmuttekîn(e)
-İşte ahiret yurdu; biz onu, yeryüzünde yücelik ve bozgunculuk dilemeyenlere veririz ve sonuç, çekinenlerindir.
-İşte ahiret yurdu; biz onu, yeryüzünde büyüklenmeyenlere ve bozgunculuk yapmak istemeyenlere (armağan) kılarız. (Güzel) Sonuç takva sahiplerinindir.
-İşte ahiret yurdu! Biz onu, yeryüzünde üstünlük taslamayanlarla bozgunculuk peşinde koşmayanlara veririz. Sonuç, takva sahiplerinindir.

İşte bu ahiret mutluluğunu, dünyada iken şımarmayanlara, bozgunculuk yapmayanlara, şükredenlere veririz. İyi, doğru ve güzel iş yapanlar mutluluğu elde ederler.

84-Men câe bilhaseneti felehu ayrun minhâ(s) vemen câe bi-sseyyi-eti felâ yuczâ-lleżîne ‘amilû-sseyyi-âti illâ mâ kânû ya’melûn(e)
-Kim bir iyilikle gelirse ona, yaptığından daha hayırlı mükafat var ve kim, bir kötülükle gelirse o kötülükleri işleyenler, ancak yaptıklarının karşılığı neyse onunla cezalandırılır.
-Kim bir iyilikle gelirse, artık onun için daha hayırlısı vardır; kim bir kötülükle gelirse, artık kötülükleri yapanlar, yalnızca yaptıklarıyla karşılık görürler
-İyilik / güzellik getirene ondan daha hayırlısı var. Kötülük getirenlere gelince, kötülükleri yapanlar yapmış olduklarından fazlasıyla cezalandırılmayacaklardır.

İyi, doğru ve güzel iş yapanlara burada daha fazlası var. Yanlış yapanlar, yanlışları kadar ceza çekerler.

85-İnne-lleżî ferada ‘aleyke-lkur-âne lerâdduke ilâ me’âd(in)(c) kul rabbî a’lemu men câe bilhudâ vemen huve fî dalâlin mubîn(in)
-Şüphe yok ki sana, Kur’an’ın hükümlerini farz eden, elbette döneceğin yere döndürecek seni. De ki: Rabbim daha iyi bilir, kimdir doğru yola gelen ve kimdir apaçık sapıklıkta kalan.
-Şüphesiz, sana Kur’an’ı farz kılan, seni dönülecek yere elbette döndürecektir. De ki: ‘Rabbim, hidayetle geleni de, açıkca bir sapıklık içinde olanı da daha iyi bilmektedir.’
-Bu Kur’an’ı sana farz kılan, elbette ki seni vaat edilen yere / belirlenen sona götürecektir. De ki: “Hidayeti getireni de açık bir sapıklık içinde olanı da en iyi Rabbin bilir.”

Bu Kurandaki nasihatleri, tavsiyeleri dinlersen, ebetteki sana vaat edilen şeyleri elde edeceksin. Sana gelen nasihatçinin hangisinin gerçek, hangisi sahte olduğunu rabbin daha iyi bilir.

86-Vemâ kunte tercû en yulkâ ileyke-lkitâbu illâ rahmeten min rabbik(e)(s) felâ tekûnenne zahîran lilkâfirîn(e)
-Sana ancak Rabbinden bir rahmet olarak kitabın vahyedilmesini umuyordun, artık kafirlere arka olma.
-Kitabın sana (kalbine vahy ile) bırakılacağını umud etmezdin; (bu,) Rabbinden ancak bir rahmettir. Öyleyse sakın kafirlere arka olma
-Sen bu Kitap’ın sana indirileceğini ummuyordun; Rabbinden bir rahmet olarak geldi. O halde küfre sapanlara sakın destekçi olma.

Ey ilim adamları, liderler, önemli pozisyonda olanlar, bu ayetlerin, nasihatlerin, tavsiyelerin sana geleceğini bilmiyordun. Bunu sen rabbinden bir mükâfat bil. Yanlış yolda olanlara destek olma.

87-Velâ yesuddunneke ‘an âyâti(A)llâhi ba’de iż unzilet ileyk(e)(s) ved’u ilâ rabbik(e)(s) velâ tekûnenne mine-lmuşrikîn(e)
-Ve sakın sana indirildikten sonra seni Allah’ın ayetlerinden çevirmesinler ve Rabbine çağır halkı ve sakın şirk koşanlardan olma.
-Sana indirildikten sonra, sakın seni Allah’ın ayetlerinden alıkoymasınlar. Sen Rabbine çağır ve sakın müşriklerden olma
-Allah’ın ayetleri sana indirildikten sonra sakın seni geri çevirmesinler. Rabbine yakar / Rabbine çağır. Sakın şirke bulaşanlardan olma.

Tekrar eski yoluna dönmemek için devamlı rabbine yalvar. Seni geri çevirmeye çalışanlar çok olacak. Rabbine devamlı güven.

88-Velâ ted’u me’a(A)llâhi ilâhen âar(a)(m) lâ ilâhe illâ hu(ve)(c) kullu şey-in hâlikun illâ vecheh(u)(c) lehu-lhukmu ve-ileyhi turce’ûn(e)
-Ve Allah’la beraber bir başka mabudu çağırma; yoktur tapacak ondan başka; her şey helak olur, ancak onun zatıdır kalan, onundur hüküm ve hepiniz, dönüp onun tapısına varacaksınız
-Ve Allah ile beraber başka bir ilaha tapma. O’ndan başka ilah yoktur. O’nun yüzünden (zatından) başka her şey helak olucudur. Hüküm O’nundur ve siz O’na döndürüleceksiniz
-Allah’ın yanında diğer bir tanrıya daha kulluk etme. İlah yok O’ndan başka. O’nun yüzü dışında herşey helak olacaktır. Hüküm yalnız O’nundur ve O’na döndürüleceksiniz.

Sakın başka, (şans, kısmet, kumar gibi) şeylerden yardım bekleme. Allahtan başka bunları sana verecek yoktur. Allah’ın ayetlerinden başka her şey sonludur. Siz sonunda Ona döneceksiniz.