İçeriğe geç

İsra

Kırmızı renkli yazılar Latin alfabesi ile Kuran’ı Kerim; 

Mavi renkli yazılar değişik hocaların Mealler; 

Siyah renkli yazılar benim bu meallerden anladıklarım;

 

(Gece yürüyüşü) (Resmi Mushaf: 17 / İniş Sırası: 50)——

Bismillahirrahmanirrahim

1-Subhâne-lleżî esrâ bi’abdihi leylen mine-lmescidi-lharâmi ilâ-lmescidi-l-aksâ-lleżî bâraknâ havlehu linuriyehu min âyâtinâ(c) innehu huve-ssemî’u-lbasîr(u)
-Noksan sıfatlardan münezzehtir kulunu geceleyin Mescidi Haram’dan çevresini kutladığımız Mescidi Aksa’ ya götüren, ayetlerimizden bir kısmını ona da gösterelim diye, şüphe yok ki o, her şeyi duyar, görür
-Bir kısım ayetlerimizi kendisine göstermek için, kulunu bir gece Mescid-i Haram’dan, çevresini bereketlendirdiğimiz Mescid-i Aksa’ya götüren O (Allah) yücedir. Gerçekten O, işitendir, görendir
-Bütün varlıkların tespihi o kudretedir ki, kulunu, gecenin birinde Mescid-i Haram’dan, çevresini bereketlendirdiğimiz Mescid-i Aksa’ya yürütmüştür. Bu, ayetlerimizden bir kısmını o kulumuza göstermek / onu ayetlerimizden biri olarak göstermemiz içindir. Hiç kuşkusuz, O
Semi’dir, Basir’dir.

Her şeye gücü yeten, kulunu bir gece Mescidi Haramdan (kutsal ibadet evinden) bölgesini bereketli kıldığımız Mescidi Aksaya (en uzak ibadet evine) hiç görmediği, işitmediği bir kısım ayetlerimizi görüp bilsin diye götüren Rabbin, her şeyi görendir ve her şeyi duyandır.

(Mescidi Aksa, en uzak mescit. Şimdiki bilinen yer olabilir veya bilmediğimiz bu alemde veya öbür alemde olan en uzak mescitte olabilir. Alttaki ayette İsrail’den bahis geçtiği için oradaki bilinen Hz.Davut ve Süleyman tarafından yapılan ibadet evi Mescidi Aksa diye alıyoruz)

Musa——————


2-Veâteynâ mûsâ-lkitâbe vece’alnâhu huden libenî isrâ-île ellâ tetteiżû min dûnî vekîlâ(n)
-Ve biz, Musa’ya kitap verdik ve o kitabı, benden başka hiçbir koruyucu tanımayın emriyle İsrailoğulları için doğru yola bir rehber ettik.
-Musa’ya kitap verdik ve ‘Benden başka vekil edinmeyin’ diye onu İsrailoğullarına kılavuz kıldık.
-Musa’ya Kitap’ı verdik ve onu, “benden başka bir vekil tutmayın” buyruğuyla Beniisrail’e bir kılavuz kıldık.

Benden başka vekil tutmasınlar diye Musa’ya açıklayan kitap verdik. Onu İsrail oğullarına kılavuz kıldık.

3-Żurriyyete men hamelnâ me’a nûh(in)(c) innehu kâne ‘abden şekûrâ(n)
-Ey Nuh’la beraber gemiye bindirip kurtardığımız insanların soyundan gelenler, şüphe yok ki Nuh, çok şükreden bir kuldu.
-(Ey) Nuh ile birlikte taşıdıklarımızın çocukları! Şüphesiz o, şükreden bir kuldu
-Ey Nuh ile beraber taşıdığımız kişilerin soyu! Gerçek şu ki, Nuh çok şükreden bir kuldu.

Ey İsrail oğulları, sizler Nuh ile beraber gemiye bindirip kurtardıklarımızın soyundan geliyorsunuz. Atanız Nuh çok şükreden bir kuldu. Sizde onun gibi olun.

4-Vekadaynâ ilâ benî isrâ-île fî-lkitâbi letufsidunne fî-l-ardi merrateyni veleta’lunne ‘uluvven kebîrâ(n)
-Ve İsrailoğullarına kitapta şu haberi vermiştik: Yurtta mutlaka iki kere bozgunculuk edeceksiniz ve iki kere baş kaldıracak, büyük bir taşkınlıkta bulunacaksınız
-Kitapta İsrailoğullarına şu hükmü verdik: ‘Muhakkak siz yer(yüzün) de iki defa bozgunculuk çıkaracaksınız ve muhakkak büyük bir azgınlıkla kibirlenip yükseleceksiniz.
-Biz, Beniisrail’e Kitap’ta şu yolda bir yargıda bulunduk: Siz yeryüzünde muhakkak iki kez bozgun vücuda getireceksiniz ve muhakkak büyük bir kibirle böbürleneceksiniz.

Ama kitapta da yazdığımız gibi siz yeryüzünde kibirle ve böbürlenerek iki kez bozgunculuk yapacaksınız.

5-Fe-iżâ câe va’du ûlâhumâ be’aśnâ ‘aleykum ‘ibâden lenâ ulî be/sin şedîdin fecâsû ilâle-ddiyâr(i)(c) vekâne vaden mef’ûlâ(n)
-O iki taşkınlıktan birincisinin mukadder zamanı gelince size, azap etmede çetin, kuvvetli kullarımızı gönderdik de yurdunuzun ta içine girip sizi araştırdılar ve bu, yerine getirilen bir vaatti.
-Nitekim (ikiden) ilk vaid geldiği zaman, güç ve şiddet sahibi kullarımızı üzerinize gönderdik de (sizi) evlerin aralarına kadar girip araştırdılar. Bu yerine getirilmesi gereken bir sözdü
-Nihayet o ikiden birincinin vadesi geldiğinde, üzerinize, aşılmaz bir güce sahip kullarımızı gönderdik de onlar, barınakların aralarına girip araştırdılar. Ve bu, yerine getirilmiş bir vaat idi.

Bu yüzden ilkinde, üzerinize çok kuvvetli savaşçı bir millet geldi. Onlar evlerinizin içine kadar girip sizi buldular. (Öldürdüler-esir aldılar) bu sizin yaptığınız sebebin sonucudur. Kitapta sizi ikaz etmiştik.

(2.Dünya savaşında yaşanan Yahudi soykırım) 

6-Śumme radednâ lekumu-lkerrate ‘aleyhim veemdednâkum bi-emvâlin vebenîne vece’alnâkum ekśera nefîrâ(n)
-Sonra onlara karşı size gene devlet ve kudret verdik, mallar, oğullar ihsan ederek yardım ettik size ve sizi, topluluk bakımından da pek çoğalttık.
-Sonra onlara karşı size tekrar ‘güç ve kuvvet verdik’, size mallar ve çocuklarla yardım ettik ve topluluk olarak sizi sayıca çok kıldık.
-Sonra onlar üzerinde size tekrar egemenlik verdik, mallar ve oğullarla sizi güçlendirdik ve sizi toplum olarak çoğalttık.

Sonra, zamanla tekrar siz yönetici, hâkim oldunuz (devletinizi kurdunuz) Nüfuzunuz çoğaldı, kuvvetlendiniz.

7-İn ahsentum ahsentum li-enfusikum(s) ve-in ese/tum felehâ(c) fe-iżâ câe va’du-l-âirati liyesûû vucûhekum veliyedulû-lmescide kemâ dealûhu evvele merratin veliyutebbirû mâ ‘alev tetbîrâ(n)
-İyilik ederseniz faydası kendinize kötülükte bulunursanız zararı gene size. İkinci vaadimizin mukadder zamanı gelince gene yüzünüzü karartacaklar, ilk defa girdikleri gibi gene mescide girecekler, üst geldiklerini büsbütün mahiv ve helak edeceklerdir.
-Eğer iyilik ederseniz kendinize iyilik etmiş olursunuz ve eğer kötülük ederseniz o da (sizin) aleyhinizedir. Sonunda vaad geldiği zaman, (yine öyle kullar göndeririz ki) yüzlerinizi ‘kötü duruma soksunlar’, birincisinde girdikleri gibi mescid (Kudüs)e girsinler ve ele geçirdiklerini ‘darmadağın edip mahvetsinler.’
-Eğer güzel davranırsanız, kendi benlikleriniz için güzellik sergilemiş olursunuz. Ve eğer kötülük yaparsanız o da benlikleriniz aleyhine olur. Bu sırada, yüzlerinizi çirkinleştirsinler, ilk kez girdikleri gibi mabede girsinler ve kontrol altına aldıklarını yerle bir etsinler diye ikinci vaat geldi.

İyilik ederseniz kendinize, kötülük ederseniz yine kendinize. Sonunda yine kibirlenip böbürlenerek bozgunculuk yapacaksınız, kuvvetli ordular gelip sizi yerle bir edecek, mabetlerinize evlerinize girip sizi (tek tek arayıp bulacaklar) rezil edecekler.

(İlerde İsrail devletinin yıkılması)

8-‘Asâ rabbukum en yerhamekum(c) ve-in ‘udtum ‘udnâ(m) vece’alnâ cehenneme lilkâfirîne hasîrâ(n)
-Rabbinizin size acıyacağı umulur, fakat tekrar kötülüğe dönerseniz biz de döner, cezanızı veririz ve biz, cehennemi kafirlere bir zindan olarak halkettik.
– ki, Rabbiniz size merhamet eder, fakat siz (bozgunculuğa) dönerseniz biz de (sizi cezalandırmaya) döneriz. Biz, cehennemi kafirler için bir kuşatma yeri kıldık.
-Rabbiniz size belki rahmet eder. Ve eğer yine eski duruma dönerseniz, biz de döneriz. Ve biz cehennemi, küfre batanlar için, çepeçevre kuşatan bir zından yapmışızdır.

Rabbiniz size acıyor, tekrar düzelirseniz amenna, yok tekrar bozgunculuk yaparsanız size acımayı kaldırırız. Öbür dünyada, cehennemde, zalim olanların yerleri hazırlanmıştır. 

(Bu iki azaptan sonra, büyük çapta problem yapmayacaklar. Bazen ara sıra küçük küçük problemler yapacaklar)

9-İnne hâżâ-lkur-âne yehdî lilletî hiye akvemu veyubeşşiru-lmu/minîne-lleżîne ya’melûne-ssâlihâti enne lehum ecran kebîrâ(n)
-Şüphe yok ki bu Kur’an, insanları en doğru bir yola sevk eder ve iyi işlerde bulunan inanmış kimselere, gerçekten de büyük bir mükafata nail olacaklarını müjdeler.
-Şüphesiz, bu Kur’an, en doğru yola iletir ve salih amellerde bulunan mü’minlere, onlar için gerçekten büyük bir ecir olduğunu müjde verir.
-Şüpheniz olmasın ki bu Kur’an en kalıcı, en doğru olana kılavuzlar ve müminlere şu yolda müjde verir: Barışa yönelik iyi işler yapanlar için büyük ödül vardır.

Onun için bu Kuranın öğütlerine uyun. Mümin olursanız kalıcı barışı elde edersiniz. Öbür dünyanızda da ödüllendirilirsiniz.

(İslam’ın idaresine girin veya İslam olun)

10-Veenne-lleżîne lâ yu/minûne bil-âirati atednâ lehum ‘ażâben elîmâ(n)
-Âhirete inanmayanlara gelince: Onlara elemli bir azap hazırladık
-Ve şüphesiz, ahirete inanmayanlar için de acı bir azab hazırlamışızdır
-Ahirete inanmayanlar var ya, onlar için biz korkunç bir azap hazırlamışızdır.

Öbür dünya için yok diyenler acısını ahirette çekecekler.

11-Veyed’u-l-insânu bi-şşerri du’âehu bilayr(i)(s) vekâne-l-insânu acûlâ(n)
-İnsan, hayra dua ediyormuşçasına şerre de dua eder ve insan, pek acelecidir
-İnsan hayra dua ettiği gibi, şerre de dua eder. İnsan, pek acelecidir.
-İnsan, hayra davet eder gibi şerri çağırıyor / hayra duasıyla şerri davet ediyor. İnsan çok acelecidir.

İnsanlar kendisi için hayır isterler ama şerri davet ettiklerini bilmezler. Acele de ederler.


İnsanın İsrası, Miracı nasıl olmalı ——-


12-Vece’alnâ-lleyle ve-nnehâra âyeteyn(i)(s) femahavnâ âyete-lleyli vece’alnâ âyete-nnehâri mubsiraten litebteġû fadlen min rabbikum velita’lemû ‘adede-ssinîne velhisâb(e)(c) vekulle şey-in fassalnâhu tafsîlâ(n)
-Geceyle gündüzü, iki delil olarak yarattık ve bir delil olan geceyi giderdik de Rabbinizin lutfunu aramanız, yılların sayısını bilmeniz, hesabını anlamanız için yerine başka bir delil olan ve her şeyi gösterip belirten gündüzü getirdik ve biz, her şeyi apaçık anlatmadayız
-Geceyi ve gündüzü iki ayet kıldık; gece ayetini sildik de Rabbinizden bir fazl aramanız, yılların sayısını ve hesabı öğrenmeniz için gündüzün ayetini aydınlatıcı kıldık. Biz, her şeyi yeterince açıkladık.
-Biz geceyi ve gündüzü iki ayet yaptık; sonra gecenin ayetini silip gündüzün ayetini gösterici yaptık ki, Rabbinizden bir lütuf isteyesiniz, yılların sayısını ve hesabı bilesiniz. Biz her şeyi iyice ayrıntılı bir biçimde açıkladık.

Günü gece ve gündüz olarak ikiye ayırdık. Geceyi karanlık kıldık. Gündüzü görünür yaptık ki lütfunuzu arayasınız. Yılların sayısını tutunuz, hesabınızı bilesiniz diye. Her şeyi ayrıntılı açıkladık.   

13-Vekulle insânin elzemnâhu tâ-irahu fî ‘unukih(i)(s) venuricu lehu yevme-lkiyâmeti kitâben yelkâhu menşûrâ(n)
-Her insanın yaptığı işleri boynuna astık, kıyamet günü de apaçık yazılmış bir kitap olarak meydana çıkaracağız onları, herkes, ne yapmışsa hepsini o kitapta yazılmış bulacak.
-Biz, her insanın kuşunu (işlediklerini, yaptıklarını) kendi boynuna doladık, kıyamet gününde onun için açılmış olarak önüne konacak bir kitap çıkarırız.
-Her insanın uğursuzluk kuşunu onun boynuna takmışızdır. Kıyamet günü kendisine, önünde açılmış olarak bulacağı bir kitap çıkaracağız:

Öbür dünyada herkesin hayatının kayıtlarının, kendinde ortaya çıktığını göreceksiniz. İyi kötü her yaptığınız şey açıkça kendinizde ortada olacak.

14-İkra/ kitâbeke kefâ binefsike-lyevme ‘aleyke hasîbâ(n)
-Oku kitabını, bugün hesap görmek için sen yetersin sana.
-Kendi kitabını oku; bugün nefsin hesap sorucu olarak sana yeter.’
-Oku kitabını! Bugün sana hesap sorucu olarak öz benliğin yeter.”

Kendi kayıtlarınızı açıkça görünce sizler nasıl olduğunuzu kendiniz bileceksiniz ve hesap sorucu olarak kendi kendinize yeteceksiniz.

15-Meni-htedâ fe-innemâ yehtedî linefsih(i)(s) vemen dalle fe-innemâ yadillu ‘aleyhâ(c) velâ teziru vâziratun vizra urâ(k) vemâ kunnâ muażżibîne hattâ nebaśe rasûlâ(n)
-Kim doğru yolu bulursa ancak kendisi için bulmuştur ve kim doğru yoldan sapmışsa kendisini sapıtmıştır ve kimse, bir başkasının yükünü yüklenmez ve biz, peygamber göndermedikçe hiçbir topluluğu azaplandırmayız
-Kim hidayete ererse, kendi nefsi için hidayete erer; kim de saparsa kendi aleyhine sapar. Hiç bir günahkar, bir başkasının günah yükünü yüklenmez. Biz, bir elçi gönderinceye kadar (hiç bir topluluğa) azab edecek değiliz.
-Kim yola gelirse kendisi için yola gelmiş olur. Sapıtan da kendi aleyhine sapıtmış olur. Hiçbir günahkar, bir başka günahkarın yükünü taşımaz. Ve biz, bir resul göndermedikçe azap edici değiliz.

Doğru yolda olanlar kendi lehine, sapıtanda kendi aleyhine sapıtmıştır. Hiç kimse başkalarının günahlarını yüklenmez. Her gelecek olan felaketi, her yanlışınızı, muhakkak bir (seçilmiş ilim adamı) resul görüp sizleri, toplumu ikaz eder.

16-Ve-iżâ eradnâ en nuhlike karyeten emernâ mutrafîhâ fefesekû fîhâ fehakka ‘aleyhâ-lkavlu fedemmernâhâ tedmîrâ(n)
-Bir şehri helak etmek istersek ileri gelenlerine emrimizi tebliğ ederiz, buyruktan çıkar, orada isyana koyulurlar da azabı hak ederler, biz de onları tamamıyla helak eder, orasını yerle yeksan ederiz
-Bir ülkeyi helak etmek istediğimiz zaman, onun ‘varlık ve güç sahibi önde gelenlerine’ emrederiz, böylelikle onda bozgunculuk çıkarırlar. Artık onun üzerine söz hak olur da, onu kökünden darmadağın ederiz.
-Biz bir ülkeyi / medeniyeti mahvetmek istediğimizde, onun servet ve nimetle şımarmış elebaşlarına emirler yöneltiriz de onlar, orada bozuk gidişler sergilerler. Böylece o ülke aleyhine hüküm hak olur; biz de oranın altını üstüne getiririz.

Bir milletin sonunu, felaketini oranın zengin olmuş kötü idarecileri hazırlar. Onların yönetiminin neticesi de oranın felaketi olur. Böylece Allah’ın sünneti yerine gelmiş olur.

17-Vekem ehleknâ mine-lkurûni min ba’di nûh(in)(k) vekefâ birabbike biżunûbi ‘ibâdihi abîran basîrâ(n)
-Nuh’tan sonra nice toplulukları helak ettik. Rabbin, kullarının suçlarından haberdardır, görür onları ve bu, yeter.
-Biz, Nuh’tan sonra nice nesilleri yıkıma uğrattık. Kullarının günahlarını haber alıcı, görücü olarak Rabbin yeter,
-Nuh’tan sonra da nice kuşakları helak ettik. Kullarının günahlarını haber alıcı ve görücü olarak Rabbin yeter.

Nuh’tan sonra birçok nesiller, (kötü idareciler yüzünden) helak olmuştur. Biz onların nerede hatalar yaptıklarını biliriz

(Araştırırsanız sizde görürsünüz)

18-Men kâne yurîdu-l’âcilete ‘accelnâ lehu fîhâ mâ neşâu limen nurîdu śümme ce’alnâ lehu cehenneme yaslâhâ meżmûmen medhûrâ(n)
-Kim, şu hemencecik, pek tez geçen dünyayı dilerse biz de dilediğimize, dilediğimiz şeyi hemencecik veririz orada, sonra biz, cehennemi de onun için halkettik, oraya kınanmış, kovulmuş bir halde girer
-Kim çarçabuk olanı (geçici dünya arzularını) isterse, orada istediğimiz kimseye dilediğimizi çabuklaştırırız, sonra ona cehennemi (yurt) kılarız; ona, kınanmış ve kovulmuş olarak gider.
-Peşin isteyene dünyada peşin veririz: Dilediğimize dilediğimiz kadar. Sonra da ona cehennemi sunarız; yaslanır ona, kınanmış ve kovulmuş olarak.

Sadece dünya nimetlerini isteyenler, onu elde ederler ama öbür dünyada bir nimet göremezler. Ayıplanmış olarak bir yere sinerler.

19-Vemen erâde-l-âirate vese’â lehâ sayehâ vehuve mu/minun feulâ-ike kâne sa’yuhum meşkûrâ(n)
-Ve kim, inanarak ahireti diler ve bu hususta adamakıllı çalışıp çabalarsa bu çeşit kimseler, çalışmalarının mükafatını mutlaka görürler.
-Kim ahireti ister ve bir mü’min olarak ciddi bir çaba göstererek ona çalışırsa, işte böylelerinin çabası şükre şayandır
-Kim de ahireti ister ve inanmış olarak ona yaraşır bir gayretle çalışırsa, böylelerinin gayretleri teşekkürle karşılanır.

Kimde ahiret hayatını ister ve ona göre hayatını yaşarsa, orada nimetlere boğulur.

20-Kullen numiddu hâulâ-i vehâulâ-i min ‘atâ-i rabbike vemâ kâne ‘atâu rabbike mahzûrâ(n)
-Onlara da, bunlara da, hepsine, Rabbinin lütuf ve ihsanından yardımda bulunuruz, bağışlar dururuz ve Rabbinin ihsanı, kimseden men edilmez.
-Hepsine, onlara da, bunlara da Rabbinin ihsanından ‘arttırarak-veririz.’ Rabbinin ihsanı kesilmiş değildir.
-Rabbinin lütfundan nimetlerle hepsine uzanırız: Onlara da bunlara da. Rabbinin lütfu kimse tarafından engellenemez / kısıtlanamaz.

Rabbinin nimetleri bitmez, dünya nimetlerini isteyene dünya nimetleri, ahiret nimetlerini isteyene ahiret nimetleri veririz. Hiç kimse bize mâni olamaz.

21-Unzur keyfe faddalnâ ba’dahum ‘alâ ba’d(in)(c) velel-âiratu ekberu deracâtin veekberu tefdîlâ(n)
-Bak da gör, onların bir kısmını nasıl bir kısmından üstün ettik; elbette ahiretteki yücelik, dereceler bakımından da daha büyüktür, üstünlük bakımından da daha büyük.
-Onlardan kimini kimine nasıl üstün tuttuğumuzu gör. Muhakkak ahiret dereceler bakımından daha büyüktür, üstünlük bakımından da daha büyüktür
-Bak nasıl, kimini kimine üstün kıldık. Ama ahiret, dereceler bakımından elbette daha büyük, lütuflandırma bakımından daha yücedir.

Dünyada herkesin nimetleri, kazançları çalışmasına göre derece derecedir. Ahiretteki nimetleri ise dünya nimetleri ile kıyaslanamaz.

22-Lâ tec’al me’a(A)llâhi ilâhen âara fetakude meżmûmen mażûlâ(n)
-Allah’la beraber başka bir mabut tanıma, sonra kınanmış bir halde ve tek başına, yardımdan mahrum olarak oturup kalırsın
-Allah ile beraber başka ilahlar edinme, yoksa kınanmış ve kendi başına (yapayalnız ve yardımcısız) bırakılmış olursun.
-Allah’ın yanına başka bir ilah koyma ki, yapayalnız ve horlanmış olarak oturup kalmayasın.

Ölümlü şeylerden (putlardan) kesinlikle kendin için bir yardım, bir çıkar isteme, sadece Allahtan iste. Yoksa tek başına kakılmış olarak yalnız kalırsın.

23-Vekadâ rabbuke ellâ ta’budû illâ iyyâhu vebilvâlideyni ihsânâ(en)(c) immâ yebluġanne ‘indeke-lkibera ehaduhumâ ev kilâhumâ felâ tekul lehumâ uffin velâ tenherhumâ vekul lehumâ kavlen kerîmâ(n)
-Ve Rabbin, kendisinden başkasına kulluk etmemenizi ve anaya, babaya iyilik etmenizi hükmetmiştir; onlardan biri, yahut her ikisi, senin hayatında ihtiyarlık çağına ererse onlara üf bile deme, azarlama onları ve onlara güzel ve iyi söz söyle
-Rabbin, O’ndan başkasına kulluk etmemenizi ve anne-babaya iyilikle-davranmayı emretti. Şayet onlardan biri veya ikisi yanında yaşlılığa ulaşırsa, onlara: ‘Öf’ bile deme ve onları azarlama; onlara güzel söz söyle.
-Rabbin şöyle hükmetti: O’ndan başkasına kulluk / ibadet etmeyin, anaya-babaya çok iyi davranın: Onlardan birisi yahut her ikisi senin yanında ihtiyarlık çağına gelirse sakın onlara “öf” bile deme; onları azarlama, onlara tatlı-iltifatlı söz söyle.

Rabbiniz, Allahtan başka kimseye kulluk etmemenizi, anneye babaya güzel davranmanızı ve yanında yaşlanırlarsa onlara of ya bile dememenizi emir ediyor. Onları azarlama, güzel, yumuşak bir üslup ile konuş diyor.

24-Vafid lehumâ cenâha-żżulli mine-rrahmeti vekul rabbi-rhamhumâ kemâ rabbeyânî saġîrâ(n)
-İkisine karşı da merhametle kanatlarını indir, mütevazı ol ve ya Rabbi de, onlar, çocukluğumda beni nasıl büyütüp yetiştirdilerse sen de onlara öylece merhamet et.
-Onlara acıyarak alçakgönüllülük kanadını ger ve de ki: ‘Rabbim, onlar beni küçükken nasıl terbiye ettilerse Sen de onları esirge
-İndir onlar için rahmetten tevazu kanadını ve de ki: “Rabbim, merhametli davran onlara, tıpkı küçüklüğümde beni koruyup büyüttükleri gibi.”

Onları kanatlarının altına al. Ya Rabbim, onlar beni nasıl sevgi ile yetiştirdilerse, sende onlara sevgi ile bak diye dua et. 

25-Rabbukum a’lemu bimâ fî nufûsikum(c) in tekûnû sâlihîne fe-innehu kâne lil-evvâbîne ġafûrâ(n)
-İçinizde ne var, Rabbiniz, sizden daha iyi bilir. Düzgün ve temiz kişiler olursanız şüphe yok ki o, tövbe edip hakka dönenlerin suçlarını örter.
-Rabbiniz, içinizdekini daha iyi bilir. Eğer salih olursanız, şüphesiz O da, (kendisine) yönelip dönenleri bağışlayıcıdır.
-Benliklerinizin içindekini Rabbiniz daha iyi bilir. Eğer siz barışsever / iyi kişiler olursanız O, tövbeye sarılanları affeder.

Suni ve yapmacık olmayın, Allah sizin içinizdekini bilir. Samimi olarak iyi olursanız, sizin suçlarınızı örter, bağışlar.

26-Veâti żâ-lkurbâ hakkahu velmiskîne vebne-ssebîli velâ tubeżżir tebżîrâ(n)
-Akrabaya, yoksula, yolda kalmışa hakkını ver ve israfta ileri giderek boş yere, haksız yere malını saçma, savurma.
-Akrabaya hakkını ver, yoksula ve yolda kalmışa da. İsraf ederek saçıp-savurma
-Akrabaya hakkını ver. Çaresize, yolda kalana da. Fakat saçıp savurma.

Akrabalarını gözetle, onların haklarını ver. Yoksullara, yolda kalmışlara yardım et fakat israf etme.

27-İnne-lmubeżżirîne kânû ivâne-şşeyâtîn(i)(s) vekâne-şşeytânu lirabbihi kefûrâ(n)
-Gerçekten de malını boş yere saçıp savuranlar, Şeytanlara kardeş olurlar ve Şeytan, Rabbine karşı nankördür
-Çünkü saçıp-savuranlar, şeytanın kardeşleri olmuşlardır; şeytan ise Rabbine karşı nankördür
-Çünkü israf edenler, saçıp savuranlar şeytanların kardeşleri olurlar. Ve şeytan kendi Rabbine nankörlük etmiştir.

İsraf şeytandandır. İsraf edersen sen yoksul kalırsın, sonra Allaha isyan edersin. Şeytan nankördü. Sizde, elinizde bir şey kalmayınca nankör olursunuz.

28-Ve-immâ tu’ridanne ‘anhumu-btiġâe rahmetin min rabbike tercûhâ fekul lehum kavlen meysûrâ(n)
-Rabbinden umduğun bir rahmeti dileyerek onlara bir şey veremez, yüz çevirmek zorunda kalırsan güzel sözler söyle onlara, gönüllerini al.
-Eğer Rabbinden ummakta olduğun bir rahmeti beklerken (darlıkta olduğundan) onlara sırt çevirecek olursan, bu durumda onlara yumuşak söz söyle.
-Eğer onlardan, Rabbinden ümit ettiğin bir rahmeti bekleme yüzünden yüz çevirecek olursan, o zaman onlara yumuşak / tatlı bir söz söyle.

Elinde gerçekten bir şey olmayıp akrabaya, yoksula, yolda kalmışa veremezsen, onlardan özür dile, güzel konuş, gönüllerini al.

29-Velâ tec’al yedeke maġlûleten ilâ ‘unukike velâ tebsuthâ kulle-lbesti fetak’ude melûmen mahsûrâ(n)
-Elini boynuna bağlama, tamamıyla da açma, sonra kendini kınar ve birşeye gücün yetmeyerek pişman bir halde otururkalırsın
-Elini boynunda bağlanmış olarak kılma, büsbütün de açık tutma. Sonra kınanır, hasret (pişmanlık) içinde kalakalırsın.
-Elini bağlayıp boynuna asma. Ama onu büsbütün de açma. Sonra kınanır, hasret içinde bir köşede büzülür kalırsın.

Cimri olma ama müsrif de olma. Sonra pişman olup, kıyıda köşede yalnız kalırsın.

30-İnne rabbeke yebsutu-rrizka limen yeşâu veyakdir(u)(c) innehu kâne bi’ibâdihi abîran basîrâ(n)
-Şüphe yok Rabbin, dilediğinin rızkını genişletir, daraltır, şüphe yok ki o, kullarından haberdardır, onları görür
-Şüphesiz senin Rabbin, rızkı dilediğine -genişletiryayar ve daraltır. Gerçekten O, kullarından haberi olandır, görendir
-Hiç kuşkusuz, Rabbin, dilediğine rızkı açar da kısar da. O, kullarını görüyor, onlardan haber alıyor.

Rabbin kullarının kapasitesine göre rızkı açar veya daraltır. Her şeyi görür, herkesten haberdardır. Rızkım az diye rabbini suçlama.

31-Velâ taktulû evlâdekum aşyete imlâk(in)(s) nahnu nerzukuhum ve-iyyâkum(c) inne katlehum kâne it-en kebîrâ(n)
-Evladınızı, yoksulluk korkusuyla öldürmeyin; onları da biz rızıklandırırız, sizi de. Şüphe yok ki onları öldürmek, pek büyük bir suçtur
-Yoksulluk endişesiyle çocuklarınızı öldürmeyin; onlara ve size biz rızık veririz. Şüphesiz, onları öldürmek büyük bir hata (suç ve günah)dır.
-Yoksulluk korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin. Onları da sizi de biz rızıklandırıyoruz. Kuşkusuz, onları öldürmek büyük bir günahtır.

Yoksulluk korkusu ile çocuklarınıza kıymayın. Onlarında, sizin de rızkınızı veren biziz. Çok büyük bir günah işlemiş olursunuz.

32-Velâ takrabû-zzinâ(s) innehu kâne fâhişeten ve sâe sebîlâ(n)
-Zinaya yaklaşmayın, şüphe yok ki zina, kötülüktür ve zinada bulunmak, kötü bir yol tutmaktır
-Zinaya yaklaşmayın, gerçekten o, ‘çirkin bir hayasızlık’ ve kötü bir yoldur
-Zinaya yaklaşmayın. Çünkü o iğrenç bir iştir; yol olarak da çok kötüdür.

Zinaya yaklaşmayın, yaklaşırsanız uzaklaşmanız zordur. O çok kötü bir iştir, kötülüktür. 

33-Velâ taktulû-nnefse-lletî harrama(A)llâhu illâ bilhakk(i)(k) vemen kutile mazlûmen fekad ce’alnâ liveliyyihi sultânen felâ yusrif fî-lkatl(i)(s) innehu kâne mensûrâ(n)
-Haklı olmadıkça Allah’ın haram ettiği cana kıymayın ve kim, zulümle öldürülürse mirasçısına, öldürene karşı bir kudret ve salahiyet verdik ancak öldürmede aşırı gitmemeli; şüphe yok ki yardıma da mazhar edilmiştir o.
-Haklı bir sebep olmaksızın Allah’ın haram kıldığı bir kimseyi öldürmeyin. Kim mazlum olarak öldürülürse onun velisine yetki vermişizdir; o da öldürmede ölçüyü aşmasın. Çünkü o, gerçekten yardım görmüştür
-Allah’ın saygıya layık kıldığı cana haklı bir sebep yokken kıymayın. Kim haksızlıkla öldürülürse, onun velisine yetki / söz hakkı vermişizdir. Ama o da öldürmede sınır tanımazlık etmesin. Çünkü kendisine yardım edilmiştir.

Kim haksız yere bir cana kıyarsa, onun velisine ceza verme yetkisi vermişizdir. Öldürmede ölçüyü aşmamak şartı ile. Şükret ki, suçlunun yakalanmasında ona yardım edilmiştir.

34-Velâ takrabû mâle-lyetîmi illâ billetî hiye ahsenu hattâ yebluġa eşuddeh(u)(c) veevfû bil’ahd(i)(s) inne-l’ahde kâne mes-ûlâ(n)
-Ergenlik çağına erişinceye dek yetimin malına yaklaşmayın, ancak çok güzel bir tarzda o malı idare edebilirsiniz ve ahitlerinizde durun, şüphe yok ki ahitlerden sorumlusunuz siz
-Erginlik çağına erişinceye kadar, -o da en güzel bir tarz olmasıdışında yetimin malına yaklaşmayın. Ahde vefa gösterin. Çünkü ahid bir sorumluluktur
-Yetimin malına yaklaşmayın. Ancak rüştüne erişinceye kadar, güzel bir yolla ilgilenebilirsiniz. Ahdinize vefalı olun, çünkü verilen söz sorumluluk gerektirir.

Yetimin malını ellemeyin. Yetime faydalı olacaksa malını idare edebilirsiniz. O büyüyünce aynen kârı ile beraber ona verin. Verdiğiniz sözü tutun.

35-Veevfû-lkeyle iżâ kiltum vezinû bilkistâsi-lmustekîm(i)(c) żâlike ayrun veahsenu te/vîlâ(n)
-Bir şey ölçtüğünüz vakit ölçeği tam tutun, tarttığınız şeyi doğru teraziyle tartın. Bu, hem daha hayırlıdır size, hem sonucu daha güzeldir.
-Ölçtüğünüz zaman ölçüyü tam tutun ve dosdoğru bir tartıyla tartın; bu, daha hayırlıdır ve sonuç bakımından daha güzeldir
-Ölçtüğünüz zaman tam ve dürüst ölçün. Hilesiz teraziyle tartın. Bu, hem hayırlı hem de sonuç bakımından güzeldir.

Ölçüde hile yapmayın, tam ölçün. Bu sizin için daha hayırlıdır ve güzeldir.

36-Velâ takfu mâ leyse leke bihi ‘ilm(un)(c) inne-ssem’a velbasara velfu-âde kullu ulâ-ike kâne ‘anhu mes-ûlâ(n)
-Bilmediğin şeyin üstünde durup ısrar etme; çünkü kulak da, göz de, gönül de, hepsi de sorumludur bundan
-Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme; çünkü kulak, göz ve kalb, bunların hepsi ondan sorumludur
-Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme! Çünkü kulak, göz ve gönlün hepsi bundan sorumlu tutulacaktır.

Bilmediğin bir dedikoduyu eşeleyip öğrenmeye çalışma. Kulağın, gözün ve gönlün bundan sorumlu olacaktır.

(Dedikodu olduğunu bile bile etki altında kalırsın)

37-Velâ temşi fî-l-ardi merahâ(an)(s) inneke len tarika-l-arda velen tebluġa-lcibâle tûlâ(n)
-Yeryüzünde kibirlenerek yürüme; çünkü ne yeri yarabilirsin, ne de boyun dağlara erer, onlara erişebilirsin.
-Yeryüzünde böbürlenerek yürüme; çünkü sen ne yeri yarabilirsin, ne dağlara boyca erişebilirsin.
-Yeryüzünde kasılıp kabararak yürüme! Çünkü sen yeri asla yırtamazsın, uzunlukça da dağlara ulaşamazsın.

Yürürken kibirlenerek yürüme. Sen ne yeri yarabilirsin ne de boyun dağa erişir.

38-Kullu żâlike kâne seyyi-uhu ‘inde rabbike mekrûhâ(n)
-Bunların hepsi de kötüdür ve Rabbinin katında hoşa gitmiyen şeylerdir
-Bütün bunlar, kötülüğü olan, Rabbinin katında da hoş olmayanlardır
-Bütün bu sayılanların kötü olanları, Rabbin katında çirkin görülmüştür.

Bütün bunlar Rabbin katında iyi görünmeyen şeylerdir.

39-Żâlike mimmâ evhâ ileyke rabbuke mine-lhikme(ti)(k) velâ tec’al me’a(A)llâhi ilâhen âara fetulkâ fî cehenneme melûmen medhûrâ(n)
-Bunlar, Rabbinin, sana vahyettiği hikmetlerdendir ve Allah’la beraber başka bir mabut tanıma, sonra kınanmış, kovulmuş bir halde cehenneme atılırsın.
-Bunlar, Rabbinin sana hikmet olarak vahyettiği şeylerdir. Rabbin ile beraber başka ilahlar kılma, yoksa yerilmiş, kovulmuş olarak cehenneme bırakılırsın.
-Bunlar, Rabbinin sana, hikmetten vahyetmiş olduklarıdır. Allah’ın yanına başka tanrı koyma ki, kınanmış ve kovulmuş bir halde cehenneme atılmayasın.

Bu bilgiler sana verilen çok değerli öğütlerdir. Bu bilgilere aksi, ters öğütleri dinleme. Aksi, ters öğütleri dinlersen kovulmuş olarak cehenneme atılırsın.

————–


40-Efeasfâkum rabbukum bilbenîne vetteaże mine-lmelâ-iketi inâśâ(en)(c) innekum letekûlûne kavlen azîmâ(n)
-Yoksa Rabbiniz, size erkek çocuklar verdi de kendisinin, meleklerden kız çocukları mı var? Gerçekten, ne de büyük bir söz söylüyorsunuz
-Rabbiniz size erkekleri seçti de meleklerden dişileri mi (kendine) edindi? Gerçekten siz büyük bir söz söylemektesiniz
-Rabbiniz, oğulları seçip size özgüledi de kendisi meleklerden kızlar mı edindi? Gerçekten siz çok dehşet verici bir söz söylüyorsunuz!

Rabbiniz erkek çocukları size verip kızlardan kendine melekler mi yaptı, ne büyük hata ediyorsunuz.

(Soyda ve mirasta erkek çocuklara önem veriyorsunuz kızları Allaha havale ediyorsunuz).

41-Velekad sarrafnâ fî hâżâ-lkur-âni liyeżżekkerû vemâ yezîduhum illâ nufûrâ(n)
-Andolsun ki düşünüp ibret almaları için şu Kur’an’da bu meseleyi apaçık ve defalarca anlattık, fakat bu anlatış, onların ancak, gerçekten büsbütün uzaklaşmalarına sebep olmada
-Andolsun, biz bu Kur’an’da çeşitli açıklamalar yaptık, öğüt alıp-düşünsünler diye. Oysa bu, onların daha uzaklaşmalarından başkasını arttırmıyor.
-Biz, gerçeği, Kur’an’da türlü biçimlerde ifade ettik ki, düşünüp anlayabilsinler. Fakat bu onların sadece kaçışlarını artırıyor.

Kuranda açık açık anlattık, bu bilgiler bazılarının hoşlarına gitmediği için dikkate almıyor ve ondan kaçıyorlar.

42-Kul lev kâne me’ahu âlihetun kemâ yekûlûne iżen lebteġav ilâ żî-l’arşi sebîlâ(n)
-De ki: Onların dedikleri gibi Allah’la beraber başka mabutlar da olsaydı o zaman elbette arş sahibine ulaşmak için bir yol, bir sebep araştırırlardı
-De ki: ‘Eğer söyledikleri gibi O’nunla beraber ilahlar olsaydı, onlar arşın sahibine mutlaka bir yol ararlardı.’
-De ki: “Eğer onların dediği gibi Allah’la beraber ilahlar olsaydı, o zaman onlar arşın sahibine varmak için elbette bir yol ararlardı.”

Allah ile beraber başka ilahlar olsaydı, onlarda (miraca) Allah’a varmak için ibadet ediyor olurlardı.

43-Subhânehu vete’âlâ ‘ammâ yekûlûne ‘uluvven kebîrâ(n)
-Halbuki o, onların söylediklerinden tamamıyla münezzehtir, tamamıyla yücedir, büyüktür
-O, onların dediklerinden münezzeh, yüce ve büyük bir yükseklikle yüksektir
-O hep tespih edilen, onların söylediklerinden çok uzak ve çok yüksek; hem de ölçüye sığmayacak kadar yüksek…

Allah sizin hayal edemeyeceğiniz kadar yücedir, yüksektir.

(O’na varma mesafesi (miraç) ölçüye sığmaz)

44-Tusebbihu lehu-ssemâvâtu-sseb’u vel-ardu vemen fîhin(ne)(c) ve-in min şey-in illâ yusebbihu bihamdihi velâkin lâ tefkahûne tesbîhahum(k) innehu kâne halîmen ġafûrâ(n)
-Yedi gök ve yerle onlarda ne varsa hepsi, onu noksan sıfatlardan tenzih eder ve hiçbir şey yoktur ki ona hamdederek onu noksan sıfatlardan tenzih etmesin, yalnız siz, onların tesbih edişlerini anlayamazsınız. Şüphe yok ki o, azap etmede acele etmez, halimdir ve suçları örter.
-Yedi gök, yer ve bunların içindekiler O’nu tesbih eder; O’nu övgü ile tesbih etmeyen hiç bir şey yoktur, ancak siz onların tesbihlerini kavramıyorsunuz. Şüphesiz O, halim olandır, bağışlayandır.
-Yedi gök, yerküre ve bunların içindekiler O’nu tespih ederler. Hiçbir şey yoktur ki, O’nu överek tespih etmesin; fakat siz onların tespihlerini fark edemezsiniz. O Halim’dir, Gafur’dur.

Yedi gök ve yerde olanlar, hepsi Allah’ın emri ile hareket ederler. Hiçbir şey yoktur ki var edilme amacının dışında hareket etsin. Siz çoğunun amacını bilmezsiniz. Hiç birisine kaldıracağı yükten fazlasını yüklemez. Halimdir, Gafurdur.

45-Ve-iżâ kara/te-lkur-âne ce’alnâ beyneke vebeyne-lleżîne lâ yu/minûne bil-âirati hicâben mestûrâ(n)
-Kur’an okuduğun zaman seninle ahirete inanmayanların arasına gizli bir perde gereriz biz.
-Kur’an okuduğun zaman seninle ahirete inanmayanlar arasında görünmez bir perde kıldık.
-Kur’an okuduğunda, seninle, ahirete inanmayanlar arasına gizli bir perde çekeriz.

Ayetlerimiz okunduğu vakit, seninle ahirete inanmayanlar arasına görünmez bir perde çekeriz.

(Psikolojik bir isteksizlik) 

46-Vece’alnâ ‘alâ kulûbihim ekinneten en yefkahûhu vefî âżânihim vakrâ(an)(c) ve-iżâ żekerte rabbeke fî-lkur-âni vahdehu vellev ‘alâ edbârihim nufûrâ(n)
-Anlamamaları için gönüllerine perdeler gerer, kulaklarına ağırlık veririz ve sen, Kur’an’da, Rabbini, bir olarak andın mı yüz çevirirler, uzaklaşırlar senden
-Ve onların kalbleri üzerine, onu kavrayıp anlamalarını engelleyen kabuklar, kulaklarına da bir ağırlık koyduk. Sen Kur’an’da sadece Rabbini ‘bir ve tek’ (ilah olarak) andığın zaman, ‘nefretle kaçar vaziyette’ gerisin geriye giderler
-Kalpleri üzerine, onu anlamamaları için kabuklar geçiririz, kulaklarına da bir ağırlık koyarız. Rabbini yalnız Kur’an’da andığın zaman, nefretle geriye dönüp kaçarlar.

Onlar anlamak istemezler, dinlemek istemezler. Allahtan başka ilah yoktur diye söylediğin (ayet okuduğun) vakit senden uzaklaşırlar.

47-Nahnu a’lemu bimâ yestemi’ûne bihi iż yestemi’ûne ileyke ve-iż hum necvâ iż yekûlu-zzâlimûne in tettebi’ûne illâ raculen meshûrâ(n)
-Biz, seni dinleyecekleri zaman asıl neyi dinliyeceklerini ve birbirleriyle gizlice konuşurlarken o zalimlerin, siz ancak büyülenmiş bir adama uymuşsunuz diyeceklerini pek iyi biliriz.
-Biz onların seni dinlediklerinde ne için dinlediklerini, gizli konuşmalarında da o zalimlerin: ‘Siz büyülenmiş bir adamdan başkasına uymuyorsunuz’ dediklerini çok iyi biliriz.
-Onların seni dinlerken, neye kulak verdiklerini biz daha iyi biliriz. Aralarında fısıldaşırken de şöyle konuşurlar o zalimler: “Büyülenmiş bir adamdan başkasının ardısıra gitmiyorsunuz!”

Onlar seni dinlerken nasıl dinlediklerini biliriz. Kendi aralarında nasıl dalga geçtiklerini, sana büyülenmiş dediklerini de biliriz.

48-Unzur keyfe darabû leke-l-emśâle fedallû felâ yestatî’ûne sebîlâ(n)
-Bak da gör, sana nasıl örnekler getirip de saptılar ve artık bir yol bulmaya güçleri yetmeyecek onların
-Sana nasıl örnekler vererek saptıklarına bir bak, artık onların bir yola güçleri yetmemektedir
-Bak nasıl örnekler verdiler sana, nasıl sapıttılar. Artık hiçbir yola varamazlar.

Kendi aralarında senin hakkında öyle laf ettiler ki artık sana geri de dönemezler.

49-Ve kâlû e-iżâ kunnâ ‘izâmen verufâten e-innâ lemeb’ûśûne alkan cedîdâ(n)
-Biz dediler, kemik ve toz haline geldikten sonra mı yeniden halk edilecek, dirileceğiz?
-Dediler ki: ‘Biz kemikler haline geldikten, toprak olup ufalandıktan sonra mı, gerçekten biz mi yeni bir yaratılışla diriltileceğiz
-Dediler ki: “Biz bir yığın kemik olduğumuz, un-ufak hale geldiğimiz zaman mı, gerçekten biz o zaman mı yeni bir yaradılışla diriltileceğiz.”

En popular bahaneleri, toz toprak olduktan sonramı tekrar yeni bir oluşla mı dirileceğiz derler.

50-Kul kûnû hicâraten ev hadîdâ(n)
-De ki: Taş, yahut demir olun.
-De ki: ‘İster taş olun, ister demir.’
-De ki: “İster taş olun ister demir!”

De ki ister taş olun ister demir olun. Yine de tekrar dirileceksiniz de.

51-Ev alkan mimmâ yekburu fî sudûrikum(c) feseyekûlûne men yu’îdunâ(s) kuli-lleżî fatarakum evvele merra(tin)(c) feseyunġidûne ileyke ruûsehum veyekûlûne metâ hu(ve)(s) kul asâ en yekûne karîbâ(n)
-Yahut da aklınızca bundan da daha büyük bir başka mahluk olun; mutlaka dirileceksiniz. Diyecekler ki kim tekrar hayata getirecek bizi? De ki: İlk defa sizi yaratan. Alay ederek başlarını sallayacaklar da ne zaman olacak bu iş diyecekler; de ki: Umarım ki pek yakında.
-‘Ya da göğüslerinizde büyümekte olan (veya büyüttüğünüz) bir yaratık (olun).’ Bizi kim (hayata) geri çevirebilir’ diyecekler. De ki: ‘Sizi ilk defa yaratan.’ Bu durumda sana başlarını alaylıca sallayacaklar ve diyecekler ki: ‘Ne zamanmış o?’ De ki: ‘ Umulur ki pek yakında
-“İsterseniz gönlünüzde büyüyen herhangi bir yaratık olun.” Diyecekler ki: “Peki bizi yeniden kim yaratacak?” De ki: “Sizi ilk kez yaratan kimse, o.” Bunun üzerine başlarını sana doğru alaylı bir biçimde sallayarak şöyle konuşacaklar: “Ne zaman o?” De ki: “Çok yakın olabilir!”

Veya tekrar oluşması imkânsız diye düşündüğünüz, gözünüzde büyüttüğünüz en zor bir mitolojik bir yaratık olsun. Peki derler bizi kim tekrar yaratacak. Deki, sizi daha önce kim yarattıysa. Dalga geçerek ne zaman diye sorarlar. Deki, umduğumuzdan daha da yakın olabilir de.

52-Yevme yed’ûkum fetestecîbûne bihamdihi vetezunnûne in lebiśtum illâ kalîlâ(n)
-O gün sizi çağıracak, hamd ederek icabet edeceksiniz ona ve sanacaksınız ki pek az bir müddet kalmışsınız dünyada.
-Sizi çağıracağı gün, O’na övgüyle icabet edecek ve (dünyada) pek az bir süre kaldığınızı sanacaksınız.
-Sizi çağıracağı gün onu hamd ederek çağrısına derhal uyacaksınız. Ve sadece az bir süre kaldığınızı düşüneceksiniz.

Ey iman edenler, sizi o gün çağırdığı zaman, sevinerek geleceksiniz. Pek az bir sure kaldığınızı sanacaksınız.

53-Vekul li’ibâdî yekûlû-lletî hiye ahsenu inne-şşeytâne yenzeġu beynehum(c) inne-şşeytâne kâne lil-insâni ‘aduvven mubînâ(n)
-Kullarıma söyle: Sözün en güzelini söylesinler. Şüphe yok ki Şeytan, aralarına fesat sokar. Şüphe yok ki Şeytan, insana apaçık bir düşmandır
-Kullarıma, sözün en güzel olanını söylemelerini söyle. Çünkü şeytan aralarını açıp bozmaktadır. Şüphesiz şeytan insanın açıkça bir düşmanıdır
-Kullarıma de ki: En güzel olan neyse onu söylesinler. Çünkü şeytan, aralarına yamukluk sokar. Şeytan, insan için apaçık bir düşmandır.

Kullarıma de ki, etrafınızdaki inanmayanlarla da güzel konuşun. Aranız açılmasın. Düşman olmayın. Şeytanın işine uymayın.

54-Rabbukum a’lemu bikum in yeşe/ yerhamkum ev in yeşe/ yu’ażżibkum(c) vemâ erselnâke ‘aleyhim vekîlâ(n)
-Sizi en iyi Rabbiniz bilir; dilerse size merhamet eder, dilerse sizi azablandırır. Biz seni onların üzerine bir vekil olarak göndermedik
-Rabbiniz, sizi daha iyi bilir; dilerse acır size, yahut dilerse azap eder size ve seni, onların amellerini gözetmek, onları korumak için göndermedik.
-Rabbiniz sizi daha iyi bilir. Dilerse size rahmet eder, dilerse size azap eder. Biz seni onlar üzerine vekil göndermedik.

Deki, sizi en doğru Rabbimiz bilir. Dilerse size merhamet eder, dilerse cezalandırır (Ya Muhammed) biz seni onlara vekil ol diye göndermedik.

55-Verabbuke a’lemu bimen fî-ssemâvâti vel-ard(i)(k) velekad faddalnâ ba’da-nnebiyyîne ‘alâ ba’d(in)(s) veâteynâ dâvûde zebûrâ(n)
-Ve Rabbin pek iyi bilir ne varsa göklerde ve yeryüzünde. Andolsun ki bazı peygamberleri bazısından üstün ettik ve Davud’a Zebur’u verdik
-Rabbin, göklerde ve yerde olan herkesi en iyi bilir. Andolsun, biz peygamberlerin bir kısmını bir kısmına üstün kıldık ve Davud’a da Zebur verdik.
-Rabbin, göklerdeki ve yerdeki kimseleri de daha iyi bilir. Yemin olsun biz, peygamberlerin bir kısmını bir kısmına üstün kılmışızdır. Davud’a da Zebur’u verdik.

Rabbin göklerde ve yerde olan herkesi herkesten daha iyi bilir. Nebiler arasında da farklar (yetenekler) vardır. Mesela Davud’a Zebur’u verdik.

(Bu birinci gökte zamanla bizler olabiliriz ama gök kim varsa demiyor göklerde kim varsa diyor. Bazı Nebilerin o göklerde olduğunu Miraç anlatımında görmüştük)

56-Kuli-d’u-lleżîne ze’amtum min dûnihi felâ yemlikûne keşfe-ddurri ‘ankum velâ tahvîlâ(n)
-De ki: Allah’tan başka mabut sandıklarınızı çağırın, onlar, sizden ne bir zararı defedebilirler, ne onu çevirmeye güçleri yeter.
-De ki: ‘O’nun dışında (ilah olarak) öne sürdüklerinizi çağırın, onlar sizden ne zararı uzaklaştırabilirler, ne de (onu yararınıza) dönüştürebilirler.
-De ki: “O’nun dışında bel bağladıklarınızı çağırın; onlar, başınızdaki zorluk ve sıkıntıyı ne kaldırabilirler ne de değiştirebilirler.”

Sizin ilah diye seçtikleriniz, (yükselmenizde) ne Allah’ın size vereceği sıkıntıyı sizden kaldırabilir nede önleyebilir.

57-Ulâ-ike-lleżîne yed’ûne yebteġûne ilâ rabbihimu-lvesîlete eyyuhum akrabu veyercûne rahmetehu veyeâfûne ażâbeh(u)(c) inne ażâbe rabbike kâne mahżûrâ(n)
-Onların taptıkları, öyle varlıklar ki bizzat kendileri de hangisi daha yakın acaba diye Rablerine ulaşmak için bir vesile arayıp durmadalar, onun rahmetini ummadalar ve azabından korkmadalar. Şüphe yok ki Rabbinin azabı, çekinip kaçınmaya değer bir azaptır.
-Onların taptıkları da, -hangisi daha yakındır diyeRablerine (yaklaşmak için) bir vesile arıyorlar. O’nun rahmetini umuyorlar ve azabından korkuyorlar. Şüphesiz senin Rabbinin azabı korkunçtur.
-O yakarıp durduklarının kendileri, en çok yakınlık kazanmışları da dahil, Rablerine varmayı vesile ararlar; O’nun rahmetini umarlar, O’nun azabından korkarlar. Çünkü Rabbinin azabı gerçekten korkulasıdır.

Sizin (hacı, hoca, evliya, şeyh diye) medet umduklarınız var ya, onlarda Allaha daha yakın olmak için (yükselme) vesilesi ararlar. Onun azabından korkarlar. Çünkü rabbinin azabı çetindir.

58-Ve-in min karyetin illâ nahnu muhlikûhâ kable yevmi-lkiyâmeti ev mu’ażżibûhâ ‘ażâben şedîdâ(en)(c) kâneżâlike fî-lkitâbi mestûrâ(n)
-Hiçbir şehir yoktur ki biz o şehri, kıyametten önce helak edip hak ile yeksan etmeyelim, yahut şiddetli bir azaba uğratmayalım. Bu, kitapta yazılmıştır, taktir edilmiştir.
-Hiç bir ülke (veya şehir) olmasın ki, kıyamet gününden önce biz onu (ya) bir yıkıma uğratacağız veya onu şiddetli bir azabla azablandıracağız; bu (muhakkak) o kitapta yazılıdır.
-Hiçbir kent / medeniyet dışta kalmamak üzere, kıyamet gününden önce hepsini ya helak edeceğiz yahut da şiddetli bir azapla azaplandıracağız. İşte bu, Kitap’ta satır satır yazılmış bulunuyor.

Kıyametten önce, yaşadığınız dünya ve evren yaşam ortamını yavaş yavaş kaybeder. O zamanlar yaşanabilecek hiçbir yer kalmaz. İşte kitapta bu satır satır yazılıdır.

59-Vemâ mene’anâ en nursile bil-âyâti illâ en keżżebe bihâ-l-evvelûn(e)(c) veâteynâ śemûde-nnâkate mubsiraten fezalemû bihâ(c) vemâ nursilu bil-âyâti illâ tavîfâ(n)
-Bizi, mucizeler göndermekten meneden şey, ancak evvelki ümmetlerin, onları yalanlamalarıdır ve Semud’a apaçık bir mucize olarak dişi deveyi verdik de zulmettiler ona ve biz ayetleri, ancak korkutmak için göndeririz.
-Bizi ayet (mucize)ler göndermekten, öncekilerin onu yalanlamasından başka bir şey alıkoymadı. Semud’a dişi deveyi görünür (bir mucize) olarak gönderdik, fakat onlar bununla (onu boğazlamakla) zulmetmiş oldular. Oysa biz ayetleri ancak korkutmak için göndeririz.
-Bizi, mucizeler göstermekten alıkoyan, daha öncekilerin onları yalanlamış olmasından başka birşey değildir. Semud kavmine o dişi deveyi açık bir mucize olarak verdik de onunla kendilerine zulmettiler. Biz, mucizeleri yalnız korkutup sindirmek için göndeririz.

Biz her probleme hemen hazır çözümler vermeyiz. Yoksa insanlar çözüm var diye uğraşıp çabalamazlar. Çaresiz kalıp çabalamalarını isteriz. Semud kavmine mucize olarak deveyi (hastalıklarına çare diye) yolladık, ama onlar inanmadılar, kendilerine zulüm ettiler. Mucizeleri şimdi ancak korkutmak için gndeririz.

60-Ve-iż kulnâ leke inne rabbeke ehâta bi-nnâs(i)(c) vemâ ce’alnâ-rru/yâ-lletî eraynâke illâ fitneten linnâsi ve-şşecerate-lmel’ûnete fî-lkur-ân(i)(c) venuavvifuhum femâ yezîduhum illâ tuġyânen kebîrâ(n)
-An o zamanı, hani sana demiştik ki hiç şüphe yok, Rabbin, insanları çepeçevre kuşatmıştır ve biz sana gösterdiğimiz rüyayı da, Kur’an ‘daki lanetlenmiş ağacı da ancak insanları sınamak için gösterdik ve onları korkutmadayız, fakat bu, ancak onların taşkınlıklarını arttırmada
-Hani biz sana: ‘Muhakkak Rabbin insanları çepeçevre kuşatmıştır’ demiştik. Sana gösterdiğimiz o rüyayı insanları denemek için yaptık, Kur’an’da lanetlenmiş ağacı da. Biz onları korkutuyoruz. Fakat (bu) onlarda büyük bir azgınlıktan başka bir şey arttırmıyor
-Hani sana: “Rabbin, insanları çepeçevre kuşatmıştır.” demiştik. Sana gösterdiğimiz o rüyayı da Kur’an’da lanetlenmiş bulunan o ağacı da insanları sınamak dışında bir sebeple göndermedik. Biz onları korkutuyoruz ama bu onların kudurganlığını artırmaktan başka bir katkı sağlamıyor.

Rabbin insanlara ilmini ve esmalarını çalışsınlar diye sınırlı vermiştir. Seni bir gecede miraca çıkarıp geri getirmişti ya, onu insanlara ilimlerinde yön olsun diye yaptık. Lanetlenmiş ilimleri de büyü ve efsun gibi, insanları sınamak için gönderdik. Ama bu sınama (büyü ve efsun) bazı insanların azgınlıklarını arttırır.

61-Ve-iż kulnâ lilmelâ-iketi-scudû li-âdeme fesecedû illâ iblîse kâle e-escudu limen alakte tînâ(n)
-Hani bir zaman meleklere, Âdem’e secde edin demiştik de İblis’ten başka hepsi secde etmişti ve o, balçıktan yarattığın mahluka secde mi edeyim demişti
-Hani, meleklere: ‘Adem’e secde edin’ demiştik. İblis’in dışında (hepsi) secde etmişlerdi. Demişti ki: ‘Bir çamur olarak yarattığın kimseye ben secde eder miyim?
-Hani meleklere: “Adem’e secde edin.” demiştik; onlar da secde etmişlerdi. Ama İblis secde etmemiş, şöyle demişti: “Çamur olarak yarattığın kişiye secde mi ederim?”

Hani Meleklere Âdeme secde edin demiştik. İblis etmedi. Âdem’in ham maddesi çamurdan, balçıktan yaratıldı diye.

62-Kâle eraeyteke hâżâ-lleżî kerramte ‘aleyye le-in aḣḣarteni ilâ yevmi-lkiyâmeti leahtenikenne żurriyyetehu illâ kalîlâ(n)
-Bildir bana demişti, benden daha şerefli ve yüce olarak yarattığın bu mahluk kimdir? Kıyamet gününedek yaşatırsan beni andolsun ki pek azı müstesna, onun soyunu azdıracağım
-Demişti ki: ‘Şu bana karşı yücelttiğine bir bak; andolsun, eğer bana kıyamet gününe kadar süre tanırsan, onun soyunu -pek az dışındakuşkusuz kendime bağlı kılacağım.
-Yine dedi: “Şu benden üstün kıldığına bir baksana! Yemin olsun, eğer beni kıyamet gününe kadar ertelersen, onun soyunu, pek azı hariç, hükmüm altına alacağım.”

Ve dedi ki, bu üstün kıldığına bir baksana, bana kıyamete kadar müsaade edersen, onların soyundan birçoklarını alçaltacağım.

63-Kâle-żheb femen tebi’ake minhum fe-inne cehenneme cezâukum cezâen mevfûrâ(n)
-Git demişti, kim sana uyarsa onlardan, hepinizin de cezası cehennemdir gerçekten ve o ceza, noksansız, tastamam bir ceza.
-Demişti ki: ‘Git, onlardan kim sana uyarsa (uysun), şüphesiz sizin cezanız cehennemdir; eksiksiz bir ceza.’
-Allah buyurdu: “Defol git! Onlardan kim sana uyarsa, cezanız cehennem olacaktır. Ne de mükemmel ceza.”

Tamam dedik, git seni ve sana uyanları cehenneme atacağım. Tam senin ve sana uyanların layık olduğu bir yer size.

64-Vestefziz meni-steta’te minhum bisavtike ve eclib ‘aleyhim biaylike veraclike veşârik-hum fî-l-emvâli vel-evlâdi veidhum(c) vemâ ye’iduhumu-şşeytânu illâ ġurûrâ(n)
-Onlardan kime gücün yeterse seslen, oynat yerinden onu, atlı, yaya, bütün ordunla yürü üstlerine, malda, evlatta ortak ol onlarla ve vaadet onlara ve Şeytan, yalandan başka bir şey vaat edemez ki onlara
-Onlardan güç yetirdiklerini sesinle sarsıntıya uğrat, atlıların ve yayalarınla onların üstüne yaygarayı kopar, mallarda ve çocuklarda onlara ortak ol ve onlara çeşitli vaadlerde bulun.’ Şeytan, onlara aldatmadan başka bir şey vadetmez.
-Onlardan güç yetirdiğini sesinle yerinden oynat. Atlıların ve yayalarınla yaygara çıkarıp üzerlerine çullan. Mallarda, evlatlarda onlara ortak ol, onlara habire vaatte bulun.” Şeytan onlara bir aldanıştan başka ne vaat eder ki?!

Gücünün yettiklerini bütün imkânların ile ayart. Vesvesenle, atlı veya yaya bütün ordunla, malları ve evlatlarını kullanmada da ortak ol. Onlara sahte vaatler ver. Senin vazifen bu olsun.

65-İnne ‘ibâdî leyse leke ‘aleyhim sultân(un)(c) vekefâ birabbike vekîlâ(n)
-Şüphe yok ki gerçek kullarımın üstünde hiçbir hükmün yoktur, onlara karşı hiçbir gücün olmaz senin ve Rabbin, koruyucu olarak yeter onlara.
-Benim kullarım; senin onlar üzerinde hiç bir zorlayıcı gücün (hakimiyetin) yoktur.’ Vekil olarak Rabbin yeter
-Kuşkusuz, benim kullarım üzerinde senin hiçbir sultan olmayacaktır.” Vekil olarak Rabbin yeter.

(Sadece) Bazı seçilmiş kullarımın üzerinde senin bir etkin olamayacak. Onlar benim kontrolümde olacak.

66-Rabbukumu-lleżî yuzcî lekumu-lfulke fî-lbahri litebteġû min fadlih(i)(c) innehu kâne bikum rahîmâ(n)
-Rabbiniz, öyle bir Rabdir ki lütuf ve ihsanını arayın diye sizin için denizde gemileri yürütür. Şüphe yok ki o, size rahimdir
-Sizin Rabbiniz, fazlından aramanız için denizde gemileri sizin için yürütür. Gerçekten O, size karşı merhametlidir
-Rabbiniz odur ki, lütfundan nasip arayasınız diye sizin için denizde gemiler yürütüyor. O, size karşı gerçekten çok merhametlidir.

İmanlı olursanız Rabbiniz sizi kollar korur. Şefkatlidir. Sizin için (semada) birçok gemiler, (planetler, yıldızlar, gök taşları) size faydaları olsun diye yüzerler. 

(Üzerinde yaşadığınız dünyamızda Allah’ın yaptığı bir gemidir)

67-Ve-iżâ messekumu-ddurru fî-lbahri dalle men ted’ûne illâ iyyâh(u)(s) felemmâ neccâkum ilâ-lberri a’radtum(c) vekâne-l-insânu kefûrâ(n)
-Denizde bir zarara uğradınız mı tapıp çağırdıklarınızın hepsi kaybolup gider, ancak o kalır. Sizi kurtarıp karaya çıkardı mı da yüz çevirirsiniz ve insan, pek nankördür.
-Size denizde bir sıkıntı (tehlike) dokunduğu zaman, O’nun dışında taptıklarınız kaybolur-gider; fakat karaya (çıkarıp) sizi kurtarınca (yine) sırt çevirirsiniz. İnsan pek nankördür
-Denizde size bir zorluk dokunduğunda, O’nun dışındaki tüm yalvardıklarınız ortadan kaybolur. Fakat O, sizi kurtarıp karaya çıkarınca yüz çevirirsiniz. İnsan çok nankördür.

O gemilerde, (Gök cisimlerinde) bazen başınıza birçok felaket gelir. Tamamen çaresiz kalırsınız. Ama Allah’ın size verdiği ilim sayesinde kurtulup emniyete erişince kendi sayemde kurtuldum diye nankörlük edersiniz.

68-Efeemintum en yasife bikum cânibe-lberri ev yursile aleykum hâsiben śümme lâ tecidû lekum vekîlâ(n)
-Emin misiniz sizi herhangi bir yerde orasıyla beraber yere geçirmeyeceğinden, yahut üstünüze taşlıtopaçlı bir kasırga göndermeyeceğinden? Sonra bir koruyucu da bulamazsınız kendinize
-Kara tarafında sizi yerin dibine geçirmeyeceğinden veya üzerinize taş yığınları yüklü bir kasırga göndermeyeceğinden emin misiniz? Sonra kendinize bir vekil bulamazsınız
-Peki, kara tarafında sizi yere geçirivermesinden yahut üstünüze çakıl savuran bir kasırga göndermesinden emin misiniz? Sonra kendinize hiçbir vekil bulamazsınız.

Bulunduğun kara parçasının batmayacağından veya gökten gelen gök taşları fırtınası olmayacağından emin misiniz ki (kendi sayemde) kurtuldum diye seviniyorsunuz. Onlar gelince onlardan sizi kim kurtaracak.

69-Em emintum en yu’îdekum fîhi târaten urâ feyursile aleykum kâsifen mine-rrîhi feyuġrikakum bimâ kefertum śümme lâ tecidû lekum aleynâ bihi tebî’â(n)
-Yoksa emin misiniz bir kere daha sizi denize döndürüp üstünüze kırıp döken bir fırtına yollamayacağından ve nankörlüğünüze karşı sizi sulara gark etmeyeceğinden? Sonra bizden öcünüzü alacak bir kimse de bulamazsınız kendinize.
-Veya sizi bir kere daha ona (denize) gönderip üzerinize kırıp geçiren bir fırtına salarak nankörlük etmeniz nedeniyle sizi batırmasına karşı emin misiniz? Sonra onun öcünü Bize karşı alacak (kimseyi de) bulamazsınız
-Yoksa sizi bir kez daha oraya gönderip üstünüze kırıp geçiren bir fırtına salarak, inkar ettiğinizden dolayı sizi boğmayacağından emin misiniz?

Tekrar gemilere binmek mecburiyetinde kalırsanız ve orada başınıza tekrar değişik felaketler (zararlı dalga, ışın fırtınası, radyoaktif gibi şeyler) gelince (o zaman) sizi benim elimden kim kurtaracak.

(Benim ilmimden başka sizi kim kurtaracak)

70-Velekad kerramnâ benî âdeme vehamelnâhum fî-lberri velbahri verazaknâhum mine-ttayyibâti vefaddalnâhum ‘alâ keśîrin mimmen alaknâ tafdîlâ(n)
-Andolsun ki biz Âdemoğullarını üstün ettik,karada suda taşıdık onları, tertemiz şeylerle rızıklandırdık onları ve yarattıklarımızın çoğundan üstün ettik onları
-Andolsun, biz Ademoğlunu yücelttik; onları karada ve denizde (çeşitli araçlarla) taşıdık, temiz, güzel şeylerden rızıklandırdık ve yarattıklarımızın bir çoğundan üstün kıldık.
-Andolsun biz, Ademoğullarını onur ve üstünlükle donattık, onları karada ve denizde binitlere yükledik. Onları, güzel ve temiz rızıklarla besledik. Ve onları yarattıklarımızın birçoğundan üstün kıldık.

Ant olsun ki biz, Âdemoğullarını yücelttik, Siz Evrende, kara parçalarında ve fezada araçlarınız ile gezeceksiniz. Oralardan yeni güzel rızıklar, (faydalı enerjiler, madenler) nimetler bulacaksınız. Oralardaki şuurluların birçoğundan sizi üstün kıldık.

71-Yevme ned’û kulle unâsin bi-imâmihim(s) femen ûtiye kitâbehu biyemînihi feulâ-ike yakraûne kitâbehum velâ yuzlemûne fetîlâ(n)
-O gün, herkesi, her topluluğu, uydukları kişilerle beraber çağıracağız. Gerçekten de kitabı, sağ eline verilenler, çekirdekteki kıl kadar bile zulüm görmeden kitaplarını okuyacaklar
-Her insan-grubunu imamlarıyla çağıracağımız gün, artık kimin kitabı sağ eline verilirse, onlar kitaplarını okuyacaklar ve bir ‘hurma çekirdeğindeki iplikçik kadar’ bile haksızlığa uğratılmazlar
-Gün olur, insan gruplarından herbirini kendi önderiyle çağırırız. O gün kitabı kendisine sağdan verilenler, kitaplarını okuyacaklar ve bir kıl kadar haksızlığa uğratılmayacaklar.

İnsanlar liderleri ile beraber çağırıldığı gün, kitapları sağ eline verilenler, kitaplarını okuyacaklar. Bir kıl kadar haksızlığa uğratılmayacaklar. 

72-Vemen kâne fî hâżihi a’mâ fehuve fî-l-âirati amâ veedallu sebîlâ(n)
-Ve burada kör olan, ahirette de kördür ve yolunu da tam sapıtmıştır, şaşırmış gitmiştir.
-Kim bunda (dünyada) kör ise, o, ahirette de kördür ve yol bakımından daha ‘şaşkın bir sapıktır.’
-Bu dünyada kör olan, ahirette de kördür. Yolca da daha sapıktır o.

Bu dünyada olaylara ve her şeye körsen, ahirette de kör olacaksın. Yanlış yolda çabalayıp duracaksın.

73-Ve-in kâdû leyeftinûneke ‘ani-lleżî evhaynâ ileyke litefteriye ‘aleynâ ġayrah(u)(s) ve-iżen letteażûke alîlâ(n)
-Onlar, sana vahyettiğimizden başka şeyler düzüp bize iftira etmen için az kaldı ki seni bile fitneye düşüreceklerdi ve o vakit seni dost edineceklerdi işte.
-Onlar neredeyse, sana vahyettiğimizden başkasını bize karşı düzüp uydurman için seni fitneye düşüreceklerdi; o zaman seni dost edineceklerdi
-Az kalsın seni, sana vahyettiğimizden uzaklaştırarak ondan gayrısını bize isnat edesin diye fitneye düşüreceklerdi. İşte o taktirde seni dost edinirlerdi.

Onlar sana verdiğimiz bilgileri biraz değiştir dediklerinde eyer onlara uysaydın o zaman onların dostu olurdun. 

(Onlar gibi kör olarak gelecektin)

74-Velevlâ en śebbetnâke lekad kidte terkenu ileyhim şey-en kalîlâ(n)
-Sana sebat etme kabiliyeti vermeseydik andolsun ki birazcık meyledecektin onlara.
-Eğer biz seni sağlamlaştırmasaydık, andolsun, onlara az bir şey (de olsa) eğilim gösterecektin.
-Eğer biz seni sağlamlaştırmamış olsaydık, andolsun onlara birazcık meylediverecektin.

Biz seni sağlamlaştırmasaydık ant olsun sen onlara az da olsa meyledecektin.

(Miraçta onların durumunu sana göstermeseydik)

75-İżen leeżaknâke di’fe-lhayâti vedi’fe-lmemâti śümme lâ tecidu leke ‘aleynâ nasîrâ(n)
-Eğer bunu yapsaydın hayatın acısını da iki kat olarak tattıracaktık sana, ölümün acısını da iki kat, sonra da bize karşı hiçbir yardımcı bulamayacaktın kendine.
-Bu durumda, biz sana, hayatında kat kat, ölümün de kat kat (acısını) tattırırdık; sonra bize karşı bir yardımcı bulamazdın
-İşte o zaman sana, hayatın da ölümün de katmerli acılarını tattırırdık. Ve bize karşı hiçbir yardımcı da bulamazdın.

Onlara meyletseydin eğer, şimdiye kadar hiç karşılaşmadığın ölümcül acıları sana kat kat tattırırdık. Elimizden seni kimse de alamazdı.

76-Ve-in kâdû leyestefizzûneke mine-l-ardi liyuricûke minhâ(s) ve-iżen lâ yelbeśûne ilâfeke illâ kalîlâ(n)
-Onlar, nerdeyse seni yurdundan çıkarmak için taciz edip duracaklar, fakat sen çıktıktan sonra arkandan onlar da pek az bir müddet kalacaklar
-Neredeyse seni (bu) yerden (yurdundan) çıkarmak için tedirgin edeceklerdi; bu durumda kendileri de senden sonra az bir süreden başka kalamazlar
-Az kalsın bu topraktan çıkarmak için seni sıkıştıracaklardı. Böyle bir durumda onlar orada senin arkandan çok az bir süre kalacaklardı.

Onlara meyletmediğin için seni yurdundan çıkarsalardı, kendileri de o yerde fazla yaşayamazlardı.

77-Sunnete men kad arselnâ kableke min rusulinâ(s) velâ tecidu lisunnetinâ tahvîlâ(n)
-Senden önce gönderdiğimiz peygamberler hakkındaki yolyordam da buydu ve yolumuzda yordamımızda bir değişiklik bulamazsın
-(Bu,) Senden önce gönderdiğimiz resullerimizin sünnetidir. Sünnetimizde bir değişiklik bulamazsın.
-Senden önce gönderdiğimiz resullerimize uygulanan yasa da buydu. Sen bizim yol ve yasamızda değişme bulamazsın.

Bu kural senden önce gelen resullere de uygulanan yasaydı. Bizim yasalarımızda bir değişme göremezsin.

——————

78-Ekimi-ssalâte lidulûki-şşemsi ilâ ġaseki-lleyli ve kur-âne-lfecr(i)(s) inne kur-âne-lfecri kâne meşhûdâ(n)
-Ve namaz kıl güneşin zeval vaktinde, geceleyin karanlık basınca ve fecir çağında; şüphe yok ki sabah namazı, meleklerin tanık olduğu bir namazdır
-Güneşin sarkmasından gecenin kararmasına kadar namazı kıl, fecir vakti (namazda okunan) Kur’an’ı, işte o, şahid olunandır.
-Güneşin kaymasından / aşağı sarkmasından, gecenin kararmasına kadar namazı kıl. Sabah Kur’an’ını da gözet. Çünkü sabah okunan Kur’an tanıklarca izlenmektedir.

Güneşin batmasından havanın kararmasına kadar namaz kıl (Akşam namazı) Sabah (fecir) vakti tekrar (namazda sesli) kuran oku. O fecir vakti okunan Kuranın (etrafa etkileri vardır) şahitler dinlemektedir.

79-Vemine-lleyli fetehecced bihi nâfileten leke ‘asâ en yeb’aśeke rabbuke makâmen mahmûdâ(n)
-Gecenin bir kısmında uyanıp namaz kıl, bu namaz, sana mahsustur ve farz namazlardan fazla bir namazdır. Umulur ki Rabbin, seni Makamı Mahmud’a sahip kılar
-Gecenin bir kısmında kalk, sana aid nafile olarak onunla (Kur’an’la) namaz kıl. Umulur ki Rabbin seni övülmüş bir makama ulaştırır.
-Sana özgü bir ibadet olarak, gecenin bir kısmında o Kur’an’la meşgul olmak üzere uyanık ol / uykudan uyan. Böylece Rabbinin seni övülmüş bir makama / Makam-ı Mahmud’a ulaştırması umulur.

Sana özgü olarak gecenin bir kısmında uyan. Ekstra kuran çalış. Yeni fikirler gelebilir. Unutulmayacak keşifler yapmış olursun. Kaşifler makamına ulaşırsın. (Makamı Mahmud-Kâşifler makamı)

80-Vekul rabbi edilnî mudale sidkin vearicnî murace sidkin vecal lî min ledunke sultânen nasîrâ(n)
-Ve de ki: Ya Rabbi, beni gireceğim yere gerçek olarak sok, çıkacağım yerden gerçek olarak çıkar ve katından, bana yardım eden bir kudret, kuvvet ver.
-Ve de ki: ‘Rabbim, beni (girilecek yere) doğru bir girdirişle girdir ve (çıkarılacak yerden) doğru bir çıkarışla çıkar ve katından bana yardımcı bir kuvvet ver.’
-Şöyle yakar: “Rabbim! Beni, gireceğim yere doğruluk-dürüstlükle sok, çıkacağım yerden doğruluk-dürüstlükle çıkar. Katından bana yardımcı bir güç / kanıt ver.”

Ve deki, Rabbim, düşündüğüm, çalıştığım, fikirlerimin yolu doğru ise beni devam ettir. Yanlış ise beni o düşünceden uzaklaştır. Senin ilminden bana yardım et.

(Alimin edeceği dua)

81-Vekul câe-lhakku vezeheka-lbâtil(u)(c) inne-lbâtile kâne zehûkâ(n)
-Ve de ki: Gerçek geldi, batıl yok olup gitti, şüphe yok ki batıl, zaten yok olur gider.
-De ki: ‘Hak geldi, batıl yok oldu. Hiç şüphesiz batıl yok olucudur
-Ve de ki: “Hak geldi batıl yıkılıp gitti. Batıl, yok olmaya zaten mahkumdu.”

Ve yine de ki, doğru fikirler gelecek, yanlış fikirler yok olacak. Yanlış fikirler yok olmaya mahkumdur (İlham gelecek vesvese gidecek)

(İlham isteme duası)

82-Venunezzilu mine-lkur-âni mâ huve şifâun verahmetun lilmu/minîne() velâ yezîdu-zzâlimîne illâ asârâ(n)
-Ve biz, Kur’an’dan, inananlara şifa ve rahmet olan ayetleri indirmedeyiz ve bunlar, zalimlerin ancak ziyanlarını arttırır.
-Kur’an’dan mü’minler için şifa ve rahmet olan şeyleri indiriyoruz. Oysa o, zalimlere kayıplardan başkasını arttırmaz.
-Biz Kur’an’dan, inananlar için şifa ve rahmet olacak şeyler indiriyoruz. Ama bu, zalimlerin yıkımını artırmaktan başka katkı sağlamıyor.

Bu kuranda inanlar için, şifa ve rahmet olacak birçok ayetler varır. Sadece inananlar onları görürler ve faydalanırlar. Zalimlerin yıkımını arttırır.

83-Ve-iżâ en’amnâ ‘alâ-l-insâni a’rada veneâ bicânibih(i)(s) ve-iżâ messehu-şşerru kâne yeûsâ(n)
-İnsana nimet verdik mi yüz çevirir, uzaklaşır, fakat bir şerre uğradı mı ümidini tamamıyla keser, yeise düşer.
-İnsana bir nimet verdiğimizde sırt çevirir ve yan çizer; ona bir şer dokunduğu zaman da umutsuzluğa kapılır
-İnsana nimet verdiğimizde yüz çevirip yan çizer. Kendisine şer dokununca da hemen ümitsiz oluverir.

İnsanlara nimet verdiğimizde şımarır ve bizi unutur. Elinden alınınca da ümitsizliğe düşer.

 (Hâlbuki tekrar istese tekrar vereceğiz)

84-Kul kullun ya’melu ‘alâ şâkiletihi ferabbukum a’lemu bimen huve ehdâ sebîlâ(n)
-De ki: Herkes huylandığı huya göre hareket eder. Gerçekten de Rabbiniz, en doğru yolu kim bulmuştur, pek iyi bilir onu.
-De ki: ‘Herkes kendi yaratılışına (fıtrat tarzına) göre davranır. Şu halde kimin daha doğru yolda olduğunu Rabbin daha iyi bilir.’
-De ki: “Herkes, kendi varlık yapısına uygun iş görür. Yolca daha doğru gidenin kim olduğunu Rabbiniz daha iyi bilir.”

Herkes şahsında oluşan mizacına göre iş yapar. Kimin daha iyi olduğunu rabbiniz daha iyi bilir.

85-Veyes-elûneke ‘ani-rrûh(i)(s) kuli-rrûhu min emri rabbî vemâ ûtîtum mine-l’ilmi illâ kalîlâ(n)
-Ve sana ruhu soruyorlar; de ki: Ruh, Rabbimin işindendir, hakındandır ve zaten size pek az bir bilgiden başka bir şey de verilmemiştir.
-Sana ruh’tan sorarlar; de ki: ‘Ruh, Rabbimin emrindendir, size ilimden yalnızca az bir şey verilmiştir.’
-Ve sana ruhtan sorarlar. De ki: “Ruh, Rabbimin emrindendir. Ve size, ilimden sadece az birşey verilmiştir.”

Sana ruhtan soruyorlar. Deki, Ruh rabbimin emrindendir, (bünyenden bağımsız olarak onu alır, geri gönderir) Onun kontrolündedir, size ondan çok az ilim verilmiştir.

(Çok az, ama hiç verilmemiş değil)

86-Vele-in şi/nâ leneżhebenne billeżî evhaynâ ileyke śümme lâ tecidu leke bihi ‘aleynâ vekîlâ(n)
-Ve dilersek sana vahyettiğimizi senden de gidermeye muktediriz, sonra bize karşı onu koruyacak bir kimse de bulamazsın
-Andolsun, eğer dilersek, sana vahyettiklerimizi gerçekten gideriveririz, sonra bunun için bize karşı bir vekil bulamazsın.
-Andolsun, biz dilesek sana vahyetmiş olduğumuzu tamamen gideriveririz, sonra onu elde etmek için bizim katımızda kendine bir vekil de bulamazsın.

Biz istersek, (Mizacını, bilgini, karakterini ve bildiklerini, gördüklerini işlediklerini, bütün kayıt altına aldıklarını) ruhundan silebiliriz. O bilgileri ruhunda bizden daha iyi koruyacakta yoktur.

(Bütün her şey, senin bilgilerin, hafızan hepsi ruhundadır)

87-İllâ rahmeten min rabbik(e)(c) inne fadlehu kâne ‘aleyke kebîrâ(n)
-Ancak Rabbinin rahmeti onu korumuştur; gerçekten de onun lütfü, ihsanı pek büyüktür sana.
-(Vahyi sende bırakan) Rabbin rahmetinden başka (sı değildir). Şüphesiz O’nun lütfu senin üzerinde çok büyüktür.
-Ancak Rabbinden bir rahmet müstesna… Kuşkusuz, O’nun sana lütfu pek büyüktür.

Onu (ruhunu) senin için koruruz, onsuz hiçbir şeysin, insan vasıflarına sahip olamazsın.

88-Kul le-ini-cteme’ati-l-insu velcinnu ‘alâ en ye/tû bimiśli hâżâ-lkur-âni lâ ye/tûne bimiślihi velev kâne ba’duhum liba’din zahîrâ(n)
-De ki: İnsanlar ve cinler, bu Kur’an’ın bir benzerini meydana getirmek için bir araya gelseler bir benzerini meydana koyamazlar, hatta bir kısmı bir kısmına yardım etse bile.
-De ki: ‘Eğer bütün ins ve cin (toplulukları), bu Kur’an’ın bir benzerini getirmek üzere toplansa, -onların bir kısmı bir kısmına destekçi olsa bilebir benzerini getiremezler.’
-De ki: “Andolsun, eğer insanlar ve cinler şu Kur’an’ın bir benzerini getirmek üzere bir araya toplansanlar, birbirlerine de destek olsalar, onun bir benzerini yine de ortaya getiremezler.”

Bütün âlemde gelmiş geçmiş insanlar ve cinler bir araya gelse, Kuranın size verdiği ilmi bilgileri veremezler.

89-Velekad sarrafnâ linnâsi fî hâżâ-lkur-âni min kulli meśelin feebâ ekśeru-nnâsi illâ kufûrâ(n)
-Andolsun ki bu Kur’an’da insanlara bütün örnekleri tekrartekrar anlattıksa da insanların çoğu kabul etmedi, ancak küfre kapıldı.
-Andolsun, bu Kur’an’da her örnekten insanlar için çeşitli açıklamalarda bulunduk. İnsanların çoğu ise ancak inkarda ayak direttiler.
-Andolsun, biz bu Kur’an’da, insanlar için her örnekten nicelerini sıraladık. Ama insanların çoğu inkardan başka birşeyde diretmediler.

Her ilimden sizlere bu Kuranda çeşitli örneklerle bahis diyoruz, anlatıyoruz. İnsanların çoğu, o bilgileri hayallerine bile yerleştiremedikleri için inkâr yoluna gidiyorlar.

90-Ve kâlû len nu/mine leke hattâ tefcura lenâ mine-l-ardi yenbû’â(n)
-Dediler ki: Bize yeryüzünden bir kaynak çıkarıp akıtmadıkça inanmayız sana
-Dediler ki: ‘Bize yerden pınarlar fışkırtmadıkça sana kesinlikle inanmayız.’
-Dediler ki: “Bizim için yerden bir pınar fışkırtmadığın sürece sana asla inanmayacağız.”

Sana inanmamız için, O ilimlerden bir tanesini hemen bize göster diyorlar. Mesela şurada bir ırmak fışkırt görelim diyorlar.

(Teknolojiyi mucize gibi görüp istiyorlar. Senelerin asırların bilgi birikimiyle, yan sanayilerin oluşması ile olduğunu düşünmeden hemen istiyorlar)

91-Ev tekûne leke cennetun min naîlin veinebin fetufeccira-l-enhâra ilâlehâ tefcîrâ(n)
-Yahut hurma fidanlarıyla, üzüm çotuklarıyla dolu bir bahçen olup içinde de ırmaklar gürülgürül akmadıkça.
-Ya da sana ait hurmalıklardan ve üzümlerden bir bahçe olup aralarından şarıl şarıl akan ırmaklar fışkırtmalısın.’
-Yahut senin hurmalardan, üzümlerden oluşan bir bahçen olmalı. Onların aralarından şarıl şarıl ırmaklar akıtmalısın.”

Veya (bu çorak yerde) bir bahçe yap hurma dolu ve aralarından sular, ırmaklar aksın.

92-Ev tuskita-ssemâe kemâ ze’amte ‘aleynâ kisefen ev te/tiye bi(A)llâhi velmelâ-iketi kabîlâ(n)
-Yahut umduğun gibi göğü, parçaparça üstümüze düşürmedikçe, yahut Allah’la melekleri karşımıza getirmedikçe.
-Veya öne sürdüğün gibi, gökyüzünü üstümüze parça parça düşürmeli ya da Allah’ı ve melekleri karşımıza (şahid olarak) getirmelisin.’
-Yahut iddia ettiğin gibi, göğü parçalar halinde üzerimize düşürmelisin, yahut Allah’ı ve melekleri karşımıza dikmelisin.”

Yahut anlattığın gibi, göğü üstümüze parça parça yap düşür. Veya Allah’ı, Melekleri karşımıza getir bizde görelim diyorlar.

93-Ev yekûne leke beytun min zurufin ev terkâ fî-ssemâ-i velen nu/mine lirukiyyike hattâ tunezzile aleynâ kitâben nakrauh(u)(k) kul subhâne rabbî hel kuntu illâ beşeran rasûlâ(n)
-Yahut altından bir evin olmalı veya gökyüzüne yükselmelisin. Üzerimize bizim okuyabileceğimiz bir kitap indirinceye kadar senin yükselişine de inanmayız.’ De ki: ‘Rabbimi yüceltirim; ben, elçi olan bir beşerden başkası mıyım?’
-Yahut altından yapılma bir evin olmadıkça, yahut da gökyüzüne gözümüzün önünde çıkmadıkça ve bunu yapsan bile herbirimize gökten yazılı bir kitap indirmedikçe ve biz, onu okumadıkça gene gerçeklemeyiz, seni, gene inanmayız sana. De ki: Rabbimi tenzih ederim, ben neyim, ancak insan bir peygamber.
-Yahut altından bir evin olmalı, yahut göğe yükselmelisin. Ancak senin göğe çıktığına, okuyacağımız bir kitabı bize indireceğin zamana kadar, asla inanmayız.” De ki: “Rabbimin şanı yücedir. Ben, insan bir resulden başka neyim ki?”

Altından bir ev yap veya göğe çık bize okuyacağımız bir kitap getir, bunları yapamazsan sana asla inanmayız. Deki, ben bunları nasıl yapabilirim. Bende sizin gibi bir insanım. Sadece haber vericiyim.

94-Vemâ mene’a-nnâse en yu/minû iż câehumu-lhudâ illâ en kâlû ebe’aśa(A)llâhu beşeran rasûlâ(n)
-Fakat kendilerine doğru yolu gösteren bir peygamber geldi mi insanları inanmaktan meneden şey de Allah, hiçbir insanı peygamber olarak gönderir mi demeleridir zaten.
-Kendilerine hidayet geldiği zaman, insanları inanmaktan alıkoyan şey, onların: ‘Allah, elçi olarak bir beşeri mi gönderdi?’ demelerinden başkası değlidir.
-Kendilerine hak kılavuzcusu geldiğinde, insanların iman etmelerine, şöyle demelerinden başka birşey engel olmadı: “Allah, bir insanı mı resul gönderdi?”

İnsanlara doğru bilgi veren, yol gösteren birisi geldiği zaman, Allah seni mi seçti diye böbürlenip inanmak istemezler. İlk diyecekleri şey Allah bir insanımı gönderdi elçi olarak derler.

95-Kul lev kâne fî-l-ardi melâ-iketun yemşûne mutme-innîne lenezzelnâ ‘aleyhim mine-ssemâ-i meleken rasûlâ(n)
-De ki: Yeryüzünde melekler bulunsaydı da rahatrahat gezselerdi onlara gökten bir meleği peygamber olarak gönderirdik.
-De ki: ‘Eğer yeryüzünde (insan değil de) tatmin bulmuş yürüyen melekler olsaydı, biz de onlara gökten elçi olarak elbette melek gönderirdik.’
-De ki: “Eğer yeryüzünde doygunluğa ulaşmış melekler dolaşır olsaydı, elbette gökten onlara bir melek-resul gönderirdik.”

Deki, Yeryüzünde melekler yaşasaydı tabii ki elçi olarak o zaman melek gönderirdi.

96-Kul kefâ bi(A)llâhi şehîden beynî vebeynekum(c) innehu kâne bi’ibâdihi abîran basîrâ(n)
-De ki: Benimle sizin aranızda tanık olarak Allah yeter; şüphe yok ki o, kullarından haberdardır, onları görür
-De ki: ‘Benimle aranızda şahid olarak Allah yeter; kuşkusuz O, kullarından gerçeğiyle haberdardır, görendir.’
-De ki: “Benimle sizin aranızda tanık olarak Allah yeter. O, kullarından haberdardır, onları görmektedir.”

İster inanın ister inanmayın. Allah şahit olarak bize yeter. Kimin doğru söylediğini bilir. O her şeye şahittir.

97-Vemen yehdi(A)llâhu fehuve-lmuhted(i)(s) vemen yudlil felen tecide lehum evliyâe min dûnih(i)(s) venahşuruhum yevme-lkiyâmeti ‘alâ vucûhihim ‘umyen vebukmen vesummâ(en)(s) me/vâhum cehennem(u)(s) kullemâ abet zidnâhum se’îrâ(n)
-Allah, kimi doğru yola sevkederse odur doğru yolu bulan ve kimi saptırırsa o çeşit adamlara ondan başka hiçbir yardımcı bulamazsın ve biz onları, kıyamet günü, yüzü koyun kapanmış olarak kör ve dilsiz haşrederiz, yurtları da cehennemdir; orasının ateşi ve harareti sakin oldukça alevini fazlalaştırır, yakaryandırırız.
-Allah, kimi hidayete erdirirse, işte o, hidayet bulmuştur, kimi saptırırsa onlar için O’nun dışında asla veliler bulamazsın. Kıyamet günü, biz onları yüzükoyun körler, dilsizler ve sağırlar olarak haşrederiz. Onların barınma yerleri cehennemdir; ateşi sükun buldukça, çılgın alevini onlara arttırırız.
-Allah kime hidayet verirse doğru yolu bulan odur. Kimi de şaşırtırsa, böyleleri için O’nun dışında dostlar bulamazsın. Kıyamet günü böylelerini kör, dilsiz ve sağır bir halde yüzleri üstüne sürerek haşrederiz. Varacakları yer cehennemdir ki, alevi dindikçe kızgın ateşini körükleyiveririz.

Kimde inanır, öğüt alırsa, doğru yolu bulur. Kimde kör, sağır, dilsiz gibi davranırsa, öbür dünyaya da aynen öyle olur. Orada çekeceği sıkıntılarını (Kör, sağır, dilsiz olmamaları için) daha da arttırırız.

(Allah’ın cezası mükafattır)

98-Żâlike cezâuhum bi-ennehum keferû bi-âyâtinâ ve kâlû e-iżâ kunnâ ‘izâmen verufâten e-innâ lemeb’ûśûne alkan cedîdâ(n)
-Bu da, delillerimizi inkar edip kemik haline geldikten, toz olup gittikten sonra mı yeniden yaratılacağız da dirileceğiz demelerinin karşılığı.
-Bu, şüphesiz, onların ayetlerimizi inkar etmelerine ve: ‘Biz kemikler haline geldikten, toprak olup ufalandıktan sonra mı, gerçekten biz mi yeni bir yaratılışla diriltileceğiz?’ demelerine karşılık cezalarıdır.
-Cezaları işte budur. Çünkü ayetlerimizi inkar ettiler ve şöyle dediler: “Biz, bir kemik yığını olduktan, un-ufak hale geldikten sonra mı, sahi bundan sonra mı, yeni bir yaradılışla diriltileceğiz?”

En önemlisi, tekrar dirileceklerine inanmıyorlardı. Atom altı parçacıklara ayrıldıktan ve bütün evrene yayıldıktan sonramı tekrar toplanıp (o kâinata uygun) yaratılacağız diyorlardı.

99-Eve lem yerav enna(A)llâhe-lleżî aleka-ssemâvâti vel-arda kâdirun alâ en yaluka miślehum veceale lehum ecelen lâ raybe fîhi feebâ-zzâlimûne illâ kufûrâ(n)
-Görmüyorlar mı ki Allah, öyle bir mabut ki hiç şüphesiz gökleri ve yeryüzünü yaratmıştır, onların benzerini de yaratmaya gücü yeter ve onlar için bir müddet tayin etmiştir ki şüphe yok bunda. Fakat zulmedenler, kabul etmezler de ancak küfre kapılırlar
-Görmüyorlar mı; gökleri ve yeri yaratan Allah, onların benzerini yaratmaya gücü yeter ve onlar için kendisinde şüphe olmayan bir süre (ecel) kılmıştır. Zulmedenler ise ancak inkarda ayak direttiler
-Görmediler mi ki, o gökleri ve yeri yaratan Allah, kendilerinin benzerlerini yaratmaya da Kaadir’dir. Onlar için bir süre belirlenmiştir, bunda kuşku yok. Ama zalimler, inkardan başka birşeyde direnmiyorlar.

Gökleri, yeri, sizi ve bütün kâinatı yaratan bir tanrının var olduğunu görüyorsunuz. Onun gibi daha nice kâinatları yaratır bunu düşünemiyor musunuz? Ama hepsinin belli bir zamanı vardır. Hepsine de bir ömür biçer. Boşuna inkâr etmeyin.

100-Kul lev entum temlikûne azâ-ine rahmeti rabbî iżen leemsektum aşyete-l-infâk(i)(c) vekâne-l-insânu katûrâ(n)
-De ki: Rabbimin rahmet hazineleri elinizde olsaydı harcayıp tükenmeden korkar, hasislik ederdiniz, zaten de insan, pek hasistir
-De ki: ‘Eğer siz Rabbimin rahmet hazinelerine malik olsaydınız, bu durumda harcama endişesiyle gerçekten (cimrilik edip elinizde) tutardınız. İnsan pek cimridir.
-De ki: “Eğer Rabbimin rahmet hazinelerine sahip olsaydınız, o zaman da harcanır-biter korkusuyla cimri davranırdınız.” İnsan çok cimridir.

Siz, Rabbimin rahmet hazinelerine sahip olsaydınız, biter korkusu ile cimri olurdunuz. İnsan cimri yaratılmıştır.

101-Velekad âteynâ mûsâ tis’a âyâtin beyyinât(in)(s) fes-el benî isrâ-île iż câehum fekâle lehu fir’avnu innî leezunnuke yâ mûsâ meshûrâ(n)
-Andolsun ki biz, Musa’ya dokuz tane apaçık delil vermiştik; sor İsrailoğullarına; Musa, onlara gelince Firavun ya Musa demişti, şüphe yok ki ben seni büyülenmiş sanıyorum.
-Andolsun, biz Musa’ya apaçık dokuz ayet (mucize) vermiştik; işte İsrailoğullarına sor; onlara geldiği zaman Firavun ona: ‘Gerçekten ben seni büyülenmiş sanıyorum’ demişti
-Andolsun biz, Musa’ya açık-seçik dokuz mucize verdik. İsrailoğullarına sor: Hani Musa onlara geldiğinde Firavun ona şöyle demişti: “Ben senin kesinlikle büyülendiğini düşünüyorum, ey Musa.”

Biz Musa’ya inanılması imkânsız dokuz mucize, delil vermiştik. Yine de ona inanmadığını söylediler. Başkası tarafından büyülenmişsin dediler.

102-Kâle lekad ‘alimte mâ enzele hâulâ-i illâ rabbu-ssemâvâti vel-ardi basâ-ira ve-innî leezunnuke yâ fir’avnu meśbûrâ(n)
-O da, sen de biliyorsun ki demişti, bunları, insanlara apaçık deliller olmak üzere ancak göklerin ve yeryüzünün Rabbi indirmiştir ve şüphe yok ki ey Firavun, ben de seni küfriyle helak olmuş sanıyorum.
-O da: ‘Andolsun, bunları görülecek belgeler olarak göklerin ve yerin Rabbinden başkasının indirmediğini sen de bilmişsin; gerçekten ben de seni yıkılmış-harab olmuş sanıyorum’ demişti.
-Musa dedi: “Yemin olsun, sen bilmektesin ki, bunları, o göklerin ve yerin Rabbi birer basiret / basiretle görülebilecek birer ibret olmak üzere indirdi. Vallahi ben de seni mahvolmuş görüyorum, ey Firavun!”

Musa dedi ki, ey Firavun sen bunları göklerin ve yerin sahibi rabbinden geldiğini pekâlâ biliyorsun. Senin bile bile yalan söyleyen biri olduğunu görüyorum dedi.

103-Feerâde en yestefizzehum mine-l-ardi feaġraknâhu vemen me’ahu cemî’â(n)
-Onları Mısır’dan çıkarmayı kurunca onu da onunla beraber bulunanların hepsini de sulara boğduk
-Böylelikle, onları o yerden sürüp-sarsıntıya uğratmayı istedi, biz de onu ve beraberindekileri hepbirlikte boğuverdik
-Firavun onları o topraktan sürüp çıkarmak istedi de biz onu ve yanındakilerin tümünü boğduk.

Sonunda Firavun, onların hepsini yurdundan yok olmasını istedi. Bizde onu ve yanındakilerini suda boğduk.

(Burada bir yanlış anlama veya yanlış çeviri olduğunu düşünüyorum. Başka ayetlerde bize Firavun onları Mısırdan çıkarmak istemedi. Musa onları çıkarmak istedi. Firavunun mani olmaya çalıştığı söylendi)

104-Vekulnâ min ba’dihi libenî isrâ-île-skunû-l-arda fe-iżâ câe va’du-l-âirati ci/nâ bikum lefîfâ(n)
-Ve bundan sonra İsrailoğullarına dedik ki: Yeryüzünde oturun, eğleşin, ahiret hakkındaki vaadimizin yerine gelme zamanı çatınca hepinizi derleyip tapımıza getirirler.
-Ve onun ardından İsrailoğullarına söyledik: ‘O toprak (yurt)ta oturun, ahiret va’di geldiğinde hepinizi derleyip-toplayacağız
-Bunun ardından, İsrailoğullarına şöyle dedik: “Şu toprakta oturun. Ahiret vaadi / ikinci vaat gelince, sizi toplayıp biraraya getireceğiz.”

Sonra onlara, (gittikleri yerde) siz burada, bu arz da yerleşin. Ahiret zamanı gelince hepinizi toplayıp yaptıklarınıza karşı sorguya çekileceksiniz, unutmayın dedik.

105-Vebilhakki enzelnâhu vebilhakki nezel(e)(k) vemâ erselnâke illâ mubeşşiran veneżîrâ(n)
-Ve biz Kur’an’ı hak ve gerçek olarak indirdik, o da hak ve gerçek hükümlerle indi ve seni de ancak müjdeci ve korkutucu olarak gönderdik.
-Biz onu (Kur’an’ı) hak olarak indirdik ve o hak ile indi; seni de yalnızca bir müjde verici ve uyarıp-korkutucu olarak gönderdik.
-Biz onu hak ile indirdik ve o hak ile indi. Seni de ancak müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik.

İnsanlara zamanı geldiği için bu bilgi dolu, ilim dolu Kuranı indirdik. Seni de uyarıcı ve müjdeci olarak seçtik.

(Kıyamete karşı uyarıcı, Miraçta cenneti gördüğü için müjdeci)

106-Vekur-ânen feraknâhu litakraehu ‘alâ-nnâsi ‘alâ mukśin venezzelnâhu tenzîlâ(n)
-Bir Kur’an’dır ki onu insanlara duradura, yavaşyavaş okuman için ayetayet, suresure ayırdık ve onu azarazar indirdik.
-Onu bir Kur’an olarak, insanlara dura dura okuman için (bölüm bölüm) ayırdık ve onu safha safha bir indirme ile indirdik.
-Onu bir Kur’an olarak, insanlara dura dura okuyasın diye kısımlara ayırıp ağır ağır indirdik.

Kuranı çeşitli anlayış guruptaki insanlar için sure sure indirdik. Her guruba (her konuya) ait bilgileri ayırarak indirdik.

107-Kul âminû bihi ev lâ tu/minû(c) inne-lleżîne ûtû-l’ilme min kablihi iżâ yutlâ ‘aleyhim yairrûne lil-eżkâni succedâ(n)
-De ki: İster inanın, ister inanmayın; bundan önce kendilerine bilgi verilenlere okundu mu onlar, yüzüstü kapanıp secde ediyorlar
-De ki: ‘İster ona inanın, ister inanmayın: O, daha önce kendilerine ilim verilenlere okunduğu zaman, çenelerinin üstüne kapanarak secde ederler.’
-De ki: “İster inanın ona, ister inanmayın. O, kendilerine daha önce ilim verilmiş olanlara okunduğunda, onlar, çeneleri üstü secdelere kapanıyorlar.”

Böyle olduğuna ister inanın ister inanmayın. Önceki İlim sahibi insanlar bunun doğru olduğunu görür ve secdeye kapanırlar.

108-Veyekûlûne subhâne rabbinâ in kâne va’du rabbinâ lemef’ûlâ(n)
-Ve noksan sıfatlardan münezzehtir Rabbimiz diyorlar, gerçekten de Rabbimizin vaadi, yerine gelmiştir.
-Ve derler ki: ‘Rabbimiz yücedir, Rabbimizin va’di elbette gerçekleşmiş bulunuyor.
-Ve diyorlar: “Rabbimizin şanı yücedir, Rabbimizin vaadi mutlaka gerçekleşecektir.”

Derler ki, bu kitapta söylenenler elbette doğrudur. Kıyametin geleceğinin de habercisidir.

109-Veyairrûne lil-eżkâni yebkûne veyezîduhum uşû’â(n)
-Ağlayaağlaya yüzüstü yere kapanıyorlar ve Kur’an’ı dinleyiş onların gönül alçaklığını ve itaatlerini arttırıyor.
-Çeneleri üstüne kapanıp ağlıyorlar ve (Kur’an) onların huşu (saygı dolu korku)larını arttırıyor.
-Ağlayarak çeneleri üstü kapanıyorlar; o onların huşuunu artırıyor.

Onlar (ilim verilenler) mutluluktan ağlayarak huşu içinde secde ediyorlar, rablerine kavuşacakları için çok sevinçliler.

110-Kuli-d’û(A)llâhe evi-d’û-rrahmân(e)(s) eyyen mâ ted’û felehu-l-esmâu-lhusnâ(c) velâ techer bisalâtike velâ tuâfit bihâ vebteġi beyne żâlike sebîlâ(n)
-De ki: İster Allah Adıyla dua edin, ister rahman adıyla, hangi adla dua ederseniz edin, gerçekten de bütün güzel adlar, onundur ve namazında pek yüksek sesle okuma, sesini pek de yavaşlatma, ikisinin arasında bir yol tut.
-De ki: ‘Allah, diye çağırın, ‘Rahman’ diye çağırın, ne ile çağırırsanız; sonunda en güzel isimler O’nundur.’ Namazında sesini çok yükseltme, çok da kısma, bu ikisi arasında (orta) bir yol benimse.
-De ki: “İster Allah diye yakarın, ister Rahman diye yakarın. Hangisiyle yakarırsanız yakarın, en güzel isimler O’nundur. Namazında sesini yükseltme, kısma da. İkisinin ortası bir yol tut.”

Sevinçten, mutluluktan ister Allah diye çağırın ister Rahman diye. Canın nasıl istiyorsa öyle çağır. Bütün güzel isimler onundur. Yalnız (namazda) sesini fazla yükseltme. Çokta kısma, orta yolu bul.  

111-Vekuli-lhamdu li(A)llâhi-lleżî lem yetteiż veleden velem yekun lehu şerîkun fî-lmulki velem yekun lehu veliyyun mine-żżull(i)(s) vekebbirhu tekbîrâ(n)
-Ve de ki: Hamd Allah’a ki oğul edinmemiştir kendisine ve saltanatta, tasarrufta ortağı yoktur ve aciz olmadığından yardımcıya da ihtiyacı yoktur ve pek büyük bil, onu, büyüklüğünü de bildir.
-Ve de ki: ‘Övgü (hamd), çocuk edinmeyen, mülkte ortağı olmayan ve düşkünlükten dolayı yardımcıya da (ihtiyacı) bulunmayan Allah’adır.’ Ve O’nu tekbir edebildikçe tekbir et.
-Şöyle de: “Hamd, o Allah’a özgüdür ki, çocuk edinmemiştir; mülk ve yönetiminde ortağı yoktur; acizlik yüzünden dost edinmemiştir.” Ve tekbir edip yücelt O’nu.

Tek dayanağımız, şükrümüz Allah’adır de. O’nun hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. Oğul edinmemiştir, ortağı da yoktur. Sen Allahuekber diye devamlı tekbir getir.