İçeriğe geç

İnsan

Kırmızı renkli yazılar Latin alfabesi ile Kuran’ı Kerim; Mavi renkli yazılar Mealler; Siyah renkli yazılar Benim bu meallerden anladıklarım;

————————————————————–

(Resmi Mushaf: 76 / İniş Sırası: 98)——–

 

Bismillahirrahmanirrahim

 

1-Hel etâ ‘alâ-l-insâni hînun mine-ddehri lem yekun şey-en meżkûrâ(n)

-Gerçekten de insana, zamanın bir çağı gelmişti ki anılır bir şey bile değildi insan.

-Gerçek şu ki, insanın üzerinden, daha kendisi anılmaya değer bir şey değilken, uzun zamanlardan (dehr) bir süre (hin) gelip-geçti.
-İnsan üzerinden, henüz anılan birşey olmadığı bir süre geçmedi mi zamandan?

 

İnsan, yaratılışından sonra, üzerinden uzun zaman geçti ama değer verilecek bir şey değildi. (Daha Âdem oğlu olmamıştı. Ruh üflenmemişti. İlme göre insanlık tarihi üç yüz elli bin yıl. Âdem oğlu tarihi bazılarına göre yedi bin yıl. Uzun seneler sadece bir canlıydı)

 

2-İnnâ alaknâ-l-insâne min nutfetin emşâcin nebtelîhi fece’alnâhu semî’an basîrâ(n)

-Şüphe yok ki biz insanı, bir katre sudan, erkeklik suyuyla kadınlık suyunun rahimde birleşmesinden yarattık sınamak için, derken onu, duyar, görür bir hale getirdik.
-Şüphesiz biz insanı, karmaşık olan bir damla sudan yarattık. Onu deniyoruz. Bundan dolayı onu işiten ve gören (biri) kıldık.
-Doğrusu, biz insanı karışım olan bir spermden yarattık. Halden hale geçiririz onu. Sonunda onu işitici, görücü yaptık.

 

Biz insanı bir karışık sudan (spermden) yarattık. Zamanla çok değişimlere uğradı. Şimdi, ona görmeyi (görüp anlamayı) duymayı (duyup düşünmeyi) verdik.

 

3-İnnâ hedeynâhu-ssebîle immâ şâkiran ve-immâ kefûrâ(n)

-İster şükretsin, ister nankör olsun, gerçekten de biz ona doğru yolu gösterdik.
-Biz ona yolu gösterdik; (artık o,) ya şükredici olur ya da nankör.
-Biz onu yola kılavuzladık. Artık ya şükredici olur ya nankör.

 

Görüp anlamayı, duyup düşünmeyi başlayan insan, yolu kendisi bulabilir. Göreceğiz bakalım ya şükreder ya nankör olurlar.

 

4-İnnâ a’tednâ lilkâfirîne selâsile ve aġlâlen ve se’îrâ(n)

-Şüphe yok ki kafirlere zincirleri, boyundurukları ve yakıp kavuran cehennemi hazırladık.
-Doğrusu biz kafirlere zincirler, demir halkalar (tomruklar) ve çılgınca yanan bir ateş hazırladık.
-Biz, nankörler için zincirler, bukağılar ve kızgın bir ateş hazırladık.

 

Nankör olurlarsa, onlar için kural (sünnet) icabı, kendi yaptıklarının kölesi, esaret ve müthiş bir pişmanlık atesi içine düşerler. (Görüp anlamazlar. Duyup düşünmezler)

 

5-İnne-l-ebrâra yeşrabûne min ke/sin kâne mizâcuhâ kâfûrâ(n)

-İtaat eden ve iyilikte bulunanlar, şüphe yok ki kaselerle şaraplar içerler ki kafur ırmağının suyu da karıştırılmıştır bu şaraba.
-Şüphesiz ki iyiler (ebrar), karışımı kafur olan bir kadehten içerler.
-İyilere gelince, onlar, karışımı kafur olan bir kadehten içerler.

 

Şükredenlere gelince onlar, (görüp anlamaları duyup düşünmelerinden) Allah’ın ilminden yararlanarak, hayal dahi edemeyecekleri nimetlerden içerler, elde ederler.

 

6-Aynen yeşrabu bihâ ‘ibâdu(A)llâhi yufeccirûnehâ tefcîrâ(n)

-Allah’ın has kullarının içtiği bu şarap, bir kaynaktan çıkar ki onlar, diledikleri gibi, diledikleri yerlerde, onu akıtıp fışkırtırlar.
-Allah’ın kullarının kendisinden içtikleri bir kaynak; onu fışkırttıkça fışkırtıp akıtırlar.
-Bir kaynak ki, Allah’ın kulları ondan içerler ve onu fışkırtarak akıtırlar.

 

O ilim kaynağının sonu yoktur. İcatlarını kendi yaşamları için kullanırlar. Başkalarına da kullandırırlar.

 

7-Yûfûne bi-nneżri ve yeâfûne yevmen kâne şerruhu mustetîrâ(n)

-Adaklarını yerine getirir onlar ve şerri, her yanı saran, kaplayan günden korkarlar.
-Adaklarını yerine getirirler ve şerri (kötülüğü) yaygın olan bir günden korkarlar.
-Onlar verdikleri sözü tam bir biçimde yerine getirirler ve kötülüğü salgın olan bir günden korkarlar.

 

Kul olmaktan kaynaklanan yükümlüklerini yerine getirirler. (Okurlar okuturlar) Evrenin son bulacağını anlayıp onun azabından kurtulmak için önlem ararlar.

 

8-Ve yut’imûne-tta’âme ‘alâ hubbihi miskînen ve yetîmen ve-esîrâ(n)

-Ve ona ihtiyaçları olduğu halde yemeklerini yoksula ve yetime ve tutsağa verirler, onları doyururlar.

-Ona duydukları sevgiye rağmen yemeği, yoksula, yetime ve esire yedirirler.
-Yoksula, yetime ve esire, yemeği severek yedirirler.

 

Yoksula, yetime, esire yemeklerini severek yedirirler. (Gönüllerinde onlar için sevgi vardır. Belki bazı alimler onlardan çıkıp insanlığı kurtarabilir diye düşünürler)

 

9-İnnemâ nut’imukum livechi(A)llâhi lâ nurîdu minkum cezâen velâ şukûrâ(n)

-Sizi, ancak Allah rızası için doyurmadayız ve sizden istemeyiz ne bir karşılık, ne bir şükür.
-Biz size, ancak Allah’ın yüzü (rızası) için yediriyoruz; sizden ne bir karşılık istiyoruz, ne bir teşekkür.’
-Biz size yalnız ve yalnız Allah rızası için yediriyoruz. Sizden ne bir karşılık ne de bir teşekkür istemiyoruz;

 

Size sadece Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak için yardım ediyoruz derler. (Bu hoşnutluğun devamı insanlara sizin evlatlarınızdan gelebilir)

 

10-İnnâ neâfu min rabbinâ yevmen ‘abûsen kamtarîrâ(n)

-Şüphe yok ki biz, suratları astıran, azabı pek şiddetli olan gün, Rabbimizden korkarız.
-Çünkü biz, asık suratlı, zorlu bir gün nedeniyle Rabbimizden korkuyoruz.’
-Çünkü biz, asık suratlı, sert bir gün yüzünden Rabbimizden korkarız.” derler.

 

O dehşetli günün (evrenin çökmesi) azabından kokuyoruz derler.

 

11-Fevekâhumu(A)llâhu şerra żâlike-lyevmi ve lakkâhum nadraten ve surûrâ(n)

-Derken Allah da korumuştur onları, bugünün şerrinden ve yüzlerine bir parlaklık, gönüllerine bir sevinçtir, vermiştir.
-Artık Allah, onları böyle bir günün şerrinden korumuş ve onlara parıltılı bir aydınlık ve bir sevinç vermiştir.
-Allah da onları o günün şerrinden korumuş ve kendilerini bir parlaklığa, bir sevince ulaştırmıştır.

 

Sonunda, Allah’ta onları o dehşetli günün şerrinden korur. Kara delikten geçme ilmini buldurarak, onlara o sevinci tattırır.

 

12-Ve cezâhum bimâ saberû cenneten ve harîrâ(n)

-Ve sabretmelerine karşılık da mükafatları, cennettir ve ipeklilerdir.
-Ve sabretmeleri dolayısıyla cennetle ve ipekle ödüllendirmiştir.
-Sabretmelerine karşılık olarak da onları bir bahçe ve ipekle ödüllendirmiştir.

 

Sabır ve azimle çalıştıklarından, onlar cennete geçerler. Ondan sonrası ipek gibi (kolay ve rahattır)

 

13-Mutteki-îne fîhâ ‘alâ-l-erâ-ik(i)(s) lâ yeravne fîhâ şemsen velâ zemherîrâ(n)

-Yaslanırlar orada tahtlara, orada ne güneş görürler, ne zemheri.
-Orada tahtlar üzerinde yaslanıp-dayanmışlardır. Orada ne (yakıcı) bir güneş ve ne dondurucu bir soğuk görürler.
-Koltuklar üzerine yaslanarak otururlar orada. Ne güneş görürler orada ne de kavurucu soğuk.

 

Başka boyutlara geçmişlerdir. Orada ne güneşten yanma vardır ne soğuktan üşüme.

 

14-Ve dâniyeten ‘aleyhim zilâluhâ ve żullilet kutûfuhâ teżlîlâ(n)

-Ağaçların gölgeleri, yakındır onlara ve meyveleri, adamakıllı ram olmuştur onlara.
-(Meyvelerin) Gölgeleri onlara pek yakın ve devşirilmeleri kolaylaştırıldıkça kolaylaştırılmış.
-Bahçenin gölgeleri, üzerlerine eğilmiştir. Ve bahçenin meyvaları iyice yaklaştırılmıştır.

 

Çok rahat bir şekilde çalışırlar ve meyvelerini alırlar. (Allah’ın sonsuz ilminde ilerleme meyveleri)

 

15-Ve yutâfu ‘aleyhim bi-âniyetin min fiddatin ve ekvâbin kânet kavârîrâ

-Ve sunulur onlara gümüş kadehler ve sırça sağraklar.
-Çevrelerinde gümüşten billur kablar, kupalar dolaştırılır.
-Çevrelerinde gümüşten ve billurdan kaplar dolaştırılır. Kupalardır onlar.

 

Çevrelerinde gümüşten kaplar, kadehler dolaşır. (Bilgi yüklü cihazlar)

 

16-Kavârîra min fiddatin kadderûhâ takdîrâ(n)

-Öylesine sırça ki incecik gümüşten ve hepsini de içecekleri miktara, susuzluklarına göre ölçmüşlerdir adeta.
-Gümüşten billur kaplar ki, onları belli bir ölçüyle tesbit etmişlerdir.
-Gümüşten kupalar ki, tam diledikleri ölçüde belirlemişlerdir onları.

 

Gümüşten kaplar. Belli ölçülerde yapılmış. (İlimlerin cinsine göre sınıflandırılmış, kumandalar, cihazlar, aletler)

 

17-Ve yuskavne fîhâ ke/sen kâne mizâcuhâ zencebîlâ(n)

-Ve bir kadehle susuzlukları giderilir ki içindeki şaraba zencefil karıştırılmıştır.
-Orada onlara bir kadeh içirilir ki, karışımı zencefildir.
-Orada kendilerine, karışımı zencefil olan bir kadehten içirilir.

 

Yeni yeni hazlar, müthiş haz aldıkları bir yaşam tarzını yaşarlar.

 

18-‘Aynen fîhâ tusemmâ selsebîlâ(n)

-Orada bulunan ve şarılşarıl akan, her yana giden, boğazdan kayan selsebil kaynağından.
-Bir pınar ki orada ‘selsebil’ olarak adlandırılır.
-Bir pınar ki orada, selsebil diye anılır.

 

Enerji masrafı yoktur. Sebildir. (Cenneti görmeden onu anlatabilmek ancak özel Nebilerin işidir. Biz sadece hayalimizin sınırına kadar gidebiliriz, yanlış anlatımızda Allah bizi affetsin)

 

19-Ve yetûfu ‘aleyhim vildânun mualledûne iżâ raeytehum hasibtehum lu/lu-en menśûrâ(n)

-Etraflarında, ölümsüz delikanlılar dolaşır, onları görünce sanırsın ki saçılmış incilerdir.
-Etraflarında, ölümsüz delikanlılar dolaşır, onları görünce sanırsın ki saçılmış incilerdir.
-Dolaşır çevrelerinde sürekli görevlendirilmiş gençler. Görseydin onları dizilmiş inciler sanırdın.

 

Bütün cihazlar, teknolojik yapay zekalı robotlar sınırsız çalışır. Enerji tükenmesi yoktur. İnci gibi ışık saçarak dizilmiş emrinize amadedirler.

 

20-Ve-iżâ raeyte śemme raeyte na’îmen ve mulken kebîrâ(n)

-Ne yana baksan nimetler görürsün, ne yana baksan, pek büyük ve zevalsiz bir saltanat ve devletler.
-Her nereye baksan, bir nimet ve büyük bir mülk görürsün.
-Oraya baktığında nereye göz atsan bir nimet, büyük bir mülk ve yönetim görürsün.

 

Nereye baksan her tarafta büyük nimetler görürsün. Orası çok gelişmiş sonsuz bir medeniyettir..

 

21-‘Âliyehum śiyâbu sundusin udrun ve-istebrak(un)(s) ve hullû esâvira min fiddatin ve sekâhum rabbuhum şerâben tahûrâ(n)

-Üstlerinde, ipincecik yeşil ve ipek elbiseler, kalın ipekten dokunmuş libaslar vardır ve gümüş bilezikler takınırlar ve Rableri, onları tertemiz bir şarapla suvarır.
-Onların üzerinde hafif ipek ve ağır işlenmiş atlastan yeşil elbiseler vardır. Gümüşten bileziklerle bezenmişlerdir. Rableri onlara tertemiz bir şarab içirmiştir.
-Üzerlerinde yeşil-ince ipeklerle, sırmalı kalın ipeklerden giysiler vardır. Gümüşten bileziklerle süslenmişlerdir. Ve Rableri onlara tertemiz bir içki sunmuştur.

 

Üzerlerinde bin bir çeşit kumandalı giysiler, düğmeler, ışıl ışıl parlar. Solmaz, kararmaz kirlenmez. Devamlı yeni zevkler tadarlar.

 

22-İnne hâżâ kâne lekum cezâen ve kâne sa’yukum meşkûrâ(n)

-Şüphe yok ki bu, size bir mükafattır ve çalışmanız, makbuldür
-Şüphesiz, bu, sizin için bir mükafaattır. Çaba-harcamanız şükre değer (meşkur:makbul) görülmüştür.
-İşte bu size bir ödüldür. Ve sizin gayretiniz şükranla karşılanmıştır.

 

İşte bütün bunlar insanlara bir ödüldür. Allah’ın ilmini çalışanların varacakları şeyler bunlardır.

 

23-İnnâ nahnu nezzelnâ ‘aleyke-lkur-âne tenzîlâ(n)

-Şüphe yok ki biz indirdik Kur’an’ı sana ayetayet ve zamanzaman.
-Gerçek şu ki, Kur’an’ı senin üzerine ‘safhalar halinde bir indirme tarzıyla (tenzil)’ indiren biziz, biz.
-Biz indirdik o Kur’an’ı sana parça parça, biz.

 

Bu Kuranı size biz indirdik. Her şeyi bilen rabbin tarafından, size geleceği aşama aşama anlatıyor. (İnsanın hiçbir şey değilken ki zamanından başladık, son haline kadar anlattık)

 

24-Fasbir lihukmi rabbike velâ tuti’ minhum âśimen ev kefûrâ(n)

-Artık sabret Rabbinin hükmüne ve uyma, onlardan suçlu, yahut nankör olana.
-Öyleyse, Rabbinin hükmüne sabır göster. Onlardan günahkar veya nankör olana itaat etme.
-O halde Rabbinin hükmü karşısında sabret ve onların günahkarına da nankörüne de boyun eğme.

 

O halde sen sabret, sabırla yoluna devam et. Cahillerin seni durdurmalarına aldırma.

 

25-Veżkuri-sme rabbike bukraten ve asîlâ(n)

-Ve an Rabbinin adını sabah ve akşam.
-Ve sabah, akşam Rabbinin adını zikret.
-Rabbinin adını sabahtan da akşamdan da an.

 

Sabah akşam durmadan çalış. Onun sıfatlarından iste.

 

26-Ve mine-lleyli fescud lehu ve sebbihhu leylen tavîlâ(n)

-Ve geceleyin de secde et artık ona ve tenzih et uzun gecelerde onu.
-Gecenin bir bölümünde O’na secde et ve geceleyin uzun uzadıya O’nu tesbih et.
-Gecenin bir kısmında da O’na secde et. Ve geceleyin O’nu uzunca tespih et.

 

Gecenin bir bölümünde ona teslim olarak ilminde uzun uzun çalış.

 

27-İnne hâulâ-i yuhibbûne-l’âcilete ve yeżerûne verâehum yevmen śekîlâ(n)

-Şüphe yok ki bunlar çabucak gelipgeçeni severler de o ağır günü artlarına atar, bırakırgiderler.
-Gerçek şu ki bunlar, çarçabuk geçmekte olan (dünyay)ı seviyorlar. Önlerinde bulunan ağır bir günü bırakıyorlar.
-Bunlar hemen gelecek olanı seviyorlar da ötelerindeki zorlu bir günü ihmal ediyorlar.

 

İnsanların çoğu o an ellerine olan nimetlerinden hoşlanıyorlar. Onlarla vakit geçirmeye çalışıyorlar. Geleceğini ihmal ediyorlar.

 

28-Nahnu alaknâhum ve şedednâ esrahum(s) ve-iżâ şi/nâ beddelnâ emśâlehum tebdîlâ(n)

-Biz yarattık onları ve kuvvetlendirdik yaratılışlarını ve dilersek onları değiştiririz de yerlerine, onlara benzer başkalarını getiririz.
-Onları biz yarattık ve bağlarını sımsıkı bağladık. Dilediğimiz zaman onları benzerleriyle değiştiririz.
-Biz yarattık onları ve kuvvetli yaptık bağlarını / eklemlerini. Dilediğimizde benzerleri ile değiştiririz onları.

 

İnsanı bir yarattık. Kendimize halife yaptık. Bizi tanıyacak, bizi bilecek şekilde sağlam yarattık. Bu vazifeni yapmayacaksan, sizi helak eder yerinize başkalarını yaratabilirim.

 

29-İnne hâżihi teżkira(tun)(s) femen şâe-tteaże ilâ rabbihi sebîlâ(n)

-Şüphe yok ki bu, bir öğüttür, artık kim dilerse Rabbine doğru, bir yol tutar.
-Şüphesiz, bu bir öğüttür. Artık dileyen Rabbine bir yol bulabilir.
-İşte bu, bir hatırlatıcı ve düşündürücüdür. Dileyen Rabbine doğru, bir yol edinir.

 

Bu sadece bir öğüttür, hatırlatmadır. Dileyen Rabbine giden yolda durmadan çalışır. Vaat edilen her şeyin sahibi olur.

 

30-Vemâ teşâûne illâ en yeşâa(A)llâh(u)(c) inna(A)llâhe kâne ‘alîmen hakîmâ(n)

-Ve Allah dilemedikçe onlar, dileyemezler; şüphe yok ki Allah, her şeyi bilir, hüküm ve hikmet sahibidir.
-Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz. Gerçekten Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.
-Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz. Allah Alim’dir, Hakim’dir.

 

Allah dilediği yolları açarak, sizlere dileme yollarını işaret eder ve dilersiniz. (Zincirleme reaksiyon olarak. Misal; Allah hastalık dilemiştir, siz şifa yollarını diler, onun üzerinde çalışırsınız)

 

31-Yudilu men yeşâu fî rahmetih(i)(c) ve-zzâlimîne e’adde lehum ‘ażâben elîmâ(n)

-Dilediğini rahmetine alır; ve zalimlere gelince: Elemli bir azap hazırlamıştır onlara.
-Dilediğini kendi rahmetine sokar. Zalimlere ise, onlara acı bir azab hazırlamıştır.
-Dilediğini rahmetinin içine sokar. Zalimlere gelince, onlar için korkunç bir azap hazırlamıştır.

 

İyilere faydalı şeyler diler, çalışmalarına başarı ve kolaylık verir. Kötülere gelince, onlarda negatif yollarda zor ve azapla çalışırlar. (Sonunda inşallah vaat edilen o güzel alemde hep beraber yaşarız)