Kırmızı renkli yazılar Latin alfabesi ile Kuran’ı Kerim; Mavi renkli yazılar Mealler; Siyah renkli yazılar Benim bu meallerden anladıklarım;
————————————————————————————————————————————–
(Resmi Mushaf: 14 / İniş Sırası: 72)—-
Bir öncekinde tufana karşı alınması lazım olan önlem anlatıldı. Bu surede çok nimetin yanlış kullanımından gelecek felaket anlatılıyor.
Bismillahirrahmanirrahim
1-Elif-lâm-râ(c) kitâbun enzelnâhu ileyke lituḣrice-nnâse mine-zzulumâti ilâ-nnûri bi-iżni rabbihim ilâ sirâti-l’azîzi-lhamîd(i)
-Elif lam ra. Bir kitaptır bu ki insanları karanlıklardan nura çıkarman, Rablerinin izniyle üstün ve gerçekten de hamde layık olan Tanrı yoluna götürmen için onu sana indirdik.
-Elif, Lam, Ra. (Bu bir) Kitap’tır (ki,) Rabbinin izniyle insanları karanlıklardan nura, O güçlü ve övgüye layık olanın yoluna çıkarman için sana indirdik.
-Elif, Lam, Ra. Bir kitaptır bu. Ki indirdik sana, çıkarasın diye insanları Rablerinin izniyle karanlıklardan nura; Hamid, Aziz olanın yoluna…
Elif, Ram, Ra. Bu sana inen öyle bir kitaptır ki, insanlara bilmediklerini bildirmen, öğretmen. İnsanları cahillikten kurtarman içindir. Her şeyin galibi ve övgüye layık olan tarafından sizin için indirilmiştir.
2-(A)llâhi-lleżî lehu mâ fî-ssemâvâti vemâ fî-l-ard(i)(k) veveylun lilkâfirîne min ‘ażâbin şedîd(in)
-Bir Allah’tır ki onundur göklerde ne varsa ve yeryüzünde ne varsa. Vay kafirlere çetin azaptan.
-O Allah ki, göklerde ve yerde ne varsa O’nundur. Şiddetli azab dolayısıyla vay inkâr edenlere.
-O Allah’a ki yalnız O’nundur göklerdekiler ve yerdekiler. Hüsran haberi şiddetli bir azaptan, o küfre batmışlara…
O Allah göklerin ve yerin sahibidir. Buna inanmayanların (Bu benim malım diyenlerin) çekecekleri azabın şiddetine.
3-Elleżîne yestehibbûne-lhayâte-ddunyâ ‘alâ-l-âḣirati veyesuddûne ‘an sebîli(A)llâhi veyebġûnehâ ‘ivecâ(en)(c) ulâ-ike fî dalâlin ba’îd(in)
-Onlar dünya yaşayışını ahiretten üstün tutup severler, halkı Allah yolundan menederler ve o yolu eğriltmek isterler. Onlardır pek uzak bir sapıklığa dalanlar.
-Onlar, dünya hayatını ahirete tercih ederler. Allah’ın yolundan alıkoyarlar ve onu çarpıtmak isterler (veya onda çarpıklık ararlar). İşte onlar, uzak bir sapıklık içindedirler.
-Onlar ki sefil ve iğreti hayatı ahirete tercih ederler ve Allah yolundan alıkoyup, o yolu eğri-büğrü yapmayı isterler. İşte bunlar, dönüşü olmayan bir sapıklık içindedirler.
Onlar (mal çokluğundan) dünya hayatını ahirete tercih ederler. İnsanları da kendi tarafına çekmek isterler. Böyle devam ederlerse kendileri için dönüşü olmayan üzücü bir yola girecekler.
4-Vemâ erselnâ min rasûlin illâ bilisâni kavmihi liyubeyyine lehum(s) feyudillu(A)llâhu men yeşâu veyehdî men yeşâ(u)(c) vehuve-l’azîzu-lhakîm(u)
-Onlara iyice anlatabilmesi için kendi kavminin dilinden başka bir dille hiçbir peygamber göndermedik. Gerçekten de Allah, dilediğini saptırır, dilediğini doğru yola sevk eder ve odur üstün ve hüküm ve hikmet sahibi.
-Biz hiç bir elçiyi, kendi kavminin dilinden başkasıyla göndermedik ki, onlara apaçık anlatsın. Böylece Allah, dilediğini şaşırtıp saptırır, dilediğini hidayete erdirir. O, üstün ve güçlü olandır, hüküm ve hikmet sahibidir.
-Biz, görevlendirdiğimiz her resulü ancak kendi toplumunun diliyle gönderdik ki, onlara açık-seçik beyanda bulunsun. Bunun ardından Allah dilediğini saptırır, dilediğini de iyiye ve güzele kılavuzlar. Aziz’dir, Hakim’dir O…
Biz her Resulü o kavmin kendi lisanı ile gönderdik. Anlattıkları iyicene anlaşılsın diye. (Yanlışlarını anlasınlar diye) Bundan sonra dileyen anlar ve dileyen yalanlar. Allah Hüküm ve Hikmet sahibidir.
Musa——-
5-Velekad erselnâ mûsâ bi-âyâtinâ en aḣric kavmeke mine-zzulumâti ilâ-nnûri veżekkirhum bi-eyyâmi(A)llâh(i)(c) inne fî żâlike leâyâtin likulli sabbârin şekûr(in)
-Andolsun ki Musa’yı, kavmini karanlıklardan nura çıkar ve onlara Allah’ın günlerini an diye delillerimizle gönderdik. Şüphe yok ki bunda, çok sabreden ve çok şükreden herkes için deliller var.
-Andolsun Musa’yı: ‘Kavmini karanlıklardan nura çıkar ve onlara Allah’ın günlerini hatırlat’ diye ayetlerimizle göndermiştik. Şüphesiz bunda çokça sabreden ve şükreden herkes için gerçekten ayetler vardır.
-Andolsun ki biz Musa’yı, toplumunu karanlıklardan aydınlığa çıkar ve onlara Allah’ın günlerini hatırlatıp bellet diye ayetlerimizle gönderdik. Şu bir gerçek ki, bunda iyice sabreden, çokça şükreden herkes için sayısız ayetler vardır.
Ant olsun biz Musa’yı kavmine bilmediklerini öğret diye gönderdik. Allahın günlerinin (eşit olmadığını, bazı günler huzursuz, acı, bazı günler mutlu ve sevinçli geçtiğini) söyle diye gönderdik. Mutsuz ve acı günlere sabreden, mutlu ve sevinçli günlere şükredenler için ve aklını çalıştıran herkes için, her günün sonsuz ibretlerle dolu olduğunu söyle dedik.
6-Ve-iż kâle mûsâ likavmihi-żkurû ni’meta(A)llâhi ‘aleykum iż encâkum min âli fir’avne yesûmûnekum sû-e-l’ażâbi veyużebbihûne ebnâekum veyestahyûne nisâekum(c) vefî żâlikum belâun min rabbikum ‘azîm(un)
-An o zamanı ki Musa, kavmine Allah’ın size nimetlerini anın demişti; hani sizi kötü bir azapla azaplandıran, oğullarınızı kestirip kızlarınızı bırakan Firavun soyundan kurtarmıştı ve bunda Rabbinizden büyük bir sınama vardı size.
-Hani Musa kavmine şöyle demişti: ‘Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın; hani O sizi Firavun ailesinden kurtarmıştı, onlar sizi en dayanılmaz işkencelere uğratıyor, kadınlarınızı sağ bırakıp erkek çocuklarınızı boğazlıyorlardı. Bunda sizin için Rabbinizden büyük bir sınav vardır.’
-Musa’nın kendi toplumuna şöyle dediği zamanı da hatırla: “Allah’ın üzerinizdeki nimetini anın. Hatırlayın ki, sizi Firavun’un hanedanından kurtarmıştı. Onlar size azabın en kötüsüyle acı çektiriyorlar, erkek çocuklarınızı doğruyorlar, kadınlarınızı canlı bırakıyorlardı. İşte bunda sizin için Rabbinizden gelen çok büyük bir deneme ve ıstırap vardır.”
Musa toplumuna şöyle demişti, hatırlayın Allah’ın sizi firavunun elinden nasıl kurtardığını. O (firavun) size azap ediyordu, erkek çocukları öldürüyor, kız çocukları bırakıyordu. Mutsuz ve acı günlere sabır, mutlu ve tatlı günlere şükredin diye sizlere bunda bir sınav vardır.
7-Ve-iż teeżżene rabbukum le-in şekertum leezîdennekum(s) vele-in kefertum inne ‘ażâbî leşedîd(un)
-Hani Rabbiniz size, andolsun ki nimetlerime şükrederseniz arttırırım ve andolsun ki nankörlük ederseniz şüphe yok ki azabım pek çetindir diye hükmünü bildirmişti.
-‘Rabbiniz şöyle buyurmuştu: “Andolsun, eğer şükrederseniz gerçekten size arttırırım ve andolsun, eğer nankörlük ederseniz, şüphesiz benim azabım pek şiddetlidir.’
-Rabbinizin şunu duyurduğunu da hatırda tutun: Eğer şükrederseniz, ben de sizin için mutlaka artıracağım. Ve eğer nankörlük ederseniz hiç kuşkusuz benim azabım çok çok şiddetlidir.
Hani Rabbiniz demişti ki, şükrederseniz vereceğim (Mal mülk ile) mutlu ve tatlı günlerinizi daha fazla arttırırım. Eğer şükretmez nankörlük ederseniz mutsuz ve acı günlerinizi de daha fazla arttırırım.
8-Vekâle mûsâ in tekfurû entum vemen fî-l-ardi cemî’an fe-inna(A)llâhe leġaniyyun hamîd(un)
-Ve Musa demişti ki: Siz de nankörlük etseniz, yeryüzünde kim varsa hepsi de nankörlük etse şüphe yok ki Allah, müstağnidir ve gerçekten de hamda layıktır.
-Musa demişti ki: ‘Eğer siz ve yeryüzündekilerin tümü inkâr edecek olsanız bile şüphesiz Allah hiç bir şeye muhtaç değildir, övülmüştür.’
-Şöyle demişti Musa: “Siz de yeryüzünde bulunanların tümü de küfre saplansanız, hiç kuşkusuz Allah mutlak Gani, mutlak Hamid’dir.”
Siz ve yeryüzünde bulunan bütün insanlar (mallarının çokluğu ile) nankörlük etse, Allah’tan bir eksilme olmaz. O hiçbir şeye muhtaç değildir. Zaten tek O övgüye layıktır.
9-Elem ye/tikum nebeu-lleżîne min kablikum kavmi nûhin ve’âdin veśemûd(e)(*) velleżîne min ba’dihim(*) lâ ya’lemuhum illa(A)llâh(u)(c) câet-hum rusuluhum bilbeyyinâti feraddû eydiyehum fî efvâhihim ve kâlû innâ kefernâ bimâ ursiltum bihi ve-innâ lefî şekkin mimmâ ted’ûnenâ ileyhi murîb(un)
-Sizden önce gelip geçen Nuh, Âd ve Semud kavimleriyle onlardan sonra gelip geçen ve ancak Allah’ın bildiği kavimlere ait olan haberler gelmedi mi size? Onlara peygamberleri, apaçık delillerle gelmişti de onlar, elleriyle peygamberlerinin ağızlarını örtmüşler ve biz demişlerdi, sizinle gönderilenleri inkar ediyoruz ve gerçekten de bizi davet ettiğiniz şeyler hakkında şüphe ve tereddüt içindeyiz.
-Sizden öncekilerin, Nuh kavminin, Ad ve Semud ile onlardan sonra gelenlerin haberi size gelmedi mi? Ki onları, Allah’tan başkası bilmez. Elçileri onlara apaçık delillerle gelmişlerdi de, ellerini ağızlarına götürüp (öfkelerinden ısırdılar) ve dediler ki: ‘Tartışmasız, biz sizin kendisiyle gönderildiğiniz şeyleri inkâr ettik ve bizi kendisine çağırdığınız şeyden de gerçekten kuşku verici bir tereddüt içindeyiz.’
-Sizden öncekilerin, Nuh kavminin, Ad’ın, Semud’un ve onlardan sonrakilerin haberleri ulaşmadı mı size? Allah’tan başkası bilmez onları. Peygamberleri onlara açık deliller getirmişti de onlar ellerini ağızlarına itip şöyle demişlerdi: “Biz size gönderileni kesinlikle tanımıyoruz ve biz sizin çağırdığınız şey konusunda kaos ve çıkmaza iten bir kuşku içindeyiz.”
Sizden önce Nuh kavmi, Ad, Semud ve onlardan sonra Allah’ın bildiği sizin bilmediğiniz kavimlere gelen resullerin haberleri size gelmedi mi. Resuller onlara açık delillerle gelmişti. Onlar biz size inanmıyoruz, (İnfak etme, mal paylaşma, zekat verme diye öğrettiklerinden şüphe içindeyiz) diye onları devamlı susturmaya çalıştılar.
10-Kâlet rusuluhum efi(A)llâhi şekkun fâtiri-ssemâvâti vel-ard(i)(s) yed’ûkum liyaġfira lekum min żunûbikum veyu-aḣḣirakum ilâ ecelin musemmâ(en)(c) kâlû in entum illâ beşerun miślunâ turîdûne en tasuddûnâ ‘ammâ kâne ya’budu âbâunâ fe/tûnâ bisultânin mubîn(in)
-Peygamberleri, Allah’tan şüphe edilir mi dediler, gökleri ve yeryüzünü yaratandır o; suçlarınızı örtmek ve muayyen vakte dek size mühlet vermek için çağırmada sizi. Siz de dediler, bizim gibi insansanız ancak; bizi atalarımızın taptıklarından vazgeçirmek istiyorsunuz, öyleyse apaçık bir delil gösterin bize.
-Resulleri dedi ki: ‘Allah hakkında mı şüphe (ediyorsunuz)? O, gökleri ve yeri yaratandır; O, sizi, günahlarınızı bağışlamak için davet ediyor ve sizi adı konulmuş bir süreye kadar erteliyor.’ Dediler ki: ‘Siz, benzerimiz olan birer beşerden başkası değilsiniz. Siz bizi, babalarımızın taptıklarından çevirip-engellemek istiyorsunuz, öyleyse bize apaçık bir delil getirin.’
-Resulleri dediler ki: “Gökleri ve yeri yaratan Allah hakkında mı kuşku? O sizi, günahlarınızı affetsin, belirli bir süreye kadar size zaman tanısın diye çağırıyor.” Şöyle cevap verdiler: “Siz de bizim gibi birer insandan başka şey değilsiniz. Atalarımızın kulluk ettiklerinden bizi yüz geri çevirmek istiyorsunuz. Hadi, açık bir kanıt getirin bize!”
Gökleri ve yeri yaratan Allahın (tavsiiyesinden mi) ı şüpheye düşüyorsunuz. (Üstteki tavsiyeleri yaparsanız) sizi affeder, günahlarınızı bağışlar, size ecel gelene kadar mühlet verir. Onlarda resullere, sizde bizim gibi bir insansınız, atalarımızın tavsiyelerinden bizi çevirmek mi istiyorsunuz. Öyle ise bize açık deliller getirin diyorlardı.
11-Kâlet lehum rusuluhum in nahnu illâ beşerun miślukum velâkinna(A)llâhe yemunnu ‘alâ men yeşâu min ‘ibâdih(i)(s) vemâ kâne lenâ en ne/tiyekum bisultânin illâ bi-iżni(A)llâh(i)(c) ve’ala(A)llâhi felyetevekkeli-lmu/minûn(e)
-Peygamberleri, biz de dediler, sizin gibi insanız, fakat Allah, kullarından dilediğine lutfeder, ihsanda bulunur ve biz, Allah’ın izni olmadıkça size bir delil ve mucize gösteremeyiz ve inananlar, artık Allah’a dayanmalı.
-Resulleri onlara dediler ki: ‘Doğrusu biz, sizin gibi yalnızca bir beşeriz, ancak Allah kullarından dilediğine lütufta bulunur. Allah’ın izni olmaksızın size bir delil getirmemiz bizim için olacak şey değildir. Mü’minler, ancak Allah’a tevekkül etmelidirler.’
-Resulleri onlara dediler ki: “Biz de sadece sizin gibi birer insanız, fakat Allah, kullarından dilediğine lütufta bulunur. Allah’ın izni olmadan bizim size bir kanıt getirmemiz haddimize değil. İnananlar yalnız Allah’a dayanıp güvensinler.”
Resuller, evet bizde sizler gibi insanlarız, Allah kullarından istediğine lütufta bulunur. Allah’ın izni olmadan bizlerin sizlere ispat göstermemiz mümkün değil, Şimdi inananlar Allaha dayansınlar, Ona tevekkül etsinler. (Allaha dayanıp tevekkül ederseniz ispat zaten ortaya çıkar)
12-Vemâ lenâ ellâ netevekkele ‘ala(A)llâhi vekad hedânâ subulenâ(c) velenasbiranne ‘alâ mâ âżeytumûnâ(c) ve’ala(A)llâhi felyetevekkeli-lmutevekkilûn(e)
-Ve ne diye Allah’a dayanmayalım ki gerçekten de o sevketmiştir bizi doğru yola ve elbette bize ettiğiniz eziyetlere katlanacağız ve dayananlar, artık ancak Allah’a dayanmalı.
-‘Bize ne oluyor ki, Allah’a tevekkül etmeyelim? Bize doğru yolları O göstermiştir. Ve elbette bize verdiğiniz eziyetelere sabredeceğiz. Tevekkül edenler Allah’a tevekkül etmelidirler.’
-“O, bize yollarımızı göstermişken neden Allah’a tevekkül etmeyecekmişiz? Bize yaptığınız eziyetlere elbette sabredeceğiz. Tevekkül edenler yalnız Allah’a tevekkül etsinler.”
Biz kimiz ki Allaha dayanmayalım. Bize (halka) yaptığınız eziyetlere sabredeceğiz. Yalnız Allaha tevekkül edeceğiz.
13-Vekâle-lleżîne keferû lirusulihim lenuḣricennekum min ardinâ ev lete’ûdunne fî milletinâ(s) feevhâ ileyhim rabbuhum lenuhlikenne-zzâlimîn(e)
-Kafir olanlar, peygamberlerine dediler ki: Ya sizi yurdumuzdan çıkarırız, yahut da bizim dinimize dönersiniz. Rableri, onlara vahyetti: Mutlaka zalimleri helak edeceğiz.
-İnkâr edenler, resullerine dediler ki: ‘Muhakkak (ya) sizi toprağımızdan süreceğiz veya dinimize geri döneceksiniz.’ Böylelikle Rableri kendilerine vahyetti ki: ‘Şüphesiz biz, zulmedenleri helak edeceğiz.
-Küfre sapanlar kendi resullerine şöyle dediler: “Ya tam bir biçimde bizim dinimize dönersiniz yahut da sizi yurdumuzdan mutlaka çıkarırız.” Rableri de onlara şunu vahyetti: “Zalimleri muhakkak helak edeceğiz.”
Kafirler bizim kanunlarımıza geri dönmezseniz sizi buradan kovacağız (halkın kafasını karıştırıyorsunuz) demişlerdi. Rableri de merak etmeyin onların cezasını yakında ben vereceğim dedi.
14-Velenuskinennekumu-l-arda min ba’dihim(c) żâlike limen ḣâfe mekâmî veḣâfe va’îd(i)
-Sonra da onlardan sonra sizi, yerlerine yerleştireceğiz. İşte bu, benim huzuruma gelmekten korkanlara ve azabımdan korkanlara ait bir şey.
-‘Ve onlardan sonra sizi o arza mutlaka yerleştireceğiz. İşte bu, makamımdan korkana ve tehdidimden korkana ait (bir ayrıcalıktır).’
-“Ve onların ardından o toprağa mutlaka sizi yerleştireceğiz. Bu, makamımdan korkan, tehdidimden korkan için böyledir.”
Onlar cezasını bulduktan sonra, seni ve sana inanları o topraklara yerleştireceğiz. İşte bu rabbinden korkanlara verdiğim ayrıcalıktır.
15-Vesteftehû veḣâbe kullu cebbârin ‘anîd(in)
-Peygamberler, fetih ve yardım istediler ve her inatçı cebbar, mahrum olup gitti.
-(Peygamberler) Fetih istediler, (sonunda) her zorba inatçı bozguna uğrayıp -yok oldugitti.
-Ve Allah’tan fetih istediler. Ve her inatçı zorba perişan oldu.
Resuller fetih, zafer istediler. (Allahın kuralları ile, tavsiyeleri ile yaşayan kavim geldi) Bunun üzerine bütün inatçılar (mallarından) mahrum oldular. perişan oldular.
16-Min verâ-ihi cehennemu veyuskâ min mâ-in sadîd(in)
-Önünde de cehennem var, orada kanlı, irinli su içirilecek ona.
-(Böylesinin) Önünde cehennem vardır ve (orada) irinli sudan içirilecektir.
-Ardından da cehennem. İrinli bir sudan içirilecekler.
Ardından da irinli su bekliyor onları.
17-Yetecerra’uhu velâ yekâdu yusîġuhu veye/tîhi-lmevtu min kulli mekânin vemâ huve bimeyyit(in)(s) vemin verâ-ihi ‘ażâbun ġalîz(un)
-Yudumyudum içmeye çalışacak, fakat bir türlü boğazından geçmeyecek; her taraftan ölüm gelecek ona, fakat ölmeyecek de ve ilerde daha da ağır bir azap var.
-Yutkunmaya çabalayacak ve boğazından geçirmeyi başaramıyacak, ona her yandan ölüm gelecek, oysa ölmeyecek de. Ardından daha katı bir azab olacak.
-Onu yutmaya çalışacak ama boğazından geçiremeyecek. Ölüm her yandan üstüne gelecek de bir türlü ölmeyecek. Arkasından da dehşetli bir azap.
Sanki yutkunamayacak, sanki boğazı tutulacak, üzüntüsünden ölmek isteyecek ölemeyecekler. Uzun müddet bu acıdan kurtulamayacaklar.
18-Meśelu-lleżîne keferû birabbihim(s) a’mâluhum keramâdin(i)şteddet bihi-rrîhu fî yevmin ‘âsif(in)(s) lâ yakdirûne mimmâ kesebû ‘alâ şey-/(in)(c) żâlike huve-ddalâlu-lba’îd(u)
-Rablerine kafir olanların örneği, bir küle benzer, kasırga estiği bir günde bu kül, yelle savrulur gider. Kazançlarından hiçbir şey elde edemezler, işte budur doğru yoldan çok uzak bir sapıklık.
-Rablerini inkâr edenlerin durumu şudur: Onların yaptıkları, fırtınalı bir günde rüzgarın şiddetle savurduğu bir kül gibidir. Kazandıklarından hiç bir şeye güç yetiremezler. İşte uzak bir sapıklık (içinde olmak) budur.
-Rablerine nankörlük edenlerin amelleri, fırtınalı bir günde rüzgarın tarumar ettiği küle benzer. Kazandıklarından hiçbir şey elde edemezler. İşte bu, dönüşü olmayan sapıklığın ta kendisidir.
Kafirlerin amelleri (mali mülkü) bir kül yığını gibi olur. Bir rüzgâr eser hepsi dağılır. Elde ettikleri her şey dağılır. Sapıkların yaşamları böyledir.
19-Elem tera enna(A)llâhe ḣaleka-ssemâvâti vel-arda bilhakk(i)(c) in yeşe/ yużhibkum veye/ti biḣalkin cedîd(in)
-Görmedin mi ki Allah, gökleri ve yeryüzünü hak ve gerçek olarak yarattı. Dilerse sizi helak eder ve yerinize yeni bir halk getirir.
-Allah’ın gökleri ve yeri hak ile yarattığını görmüyor musunuz? Dilerse sizi giderir-yok eder ve yeni bir halk getirir.
-Allah’ın, gökleri ve yeri hak olarak yarattığını görmedin mi? Dilerse sizi yok eder, yepyeni bir halk getirir.
Görmüyor musunuz, Allah gökleri ve yeri sizin yaşamanıza uygun olarak yarattı. Dilerse her şeyi değiştirir, sizin yerinizde başka halklar yaratır.
20-Vemâ żâlike ‘ala(A)llâhi bi’azîz(in)
Ve bu da Allah’a güç bir şey değildir.
Bu, Allah’a göre güç değildir.
Bu, Allah’a hiç de zor gelmez.
Bu, Allah için hiç zor değildir.
21-Veberazû li(A)llâhi cemî’an fekâle-ddu’afâu lilleżîne-stekberû innâ kunnâ lekum tebe’an fehel entum muġnûne ‘annâ min ‘ażâbi(A)llâhi min şey-/(in)(c) kâlû lev hedâna(A)llâhu lehedeynâkum(s) sevâun ‘aleynâ ecezi’nâ em sabernâ mâ lenâ min mahîs(in)
-Hepsi de toplanıp Allah’ın tapısına çıkar; zayıflar, ululanan büyüklere şüphe yok ki derler, biz size uymuştuk, Allah’ın azabından bir kısmını olsun bizden defedebilir misiniz? Onlar da Allah bizi doğru yola sevketseydi biz de size doğru yolu gösterirdik derler, artık ağlayıp sızlasak da bir bizim için, sabredip katlansak da; sığınacak hiçbir yerimiz yok.
-Onların tümü-toplanıp (kıyamette) Allah’ın huzuruna çıktılar da zayıflar (müstaz’aflar) büyüklük taslayanlara (müstekbirlere) dedi ki: ‘Şüphesiz, biz size tâbi idik; şimdi siz, bizden Allah’ın azabından herhangi bir şeyi önleyebiliyor musunuz?’ Dediler ki: ‘Eğer Allah bize doğru yolu gösterseydi biz de sizlere doğru yolu gösterirdik. Şimdi yakınsak da, sabretsek de farketmez, bizim için kaçacak bir yer yoktur.’
-Hepsi toplu halde, Allah’ın huzuruna çıkmış olacaklar. Ezilip horlananlar, büyüklük taslayanlara diyecekler ki: “Biz sizin birer uydunuzduk. Şimdi siz Allah’ın azabından bir kısmını bizden uzaklaştırabilir misiniz?” Cevap verecekler: “Allah bize kılavuzluk etseydi elbette biz de size kılavuzluk ederdik. Şimdi inleyip feryat etsek de sabretsek de bir. Sığınacak hiçbir yerimiz yok.”
Hepsi toplandığı vakit, zayıflar, biz sizlere hiç ses çıkarmadan tam uyduk, bu azaptan bizi biraz kurtarabilir misiniz derler. Onlarda (büyüklük taslayanlar) Allah bize doğru yolu gösterseydi bizde size doğru yolu gösterirdik derler. Şimdi şikâyet etsek de etmesekte de kurtuluşumuz yok derler.
22-Vekâle-şşeytânu lemmâ kudiye-l-emru inna(A)llâhe va’adekum va’de-lhakki veve’adtukum feaḣleftukum(s) vemâ kâne liye ‘aleykum min sultânin illâ en de’avtukum festecebtum lî(s) felâ telûmûnî velûmû enfusekum(s) mâ enâ bimusriḣikum vemâ entum bimusriḣiy(ye)(s) innî kefertu bimâ eşraktumûni min kabl(u)(k) inne-zzâlimîne lehum ‘ażâbun elîm(un)
-İş olup bitince Şeytan der ki: Şüphe yok ki Allah, gerçek olarak vaitte bulundu size. Ben de size vaat ettim ama vaadimde durmadım ve zaten de size karşı bir gücümkuvvetim yoktu, ancak sizi davet ettim, siz de icabet ettiniz bana; beni kınamayın, kendinizi kınayın. Artık ne benim size bir yardımım dokunabilir, ne sizin bana bir yardımınız dokunabilir. Zaten daha önceden de beni ona eş tutmanızı tanımamıştım ben. Şüphe yok ki zulmedenlere elemli bir azap var.
-İş hükme bağlanıp-bitince, şeytan der ki: ‘Doğrusu, Allah, size gerçek olan va’di va’detti, ben de size vaadde bulundum, fakat size yalan söyledim. Benim size karşı zorlayıcı bir gücüm yoktu, yalnızca sizi çağırdım, siz de bana icabet ettiniz. Öyleyse beni kınamayın, siz kendinizi kınayın. Ben sizi kurtacak değilim, siz de beni kurtacak değilsiniz. Doğrusu daha önce beni ortak koşmanızı da tanımamıştım. Gerçek şu ki, zalimlere acı bir azab vardır.’
-İş bitirilince şeytan onlara şöyle dedi: “Allah size hak bir vaatle vaatte bulundu, ben ise vaat ettim ama vaadimden caydım. Benim sizin üzerinizde bir sultam yoktu. Sizi davet ettim, siz de bana uydunuz. Hepsi bu. Şimdi beni kınamayı bırakın da öz benliklerinizi kınayın. Ne ben sizi kurtarabilirim ne de siz beni kurtarabilirsiniz. Aslında ben sizin, daha önceden beni şirk aracı yapmanıza karşı çıkmıştım. Zalimler için acıklı bir azap öngörülmüştür”
Sonunda şeytan onlara, Allah’ın size vaat ettiği yerine geldi. Bende vaat etmiştim ama vaadimde durmadım. Benim sizin üzerinizde bir fizik gücüm yoktu, siz kendiniz kandınız. Beni suçlamadan önce kendinizi suçlayın. Ne ben sizi kurtarabilirim ne de siz beni. Ben sizin beni Allaha ortak koşmanızı da tanımamıştım. Şimdi görüyorsunuz zalimler için acıklı azap vardır.
23-Veudḣile-lleżîne âmenû ve’amilû-ssâlihâti cennâtin tecrî min tahtihâ-l-enhâru ḣâlidîne fîhâ bi-iżni rabbihim(s) tahiyyetuhum fîhâ selâm(un)
-İnananlar ve iyi iş işleyenler, kıyılarından ırmaklar akan cennetlere alınırlar, orada, Rablerinin izniyle ebedi kalırlar. Orada birbirlerine iltifatları, esenlik size sözüdür.
-İman edip salih amellerde bulunanlar, Rablerinin izniyle altından ırmaklar akan, içinde ebedi kalacakları cennetlere konulmuşlardır. Orada birbirlerine olan dirlik temennileri: ‘Selam’dır.
-İman edip barışa yönelik iyi işler yapanlar ise Rablerinin izniyle altlarından ırmaklar akan cennetlere sokulmuşlardır. Sürekli kalıcıdırlar orada. Birbirlerine esenlik dilemeleri, “selam” şeklindedir.
İman edip Salih amel işleyenler altlarından ırmaklar akan cennetedirler. Orada sonsuz kalırlar. Birbirleri ile konuşmaları hep dostça ve mutlu şekildedir.
24-Elem tera keyfe daraba(A)llâhu meśelen kelimeten tayyibeten keşeceratin tayyibetin asluhâ śâbitun vefer’uhâ fî-ssemâ/-(i)
-Görmedin mi Allah nasıl örnek getirmede, temiz söz, tertemiz bir ağaca benzer; kökü sabittir, dalları, budakları gökte.
-Görmedin mi ki, Allah nasıl bir örnek vermiştir: Güzel bir söz, güzel bir ağaç gibidir ki, onun kökü sabit, dalı ise göktedir.
-Görmedin mi Allah nasıl bir örnekleme yaptı: Güzel söz; kökü yerde, dalları gökte olan güzel bir ağaca benzer.
Derin düşünün bu anlattığım misallerin anlamlarını anlayın. Güzel bir söz, kökü yerde dalları gökte olan bir ağaca benzer.
25-Tu/tî ukulehâ kulle hînin bi-iżni rabbihâ(k) veyadribu(A)llâhu-l-emśâle linnâsi le’allehum yeteżekkerûn(e)
-Meyvesini her zaman verir Rabbinin izniyle ve Allah, düşünüp ibret alsınlar diye insanlara örnekler getirir.
-Rabbinin izniyle her zaman yemişini verir. Allah insanlar için örnekler verir; umulur ki onlar öğüt alır-düşünürler.
-O ağaç, Rabbinin izniyle yemişlerini her zaman verir. Allah insanlara böyle örnekler verir ki, düşünüp ibret alabilsinler.
Meyvesini her zaman verir. Bu örneğin anlamını düşünün ve ibret alın.
26-Vemeśelu kelimetin ḣabîśetin keşeceratin ḣabîśetin(i)ctuśśet min fevki-l-ardi mâ lehâ min karâr(in)
-Pis söz de pis ağaca benzer; kesilip yerden çıkarılmıştır, duracak hali yoktur onun.
-Çirkin bir sözün durumu ise, kökü toprağın üstüne çıkarılmış, hiçbir bakımdan dayanıklılığı olmayan çürük bir ağacın durumuna benzer.
-Pis bir söz de gövdesi toprağın üstünde destek bulmuş bir ağaca benzer, dayanağı yoktur onun.
Kötü bir söz de gövdesi topraktan sanki dışarı çıkmış, gelişemeyen bir ağaca benzer.
27-Yuśebbitu(A)llâhu-lleżîne âmenû bilkavli-śśâbiti fî-lhayâti-ddunyâ vefî-l-âḣira(ti)(s) veyudillu(A)llâhu-zzâlimîn(e)(c) veyef’alu(A)llâhu mâ yeşâ/
-Allah, inananlara dünya yaşayışında da, ahirette de o sabit sözle sebat verir ve zulmedenleri saptırır ve Allah, dilediğini yapar.
-Allah, iman edenleri, dünya hayatında ve ahirette sapasağlam sözle sebat içinde kılar. Zalimleri de şaşırtıp-saptırır; Allah dilediğini yapar.
-Allah, inananları dünya hayatında da ahirette de tutarlı sözle sağlamlaştırır. Allah, zalimleri şaşırtır. Allah dilediğini yapar.
Allah iman edenlere sözlerinin gerçekliğini hem bu dünyada hem de ahirette ispatlarla sağlamlaştırır. Zalimlerde şaşırır. Allah dilediğini yapar.
28-Elem tera ilâ-lleżîne beddelû ni’meta(A)llâhi kufran veehallû kavmehum dâra-lbevâr(i)
-Görmedin mi Allah’ın nimetini küfre değişenleri ve kavimlerini de sürükleyip helak yurduna konduranları.
-Allah’ın nimetini inkâra değiştirenleri ve kavimlerini ‘yıkım ve azab’ yurduna konduranları görmedin mi?
-Bakmadın mı şunlara ki, Allah’ın nimetini küfürle değiştirdiler ve toplumlarını helak yurduna kondurdular.
Allah’ın verdiği nimetlere hamt etmeyip kötüye kullananların haline bir bak. Bu dünyada vatanları helak olmuştur,
29-Cehenneme yaslevnehâ(s) vebi/se-lkarâr(u)
-Cehenneme sokanları? Hepsi de oraya gider ve orası, karar edilecek ne kötü yerdir.
-(Ki bu) Cehennemdir. Ona yaslanırlar. Ne kötü bir karar (yeridir) o!..
-Yaslanacakları cehenneme kondurdular. Ne kötü bir duruş yeridir o!
Kendileri bu kötü durumu yarattılar. Uzun zaman da kurtulamazlar, böyle çekecekler.
30-Vece’alû li(A)llâhi endâden liyudillû ‘an sebîlih(i)(k) kul temette’û fe-inne masîrakum ilâ-nnâr(i)
-Onlar, halkı onun yolundan çıkarıp saptırmak için Allah’a benzerler kabul ettiler. De ki: Geçinin şimdilik, çünkü gerçekten de dönüp varacağınız yurt ateştir.
-O’nun yolundan saptırmak için Allah’a eşler koştular. De ki: ‘Yararlanın. Çünkü elbette sizin varışınız ateşedir.’
-Yolundan saptırmak için Allah’a eşler uydurdular. De ki: “Hadi, nimetlenin! Sonunda varacağınız yer ateştir.”
Çünkü onlar halkı Allah’ın yolundan saptırmak için ona benzerler uydurdular. Zenginliklerinden şımardılar. Şımaranın sonunda varacağınız yer ne kötüdür.
31-Kul li’ibâdiye-lleżîne âmenû yukîmû-ssalâte veyunfikû mimmâ razeknâhum sirran ve’alâniyeten min kabli en ye/tiye yevmun lâ bey’un fîhi velâ ḣilâl(un)
-İman eden kullarıma söyle: Namaz kılsınlar ve onları rızıklandırdığımız şeylerin bir kısmını yoksullara harcasınlar o gün gelip çatmadan ki ne alışveriş var o günde ne karşılıklı dostluk.
-İman etmiş kullarıma söyle: ‘Alış-verişin ve dostluğun olmadığı o gün gelmezden evvel, dosdoğru namazı kılsınlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden gizli ve açık infak etsinler.’
-İnanan kullarıma söyle: Namazı kılsınlar, kendilerine sunduğumuz rızıklardan, hiçbir alışverişin, hiçbir dostluğun olmadığı o gün gelmeden önce, gizli ve açık infak etsinler.
İman edenlere söyle, Dostun olmadığı, alışverişin olmadığı o gün için, namazlarını kılsınlar, verdiğimiz nimetlerden gizli, açık infak etsinler. (Üsttekiler gibi mal mülk sahibi olup nankörlük etmesinler)
32-(A)llâhu-lleżî ḣaleka-ssemâvâti vel-arda veenzele mine-ssemâ-i mâen feaḣrace bihi mine-śśemerâti rizkan lekum(s) veseḣḣara lekumu-lfulke litecriye fî-lbahri bi-emrih(i)(s) veseḣḣara lekumu-l-enhâr(a)
-Bir Allah’tır ki gökleri ve yeryüzünü yaratmıştır ve gökten yağmur yağdırıp o suretle size rızık olarak meyveler bitirmiştir ve emriyle denizde akıp giden gemileri ram etmiştir size ve ram etmiştir ırmakları size.
-Allah, gökleri ve yeri yaratan ve gökten su indirip onunla size rızık olarak türlü ürünler çıkarandır. Ve onun emriyle gemileri, denizde yüzmeleri için size, emre amade kılandır. Irmakları da sizin için emre amade kılandır.
-Allah odur ki, gökleri ve yeri yarattı. Gökten bir su indirdi de onunla size rızık olarak türlü meyvalar çıkardı. Emriyle denizde akıp gitmeleri için gemileri hizmetinize verdi. Irmakları da emrinize verdi.
Allah sizin için gökleri ve yeri yarattı, Su indirerek sizin için rızık olanları bitirdi. Koyduğu kanunlar ile denizde akıp gitmeleri için gemileri emrinize verdi. Irmakları da emrinize verdi. (Allah size zaten nimeterini bedava veriyor, sonra bunların sahibi benim diye nankörlük etmeyiniz)
33-Veseḣḣara lekumu-şşemse velkamera dâ-ibeyn(i)(s) veseḣḣara lekumu-lleyle ve-nnehâr(a)
-Ve devir ve hizmetlerinde daim olan güneşle ayı ram etmiştir geceyle gündüzü size.
-Güneşi ve ayı hareketlerinde sürekli emrinize amade kılan, geceyi ve gündüzü de emrinize amade kılandır.
-Görevlerini şaşmadan yapmak üzere Güneş’i ve Ay’ı da size boyun eğdirdi. Geceyi ve gündüzü de hizmetinize verdi.
Sizin için yörüngesinde şaşmaz güneşi ve ayı yaptı. Geceyi ve gündüzü sizin faydanıza verdi.
34-Veâtâkum min kulli mâ seeltumûh(u)(c) ve-in te’uddû ni’meta(A)llâhi lâ tuhsûhâ(k) inne-l-insâne lezalûmun keffâr(un)
-Ve Allah ne dilediyseniz hepsini de vermiştir size ve Allah’ın nimetlerini saymaya kalkışırsanız sayamazsınız. Gerçekten de insan, pek zalimdir, küfrü pek boldur onun.
-Size her istediğiniz şeyi verdi. Eğer Allah’ın nimetini saymaya kalkışırsanız, onu sayıp-bitirmeye güç yetiremezsiniz. Gerçek şu ki, insan pek zalimdir, pek nankördür.
-Kendisinden istediğiniz herşeyden size bir parça verdi. Allah’ın nimetini saymaya kalksanız, sayıp bitiremezsiniz. Doğrusu şu ki insan, gerçekten çok zalim, çok nankördür.
Sizin yaşamanız için ne lazımsa verdi. Verdiklerini saymak isteseniz sayamazsınız. İnsan zalim ve nankörlük melekeleri ile yaratılmıştır.
İbrahim——
35-Ve-iż kâle ibrâhîmu rabbi-c’al hâżâ-lbelede âminen vecnubnî vebeniyye en na’bude-l-asnâm(e)
-An o zamanı ki İbrahim, Rabbim demişti, bu şehri emin et, beni de, oğlumu da putlara tapmaktan uzaklaştır.
-Hani İbrahim şöyle demişti: ‘Rabbim bu şehri güvenli kıl, beni ve çocuklarımı putlara kulluk etmekten uzak tut.’
-Bir zaman İbrahim şöyle demişti: “Rabbim, bu beldeyi güvenli kıl. Beni ve oğullarımı putlara kulluktan uzak tut.”
İbrahim şöyle demişti, Rabbim bu bölgeyi (Mekke ve cıvarı, orta doğu) bizim için güvenli yap. Beni ve neslimi senden uzaklaştırma.
36-Rabbi innehunne adlelne keśîran mine-nnâs(i)(s) femen tebi’anî fe-innehu minnî(s) vemen ‘asânî fe-inneke ġafûrun rahîm(un)
-Rabbim, şüphe yok ki onlar, insanların çoğunu doğru yoldan saptırdılar. Artık kim bana uyarsa o bendendir ve bana isyan edene gelince: Şüphe yok ki sen, suçları örtersin, rahimsin.
-‘Rabbim, gerçekten onlar insanlardan birçoğunu şaşırtıp-saptırdı. Bundan böyle kim bana uyarsa, artık o bendendir, kim bana isyan ederse elbette Sen, bağışlayansın, esirgeyensin.’
-“Rabbim, onlar insanlardan birçoğunu saptırdılar. Artık beni izleyen bendendir. Bana isyan edene gelince, onun hakkında sen Gafur ve Rahim’sin.”
(Dünya zevkleri ve elde etme hırsları) Putlar insanlardan birçoğunu senden uzaklaştırdı. Beni izleyenler bendendir. Kimde beni izlemezse sen bağışlayan ve esirgeyensin.
37-Rabbenâ innî eskentu min żurriyyetî bivâdin ġayri żî zer’in ‘inde beytike-lmuharrami rabbenâ liyukîmû-ssalâte fec’al ef-ideten mine-nnâsi tehvî ileyhim verzukhum mine-śśemerâti le’allehum yeşkurûn(e)
-Rabbimiz, soyumun bir kısmını ekin bitmez bir yere, hürmeti vacib olan evinin yanına yerleştirdim, Rabbimiz, namaz kılsınlar diye. Artık insanların bir kısmı da onlara gönül versin, sevsinler onları ve şükretmeleri için de meyvelerle rızıklandır onları.
-Rabbimiz, gerçekten ben, çocuklarımdan bir kısmını Beyt-i Haram yanında ekini olmayan bir vadiye yerleştirdim; Rabbimiz, dosdoğru namazı kılsınlar diye (öyle yaptım), böylelikle Sen, insanların bir kısmının kalblerini onlara ilgi duyar kıl ve onları birtakım ürünlerden rızıklandır. Umulur ki şükrederler.’
-Ey Rabbimiz! Ben, çocuklarımdan bir kısmını senin kutsal evinin yanındaki, ziraata elverişsiz vadiye yerleştirdim ki, namazı kılsınlar, ey Rabbimiz! Sen de insanlardan bazı gönülleri, onlardan hoşlanır yap. Çeşitli meyvalarla onları rızıklandır ki, şükredebilsinler.”
Soyumdan bir kısmını senin bu kutsal evinin oraya yerleştirdim. Orası ziraata elverişsiz çorak bir yer. Orada dünya zevkleri ile şımarmadan namazlarını kılsınlar. İnsanlardan bazılarını da onları sever yap. Şükür etmeleri soyuma içinde ziraati olmayan bu yerde bazı nimetler ver (madenler, petrol ve başka nimetler)
38-Rabbenâ inneke ta’lemu mâ nuḣfî vemâ nu’lin(u)(k) vemâ yaḣfâ ‘ala(A)llâhi min şey-in fî-l-ardi velâ fî-ssemâ/-(i)
-Rabbimiz, şüphe yok ki gizlediğimizi de bilirsin sen, açığa vurduğumuzu da ve Allah’tan hiçbir şey gizlenemez ne yeryüzünde, ne de gökte.
-Rabbimiz, şüphesiz Sen, bizim saklı tuttuklarımızı da, açığa vurduklarımızı da bilirsin. Yerde ve gökte hiç bir şey Allah’a gizli kalmaz.’
-Rabbimiz, hiç kuşkusuz sen bizim gizlediğimizi de bilirsin, açığa vurduğumuzu da. Ne yerde ne de gökte, hiçbir şey Allah’a gizli kalmaz.”
Sen yerde ve gökte ne gizli ise bilirsin. Onları açığa çıkar. Sana şükür etmek için o nimetleri kullanalım. (Nimetin sonradan çıkarılacağı işareti var)
39-Elhamdu li(A)llâhi-lleżî vehebe lî ‘alâ-lkiberi ismâ’île ve-ishâk(a)(c) inne rabbî lesemî’u-ddu’â/-(i)
-Hamd Allah’a ki ihtiyarlığımda bana İsmail’i ve İshak’ı verdi. Şüphe yok ki Rabbim, duayı mutlaka duyar.
-Hamd, Allah’a aittir ki, O, bana ihtiyarlığa rağmen İsmail’i ve İshak’ı armağan etti. Şüphesiz Rabbim, gerçekten duayı işitendir.’
-İhtiyar yaşımda bana, İsmail’i ve İshak’ı bağışlayan Allah’a hamd olsun. Benim Rabbim duayı gerçekten çok iyi duyar.”
Bu ihtiyar yaşımda bana İsmail’i ve İshak’ı verdin. Sana şükürler olsun, Rabbim duaları işitendir. (-yerdeki ve gökteki gizli nimetler- İsmail hürmetine verilen nimete yerde gizli olan petrol dersek, İshak hürmetine de gökten o çorak memleket halkına petrol bittikten sonra gelecek olan şu zamanda bilmediğimiz başka bir nimet olacak demektir)
40-Rabbi-c’alnî mukîme-ssalâti vemin żurriyyetî(c) rabbenâ vetekabbel du’â/-(i)
-Rabbim, beni de, soyumdan gelenleri de namaza müdavim et; Rabbimiz duamızı da kabul et.
-Rabbim, beni namazı(nda) sürekli kıl, soyumdan olanları da. Rabbimiz, duamı kabul buyur.’
-Rabbim! Beni, namazı özenle yerine getiren bir insan yap. Soyumdan bir kısmını da. Rabbimiz, duamı kabul et.”
Rabbim beni ve soyumu namazını kılan bir nesil yap. Rabbimiz duamı kabul et. (İbrahimin isteği; soyu için yerin altından bir nimet, semadan bir nimet ve üçüncü istek, Hac)
41-Rabbenâ-ġfir lî velivâlideyye velilmu/minîne yevme yekûmu-lhisâb(u)
-Rabbimiz, benim suçlarımı ört, yarlıga beni ve anamı, babamı ve inananları halkın sorusorgu için kalktığı gün.
-Rabbimiz, hesabın yapılacağı gün, beni, anne-babamı ve mü’minleri bağışla’
-Rabbimiz, hesabın ortaya geleceği gün; beni, anne-babamı ve inananları affet.”
Rabbim hesap günü beni, annemi babamı ve bütün inanları affet. (Zenginliklerinden dolayı bazı şımarıklık yapacaklar, sen affet)
42-Velâ tahsebenna(A)llâhe ġâfilen ‘ammâ ya’melu-zzâlimûn(e)(c) innemâ yu-aḣḣiruhum liyevmin teşḣasu fîhi-l-ebsâr(u)
-Zalimlerin yaptıklarından gafil sanma Allah’ı sakın; ancak onların cezasını, gözlerin dikilip kalacağı güne tehir etmede.
-(Ey Muhammed,) Allah’ı sakın zulmedenlerin yapmakta olduklarından habersiz sanma, onları yalnızca gözlerin dehşetle belireceği bir güne ertelemektedir.
-Sakın Allah’ı, zalimlerin yapmakta olduğundan habersiz sanma. O, onları, gözlerin korkudan donup kalacağı bir güne erteliyor, hepsi bu…
(Ya Muhammed) zalimlerin (ora halkının) nimetlerden şımarıp yapmakta olduklarından beni habersiz sanma. (İbrahim’in duası yüzünden erteliyorum) ama vazgeçmeyenler O gün cezayı görünce korkudan donup kalacaklar.
43-Muhti’îne mukni’î ruûsihim lâ yerteddu ileyhim tarfuhum(s) veef-idetuhum hevâ/(un)
-O gün, başları göğe çevrilmiş, koşup dururlar, göz çevirip kendilerine bile bakmazlar ve yürekleri bomboştur.
-Başlarını dikerek koşarlar, gözleri kendilerine dönüp-çevrilmez. Kalbleri (sanki) bomboştur.
-Başlarını dikerek koşuşurlar. Bakışları kendilerine dönmez. Yürekleri tamamen boşalmıştır.
O gün başlarını göğe çevirmiş koşuşup dururlar. (İshak hürmetine gökten o memleket halkına ilerde gelecek olan başka bir nimet te son bulunca) O nimet ırmağı artık gelmeyince, kimse kimseye bakmaz vaziyette şaşırıp kalacaklardır.
44-Veenżiri-nnâse yevme ye/tîhimu-l’ażâbu feyekûlu-lleżîne zalemû rabbenâ aḣḣirnâ ilâ ecelin karîbin nucib da’veteke venettebi’i-rrusul(e)(k) eve lem tekûnû aksemtum min kablu mâ lekum min zevâl(in)
-Kendilerine azabın gelip çatacağı o günü haber ver, korkut insanları. Zulmedenler diyecekler ki: Rabbimiz, yakın bir zamanadek bırak bizi, tekrar dünyaya dönelim de davetine icabet edelim ve peygamberlere uyalım. Siz değil misiniz daha önce, bize bir zeval yoktur diye yemin edenler?
-Azabın kendilerine geleceği gün (ile) insanları uyarıp-korkut ki, (o gün) zulmedenler, şöyle diyecekler: ‘Bizi yakın bir süreye kadar ertele ki, Senin çağrına cevap verelim ve elçilere uyalım.’ Oysa daha önce, kendiniz için hiç zeval yoktur diye and içenler, sizler değil miydiniz?
-İnsanları, azabın kendilerine ulaşacağı gün konusunda uyar. O gün, zalimler şöyle derler: “Ey Rabbimiz! Bizi yakın bir süreye kadar geri bırak da çağrına cevap verip resullere uyalım.” Daha önce siz, kendiniz için çöküş ve bitiş yoktur diye yemin etmediniz mi?
Ora insanlarına nimet kesilince sıkıntıların geleceğine karşı uyar. O zalimler baştan başlayıp resullerin dediklerine tam uyarak salih ameller işleyelim derler ama hayır, sizler o nimetlerden şımarıp artık bize bir şey olmaz dememiş miydiniz?
45-Vesekentum fî mesâkini-lleżîne zalemû enfusehum vetebeyyene lekum keyfe fe’alnâ bihim vedarabnâ lekumu-l-emśâl(e)
-Kendilerine zulmedenlerin yurtlarında oturdunuz ve onlara nasıl azap ettiğimiz sizce apaçık belli oldu ve size nice örnekler getirdik.
-Siz, kendi nefislerine zulmedenlerin yerleştikleri yerlerde oturmuştunuz. Onlara ne yaptığımız size açıklanmıştı ve size örnekler vermiştik.
-Siz de o kendilerine zulmetmiş olanların barınaklarında oturmuştunuz. Onlara nasıl davrandığımız size açık-seçik belli olmuştu. Size örnekler de vermiştik.
Sizlerden daha önce yaşamış ve zalimliklerinden dolayı başlarına gelen felaketlerin olduğu yörelerde sizler yaşadınız, gözlerinizin önünde idi. Niye onlardan ibret almadınız.
46-Vekad mekerû mekrahum ve’inda(A)llâhi mekruhum ve-in kâne mekruhum litezûle minhu-lcibâl(u)
-Düzenlerini yaptılar, düzdükleri hilelerin cezasıysa Allah katında, hatta hilelerinden dağlar bile yerinden oynasa.
-Gerçek şu ki, onlar hileli-düzenler kurdular. Oysa onların düzenleri, dağları yerlerinden oynatacak da olsa, Allah katında onlara hazırlanmış düzen (kötü bir karşılık) vardır.
-Tuzaklarını kurmuşlardı ama Allah katında da onlar için tuzak var. Zaten onların tuzakları dağları yerinden oynatacak türden olsa neye yarar!
Onlar yanlış planlarını yaptılar. Önlem aldık zannettiler. Dağların yerlerini değiştirseler bile faydasız. Onlara şimdi Allahın sünnetine göre (sebep sonuç kuralına göre) gelecek olan kötü neticeler var.
47-Felâ tahsebenna(A)llâhe muḣlife va’dihi rusuleh(u)(k) inna(A)llâhe ‘azîzun żû-ntikâm(in)
-Sakın Allah, peygamberlerine vaadettiğinden döner sanma. Şüphe yok Allah üstündür, intikam alır.
-Allah’ı, sakın elçilerine verdiği sözden dönen sanma. Gerçekten Allah azizdir, intikam sahibidir.
-Sakın Allah’ı, resullerine verdiği söze ters düşer sanma. Allah Aziz’dir, intikam da alır.
Sakın Allah elçilerinin vasıtası ile sizi uyardıklarından (sebep sonuç neticesinden) vaz geçer sanma. Allah azizdir. Sünneti değişmez.
48-Yevme tubeddelu-l-ardu ġayra-l-ardi ve-ssemâvât(u)(s) veberazû li(A)llâhi-lvâhidi-lkahhâr(i)
-O gün, bir gündür ki yeryüzü de başka bir yeryüzüne döner, gökler de. Herkes, bir ve kahhar Allah’ın tapısında toplanır.
-Yerin başka bir yere, göklerin de (başka göklere) dönüştürüldüğü gün, onlar tek olan, kahhar olan Allah’ın huzuruna çıka(rıla)caklardır.
-O gün yerküre başka bir yerküreye dönüştürülür. Gökler de öyle. Hepsi o Vahid ve Kahhar olan Allah’ın huzurunda dikilir.
O gün yerküre başka bir yerküreye dönüşür. Göklerde başka bir göklere dönüşür. (Bu evren başka bir evrene dönüşür) Hepsi (canlı cansız) Tek ve Kahhar olan Allah’ın kurduğu yerde, huzurunda toplanır.
49-Veterâ-lmucrimîne yevme-iżin mukarranîne fî-l-asfâd(i)
-O gün görürsün ki suçluların boyunlarına zincirler vurulmuş
-O gün suçlu-günahkarların (sıkı) bukağılara vurulduklarını görürsün.
-O gün suçluların, birbirine perçinlenmiş bukağılarla çengellendiklerini görürsün.
O gün bütün suçluların geri dönülmez umutsuzluklarını görürsün.
50-Serâbîluhum min katirânin vetaġşâ vucûhehumu-nnâr(u)
-Gömlekleri katrandandır, yüzlerini de ateş kaplamış.
-Giyimleri katrandandır, yüzlerini ateş bürümektedir.
-Gömlekleri katrandandır. Yüzlerini ateş bürümüştür.
Üzerlerindeki suçlar (Petroldendir), Katrandandır. Yakalarını paçalarını yırtarlar. Yüzlerine üzüntü, ateş bürümüştür.
51-Liyecziya(A)llâhu kulle nefsin mâ kesebet(c) inna(A)llâhe serî’u-lhisâb(i)
-Allah, herkese yaptığının karşılığını verir. Şüphe yok ki Allah’ın hesap görmesi, pek tezdir.
-(Bu azab,) Allah’ın her nefsi kendi kazandığıyla cezalandırması içindir. Şüphesiz Allah hesabı pek çabuk görendir.
-Çünkü Allah, her benliği kendi kazandığıyla karşı karşıya getirecektir. Allah, hesabı çok çabuk görür.
Herkes kendine verilen nimetlerin sorumluluğunu tadıyor olacak. Çok çabuk pişmanlığa başlayacaklar. (Bu pişmanlık dünya pişmanlığına benzemez)
52-Hâżâ belâġun linnâsi veliyunżerû bihi veliya’lemû ennemâ huve ilâhun vâhidun veliyeżżekkera ulû-l-elbâb(i)
-İşte bu, insanlara bir tebliğdir; ibret alsınlar ondan ve bilsinler ki odur ancak tapacak bir mabut ve düşünüp ibret alsın akıl ve dirayet sahipleri.
-İşte bu (Kur’an) uyarılıp korkutulsunlar, gerçekten O’nun yalnızca bir tek ilah olduğunu bilsinler ve temiz akıl sahipleri iyice öğüt alıp düşünsünler diye bir bildirip-duyurma (bir belağ)dır.
-İşte bu, onunla uyarılsınlar, Allah’tan başka ilah olmadığını bilsinler, aklı ve gönlü işleyenler de ibret alsınlar diye, insanlara yöneltilmiş bir tebliğdir.
İşte bu anlattıklarım, Allahtan başka ilah olmadığını bilsinler ve akıl sahipleri ibret alsınlar diye anlatılmıştır. (Aklı başında olmayanlar muaf)
