İçeriğe geç

Hud

Kırmızı renkli yazılar Latin alfabesi ile Kuran’ı Kerim; Mavi renkli yazılar Mealler; Siyah renkli yazılar Benim bu meallerden anladıklarım;

————————————————————-

Bu surede insana bilgi gelmeden yaptıkları hataların affa uğrayacağından bahsediliyor.

(Hz. Hud) (Resmi Mushaf: 11 / İniş Sırası: 52)——-


Bismillahirrahmanirrahim

1-Elif-lâm-râ(c) kitâbun uhkimet âyâtuhu śümme fussilet min ledun hakîmin abîr(in)
-Elif lam ra; bir kitaptır bu ki ayetleri, delillerle sağlamlaştırılmış, sonra apaçık bildirilmiştir, hüküm ve hikmet sahibi olan ve her şeyden haberdar bulunan Tanrı katından inmedir.
-Elif, Lam, Ra. (Bu,) Ayetleri muhkem kılınmış, sonra hüküm ve hikmet sahibi ve her şeyden haberdar olan (Allah) tarafından ‘birer birer (bölüm bölüm) açıklanmış’ bir Kitap’tır.
-Elif, Lam, Ra. Bir kitaptır ki bu, ayetleri önce muhkem kılınmış, sonra detaylandırılıp açıklanmış. Hakim ve Habir kudrettendir o.

Elif’in, Lam’ı ve Ra’nın (işaret ettiği mevzular, bu surede anlatılacak). Burada yazılan bilgiler, Allah’ın kanun, kural ve nizamı ile yapılmış, Şimdi bunlar sizlerin anlayacağınız şekilde biraz daha teferruatlı kısım kısım anlatılacaktır.

2-Ellâ ta’budû illa(A)llâh(e)(c) innenî lekum minhu neżîrun ve beşîr(un)
-Emreder ki ancak Allah’a kulluk edin; şüphe yok ki ben, onun tarafından sizi korkutmak ve size müjde vermek için gelmişim.
-Öyle ki, Allah’tan başkasına ibadet etmeyin. Gerçekten ben, sizi O’nun tarafından uyaran ve müjdeleyenim;
-Başkasına değil, yalnız Allah’a kulluk edin. Kuşkusuz ben size O’ndan gelen bir uyarıcı ve müjdeciyim.

(Ey Muhammed de ki), Alahtan başkasına kulluk etmeyin. Ben sizlere buradaki bilgileri size bildirmek, müjdelemek ve uyarmak için onun tarafından gönderildim. (Bu bilgileri okuyup anlayanlar, Allahtan başka hiçbir şeye tapmazlar. Göklerin ve yerin tek sahibi olan Allahtan başka kimsenin bu bilgileri bilemeyeceğini görür anlarlar.)

3-Veeni-staġfirû rabbekum śümme tûbû ileyhi yumetti’kum metâ’en hasenen ilâ ecelin musemmen veyu/ti kulle żî fadlin fadleh(u)(s) ve-in tevellev fe-innî eâfu ‘aleykum ‘ażâbe yevmin kebîr(in)
-Ve Rabbinizden yarlıganma dileyin, sonra da tövbe edin ona da sizi mukadder zamanadek güzel bir surette geçindirsin, nimetlerinden faydalandırsın ve her ihsan sahibine, ettiği lütuf ve ihsanın mükafatını versin. Fakat döner, yüz çevirirseniz şüphe yok ki ben, o büyük günün azabına uğrayacağınızdan korkmaktayım
-Ve Rabbinizden bağışlanma dileyin; sonra O’na tevbe edin. O da sizi, adı konulmuş bir vakte kadar güzel bir meta (fayda) ile metalandırsın ve her ihsan sahibine kendi ihsanını versin. Eğer yüz çevirirseniz gerçekten ben, sizin için büyük bir günün azabından korkarım.

-Af dileyin Rabbinizden; sonra da tövbe ile O’na yönelin ki, belirlenmiş bir süreye kadar sizi güzel bir nimetle nimetlendirsin ve her farklı derece sahibine hak ettiği ödülü versin. Eğer yüz çevirirseniz, o taktirde sizi büyük bir günün azabıyla korkuturum.

Önce, (Bu bilgileri öğrenmeden önce) yaptığınız hatalar ve günahlar için af dileyin. Allah sizi af edecek ve bu bilgilerin yolunda ömrünüzün sonuna kadar nimetlerle yaşayın. Herkes her yaptığının karşılığını bolca alacaktır. Bu müjdeyi size veriyorum. Kim de bunları öğrendikten sonra hala yüz çevirirse, ben o büyük günün azabından sizleri uyarıyorum. 

4-İla(A)llâhi merci’ukum(s) vehuve ‘alâ kulli şey-in kadîr(un)
-Dönüp varacağınız yer, Allah’ın tapısıdır ve onun, her şeye gücü yeter.
-Sizin dönüşünüz Allah’adır. O, her şeye güç yetirendir
-Yalnız Allah’adır dönüşünüz. Ve O, herşeye Kadir’dir.

Çünkü dönüşünüz çok güçlü olan Allah’adır.

5-Elâ innehum yeśnûne sudûrahum liyestafû minh(u)(c) elâ hîne yestaġşûne śiyâbehum ya’lemu mâ yusirrûne vemâ yu’linûn(e)(c) innehu ‘alîmun biżâti-ssudûr(i)
-Haberiniz olsun ki onlar, içlerindekini gizlemek için göğüslerini kapatırlar; bilin ki onlar, duymamak için elbiselerine katkat bürünmeye çalışırlar; fakat o vakit bile gizlediklerini de bilir, açığa vurduklarını da. Şüphe yok ki o, gönüllerde ne varsa hepsini bilir.
-Haberiniz olsun; gerçekten onlar, ondan gizlenmek için göğüslerini büker (Hak’tan kaçınıp yan çizer)ler. (Yine) Haberiniz olsun; onlar, örtülerine büründükleri zaman, O, gizli tuttuklarını da, açığa vurduklarını da bilir. Çünkü O, sinelerin özünde saklı duranı bilendir
-Dikkatle bakın! Onlar O’ndan gizlenmek için göğüslerini bükerler. Dikkat edin! Onlar örtülerine büründükleri zaman da O, onların neyi gizlemekte olduklarını ve neyi açığa vurduklarını bilmektedir. Çünkü O, göğüslerin içini çok iyi bilir.

(Af diledikten sonra) gizli olarak, görülmeyeceğinizi zannederek tekrar yanlış hareket etmeyin. Çünkü Allah herkesin göğsündekini, kalbindekini gizlesede gizlemesede kendinizden daha iyi bilir.

6-Vemâ min dâbbetin fî-l-ardi illâ ‘ala(A)llâhi rizkuhâ veya’lemu mustekarrahâ vemustevde’ahâ(c) kullun fî kitâbin mubîn(in)
-Yeryüzünde hiçbir mahluk yoktur ki rızkını vermek, Allah’a ait olmasına ve karar ettikleri ata bellerini de bilir, tevdi edildikleri ana rahimlerini de. Ve her şey, apaçık kitapta tespit edilmiştir.
-Yeryüzünde hiç bir canlı yoktur ki, rızkı Allah’a ait olmasın. Onun karar (yerleşik) yerini de ve geçici bulunduğu yeri de bilir. (Bunların) Tümü apaçık bir kitapta (yazılı)dır.
-Yerde hiçbir debelenen yoktur ki, rızkı Allah üzerinde olmasın. O, onun karar kıldığı noktayı da bilir, emanet edildiği yeri de. Herşey, apaçık bir Kitap’tadır.

Yeryüzündeki her canlının rızkını Alah verir. Yaşadığı yeri ve yaşayacağı yeri de o bilir. Bu bilgiler ve diğer bütün bilgiler onun katında herkesin görüp rahatlıkla okuyabileceği Kitapta yazılıdır.

7-Vehuve-lleżî aleka-ssemâvâti vel-arda fî sitteti eyyâmin vekâne ‘arşuhu ‘alâ-lmâ-i liyebluvekum eyyukum ahsenu ‘amelâ(en)(k) vele-in kulte innekum meb’ûśûne min ba’di-lmevti leyekûlenne-lleżîne keferû in hâżâ illâ sihrun mubîn(un)
-Öyle bir mabuttur ki hanginiz daha iyi hareket edecek, bunu size bildirmek ve sizi sınamak için gökleri ve yeryüzünü altı günde yarattı, daha önce emri ve saltanatı, yarattığı suya cariydi. Onlara, siz ölümden sonra tekrar dirileceksiniz dersen kafir olanlar derler ki: Bu, ancak apaçık bir aldatma.
-O’nun arşı su üzerinde iken amel bakımından hanginizin daha iyi olduğunu denemek için gökleri ve yeri altı günde yaratan O’dur. Andolsun onlara: ‘Gerçekten siz, ölümden sonra yine diriltileceksiniz’ dersen, inkâr edenler mutlaka: ‘Bu, açıkça bir büyüden başkası değildir’ derler.
-O, odur ki, gökleri ve yeri altı günde yaratmıştır. O’nun arşı da su üzerinde idi. Böyle yapması, iş ve davranış yönünden hanginizin daha güzel olduğunu belirlemek için sizi denemeye yöneliktir. Sen, “kuşkusuz, sizler ölümden sonra diriltileceksiniz” dediğinde, küfre batanlar hemen ve kesinlikle şöyle derler: “Bu apaçık bir büyüden başka şey değildir.”

Onun arşı su üzernde iken sizin yetişip tekamül etmeniz için gökleri ve yeri altı günde yaratan odur. Onlara öldükten sonra tekrar dirileceksiniz dersen inkar edenler  bu açık bir büyüden başka bişey değildir derler. (Kâinat, evren (arş) su iken, -Burada benim düşüncemde arş su iken daha ağır basıyor-. Arş büyük patlama ile meydana geldiğinde ilk olarak bir su bulutu gibi olduğunu düşünüyorum. Akıcı bir bulut, sıvımsı, akıcı evren olabilir. Bundan sonra, Cenabı Allah o sıvımsı evreni katılaştırarak 6 günde galaksileri ve içindeki güneş sistemlerini ve onlarda var olan canlı cansız her şeyi kural, kanun ve itaat emri ile yaratmıştır. Her yaratılanın, âleme ve kendinize olan faydalarını araştırmanız, bulup kullanmanız içindir.)

8-Vele-in eḣḣarnâ ‘anhumu-l’ażâbe ilâ ummetin ma’dûdetin leyekûlunne mâ yahbisuh(u)(k) elâ yevme ye/tîhim leyse masrûfen ‘anhum vehâka bihim mâ kânû bihi yestehzi-ûn(e)
-Onların uğrayacakları azabı, mukadder bir zamana kadar geciktirirsek, bunun teahhuruna da sebep nedir derler. Bilin ki onlara azabın gelip çattığı gün o azap, artık geriye bırakılamaz ve alay ettikleri musibet, onları çepeçevre kuşatır.
-Andolsun, onlardan azabı sayılı bir topluluğa (veya belirli bir süreye) kadar ertelesek, mutlaka: ‘Onu alıkoyan nedir?’ derler. Haberiniz olsun; bunun geleceği gün, onlardan geri çevrilecek değildir ve alaya almakta oldukları şey de kendilerini çepeçevre kuşatacaktır.
-Ve eğer onlardan azabı, belirlenmiş bir süreye kadar ertelersek, mutlaka şöyle diyeceklerdir: “Onu erteleyen de ne?” Gözünüzü açın, azap onlara geldiği gün, kendilerinden geri çevrilecek değildir. Ve alay edip durdukları şey, kendilerini sarmış olacaktır.

(Aleme ve kendisine karşı) suç işleyenin cezasını (neticesini) belli bir sureye kadar ertelersek niye ertelendi derler.  Bilinki o geldiği zaman azap onlardan geri çevrilecek değildir. Alay ettikleri başlarına gelecek. 

9-Vele-in eżeknâ-l-insâne minnâ rahmeten śümme neza’nâhâ minhu innehu leyeûsun kefûr(un)
-İnsana, katımızdan bir rahmet tattırsak da sonra alıversek onu insandan, şüphe yok ki her şeyden ümidini keser, bir nankör olur gider.
-Andolsun, biz insana tarafımızdan bir rahmet tattırıp sonra bunu kendisinden çekip-alsak, kuşkusuz o, (artık) umudunu kesmiş bir nankördür.
-İnsana bizden bir rahmet tattırıp sonra onu ondan çekip alsak, insan elbette çok ümitsiz, çok nankör bir hale düşer.

İnsan birşey elde ettikten sonra o şey elinden çıkınca hemen ümitsizliğe kapılır. Arkasından da Allaha karşı nankörlüğe başlar.

10-Vele-in eżeknâhu na’mâe ba’de darrâe messet-hu leyekûlenne żehebe-sseyyi-âtu ‘annî(c) innehu leferihun feûr(un)
-Fakat ona, bir dertten, bir musibetten sonra nimeti tattırırsak benden bütün kötülükler gitti der. Şüphe yok ki o şımarır, böbürlenmeye övünmeye koyulur.
-Ve andolsun, kendisine dokunan bir sıkıntıdan sonra, ona bir nimet taddırsak, kuşkusuz; ‘Kötülükler benden gidiverdi’ der. Çünkü o, şımarıktır, böbürlenendir.
-Ve eğer ona, kendisine gelip çatan bir zorluk ve kederden sonra bolluk ve nimet tattırsak, hiç kuşkusuz şöyle diyecektir: “Tüm sıkıntı ve kötülükler benden uzaklaşmıştır.” Bu durumda o, bir sevinç şımarığı, bir kendini beğenmiş olur.

Ama tekrar yeni bir yer (şey) elde edince böbürlenir. Şımarır. Böbürlenir. (Düşünmez ki zaten göklerde ve yerde ne varsa insanlar için yaratılmıştır).

11-İllâ-lleżîne saberû ve’amilû-ssâlihâti ulâ-ike lehum maġfiratun veecrun kebîr(un)
-Ancak sabredenler ve iyi işlerde bulunanlar müstesnadır. Öyle kişilerdir onlar ki onların hakkıdır yarlıganmak ve büyük bir ecir ve mükafat.
-Sabredenler ve salih amellerde bulunanlar başka. İşte bağışlanma ve büyük ecir bunlarındır
-Sabredip barışçıl / hayırlı amel sergileyenler böyle yapmazlar. Bunlar kendileri için bir bağışlanma ve büyük bir ödül öngörülen kişilerdir.


Sabredip hayırlı işler yapmaya devam edenlere büyük ödüller vardır. 

12-Fele’alleke târikun ba’da mâ yûhâ ileyke vedâ-ikun bihi sadruke en yekûlû levlâ unzile ‘aleyhi kenzun ev câe me’ahu melek(un)(c) innemâ ente neżîr(un)(c) va(A)llâhu ‘alâ kulli şey-in vekîl(un)
-Ona bir hazine indirilseydi, yahut onunla beraber yanında bir melek de gelseydi demelerine sıkılarak sana vahyedilenlerin bir kısmını terk ediverecek misin? Sen ancak bir korkutucusun ve Allah her şeyi korur.
-Şimdi onların: ‘Ona bir hazine indirilmeli veya onunla birlikte bir melek gelmeli değil miydi?’ demeleri dolayısıyla göğsün daralıp sana vahyolunanlardan bir kısmını terk mi edeceksin? Sen yalnızca bir uyarıcısın. Allah her şeye vekildir.
-Belki de sen; onlar, “ona bir hazine indirilseydi, yahut beraberinde bir melek gelseydi ya” diyorlar diye göğsün sıkışıp daralarak, sana vahyedilmekte olanın bir kısmını terk etmeye kalkarsın. Gerçek olan şu ki, sen sadece bir uyarıcısın. Allah ise herşey üzerinde bir Vekil’dir.

Allah, yok olmayan, ömrü sonsuz olan bir şey niye yaratmadı veya bize bir kuvvet verip kontrolünü niye bize vermedi demelerine üzülme. Sana gelen bilgileri onlara eksik söylemeye yeltenme. Sen sadece onları, olacaklara karşı bir uyarıcısın. 

13-Em yekûlûne-fterâh(u)(s) kul fe/tû bi’aşri suverin miślihi mufterayâtin ved’û meni-steta’tum min dûni(A)llâhi in kuntum sâdikîn(e)
-Yoksa kendi uyduruyor mu diyorlar? De ki: Hadi, gerçekseniz, Allah’tan başka gücünüz kime yetiyorsa, kimlere güveniyorsanız onları da çağırın da hep beraber, buna eşit on sure meydana getirin.
-Yoksa: ‘Onu kendisi uydurdu’ mu diyorlar? De ki: ‘Haydi siz, yalan üzere uydurulmuş olarak onun benzeri on sûre getirin ve eğer doğruysanız, Allah’tan başka çağırabildiklerinizi çağırın.’
-Yoksa, “onu uydurdu” mu diyorlar! De ki: “Öyleyse hadi, onun benzeri, uydurma on sure de siz getirin; eğer doğru sözlüler iseniz, Allah’tan başka çağırabildiklerinizi de çağırın.”

Sana inanmayanlara deki, bu bilgiler gibi, hiç duyulmamış, ilerde olacak olan on tane bilgiyi de siz bildirin, yardımcılarınızı da çağırın, bakalım bildirebilecekler mi, bildiremezler. (İlimleri yetmez.)

14-Fe-illem yestecîbû lekum fa’lemû ennemâ unzile bi’ilmi(A)llâhi veen lâ ilâhe illâ hu(ve)(s) fehel entum muslimûn(e)
-Fakat davetinize icabet etmezlerse artık iyice bilin ki o, ancak Allah’ın bilgisiyle indirilmiştir ve ondan başka hiçbir tapacak yoktur. Hala mı Müslüman olmuyorsunuz?
-Eğer buna rağmen size cevab vermezlerse, artık biliniz ki, o, gerçekten Allah’ın ilmiyle indirilmiştir ve O’ndan başka ilah yoktur. Öyleyse artık, siz müslüman mısınız?
-Eğer size cevap veremedilerse artık bilin ki o, ancak Allah’ın ilmiyle indirilmiştir. Ve O’ndan başka da ilah yoktur. Artık müslüman oluyor musunuz?

Ceva veremezlerse, artık bilinki bütün bu bilgiler Allahın kendi ilmi ile yaptıklarıdır. Bunu görün artık. Teslim olmaktan başka çareniz yok.

15-Men kâne yurîdu-lhayâte-ddunyâ vezînetehâ nuveffi ileyhim a’mâlehum fîhâ vehum fîhâ lâ yubasûn(e)
-Kim dünya yaşayışını ve ziynetini dilerse bu çeşit kişilerin yaptıklarının karşılığını tam olarak öderiz ve onlar, bu hususta hiçbir zarara uğramazlar.
-Kim dünya hayatını ve onun çekiciliğini isterse, onlara yapıp ettiklerini onda tastamam öderiz ve onlar bunda hiç bir eksikliğe uğratılmazlar.
-Her kim iğreti hayatı ve onun süsünü isterse böylelerinin yapıp ettiklerinin karşılığını kendilerine bu hayatta tam olarak veririz. Onlar dünyada hiçbir eksiltmeye uğratılmazlar.

Kim sadece bu dünya hayatının nimetlerini isterse o çalışıp çabalama kaşılığında istediğini eksizsiz elde eder. (Herkes yaşadıkları dünyanın her şeyinden faydalanır. Sadece elde ettiğiniz faydaların zevki ile yaşayıp, elinizdekilerin ömrünün biteceğini hesaba katmadan yaşamayın.)

16-Ulâ-ike-lleżîne leyse lehum fî-l-âirati illâ-nnâr(u)(s) vehabita mâ sane’û fîhâ vebâtilun mâ kânû ya’melûn(e)
-Öyle kişilerdir onlar ki ahirette onlara ancak ateş var, dünyada işledikleri işlerse boşa gitmiştir, zaten de bütün işledikleri boştur.
-İşte bunların, ahirette kendileri için ateşten başkası yoktur. Onların orada (dünyada) bütün işledikleri boşa çıkmıştır ve yapmakta oldukları şeyler de geçersiz olmuştur.
-Öyleleridir ki bunlar, ahirette kendileri için ateşten başkası yoktur. Sanayi olarak ürettikleri orada işe yaramaz olmuştur. Yapıp ettikleri de batıl hale gelmiştir.

Öyle yaparsanız ilerde felaket geldiği vakit çaresiz kalır yakınırsınız.

17-Efemen kâne ‘alâ beyyinetin min rabbihi veyetlûhu şâhidun minhu vemin kablihi kitâbu mûsâ imâmen verahme(ten)(c) ulâ-ike yu/minûne bih(i)(c) vemen yekfur bihi mine-l-ahzâbi fe-nnâru mev’iduh(u)(c) felâ teku fî miryetin minh(u)(c) innehu-lhakku min rabbike velâkinne ekśera-nnâsi lâ yu/minûn(e)
-Rabbinden apaçık bir delile sahip olan, bundan başka bir de tanığı olup daha önce din ve dünya işlerinde uyulan ve aynı rahmet olan Musa’nın kitabında da bildirilen kişi, yalnız dünyayı dileyene benzer mi? Rablerinden açık bir delile sahib olanlar, Kur’an’a inanırlar; topluluklardan onu inkar edenlere vaadedilen yerse ateştir. Artık bu hususta şüpheye düşme, çünkü o, Rabbinden gelmedir, gerçektir, fakat insanların çoğu inanmaz.
-Rabbinden apaçık bir delil üzerinde bulunan, onu yine ondan bir şahid izleyen ve ondan önce bir önder ve rahmet olarak Musa’nın kitabı (kendisini doğrulamakta) bulunan kimse, (artık onlar) gibi midir? İşte onlar, buna (Kur’an’a) inanırlar. Gruplardan biri onu inkâr ederse, ateş ona vaadedilen yerdir. Öyleyse, bundan kuşkuda olma, çünkü o, Rabbinden olan bir haktır. Ancak insanların çoğu inanmazlar.
-Böyleleri şu kimse gibi olur mu: Rabbinden bir beyyine üzerindedir, O’ndan bir tanık da kendisini izler. Tanıktan önce de bir kılavuz ve rahmet olarak Musa’nın kitabı var. Onlar ona inanırlar. Hiziplerden onu inkar edenin varış yeri ateştir. Ondan asla kuşkuya düşme; o Rabbinden bir haktır ama insanların çokları inanmıyorlar.

İsrail oğullarının elindeki Musa’ya verdiğimiz kitapta da anlattık. Şöyle ki, Süleyman’ın hikayesinde, bütün bunları yaşamış bilen ve zamanda seyahat edip (zaman yolcusu) Süleyman’a atlar (insansız hava aracı) ile gelen, Seba melikesinin tahtını ışınlayıp getiren o ilim adamı ile, hayatı sadece bu an ile sınırlı olduğunu sanan insan birimidir. Bu inanca sahip olan nesillerin sonu felakettir. Bu Rabbinin kuralı nizamıdır. Sakın şüpheye düşme. İnanmayanlar da sonunda inanacaklar.

18-Vemen azlemu mimmeni-fterâ ‘ala(A)llâhi keżibâ(en)(c) ulâ-ike yu’radûne ‘alâ rabbihim veyekûlu-l-eşhâdu hâulâ-i-lleżîne keżebû ‘alâ rabbihim(c) elâ la’netu(A)llâhi ‘alâ-zzâlimîn(e)
-Yalan yere Allah’a iftira edenden daha zalim kimdir ki? Onlar, Rablerine arzedilecekler, tanıklar da işte bunlardı diyecekler, Rablerine karşı yalan söyleyenler. İyice bilin, Allah’ın laneti zalimleredir.
-Allah’a karşı yalan uydurup iftira düzenden daha zalim kimdir? İşte bunlar, Rablerine sunulacaklar ve şahidler: ‘Rablerine karşı yalan söyleyenler bunlardır’ diyecekler. Haberiniz olsun; Allah’ın laneti zalimlerin üzerinedir.
-Yalan düzerek Allah’a iftira edenden daha zalim kim var? Onlar Rablerine arz edilecekler. Tanıklar diyecekler ki: “İşte bunlardır Rableri hakkında yalan uyduranlar.” Herkes duysun ki, Allah’ın laneti zalimler üstünedir.

Bazı insanlar bu bilgilere inanamaz ve dalga geçerler. Onlar o teknolojiyi gördükleri vakit şaşıracaklar. Cehaletlerinden, akılları ermediği şeye iftira atanlar zalimlerdir.

19-Elleżîne yasuddûne ‘an sebîli(A)llâhi veyebġûnehâ ‘ivecen vehum bil-âirati hum kâfirûn(e)
-Onlar, halkı Allah yolundan menederler ve o yoldan saptırmak isterler, onlar ahiret inkar edenlerin ta kendileridir.
-Bunlar Allah’ın yolundan engelleyenler ve onda çarpıklık arayanlardır. Onlar, ahireti tanımayanlardır.
-O zalimler ki, Allah’ın yolundan alıkoyarlar, o yolu yamultmak isterler. Onlar, evet onlar ahireti de inkar ederler.

İşte, toplumda söz sahibi kara cahiller, halkıda yanlışa yönlendirirler. Ahirete de inanmazlar.

20-Ulâ-ike lem yekûnû mu’cizîne fî-l-ardi vemâ kâne lehum min dûni(A)llâhi min evliyâ/(e)(m) yudâ’afu lehumu-l’ażâb(u)(c) mâ kânû yestetî’ûne-ssem’a vemâ kânû yubsirûn(e)
-Onlar, ne yeryüzünde azaptan kaçıp kurtulabilirler, ne de Allah’tan başka bir yardımcıları vardır. Azapları da katkat arttırılır. Çünkü onların işitmeye tahammülleri yoktu, görmezlerdi de.
-Bunlar, yeryüzünde (Allah’ı) aciz bırakacak değildir ve bunların Allah’tan başka velileri yoktur. Azab onlar için kat kat arttırılır. Bunlar (hakkı) işitmeye güç yetirmezlerdi ve görmezlerdi de.
-Bunlar yeryüzünde kimseyi aciz bırakamazlar, Allah’tan başka hiçbir dostları da yoktur. Onlara azap kat kat verilecektir. Hem işitmeye güçleri yetmiyordu hem de göremiyorlardı.

Bu tip insanlar ilimde ilerlemeyi durduramazlar. Kendileri, yaşadıkları dünyanın felaketini de beraber yaşayacaklar. (felaketin geleceğini ilimde geri oldukları için uydular ile ne görebiliyorlardı ne de duyabiliyorlardı) O zaman Allahtan başka kimse onları kurtaramaz. 

21-Ulâ-ike-lleżîne asirû enfusehum vedalle ‘anhum mâ kânû yefterûn(e)
-Onlar, öyle kişilerdir ki kendilerine zarar verdiler ve uydurdukları şeyler de onlardan çekildi, kaybolup gitti.
-İşte bunlar, kendilerini hüsrana uğratanlardır ve yalan olarak uydurdukları (düzme tanrılar da) onlardan uzaklaşıp-kaybolmuşlardır
-İşte bunlardır öz benliklerini hüsrana uğratanlar. İftira için kullandıkları şeyler de kendilerini bırakıp kaybolmuştur.

Yaşamanızda kendinize zarar verdiniz. Bakın, karşıt olmak yaptığınız saçma şeylerde şimdi boş oldu gitti. (Bir işe yatamadı.)

22-Lâ cerame ennehum fî-l-âirati humu-l-aserûn(e)
-Gerçekten de onlar ahirette en çok ziyana uğrayanların ta kendileridir.
-Hiç şüphesiz bunlar, ahirette en çok hüsrana uğrayanlardır
-Hiç kuşku yok ki bunlar, ahirette de hüsranın en beterine uğrayanlar olacaklardır.

Ahirette bu cehaletinizin acısını çok çekecekler.

23-İnne-lleżîne âmenû ve’amilû-sâlihâti veabetû ilâ rabbihim ulâ-ike ashâbu-lcenne(ti)(s) hum fîhâ âlidûn(e)
-İnanıp iyi işlerde bulunanlara ve Rablerine yalvarıp yakaranlara gelince: Onlardır cennet ehli ve onlar, orada ebedi kalırlar.
-İman edip salih amellerde bulunanlar ve ‘Rablerine kalbleri tatmin bulmuş olarak bağlananlar’, işte bunlar da cennetin halkıdırlar. Onda süresiz kalacaklardır.
-İman edip barışa yönelik işler / iyilikler yaparak Rablerine içten bir bağlılıkla boyun eğenlere gelince, onlar cennet halkıdırlar. Sürekli kalacaklardır orada.

Rablerinin uyarılarını dinleyip ilimde ilerlemiş olanlar cennette acemilik çekmeyerek devamlı yaşayacaklardır.

24-Meśelu-lferîkayni kel-a’mâ vel-esammi velbasîri ve-ssemî’(i)(c) hel yesteviyâni meśelâ(en)(c) efelâ teżekkerûn(e)
-Bu iki bölük, kör ve sağırla gören ve duyan adama benzer sanki; bu ikisi, birbirine eşit olur mu hiç? Yoksa düşünmez misiniz?
-Bu iki grubun örneği; kör ve sağır ile gören ve işiten gibidir. Örnekçe bunlar eşit olur mu? Yine de öğüt alıp-düşünmeyecek misiniz?
-Bu iki topluluğun durumu körle sağır, görenle işiten farkına benzer. Örnek olarak bu ikisi bir olur mu? Hala düşünüp taşınmıyor musunuz?

İşte bu iki tip insanların farkı kör ile gören veya sağır ile işiten gibidir. İşte, hala kör, sağır mı kalacaksınız.

NUH————


25-Velekad erselnâ nûhan ilâ kavmihi innî lekum neżîrun mubîn(un)
-Andolsun ki biz Nuh’u, kavmine gönderdik de şüphe yok ki dedi, ben, size apaçık bir korkutucuyum.
-Andolsun, biz Nuh’u kavmine gönderdik. (Onlara:) ‘Ben sizin için ancak apaçık bir uyarıp-korkutucuyum
-Andolsun biz, Nuh’u da toplumuna resul olarak göndermiştik. “Ben sizin için açık bir uyarıcıyım.”

(Aynen dünyada ve yaşayacağınız dünyalarda olacak olan felaketler gibi, ufak bir benzeri de) Nuh’un toplumuna da gelmişti. Nuh onlara ben gelen felaketi görüyorum diye kavmini uyarmış ve olacak olan olayın korkunçluğunu söylemişti.

26-En lâ ta’budû illa(A)llâh(e)(s) innî eâfu ‘aleykum ‘ażâbe yevmin elîm(in)
-Ancak Allah’a kulluk edin, çünkü gerçekten de elemli bir günün azabı gelip çatacak size, bundan korkuyorum ben.
-‘Allah’tan başkasına kulluk etmeyin. Ben size (gelecek olan) acı bir günün azabından korkarım’ (dedi).
-“Allah’tan başkasına kulluk etmeyin. Korkunç bir günün azabına uğramanızdan korkuyorum.” demişti de,

Allahtan yardım dileyin, önleyemeyeceğiniz bir felaket geliyor, sizin için korkuyorum diye uyarmıştı.

27-Fekâle-lmeleu-lleżîne keferû min kavmihi mâ nerâke illâ beşeran miślenâ vemâ nerâke-ttebe’ake illâ-lleżîne hum erâżilunâ bâdiye-rra/yi vemâ nerâ lekum ‘aleynâ min fadlin bel nezunnukum kâżibîn(e)
-Kavminin kafir olanlarından ileri gelenler, biz dediler, seni de bizim gibi bir adam görmedeyiz ve sana uyanları da görüyoruz ki düşünmeden ve derhal sana kapılıveren ve ancak aşağılık tabakadan olan adamlarımız ve sizin, bize bir üstünlüğünüzü de görmüyoruz, hatta yalancı olduğunuzu sanıyoruz.
-Kavminden, ileri gelen inkârcılar: ‘Biz seni yalnızca bizim gibi bir beşerden başkası görmüyoruz; sana, sığ görüşlü olan en aşağılıklarımızdan başkasının uyduğunu görmüyoruz ve sizin bize bir üstünlüğünüzü de görmüyoruz. Aksine, sizi yalancılar sanıyoruz’ dedi.
-Toplumunun küfre sapanlarından bir grup kodaman şöyle konuşmuştu: “Bize göre sen, bizim gibi bir insandan başkası değilsin. Bakıyoruz sana, ayak takımımızın basit görüşlü insanlarından başkası ardına düşmüyor. Sizin bize hiçbir üstünlüğünüzün olduğuna da inanmıyoruz. Aksine, sizi yalancılar sayıyoruz.”

Toplumda söz sahibi, kendini beğenmiş, kara cahiller, biz o felaketi göremiyoruz, sen nasıl görebiliyorsun, sende bizim gibi bir insansın dediler. Sana inanmış olanlar ayak takımı insanlar. Bizden üstün değilsiniz, size inanmıyoruz dediler.

28-Kâle yâkavmi eraeytum in kuntu ‘alâ beyyinetin min rabbî veâtânî rahmeten min ‘indihi fe’ummiyet ‘aleykum enulzimukumûhâ veentum lehâ kârihûn(e)
-Nuh, ey kavmim dedi, ya ben Rabbimden apaçık bir delille gelmişsem ve katından bana bir rahmet vermişse, fakat bunu, siz görmüyorsanız. İstemediğiniz halde kabul etmeniz için de sizi zorlayacak mıyım ki?
-Dedi ki: ‘Ey Kavmim, görüşünüz nedir söyleyin? Eğer ben Rabbimden apaçık bir belge üzerinde isem ve Rabbim bana kendi katından bir rahmet vermiş de (bu,) sizin gözlerinizden saklı tutulmuşsa? Siz bunu istemiyorken biz sizi buna zorlayacak mıyız?’
-Nuh dedi ki: “Ey toplumum! Bir düşünün! Ya ben Rabbimden gelen bir beyyine üzerindeysem; katından bana bir rahmet vermiş de o rahmet sizin gözlerinizden saklanmışsa! Siz ona tiksintiyle bakarken, biz sizi ona zorla mı ulaştıracağız?”

Nuh dedi ki, Ben Allah’ın bana verdiği bir ilim ile o gelen felaketi görebiliyorum, siz göremiyorsunuz. Görmek istemiyorsunuz. Sizi zorla gördüremem.

29-Veyâ kavmi lâ es-elukum ‘aleyhi mâlâ(en)(s) in ecriye illâ ‘ala(A)llâh(i)(c) vemâ enâ bitâridi-lleżîne âmenû(c) innehum mulâkû rabbihim velâkinnî erâkum kavmen techelûn(e)
-Ey kavmim, bu yüzden bir mal da istemem sizden; ecrim, ancak Allah’a ait ve ben, inananları kovacak da değilim; şüphe yok ki onlar, Rablerine kavuşacaklar, fakat sizi görüyorum ki bilgisiz bir kavimsiniz.
-‘Ey Kavmim, ben sizden buna karşılık bir mal istemiyorum. Benim ecrim, yalnızca Allah’a aittir. Ben iman edenleri kovacak değilim. Onlar gerçekten Rablerine kavuşacaklar. Ancak ben sizi, cahillik etmekte olan bir kavim görüyorum.
-“Hem ben sizden buna karşı bir mal da istemiyorum. Benim ücretim Allah’tandır. Ama ben iman edenleri paylayıp kovamam. Çünkü onlar Rablerine varacaklar. Ama sizin cehalete batmış bir toplum olduğunuzu görüyorum.”

Sonra ben sizden para pulda istemiyorum. Hala niye inanmıyorsunuz. Ben, bana inananlara, bana inanmayın nasıl derim. Onlar kurtulacaklar. Sizler ise yok olacaksınız.

30-Veyâ kavmi men yensurunî mina(A)llâhi in taradtuhum(c) efelâ teżekkerûn(e)
-Onları kovarsam ey kavmim, Allah’tan başka kim yardım eder bana, hiç de mi düşünmezsiniz?
-‘Ey kavmim, ben onları kovarsam, Allah’tan (gelecek azaba karşı) bana kim yardım edecek? Hiç düşünmez misiniz?’
-“Ey toplumum! Eğer ben onları paylayıp kovarsam, Allah’a karşı bana kim yardım edebilir? Hala düşünmüyor musunuz?”

Ben onları yanımdan kovarsam ve onlarda sizler gibi yok olursa beni bu vicdan azabından kim kurtaracak.

31-Velâ ekûlu lekum ‘indî azâ-inu(A)llâhi velâ a’lemu-lġaybe velâ ekûlu innî melekun velâ ekûlu lilleżîne tezderî a’yunukum len yu/tiyehumu(A)llâhu ayrâ(an)(s) (A)llâhu a’lemu bimâ fî enfusihim(s) innî iżen lemine-zzâlimîn(e)
-Ve ben, Allah’ın hazineleri yanımda demediğim gibi gaybı bilirim de demiyorum ve ben bir meleğim gibi bir söz de etmiyorum, fakat sizin gözünüze hor görünenler hakkında, Allah onlara hiçbir suretle ve kesin olarak bir hayır vermez de diyemem. İçlerinde ne var, Allah daha iyi bilir. Ancak onları kovar, haklarında bu çeşit sözler söylersem mutlaka zulmedenlerden olurum
-‘Ben size Allah’ın hazineleri yanımdadır demiyorum, gaybı da bilmiyorum. Melek olduğumu söylemiyorum ve gözlerinizin aşağılık gördüklerine, Allah kesin olarak bir hayır vermez de demiyorum. Nefislerinde olanı Allah daha iyi bilir. Bu durumda (bunun aksini yaparsam) gerçekten o zaman zalimlerdenim (demek)dir.’
-“Ben size demiyorum ki, Allah’ın hazineleri benim yanımdadır. Ben gaybı bilmem. Ben bir meleğim de demiyorum. Ama gözlerinizin horlayarak baktığı kişiler için, ‘Allah bunlara hiçbir hayır vermeyecek’ diyemem. Onların benliklerinde neyin saklı olduğunu Allah daha iyi bilir. Başka türlü davranırsam kesinlikle zalimlerden olurum.”

Ey kavmim dedi, ben Allah’ın bildiklerini bilemem. Bilinmeyenleri de bilemem. Bir meleğim de demiyorum. Sizin beğenmediğiniz yanımdakileri Allah’ta beğenmez diyemem. Allah onları benden daha iyi bilir. Aksini davranırsam sizin gibi zalimlerden ne farkım kalır.

32-Kâlû yâ nûhu kad câdeltenâ feekśerte cidâlenâ fe/tinâ bimâ te’idunâ in kunte mine-ssâdikîn(e)
-Ya Nuh dediler, gerçekten de bizimle uğraşmadasın ve uğraşmanda ileri de gittin, gerçeklerdensen hadi, tehdit edip durduğun azaba uğrat bizi.
-‘Ey Nuh,“ dediler “bizimle çekişip-durdun, bu çekişmede ileri de gittin. Eğer doğru söylüyorsan, bize vaadettiğini getir (görelim.)’
-Dediler ki: “Ey Nuh! Sen bizimle uğraştın, bizimle mücadelede çok da ileri gittin. Eğer doğru sözlülerden isen bizi tehdit ettiğin şeyi ortaya getir.”

Dediler ki ey Nuh haftalardır, aylardır felaket geliyor deyip duruyorsun, halkıda korkutuyorsun. Hadi ne gelecekse hemen gelsin de görelim.

33-Kâle innemâ ye/tîkum bihi(A)llâhu in şâe vemâ entum bimu’cizîn(e)
-Nuh, dilerse dedi, Allah uğratır ancak o azaba sizi ve onu aciz bir hale getiremezsiniz siz.
-Dedi ki: ‘Eğer dilerse, onu size Allah getirir ve siz (O’nu) aciz bırakacak değilsiniz.’
-Nuh dedi: “Onu size, dilediği taktirde ancak Allah getirir, siz de hiçbir engel çıkaramazsınız.”

Onu ben getiremem, onun gelmesi Allah’ın sünnetindeki takdiri ile olur. Siz onu durduramazsınız.

34-Velâ yenfe’ukum nushî in eradtu en ensaha lekum in kâna(A)llâhu yurîdu en yuġviyekum(c) huve rabbukum ve-ileyhi turce’ûn(e)
-Azgınlığınıza karşılık Allah sizi helak etmeyi murad etmişse öğüt vermek istesem de öğüdüm bir fayda vermez size. Odur Rabbiniz ve dönüp onun tapısına varacaksınız.
-‘Eğer Allah sizi azdırmayı dilemişse, ben size öğüt vermek istesem de, öğüdümün size yararı olmaz. O sizin Rabbinizdir ve O’na döndürüleceksiniz.’
-“Eğer Allah sizi azdırmak istiyorsa, ben size öğüt vermeyi gaye edinsem de öğüdüm size hiçbir yarar sağlamaz. O’dur sizin Rabbiniz ve O’na döndürüleceksiniz.”

Eğer Allah, sizi azgınlık içinde bırakmayı dilemişse benim öğütlerimin size hiçbir faydası olmaz. O sizin rabbinizdir. Zaten gelen felaketten sonra ona döndürüleceksiniz.

35-Em yekûlûne-fterâh(u)(s) kul ini-fteraytuhu fe’aleyye icrâmî ve enâ berî-un mimmâ tucrimûn(e)
-Yoksa kendisi uyduruyor bunları mı diyorlar. De ki: Eğer uyduruyorsam benim suçum, bana ait ve ben sizin yaptığınız suçlardan uzağım.
-‘Bunu kendisi uydurdu’ mu diyorlar? De ki: ‘Eğer onu ben uydurduysam, günahım bana aittir. Ama ben, sizlerin suç olarak işlemekte olduklarınızdan uzağım.’
-Yoksa, “onu kendisi uydurdu” mu diyorlar. De ki: “Eğer onu uydurmuşsam işlediğim suç benim aleyhimedir. Ama ben, sizin işlemekte olduğunuz suçlardan sorumlu değilim.”

Hala onlar senin o (korkutucu) haberi uydurduğunu mu zannediyorlar. Deki, uyduruyorsam o suçun cezasını ben çekerim. Ben sizin suçlarınızdan sorumlu değilim.

36-Veûhiye ilâ nûhin ennehu len yu/mine min kavmike illâ men kad âmene felâ tebte-is bimâ kânû yef’alûn(e)
-Nuh’a, kavminden inananlardan başkaları kesin olarak inanmayacak, artık sen de onların yaptıkları işler yüzünden kederlenme diye vahyedildi.
-Nuh’a vahyedildi: ‘Gerçekten iman edenlerin dışında, kesin olarak kimse inanmayacak. Şu halde onların yaptıklarından dolayı üzülme.’
-Nuh’a şöyle vahyolundu: “Toplumundan, daha önce inanmış olanlar dışında hiç kimse iman etmeyecektir. Artık onların yaptıkları yüzünden tasalanıp durma.”

Nuh’a fazla uğraşma, üzülme denildi, anlaşıldı ki sana ilk inananlardan başka hiç kimse uyarılarına inanamayacak. 

37-Vasna’i-lfulke bi-a’yuninâ vevahyinâ velâ tuâtibnî fî-lleżîne zalemû(c) innehum muġrakûn(e)
-Nezaretimiz altında ve vahyimize uyarak bir gemi yap, zulmedenler için af dileme benden, şüphe yok ki sularda boğulacak onlar.
-‘Gözetimimiz altında ve vahyimizle gemiyi imal et. Zulmedenler konusunda bana hitapta bulunma. Çünkü onlar sudaboğulacaklardır.’
-Vahyimize bağlı olarak gözlerimizin önünde gemiyi yap. Ve zulmedenler hakkında benimle karşılıklı laf edip durma. Onlar, mutlaka boğulacaklardır.

Sen hemen bizim tarifimize, planımıza göre o gemi yap. Pek yakında onların hepsi boğulacak. Onlar için benden af dileme artık. (Çünkü evrendeki kurduğum sistem değişmez.)

38-Veyasne’u-lfulke vekullemâ merra ‘aleyhi meleun min kavmihi seirû minh(u)(c) kâle in tesarû minnâ fe-innâ nesaru minkum kemâ tesarûn(e)
-Gemiyi yapmaya koyulmuştu ve kavminin ileri gelenleri, yanından geçerken alay ediyorlardı onunla, o da, alay ediyorsunuz bizimle ama diyordu, siz nasıl alay ediyorsanız biz de sizinle öyle alay edeceğiz.
-Gemiyi yapıyordu. Kavminin ileri gelenleri kendisine her uğradığında onunla alay ediyordu. O: ‘Eğer bizimle alay ederseniz, alay ettiğiniz gibi biz de sizlerle alay edeceğiz’ dedi.
-Gemiyi yapıyordu. Toplumundan herhangi bir grup yanından geçtikçe onunla alay ediyorlardı. Dedi ki Nuh: “Bizimle alay ediyorsanız, biz de sizinle alay edeceğiz. Tıpkı sizin eğlendiğiniz gibi.”

Nuh Rabbinin planına göre gemiyi yapmaya koyuldu. İnsanlar yanından geçerken dalga geçiyorlardı. Dalga geçmeyin, pek yakında dalga geçilecek siz olacaksınız diyordu.

39-Fesevfe ta’lemûne men ye/tîhi ‘ażâbun yuzîhi veyehillu ‘aleyhi ‘ażâbun mukîm(un)
-Artık, uğrayanı horhakir edecek azabın kime gelip çatacağını ve daimi azaba kimin uğrayacağını yakında bilir, anlarsınız
-‘Artık, ilerde bileceksiniz. Aşağılatıcı azab kime gelecek ve sürekli azab kimin üstüne çökecek.’
-Rezil eden azabın kime geleceğini, sürekli azabın kimin başına ineceğini yakında bileceksiniz.

Felaketi pek yakında göreceksiniz. Ne yazık ki bunun üzüntüsünü ahirette de çekeceksiniz diyordu.

40-Hattâ iżâ câe emrunâ vefâra-ttennûru kulnâ-hmil fîhâ min kullin zevceyni-śneyni veehleke illâ men sebeka ‘aleyhi-lkavlu vemen âmen(e)(c) vemâ âmene me’ahu illâ kalîl(un)
-Sonucu emrimiz gelip tandırın altından su kaynamaya başlayınca her mahluktan birer çifti ve helaki taktir edilenden başka ailenden olanları ve inananları gemiye yükle dedik; zaten maiyetinde bulunan inanmış kişiler de pek azdı.
-Sonunda emrimiz geldiğinde ve tandır feveran ettiği zaman, dedik ki: ‘Her birinden ikişer çift (hayvan) ile aleyhlerinde söz geçmiş olanlar dışında, aileni ve iman edenleri ona yükle.’ Zaten onunla birlikte çok azından başkası iman etmemişti.
-Nihayet emrimiz gelip de tandır kaynayınca şöyle seslendik: “Yükle içine her birinden ikişer çift ve aleyhinde hüküm verilen hariç olmak üzere aileni, bir de iman etmiş olanları.” Ama Nuh’la birlikte çok az bir kısmı iman etmişti.

Nihayet o felaket başlayınca her hayvandan ikişer çift, sana inanmayanlar hariç, aileni ve sana inananları da hemen gemiye bindir dedik. Zaten sayıları azdı. (Bence, 1- Çok büyük bir gök taşı Hint okyanusuna düştü. Okyanus suları dağlar kadar büyük dalga halinde -tsunami- Arabistan’dan kuzeye doğru çıktı. Kızıl deniz ve Umman körfezi-İran körfezi bu felakette meydana geldi. Ak deniz ve Hazar deniz ile birleşti. 2- Hint okyanusunda meydana gelen büyük bir deprem ve havaya su fışkırması meydana geldi ve dağ gibi dalgalar Umman körfezini ve kızıl denizi meydana getirdi. Ak deniz ve Hazar denizine kadar ulaştı. 3-Uzaydan gelen yaratıkların dünyadan giderken sebep verdikleri tufan)

41-Vekâle-rkebû fîhâ bismi(A)llâhi mecrâhâ vemursâhâ(c) inne rabbî leġafûrun rahîm(un)
-Ve Nuh, binin gemiye dedi; akıp gitmesi de Allah adıyladır onun, durması da. Şüphe yok ki Rabbim, suçları örter, rahimdir.
-Dedi ki: ‘Ona binin. Onun yüzmesi de, demir atması (durması) da Allah’ın adıyladır. Şüphesiz benim Rabbim bağışlayandır, esirgeyendir.’
-Nuh dedi: “Binin içine. Onun akıp gitmesi de demir atması da Allah’ın adıyladır. Benim Rabbim elbette ki Gafur’dur, Rahim’dir.”

Nuh ve diğerleri besmele çekip gemiye bindiler. Geminin nereye gideceği ve nerede duracağı Allaha bağlı dediler. Rabbimiz muhakkak bize acır ve korur dediler.

42-Vehiye tecrî bihim fî mevcin kelcibâli venâdâ nûhun(i)-bnehu vekâne fî ma’zilin yâ buneyye-rkeb me’anâ velâ tekun me’a-lkâfirîn(e)
-Gemi, içindekilerle dağlar gibi dalgalar üstünde akıp gidiyordu. Nuh, kendisinden çekilip ayrı bir yerde bulunan oğluna oğulcuğum dedi, bin sen de bizimle ve kafirlerle beraber olma.
-(Gemi) Onlarla dağlar gibi dalga(lar) içinde yüzüyorken Nuh, bir kenara çekilmiş olan oğluna seslendi: ‘Ey oğlum, bizimle birlikte bin ve kâfirlerle birlikte olma.’
-Gemi onları, dağlar gibi dalgalar üstünden yürütüp götürüyordu. Nuh onlardan ayrı bir yerde duran oğluna seslendi: “Oğulcuğum, bizimle beraber bin, kafirlerle beraber olma.”

Ve dağlar gibi ilk tsunami dalgası gelince Nuh oğluna seslendi. Gel sende bin gemiye, onlar gibi sende inanmamazlık etme dedi.

43-Kâle seâvî ilâ cebelin ya’simunî mine-lmâ-/(i)(c) kâle lâ ‘âsime-lyevme min emri(A)llâhi illâ men rahim(e)(c) vehâle beynehumâ-lmevcu fekâne mine-lmuġrakîn(e)
-O, dağda bir yere sığınırım ben dedi. Nuh, bugün dedi Allah’ın acıdığı kişilerden başka onun emrinden kurtulacak yok ve derken aralarına bir dalgadır giriverdi ve o da boğulanlara katıldı.
-(Oğlu) Dedi ki: ‘Ben bir dağa sığınacağım, o beni sudan korur.’ Dedi ki: ‘Bugün Allah’ın emrinden, esirgeyen olan (Allah)dan başka bir koruyucu yoktur.’ Ve ikisinin arasına dalga girdi, böylece o da boğulanlardan oldu.
-Oğlu cevap verdi: “Bir dağa sığınacağım, beni sudan korur.” Nuh dedi: “Allah’ın merhamet ettiği dışında bugün hiç kimse için Allah’ın kararından kurtaracak yoktur.” Ve ikisi arasında dalga girdi de o, boğulanlar arasına katıldı.

Oğlu, ben bir yüksek tepeye sığınır kurtulurum dedi, gemiye binmedi. Nuh, bundan sonra gelen dalgalardan kurtulamayacaksın dedi. Ardından gelen dalga onu aldı götürdü ve diğerleri gibi boğuldu.

44-Vekîle yâ ardu-ble’î mâeki veyâ semâu akli’î veġîda-lmâu vekudiye-l-emru vestevet ‘alâ-lcûdiy(yi)(s) vekîle bu’den lilkavmi-zzâlimîn(e)
-Ve dendi ki: Ey yeryüzü, em suyunu ve ey gök kes yağmurunu ve su emildi ve iş yapıldıbitti ve oturdu Cudi’ye gemi ve uzaklık denildi, zulmeden topluluğa.
-Denildi ki: ‘Ey yer, suyunu yut ve ey gök, sen de tut.’ Su çekildi, iş bitiriliverdi, (gemi de) Cudi (dağı)üstünde durdu ve zalimler topluluğuna da: ‘Uzak olsunlar’ denildi.
-Ve denildi: “Ey yer! Suyunu yut ve ey gök, sen de tut” Ve su çekildi. İş bitirilmişti. Gemi, Cudi üzerine oturdu ve haykırıldı: “O zalimler topluluğu geri gelmez olsun.”

Ve nihayet Allah’ın sistemi dâhilinde dalgalar ve havadan gelen sular sona erdi. Her şey duruldu. Gemi Cudi dağına oturdu. Seçilmiş bilge adamları ((resulleri) dinlemeyenlerin sonu hep böyle olur.

45-Venâdâ nûhun rabbehu fekâle rabbi inne-bnî min ehlî ve-inne va’deke-lhakku veente ahkemu-lhâkimîn(e)
-Ve Nuh Rabbine niyaz edip dedi ki: Rabbim, oğlum da şüphe yok ki ailemdendi ve şüphe yok ki vaadin gerçektir senin ve sen, hükmedenlerin en hayırlısısın.
-Nuh, Rabbine seslendi. Dedi ki: ‘Rabbim, şüphesiz benim oğlum ailemdendir ve senin va’din de doğrusu haktır. Sen hakimlerin hakimisin.’
-Bu arada Nuh, Rabbine yakardı da dedi ki: “Rabbim, oğlum benim ailemdendi! Senin vaadin elbette haktır. Sen, hâkimlerin, hükmü en güzel verenisin.”

Nuh Allah’ım dedi senin işine karışmam çünkü sen Hak ile hüküm verensin ama ailemden oğlumu niye kurtaramadım diye sitem etti.

46-Kâle yâ nûhu innehu leyse min ehlik(e)(s) innehu ‘amelun ġayru sâlih(in)(s) felâ tes-elni mâ leyse leke bihi ‘ilm(un)(s) innî e’izuke en tekûne mine-lcâhilîn(e)
-De ki: Ya Nuh, o, kesin olarak senin ailenden değil, çünkü o, kötü bir iş işledi. Artık bilmediğin şeyi isteme benden şüphe yok ki bilgisizlerden olmaman için öğüt vermedeyim sana.
-Dedi ki: ‘Ey Nuh, kesinlikle o senin ailenden değildir. Çünkü o, salih olmayan bir iş (yapmıştır). Öyleyse hakkında bilgin olmayan şeyi benden isteme. Gerçekten cahillerden olmayasın diye sana öğüt veriyorum.’
-Allah buyurdu: “Ey Nuh! O, senin ailenden değildi. Yaptığı, iyi olmayan bir işti. Hakkında bilgin olmayan şeyi benden isteme. Cahillerden olmaman hususunda seni uyarırım.”

Dedik ki ey Nuh, o seni ve aileni sildi. Seni dinlemedi. Arkandan gizli işler yaptı. Sen bunları bilmiyorsun. Cahil olma diye seni uyarıyorum.

47-Kâle rabbi innî e’ûżu bike en es-eleke mâ leyse lî bihi ‘ilm(un)(s) ve-illâ taġfir lî veterhamnî ekun mine-lâsirîn(e)
-Nuh, Rabbim dedi, bilmediğim şeyi senden istemekten, gene sana sığınırım ve beni yarlıgamazsan, bana acımazsan ziyankarlardan olurum ben.
-Dedi ki: ‘Rabbim, bilgim olmayan şeyi Senden istemekten Sana sığınırım. Ve eğer beni bağışlamaz ve beni esirgemezsen, hüsrana uğrayanlardan olurum.’
-Nuh dedi: “Rabbim! Hakkında bilgim olmayan şeyi senden istemekten sana sığınırım. Eğer beni affetmez, bana acımazsan hüsrana uğrayanlardan olurum.”

Bilmediğim şeyler için seni kınamaktan sana sığınırım. Lütfen beni bağışla.

48-Kîle yâ nûhu-hbit biselâmin minnâ veberakâtin ‘aleyke ve’alâ umemin mimmen me’ak(e)(c) veumemun senumetti’uhum śümme yemessuhum minnâ ‘ażâbun elîm(un)
-Dendi ki: Nuh, sana ve seninle beraber bulunanlardan türeyecek ümmetlere bizden gönderilen esenlikler ve bereketlerle in gemiden. Onlardan türeyecek ümmetler içinde öyleleri de var ki onları da bir müddet faydalandıracak, geçindireceğiz de sonra bizden elemli bir azaba uğrayacaktır onlar.
-‘Ey Nuh’ denildi. ‘Sana ve seninle birlikte olan ümmetler üzerine bizden selam ve bereketlerle (gemiden) in. (Sizden türeyecek diğer kâfir) Ümmetleri de yararlandıracağız, sonra onlara bizden acı bir azab dokunacaktır.’
-Şöyle denildi: “Ey Nuh! Sana ve seninle beraber olanlardan diğer gruplara bizden bereketler ve bir selamla aşağıya in. Bazı ümmetler de var, kendilerini önce nimetlendireceğiz sonra bizden acıklı bir azap hepsini kucaklayacak.”

Dedik ki ey Nuh, hepiniz Allaha sığınarak, güvenerek inin gemiden. Yeryüzüne yerleşin. Söyle onlara, onlardan çıkacak nesillere de gelecek olan uyarıcı elçilerimize uymazlarsa onlara da benzer felaketler gelecek.

49-Tilke min enbâ-i-lġaybi nûhîhâ ileyk(e)(s) mâ kunte ta’lemuhâ ente velâ kavmuke min kabli hâżâ(s) fasbir(s) inne-l’âkibete lilmuttekîn(e)
-İşte bunlar, gaibe ait haberlerdir ki sana onları vahyediyoruz. Bundan önce ne sen onları biliyordun, ne kavmin biliyordu, sabret artık; şüphe yok ki sonuç, çekinenlerindir.
-Bunlar: Sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Bunları sen ve kavmin bundan önce bilmiyordun. Şu halde sabret. Şüphesiz (güzel olan) sonuç takva sahiplerinindir.
-İşte bunlar, sana vahyetmekte olduğumuz gayb haberlerindendir. Ne sen ne de toplumun bundan önce onları bilmiyordunuz. Artık sabırlı ol. Sonuç, takvaya sarılanlarındır.

Geçmişten sana ve kavmine bilmediğiniz haberleri anlattık. İşte böyle, gönderdiğimiz uyarıcı elçilerimize dinlemeyenler hep hüsrana uğrarlar. Artık sabırlı ol. Sonunda kazananlar sakınanlar olacak.

HUD————-


50-Ve-ilâ ‘âdin eâhum hûdâ(en)(c) kâle yâ kavmi-’budû(A)llâhe mâ lekum min ilâhin ġayruh(u)(s) in entum illâ mufterûn(e)
-Âd kavmine de kardeşleri Hud’u göndermiştik de ey kavmim demişti, Allah’a kulluk edin, ondan başka bir mabudunuz yok; siz ancak iftira etmedesiniz.
-Ad (halkına da) kardeşleri Hud’u (gönderdik). Dedi ki: ‘Ey kavmim, Allah’a ibadet edin, sizin O’ndan başka ilahınız yoktur. Siz yalan olarak (tanrılar) düzenlerden başkası değilsiniz.
-Ad’a da kardeşleri Hud’u gönderdik. Dedi ki: “Ey toplumum! Allah’a kulluk edin. Sizin O’ndan başka ilahınız yok. Siz sadece uydurmalara bel bağlamışsınız.”

Ad kavmini de kardeşleri Hud uyarmıştı. Dedi ki, Allaha kulluk edin, sizin ondan başka kurtarıcınız yok. Uydurma önlemlerle gelen felaketten kurtulamazsınız.

51-Yâ kavmi lâ es-elukum ‘aleyhi ecrâ(an)(s) in ecriye illâ ‘alâ-lleżî fetaranî(c) efelâ ta’kilûn(e)
-Ey kavmim, buna karşılık sizden bir ecir de istemiyorum, ecrim, ancak beni yaratana ait, hala akıl etmeyecek misiniz?
-Ey kavmim, ben bunun karşılığında sizden hiç bir ücret istemiyorum. Benim ücretim, beni yaratandan başkasına ait değildir. Akıl erdirmeyecek misiniz?
-“Ey toplumum! Bu tebliğime karşılık sizden bir ücret istemiyorum. Benim ücretim, beni yaratandan başkasına düşmez. Hala aklınızı çalıştırmayacak mısınız?”

Ey kavmim, benim dediğim önlemleri yapın. Ben sizden ücret falan istemiyorum. Benim üçretim beni yaratandandır. Sadece sizin kurtulmanızı istiyorum. Kafanızı çalıştırın artık.

52-Veyâ kavmi-staġfirû rabbekum śümme tûbû ileyhi yursili-ssemâe ‘aleykum midrâran veyezidkum kuvveten ilâ kuvvetikum velâ tetevellev mucrimîn(e)
-Ey kavmim, Rabbinizden yarlıganma dileyin de sonra tövbe edin ona, size gökten bol bol yağmur yağdırsın, kuvvetinize, fazlasıyla kuvvet katsın ve mücrim olarak yüz çevirmeyin.
-Ey kavmim, Rabbinizden bağışlanma dileyin, sonra O’na tevbe edin. Üstünüze gökten sağanak (yağmurlar, bol nimetler) yağdırsın ve gücünüze güç katsın. Suçlu-günahkarlar olarak yüz çevirmeyin.’
-“Ey toplumum! Rabbinizden af dileyin, sonra O’na yönelin ki üzerinize göğü bol bol göndersin, kuvvetinize kuvvet katsın. Günahkarlar olup da Allah’tan yüz çevirmeyin.”

Ey kavmim, rabbinize tövbe edin, af dileyin. (Kum fırtınası, kum bulutları geliyor) Toplu halde yağmur duasına çıkın, yağmur yağsın. İndirsin aşağıya kumları. Toz, kum bulutundan nefes dahi zor alacaksınız. Zayıf düşeceksiniz.

53-Kâlû yâ hûdu mâ ci/tenâ bibeyyinetin vemâ nahnu bitârikî âlihetinâ ‘an kavlike vemâ nahnu leke bimu/minîn(e)
-Ey Hud dediler, sen bize apaçık bir delil gösteremiyorsun, biz de senin sözünle tanrılarımızı bırakmayız ve biz sana inanmıyoruz.
-‘Ey Hud’ dediler. ‘Sen bize apaçık bir belge (mucize) ile gelmiş değilsin ve biz de senin sözünle ilahlarımızı terketmeyiz. Sana iman edecek de değiliz.’
-Dediler ki: “Ey Hud! Bize hiç bir kanıt getirmedin. Senin sözünle ilahlarımızı terk edecek değiliz. Zaten biz sana inanmıyoruz.”

Dediler ki, (o toz bulutu gelmeyecek, ispatın yok) Sana inanmıyoruz. İlahlarımızı terk edip senin ilahına niye yalvaralım.

54-İn nekûlu illâ-’terâke ba’du âlihetinâ bisû-/(in)(k) kâle innî uşhidu(A)llâhe veşhedû ennî berî-un mimmâ tuşrikûn(e)
-Tanrılarımızın bir kısmı seni fena çarpmış deriz de başka bir şeycik demeyiz. O, şüphe yok ki dedi, ben Allah’ı tanık tutmadayım, siz de tanık olun, ben sizin şirk koştuğunuz şeylerden tamamıyla uzağım.
-Biz: ‘Bazı ilahlarımız seni çok kötü çarpmıştır’ (demekten) başka bir şey söylemeyiz.’ Dedi ki: ‘Allah’ı şahid tutarım, siz de şahid olun ki, gerçekten ben, sizin şirk koştuklarınızdan uzağım.’
-Sadece şunu söylüyoruz: ‘İlahlarımızdan biri seni kötü çarpmış.’” Hud dedi: “Ben Allah’ı tanık tutuyorum, siz de tanık olun ki, ben sizin Allah’a ortak yaptıklarınızdan uzağım.”

İnanmadığın için bizim ilahlarımızdan biri seni öyle fena çarpar ki dediler. Hud, yakında göreceğiz kimin ilahı kimi çarpacak, ben sizin ortak koştuklarınızdan uzağım dedi.

55-Min dûnih(i)(s) fekîdûnî cemî’an śümme lâ tunzirûn(i)
-Onu bırakıyor da taptıklarınızı ona eş tutuyorsunuz, uzağım onlardan, hadi, hepiniz, aleyhime düzen kurun, sonra da hiç göz açtırmayın bana.
-O’nun dışındaki (tanrılardan). Artık siz bana, toplu olarak dilediğiniz tuzağı kurun, sonra bana süre tanımayın.’
-Allah dışındaki tanrılarınızdan uzağım. Hadi, hep birlikte bana tuzak kurun, bana hiç göz açtırmayın.”

Allah’ı bırakıp başka ilahlara tapıyorsunuz. Hadi ilahlarınıza söyleyin de beni çarpsın çarpabiliyorsa, bana göz açtırmayın dedi.

56-İnnî tevekkeltu ‘ala(A)llâhi rabbî verabbikum(c) mâ min dâbbetin illâ huve âiżun binâsiyetihâ(c) inne rabbî ‘alâ sirâtin mustekîm(in)
-Şüphe yok ki ben, Rabbim ve Rabbiniz Allah’a dayandım; yeryüzünde yürür hiçbir mahluk yoktur ki o, onun alnına düşen saçlardan tutup çekmesin, onun mukadderatını tayin etmesin ve şüphe yok ki Rabbim, dosdoğru yoldadır, bütün kudretiyle beraber adaletiyle, lütfuyla hükmeder.
-‘Ben gerçekten, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a tevekkül ettim. O’nun, alnından yakalayıp-denetlemediği hiç bir canlı yoktur. Muhakkak benim Rabbim, dosdoğru bir yol üzerinedir (dosdoğru yolda olanı korumaktadır.)’
-“Ben, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a dayanıp güvendim. Hiçbir canlı yoktur ki O, onu perçeminden yakalamış olmasın. Hiç kuşkusuz benim Rabbim dosdoğru bir yol üzerindedir.”

Ben, benimde sizin de rabbi olan Allaha inanıyorum. Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki, beynin perçem kısmı ile (radyo dalgası, manyetik dalga veya bilmediğimiz bir ışın ile) ilham almasın. O her şeyi her sistemi doğru hak ile kurmuştur.

57-Fe-in tevellev fekad eblaġtukum mâ ursiltu bihi ileykum(c) veyestalifu rabbî kavmen ġayrakum velâ tedurrûnehu şey-â(en)(c) inne rabbî ‘alâ kulli şey-in hafîz(un)
-Yüz çevirirseniz bilin ki ben, size neyi tebliğ etmek için gönderildiysem onu tamamıyla tebliğ ettim ve Rabbim, sizin yerinize, sizden başka bir topluluğu geçirecek ve siz ona hiçbir suretle zarar veremezsiniz. Şüphe yok ki Rabbim her şeyi korur.
-‘Buna rağmen yüz çevirirseniz, artık size kendisiyle gönderildiğim şeyi tebliğ ettim. Rabbim de sizden başka bir kavmi yerinize geçirir. Siz O’na hiç bir şeyle zarar veremezsiniz. Doğrusu benim Rabbim, her şeyi gözetleyip-koruyandır.’
-“Eğer yüz çevirirseniz ben, bana gönderilen şeyi size tebliğ etmiş bulunuyorum. Rabbim, yerinize başka bir topluluk getirir ve siz O’na hiçbir şekilde zarar veremezsiniz. Kuşkusuz benim Rabbim herşey üzerinde bir Hafız’dır; kollar, gözetir.”

Ben vazifemi yaptım, sizi uyardım. Çaresini söyledim. Bundan sonra iş size kalmış. Helak olacaksanız. Zamanla buralara başka nesiller hâkim olacak. Bu sistemi değiştiremezsiniz.

58-Velemmâ câe emrunâ necceynâ hûden velleżîne âmenû me’ahu birahmetin minnâ venecceynâhum min ‘ażâbin ġalîz(in)
-Emrimiz gelince Hud’u ve onunla beraber bulunan inanmış kişileri, bizden bir rahmet olarak kurtardık ve onlara ağır bir azaptan necat verdik.
-Emrimiz geldiği zaman, tarafımızdan bir rahmet ile Hud’u ve onunla birlikte iman edenleri kurtardık. Onları şiddetli-ağır bir azabtan kurtardık.
-Emrimiz gelince, Hud’u ve onunla birlikte iman etmiş olanları bizden bir rahmetle kurtardık. Biz onları çok ağır bir azaptan kurtardık.

O kara kum bulutlar gelince Hud’u ve ona inanları kurtardık. (Önceden onları oradan uzaklaştırdık) bu sayede nefes alamamanın vereceği azaptan da kurtuldular.

59-Vetilke ‘âd(un)(s) cehadû bi-âyâti rabbihim ve’asav rusulehu vettebe’û emra kulli cebbârin ‘anîd(in)
-İşte Âd, Rablerinin delillerini bilebile inkar ettiler ve peygamberlerine asi oldular ve her inatçı cebbar kişiye uydular.
-İşte Ad (halkı): Rablerinin ayetlerini tanımayıp reddettiler. O’nun elçilerine isyan ettiler ve her inatçı zorbanın emri ardınca yürüdüler.
-İşte buydu Ad. Rablerinin ayetlerine kafa tuttular, O’nun resullerine isyan ettiler. Ve her inatçı zorbanın emrine uydular.

Ad halkının hikâyesi de bu. Gelen seçilmiş ilim adamını dinlemediler. İnatçı, zorba cahillerin dediklerini dinlediler ve helak oldular.

60-Veutbi’û fî hâżihi-ddunyâ la’neten veyevme-lkiyâme(ti)(k) elâ inne ‘âden keferû rabbehum(k) elâ bu’den li’âdin kavmi hûd(in)
-Ve şu dünyada da lanete uğratıldılar, kıyamet gününde de. Bilin ki hiç şüphe yok Âd, Rablerine karşı kafir oldu; bilin, uzaklık Hud’un kavmi Âd’a.
-Ve bu dünyada da, kıyamet gününde de lanete tabi tutuldular. Haberiniz olsun; gerçekten Ad (halkı), Rablerine (karşı) inkâr ettiler. Haberiniz olsun; Hud kavmi Ad’a (Allah’ın rahmetinden) uzaklık (verildi).
-Bu dünyada ve kıyamet gününde arkalarına lanet takıldı. Dikkat edin; Ad, Rablerine nankörlük etmişti. Dikkat edin, Hud’un kavmi olan Ad geri gelmez oldu.

İşte Ad kavmi Hud’un ilmine inanmadıkları için lanet başlarına geldi. Ahirette de bunun üzüntüsünü çekecekler. Allah kimseye böyle bir felaket vermesin.

SALİH——-


61-Ve-ilâ śemûde eâhum sâlihâ(an)(c) kâle yâkavmi-’budû(A)llâhe mâ lekum min ilâhin ġayruh(u)(s) huve enşeekum mine-l-ardi vesta’merakum fîhâ festaġfirûhu śümme tûbû ileyh(i)(c) inne rabbî karîbun mucîb(un)
-Semud kavmine de kardeşleri Salih’i göndermiştik. Ey kavmim demişti, Allah’a kulluk edin, ondan başka bir mabudunuz yok. Sizi yeryüzünden yaratıp meydana getirdi ve orayı imara memur etti sizi; artık ondan yarlıganma dileyin, sonra da tövbe edin ona. Şüphe yok ki Rabbim, yakındır, duaları kabul eder.
-Semud (halkına da) kardeşleri Salih’i (elçi gönderdik). Dedi ki: ‘Ey kavmim, Allah’a ibadet edin, sizin O’ndan başka ilahınız yoktur. O sizi yerden (topraktan) yarattı ve onda ömür sürenler kıldı. Öyleyse O’ndan bağışlanma dileyin, sonra O’na tevbe edin. Şüphesiz benim Rabbim, yakın olandır, (duaları) kabul edendir.’
-Semud’a da kardeşleri Salih’i gönderdik. Dedi ki: “Ey toplumum! Allah’a kulluk edin. Sizin O’ndan başka ilahınız yok. Sizi topraktan oluşturan ve size orada ömür geçirten O’dur. Artık O’ndan af dileyin, O’na dönün. Rabbim Karib’dir, bize çok yakındır; Mucib’dir, bize cevap verir.”

Salih’te Semud kavmine gelip demişti ki, ey kavmim, Allah’ın nizamına, kurallarına uyun, ona göre yaşayın. Sizi topraktan yarattı ve bu dünya üzerinde yaşamanız için her türlü nimeti verdi. Allah’ın istemediği bu yaşamınızdan dönün ve af dileyin. Allah sizin affınızı görür ve size şifa verir.

62-Kâlû yâsâlihu kad kunte fînâ mercuvven kable hâżâ(s) etenhânâ en na’bude mâ ya’budu âbâunâ ve-innenâ lefî şekkin mimmâ ted’ûnâ ileyhi murîb(un)
-Ey Salih dediler, bundan önce sen aramızda, hakkında iyi ümitler beslediğimiz birisiydin, şimdi atalarımızın taptıkları şeylerden bizi vaz geçirmek mi istiyorsun? Ve biz, gerçekten de senin bizi davet ettiğin şey hakkında şüphe içindeyiz, tereddüt etmekteyiz.
-Dediler ki: ‘Ey Salih, bundan önce sen içimizde kendisinden (iyilikler ve yararlılıklar) umulan biriydin. Atalarımızın taptığı şeylere tapmaktan sen bizi engelleyecek misin? Doğrusu biz, senin bizi davet ettiğin şeyden kuşku verici bir tereddüt içindeyiz.’
-Dediler ki: “Ey Salih! Sen bundan önce, aramızda aranan / ümit beslenen bir kişi idin. Şimdi kalkmış, atalarımızın kulluk ettiklerine kulluk etmemizi mi engelliyorsun? Gerçek şu ki biz, bizi çağırdığın şey hakkında kafaları karıştıran bir kuşku içindeyiz.”

Onlarda, ey Salih dediler, daha önce senin aklından, ilminden faydalanıyorduk ama şimdi sen bizi atalarımızın inancından, kültüründen, onların şifasından döndürmeye çalışıyorsun. Artık senin haklılığından şüphe içindeyiz.

63-Kâle yâkavmi eraeytum in kuntu ‘alâ beyyinetin min rabbî veâtânî minhu rahmeten femen yensurunî mina(A)llâhi in ‘asaytuh(u)(s) femâ tezîdûnenî ġayra tasîr(in)
-O, ey kavmim dedi, ya ben Rabbimden apaçık bir delille gelmişsem ve katından bana bir rahmet vermişse. Ona isyan edersem Allah’a karşı kim yardım edebilir bana? Ve beni boyuna ziyana sokmaktan başka bir şey de yapmıyorsunuz.
-Dedi ki: ‘Ey kavmim, görüşünüz nedir söyler misiniz? Eğer ben Rabbimden apaçık bir belge üzerindeysem ve bana tarafından bir rahmet vermişse, bu durumda O’na isyan edecek olursam Allah’a karşı bana kim yardım edecektir? Şu halde kaybımı arttırmaktan başka bana (hiç bir yarar) sağlamayacaksınız.’
-Dedi ki: “Ey kavmim! Hiç düşündünüz mü? Ya ben Rabbimden bir beyyine üzerindeysem, bana kendisinden bir rahmet sunmuşsa! Bu durumda ben O’na isyan edersem, bana Allah’a karşı kim yardım eder? Sizin bana, yıkım ve hüsranı artırmak dışında bir katkınız olamaz.”

Salih, ben size rabbimden apaçık bir bilgi getiriyorum. Bu sizin için bir çözümdür. Bile bile ben nasıl sizin bu yanlış tedavinize uyarım. Vicdanım beni sorgulamaz mı? Daha kötüye gitmemden başka bir yardımı olmaz.

64-Veyâ kavmi hâżihi nâkatu(A)llâhi lekum âyeten feżerûhâ te/kul fî ardi(A)llâhi velâ temessûhâ bisû-in feye/użekum ‘ażâbun karîb(un)
-Ey kavmim, işte şu Allah’ın dişi devesi, size bir mucize. Bırakın onu da yeryüzünde yiyip gezsin ve ona kötülükle dokunmayın, sonra pek yakın bir azap gelip çatar size.
-‘Ey kavmim, size işte bir ayet olarak Allah’ın devesi; onu serbest bırakın, Allah’ın arzında yesin. Ona kötülük (vermek niyeti)yle dokunmayın. Yoksa sizi yakın bir azab sarıverir.’
-“Ey toplumum! İşte şu size, Allah’ın bir mucize olan devesi. Rahat bırakın onu. Allah’ın toprağında karnını doyursun. Bir kötülük dokundurmayın ona. Yoksa sizi çok yakın bir azap enseler.”

Beni dinleyin, bakın bu dişi deve sizin ilacınız. Bırakın buralarda yesin içsin, beslensin. Sakın ona zarar vermeyin. Yoksa hastalığınız kötüye gider ölürsünüz.

65-Fe’akarûhâ fekâle temette’û fî dârikum śelâśete eyyâm(in)(s) żâlike va’dun ġayru mekżûb(in)
-Ayaklarını kesip öldürdüler onu, Salih de yurdunuzda üç gün daha yaşayıp geçinin dedi, bu, yalan denmesine imkan bulunmayan bir vait.
-Fakat onu öldürdüler. (Salih) Dedi ki: ‘Yurdunuzda üç gün daha yararlanın. Bu, yalanlanmayacak bir vaaddir.’
-Ama deveyi yere yıkıp kestiler. Salih dedi ki: “Yurdunuzda üç gün daha nimetlenin. Bu, yalanlanamayacak bir tehdittir.”

Dediği gibi oldu. Deveyi öldürdüler. Burada biraz daha yaşayacaksınız. sonra Hastalıgınızı daha kötüye gide gide sonunda hepiniz öleceksiniz. Yalan olmayan bir uyarıdır bu.. 

66-Felemmâ câe emrunâ necceynâ sâlihan velleżîne âmenû me’ahu birahmetin minnâ vemin izyi yevmi-iż(in)(k) inne rabbeke huve-lkaviyyu-l’azîz(u)
-Emrimiz gelince Salih’i ve onunla beraber bulunan inananları, bir rahmet olarak kurtardık ve o günün horluğundan necat verdik onlara. Şüphe yok ki Rabbin, çok kuvvetlidir, o, pek üstündür.
-Emrimiz geldiği zaman, tarafımızdan bir rahmetle Salih’i ve onunla birlikte iman edenleri o günün aşağılatıcı azabından kurtardık. Doğrusu senin Rabbin, güçlü olandır, aziz olandır.
-Emrimiz gelince Salih’i ve onunla birlikte iman edenleri bizden bir rahmetle kurtardık. O günün rezilliğinden kurtardık. Senin Rabbin, evet O, Kavi’dir, Aziz’dir.

Allah’ın kuralına göre zamanla, (devenin salyasından meydana getirdiği aşıyı) kullanan Salih ve ona inananlar kurtuldu. Eski kuvvetlerine, sağlıklarına kavuştular.

67-Veeaże-lleżîne zalemû-ssayhatu feasbehû fî diyârihim câśimîn(e)
-Bir bağırış, o zulmedenleri kapıverdi, yurtlarında, diz çökmüş bir halde helak oluverdiler.
-O zulmedenleri dayanılmaz bir ses sarıverdi de kendi yurtlarında dizüstü çökmüş olarak sabahladılar.
-Zulme sapmış olanları o korkunç titreşimli ses yakaladı da öz yurtlarında yere çökmüş bir hale geldiler.

Salih’e inanmayanlar ise, hastalıklarından inleye inleye, yerlerde sürüklenerek öldüler.

68-Keen lem yaġnev fîhâ(k) elâ inne śemûde keferû rabbehum(k) elâ bu’den liśemûd(e)
-Sanki orada hiç yaşamamışlar, hiç oturmamışlardı. Bilin ki hiç şüphe yok Semud, Rablerine karşı kafir oldu, bilin, uzaklık Semud’a.
-Sanki orada hiç refah içinde yaşamamışlar gibi. Haberiniz olsun; Semud (halkı) gerçekten Rablerine (karşı) inkâr etmişlerdi. Haberiniz olsun; Semud (halkına Allah’ın rahmetinden) uzaklık (verildi.)
-Sanki hiç hayat sürmemişlerdi orada. Dikkat edin! Semud kavmi, Rablerine nankörlük etmişti. Dikkat edin, Semud geri dönmez olmuştur.

Bütün şehir ıssız bir yere döndü. Evleri, malları aynen kaldı. İlim adamlarına uymayanların sonu. Allah kimseye böyle bir musibet vermesin.

İBRAHİM ve LUT——–


69-Velekad câet rusulunâ ibrâhîme bilbuşrâ kâlû selâmâ(en)(s) kâle selâm(un)(s) femâ lebiśe en câe bi’iclin hanîż(in)
-Elçilerimiz, İbrahim’e müjde vermek üzere gelip esenlik sana dediler. O da esenlik size dedi ve durup eğlenmeden hemen kızarmış bir buzağı getirdi.
-Andolsun, elçilerimiz İbrahim’e müjde ile geldikleri zaman; ‘Selam’ dediler. O da: ‘Selam’ dedi (ve) hemen gecikmeden kızartılmış bir buzağı getirdi.
-Andolsun, resullerimiz İbrahim’e muştu getirip “selam” demişlerdi. O da “selam” demiş, fazla beklemeden kızartılmış bir buzağı getirmişti.

Elçilerimiz İbrahim’e, selamünaleyküm deyip geldiler. İbrahim de aleykümselam dedi ve hemen onlara ikram olarak kızartılmış bir buzağı verdi.

70-Felemmâ raâ eydiyehum lâ tasilu ileyhi nekirahum veevcese minhum îfe(ten)(c) kâlû lâ teaf innâ ursilnâ ilâ kavmi lût(in)
-Yemeğe el uzatmadıklarını görünce de halleri, hoşuna gitmedi ve onlardan, içine bir korku düştü. Dediler ki: Korkma, biz Lut kavmine gönderildik.
-Ellerinin ona uzanmadığını görünce (İbrahim durumdan) hoşlanmadı ve içine bir tür korku düştü. ‘Korkma“ dediler, “biz Lut kavmine gönderildik.’
-Ellerinin ona ulaşmadığını görünce onlardan işkillendi. Ve kendilerinden ürpermeye başladı. “Korkma, dediler, biz Lut kavmine gönderildik.”

Ama onların yemediklerini görünce İbrahim’e bir korku düştü. Elçiler İbrahim’in korktuğunu görünce, korkma biz Lut kavmine gönderildik dediler.

71-Vemraetuhu kâ-imetun fedahiket febeşşernâhâ bi-ishâka vemin verâ-i ishâka ya’kûb(e)
-Karısı, ayakta durup sevincinden gülmedeydi ki biz ona, İshak’ı müjdeledik, İshak’tan sonra da Yakup’u.
-Karısı ayaktaydı, bunun üzerine güldü. Biz ona İshak’ı, İshak’ın arkasından da Yakub’u müjdeledik.
-Orada dikilmekte olan karısı güldü. Bunun üzerine ona İshak’ı müjdeledik, İshak’ın arkasından da Yakub’u.

Ayakta duran İbrahim’in karısı bunu duyunca (Erkeklere musallat olan Lut kavmine iki yakışıklı erkek gidiyor diye) güldü.  Elçiler ona dönüp İshak’ı ve İshakın arkasından Yakup’u müjdelediler.

72-Kâlet yâ veyletâ eelidu veenâ ‘acûzun vehâżâ ba’lî şeyâ(an)(s) inne hâżâ leşey-un ‘acîb(un)
-O, eyvahlar olsun dedi, ben mi doğuracağım? Ben bir kocakarıyım, şu kocam da ihtiyar. Şüphe yok ki bu, pek şaşılacak bir şey.
-Vay bana’ dedi (kadın). ‘Ben kocamış bir kadın iken ve şu kocam da bir ihtiyar iken doğuracak mıyım? Gerçekten bu şaşırtıcı bir şey!..’
-Vay başıma, dedi. Doğuracak mıyım ben? Kendim bir kocakarı, kocam bir ihtiyar. Gerçekten şaşılacak şey bu.”

İbrahim’in karısı, yok ya öyle şey olur mu, buna inanamam dedi. Ben yaşımı geçtim, kocamda zaten ihtiyar, olamaz dedi.

73-Kâlû eta’cebîne min emri(A)llâh(i)(c) rahmetu(A)llâhi veberakâtuhu ‘aleykum ehle-lbeyt(i)(c) innehu hamîdun mecîd(un)
-Onlar, Allah’ın işine mi şaşıyorsun dediler, ey Ehli Beyt, Allah’ın rahmeti ve bereketleri size; şüphe yok ki o, övülmeye layık, kullara müstahak olmadan ihsanda bulunan bir Tanrıdır.
-Dediler ki: ‘Allah’ın emrine mi şaşıyorsun? Allah’ın rahmeti ve bereketleri sizin üzerinizdedir, ey ev halkı şüphesiz O, övülmeye layık olandır, Mecid’tir.’
-Dediler ki: “Allah’ın emrine mi şaşıyorsun? Allah’ın rahmeti ve bereketleri üzerinizdedir ey ev halkı! O Hamid’dir, Mecid’dir.”

Allah’ın emirlerine şaşmayın. Merhameti, şefkati ve nimetlerinin bolluğu sizin ve neslinizin üzerine olacak. Galip odur. Şükürler onadır.

74-Felemmâ żehebe ‘an ibrâhîme-rrav’u vecâet-hu-lbuşrâ yucâdilunâ fî kavmi lût(in)
-İbrahim’in korkusu yatışıp müjdelenince Lut kavmi hakkında bizimle mücadeleye girişmişti.
-İbrahim’den korku gittiği ve ona müjde geldiği zaman, Lut kavmi konusunda bizimle çekişip-tartışmalara giriyor(du).
-İbrahim’den korku gidip yerine müjde gelince, Lut kavmi hakkında bizimle tartışır oldu.

İbrahim’den korku gidince rahatladı. Lut kavmi hakkında üzülerek elçilerle tartışmaya başladı.

75-İnne ibrâhîme lehalîmun evvâhun munîb(un)
-Çünkü İbrahim, gerçekten de pek halimdi, fazla dua edip ağlardı, kendisini tamamıyla Tanrıya vermişti.
-Doğrusu İbrahim, yumuşak huylu, duygulu ve gönülden (Allah’a) yönelen biriydi.
-İbrahim, gerçekten yufka yürekli bir insandı; herkes için ah eder, içini çekerdi, yalvarıp yakarırdı.

Çünkü İbrahim yumuşak kalpli, herkese acıyan, herkesin iyiliği  için dua eden biriydi.

76-Yâ ibrâhîmu a’rid ‘an hâżâ(s) innehu kad câe emru rabbik(e)(s) ve-innehum âtîhim ‘ażâbun ġayru merdûd(in)
-Ey İbrahim dediler, vazgeç bundan, şüphe yok ki Rabbinin emri gelip çatmıştır ve şüphe yok ki onlar reddine imkan olmayan bir belaya uğrayacaklar.
-‘Ey İbrahim, bundan vazgeç. Çünkü gerçek şu ki, Rabbinin emri gelmiştir ve gerçekten onlara geri çevrilmeyecek bir azab gelmiştir.’
-“Ey İbrahim! Bu halinden vazgeç. Rabbinin emri gelmiştir. Geri çevrilemez bir azap onların enselerine binecektir.”

Ey İbrahim dediler. Felaket başlamıştır. Yakında orada olacak. Durdurulamaz bir felaket. Sen üzülmeyi bırak.

77-Velemmâ câet rusulunâ lûtan sî-e bihim vedâka bihim żer’an vekâle hâżâ yevmun ‘asîb(un)
-Elçilerimiz, Lut’a gelince Lut, gelişlerinden endişeye düştü, içine bir korku girdi, gönlü daraldı ve bu dedi, pek çetin bir gün.
-Elçilerimiz Lut’a geldiği zaman, onlardan dolayı kaygılandı, göğsünü bir sıkıntı bastı ve: ‘Bu, zorlu bir gün’ dedi.
-Elçilerimiz Lut’a geldiğinde onlar için kaygılanmış, göğsü daralmış da şöyle demişti: “Bu zorlu bir gün!”

Elçiler Luh’a gidince Luh eyvah dedi bu yakışıklı gençlere bu halk hücum edecek. Sıkıntı bastı. Zorlu bir gün olacak bugün dedi.

78-Vecâehu kavmuhu yuhra’ûne ileyhi vemin kablu kânû ya’melûne-sseyyi-ât(i)(c) kâle yâ kavmi hâulâ-i benâtî hunne atheru lekum(s) fettekû(A)llâhe velâ tuzûni fî dayfî(s) eleyse minkum raculun raşîd(un)
-Kavmi, koşa koşa onun yanına geldi, onlar, önceden de kötülükler yapar dururlardı. Lut, ey kavmim dedi, işte kızlarım, onlar, sizin için daha temiz, artık Allah’tan çekinin de beni, konuklarımdan utandırmayın. İçinizde, aklı başında bir adam da mı yok?
-Kavmi ona doğru koşarak geldi; onlar daha önceden kötülükler işlemekteydiler. ‘Ey kavmim’ dedi. ‘İşte benim kızlarım, bunlar sizler için daha temizdir. Artık Allah’tan korkun ve beni misafirim önünde küçük düşürmeyin. İçinizde hiç aklı başında olan (reşid) bir adam yok mu?’
-Lut’un kavmi koşarak onun yanına geldi. Bunlar daha önce de kötülükler yapmışlardı. Lut dedi ki: “Ey toplumum! İşte şunlar kızlarım. Onlar sizin için daha temiz. Allah’tan korkun da misafirlerim önünde beni rezil etmeyin. İçinizde olgun bir adam yok mu?”

Azgınlık isteyen kavmi koşarak Lut’un evine gittiler. Delikanlıları almak istediler. Lut, kızlarımı alın nikahlayın, onlar sizin için daha temizdir. Bırakın misafirlerimi onlardan ben sorumluyum dedi. Aranızda aklı başında kimse yok mu diye bağırdı.

79-Kâlû lekad ‘alimte mâ lenâ fî benâtike min hakkin ve-inneke leta’lemu mâ nurîd(u)
-Andolsun ki dediler, sen de bilirsin, kızlarında hiç gözümüz yok, sen bizim ne istediğimizi bilirsin.
-Dediler ki: ‘Andolsun, senin kızlarında bizim haktan bir şeyimiz (ilgimiz ve arzumuz) olmadığını sen de bilmişsindir. Bizim ne istediğimizi gerçekte sen biliyorsun.’
-Dediler ki: “Senin kızlarında hakkımız olmadığını çok iyi biliyorsun. Ne istediğimizi de çok iyi biliyorsun.”

Dediler ki, biliyorsun biz senin kızlarını istemeyiz. Erkekleri istiyoruz. Bunu sende biliyorsun, ver şimdi onları bize dediler.

80-Kâle lev enne lî bikum kuvveten ev âvî ilâ ruknin şedîd(in)
-Lut, size karşı koyacak gücüm, kuvvetim olsaydı, yahut da kuvvetli bir aşiretim olsaydı da ona sığınsaydım dedi.
-Dedi ki: ‘Size yetecek gücüm olsaydı veya sağlam bir yere sığınabilseydim
-Dedi: “Ah, size karşı koyacak bir gücüm olsaydı yahut sağlam bir kaleye sığınabilseydim.”

Keşke size karşı koyacak gücüm olsaydı veya evimin etrafında sizin aşamayacağınız bir sur olsaydı dedi.

81-Kâlû yâ lûtu innâ rusulu rabbike len yasilû ileyk(e)(s) feesri bi-ehlike bikit’in mine-lleyli velâ yeltefit minkum ehadun illâ imraetek(e)(s) innehu musîbuhâ mâ esâbehum(c) inne mev’idehumu-ssubh(u)(c) eleyse-ssubhu bikarîb(in)
-Melekler, ey Lut dediler, şüphe yok ki biz, Rabbinin elçileriyiz, onlar, sana kesin olarak ilişemezler; sen gece karanlığı basınca ailene mensup olanlarla yola düş, hiçbiriniz, ardına bakmasın, ancak karını beraber götürme, çünkü o da onların uğrayacağı azaba uğrayacak. Şüphe yok ki uğrayacakları azabın mukadder zamanı, sabah çağıdır; sabah da yakın değil mi?
-(Elçiler) Dediler ki: ‘Ey Lut, biz Rabbinin elçileriyiz. Onlar sana kesin olarak ulaşamazlar. Gecenin bir parçasında ailenle birlikte yürü (yola çık). Sakın, hiç biriniz dönüp arkasına bakmasın; fakat karın başka. Çünkü onlara isabet edecek olan (azap), ona da isabet edecektir. Onlara va’dolunan (azab) sabah vaktidir. Sabah yakın değil mi?’
-Melekler dediler: “Biz senin Rabbinin elçileriyiz. Sana asla el süremezler. Gecenin bir yerinde aileni götür. İçinizden hiç kimse geri kalmasın; karın müstesna. O, ötekilere çatan belaya çarptırılacaktır. Onların azap vakti, sabah vaktidir. Sabah da ne kadar yakın, değil mi?”

Elçiler Lut’a korkma, bizi bırak onlarla. Sana bir şey yapamazlar. (Onları buradan uzaklaştıracağız). Sen gece olunca aileni ve herkesi al, karın hariç, çünkü o onlarla beraberdir, hepsini buradan götür. O gelen felaket sabah burada olacak hepsi helak olacak. Sabaha da zaten şurada ne kaldı ki dediler.

82-Felemmâ câe emrunâ ce’alnâ ‘âliyehâ sâfilehâ veemtarnâ ‘aleyhâ hicâraten min siccîlin mendûd(in)
-Emrimiz gelince, o şehirlerin altını üstüne getirdik, tepelerine, üstüste yığılıp taş kesilmiş balçıktan meydana gelmiş taşlar yağdırdık.
-Böylece emrimiz geldiği zaman, üstünü altına çevirdik ve üzerlerine balçıktan pişirilmiş, istif edilmiş taşlar yağdırdık;
-Nihayet emrimiz gelince, oranın üstünü altına getirdik. Ve üzerlerine, pişirilmiş çamurdan yapılıp istif edilmiş taş yağdırdık.

Felaket gelince Sabah şehirleri alt üst oldu. Üzerlerine balçıktan pişirilmiş, istif edilmiş taşlar yağdırdık; (Gelen o iki zaman yolcusu getirdikleri mermileri üzerlerine havadan yağdırdı)

83-Musevvemeten ‘inde rabbik(e)(s) vemâ hiye mine-zzâlimîne bibe’îd(in)
-Sanki damgalanmıştı Rabbinin indinde de azap için hazırlanmıştı o taşlar ve onlar, şimdi de zalimlerden uzak değil.
-Rabbinin katında ‘belli bir biçime sokulmuş, damgalanmış’ olarak. Bunlar zalimlerden uzak değildir
-Rabbin katında damgalanmış taşlar. Zalimlerden çok uzak değildir bu.

O mermiler akıllı mermilerdi. Vuracaği kimseyi biliyordu. (Necim 49- Şira yıldızı bahsinde, o yıldızın dünyaya etkilerini düşünmüştük. Daha da cesaretli konuşursak, o gelen elçiler melek değil sanki Şirada yaşayan, şekil değiştirebilen, yaşlı ve ya gemç olabilen iki üstün yaratık) En doğrusunu Allah bilir.

ŞUAYİB ve MEDYEN kavmi——-


84-Ve-ilâ medyene eâhum şu’aybâ(en)(c) kâle yâkavmi-’budû(A)llâhe mâ lekum min ilâhin ġayruh(u)(s) velâ tenkusû-lmikyâle velmîzân(e)(c) innî erâkum biayrin ve-innî eâfu ‘aleykum ‘ażâbe yevmin muhît(in)
-Medyen’e de, kardeşleri Şuayb’i göndermiştik de ey kavmim demişti, Allah’a kulluk edin, ondan başka bir mabudunuz yok. Ölçeğitartıyı eksik tutmayın, çünkü ben gerçekten de hayırlara uğradığınızı görmedeyim ve şüphe yok ki ben, bir gün sizi çepeçevre kuşatıverecek bir azaba uğramanızdan korkuyorum.
-Medyen (halkına da) kardeşleri Şuayb’ı (elçi gönderdik). Dedi ki: ‘Ey kavmim, Allah’a ibadet edin, O’ndan başka ilahınız yoktur. Ölçüyü ve tartıyı eksik tutmayın; gerçekten sizi bir ‘bolluk ve refah (hayır)’ içinde görüyorum. Doğrusu sizi çepeçevre kuşatacak olan bir günün azabından korkuyorum.’
-Medyen’e kardeşleri Şuayb’ı göndermiştik. Dedi ki: “Ey toplumum! Allah’a kulluk edin. O’ndan başka tanrınız yok sizin. Eksik ölçüp yanlış tartmayın. Sizi nimet-bereket içinde görüyorum, ama sizin için sarıp kuşatan bir günün azabından da korkuyorum.”

Medyen halkına da Şuayip’i gönderdik. O da maddiyata tapan halkına Allaha tapın ondan başka tanrı yok demişti.  Hileler yaparak haksız yere çok zengin oldunuz. Ama ben sizin sonunuzdan korkuyorum demişti.

85-Veyâ kavmi evfû-lmikyâle velmîzâne bilkist(i)(s) velâ tebasû-nnâse eşyâehum velâ ta’śev fî-l-ardi mufsidîn(e)
-Ey kavmim, ölçeği doğru ölçün, teraziyi doğru tartın, halkın mallarını eksiltmeyin, yeryüzünde bozgunculuk etmeye çalışmayın
-Ey kavmim, ölçüyü ve tartıyı -adaleti gözeterektam tutun ve insanların eşyasını değerden düşürüpeksiltmeyin ve yeryüzünde bozguncular olarak karışıklık çıkarmayın.’
-Ey toplumum! Ölçüyü ve tartıyı tam bir dürüstlükle yapın. İnsanların eşyalarını tırtıklamayın. Yeryüzünde bozgunculuk yaparak dolaşmayın.”

Hile yapmayın, doğru ölçün, haksızlık etmeyin. Halkı soymayın. Bozguncu olmayın ey kavmim dedi

86-Bakiyyetu(A)llâhi ayrun lekum in kuntum mu/minîn(e)(c) vemâ enâ ‘aleykum bihafîz(in)
-İnanmışsanız Allah’ın bıraktığı kar, daha hayırlıdır size ve ben de size bir bekçi değilim.
-‘Eğer mü’minseniz, Allah’ın bıraktığı (helal işlerden olan kazanç) sizin için daha hayırlıdır. Ben üzerinizde bir gözetleyici değilim.’
-“Eğer inananlar iseniz, Allah’ın bıraktığı kâr sizin için daha hayırlıdır. Ben sizin üzerinize bir bekçi değilim.”

Bilseniz helal olarak kazandığınız mal mülk sizin için daha hayırlıdır. Ben sizin işlerinizi kontrol edecek değilim.

87-Kâlû yâ şu’aybu esalâtuke te/muruke en netruke mâ ya’budu âbâunâ ev en nef’ale fî emvâlinâ mâ neşâ(u)(s) inneke leente-lhalîmu-rraşîd(u)
-Ey Şuayb dediler, kıldığın namaz mı, tuttuğun din mi emrediyor sana da bizi atalarımızın taptıklarından vazgeçirmeye uğraşıyor, mallarımızı da dilediğimiz gibi tasarruf etmemize mani olmaya kalkışıyorsun? Halbuki sen, şüphe yok ki halimselim ve aklı başında bir adamsın.
-Dediler ki: ‘Ey Şuayb, atalarımızın taptığı şeyleri bırakmamızı ya da mallarımız konusunda dilediğimiz gibi davranmaktan vazgeçmemizi senin namazın mı emrediyor? Çünkü sen, gerçekte yumuşak huylu, aklı başında (reşid bir adam)sın.’
-Dediler ki: “Ey Şuayb! Namazın mı emrediyor sana, atalarımızın tapar olduğunu terk etmemizi yahut mallarımızda dilediğimiz gibi davranmaktan vazgeçmemizi? Esasında sen; gerçekten yumuşak huylu, olgun bir insansın.”

Sen aklı başında efendi bir insansın. Senin bize karışmanı, işimize, ticaretimize karışmanı senin dinin mi emrediyor.

88-Kâle yâkavmi eraeytum in kuntu ‘alâ beyyinetin min rabbî verazekanî minhu rizkan hasenâ(en)(c) vemâ urîdu en uâlifekum ilâ mâ enhâkum ‘anh(u)(c) in urîdu illâ-l-islâha mâ-steta’t(u)(c) vemâ tevfîkî illâ bi(A)llâh(i)(c) ‘aleyhi tevekkeltu ve-ileyhi unîb(u)
-Ey kavmim dedi Şuayb, ya Rabbimden apaçık bir delille gelmişsem, ya kendi katından beni güzel bir rızıkla rızıklandırmışsa. Sizi nehyettiğim şeye kendim aykırı hareket edemem ki. Gücümün yettiği kadar ıslah etmek istiyorum sizi ve başarım, ancak Allah’tandır, ona dayandım ve sonunda da dönüp onun tapısına varacağım.
-Dedi ki: ‘Ey kavmim görüşünüz nedir söyler misiniz? Ya ben Rabbimden apaçık bir belge üzerinde isem ve O da beni kendisinden güzel bir rızık ile rızıklandırmışsa? Ben, size yasakladığım şeylere (kendim sahiplenmek suretiyle) size aykırı düşmek istemiyorum. Benim istediğim, gücüm oranında yalnızca ıslah etmektir. Benim başarım ancak Allah iledir; O’na tevekkül ettim ve O’na içten yönelip-dönerim.’
-Dedi: “Ey toplumum! Ya ben Rabbimden bir beyyine üzerindeysem, bana lütfundan güzel bir rızık vermişse!.. Size yasakladığım şeylerde, size söylediğimin aksine davranmak istemiyorum. Gücüm ölçüsünde barış ve iyilikten başka birşey de istemiyorum. Başarım ancak Allah’ın desteğiyledir. Yalnız O’na güvendim ben, yalnız O’na yöneliyorum.

Ticarette hile yapan kavimlerin helak olacağına dair Rabbim bana bilgiyi verdi. Ben rızkıma razıyım. Hile yapmak mecburiyetinde olursam sizden farkım olmaz. Ben sizin de iyiliğinizi istiyorum. Ben Allah’ın dediklerinden çıkmam.

89-Veyâ kavmi lâ yecrimennekum şikâkî en yusîbekum miślu mâ esâbe kavme nûhin ev kavme hûdin ev kavme sâlih(in)(c) vemâ kavmu lûtin minkum bibe’îd(in)
-Ey kavmim, bana karşı güttüğünüz düşmanlık, Nuh, yahut Hud, yahut da Salih kavimlerinin uğradıkları azaba benzer bir azaba uğratmasın sizi; Lut kavmi de uzak değil sizden.
-‘Ey kavmim, bana karşı gelişiniz, sakın Nuh kavminin ya da Hud kavminin veya Salih kavminin başlarına gelenlerin bir benzerini size de isabet ettirmesin. Üstelik Lut kavmi size pek uzak değil.’
-“Ey toplumum! Bana kafa tutmanız, sakın sizi Nuh kavminin yahut Hud kavminin yahut Salih kavminin başlarına gelen musibetle yüzyüze getirmesin. Lut kavmi de sizden pek uzak değil.”

Benim öğütlerimi dinlememek için bana yaptığınız düşmanlık, sizin başınıza Nuh kavmi, Hud veya Salih’in kavmi gibi felaketleri getirir. Üstelik Lut kavminin yaptıklarını da yapıyorsunuz.

90-Vestaġfirû rabbekum śümme tûbû ileyh(i)(c) inne rabbî rahîmun vedûd(un)
-Rabbinizden yarlıganma dileyin, sonra da tövbe edin ona; şüphe yok ki Rabbim rahimdir, kullarını sever.
-Rabbinizden bağışlanma dileyin, sonra O’na tevbe edin. Gerçekten benim Rabbim, esirgeyendir, sevendir.’
-Rabbinizden af dileyip O’na yönelin. Rabbim Rahim’dir, rahmeti sınırsızdır; Vedud’dur, çok sevgilidir.”

Rabbim koruyucu ve kollayıcıdır. Sizleri de sever. Yeter ki siz yaptığınız kötü işlerden geri dönün tövbe edin. (Felaketi davet etmeyin kendinize.)

91-Kâlû yâ şu’aybu mâ nefkahu keśîran mimmâ tekûlu ve-innâ lenerâke fînâ da’îfâ(en)(s) velevlâ rahtuke leracemnâk(e)(s) vemâ ente ‘aleynâ bi’azîz(in)
-Ey Şuayb dediler, söylediğin sözlerin çoğunu anlamıyoruz ve seni de içimizde zayıf görmedeyiz. Kabilen olmasaydı seni taşlardık ve sen, bizden üstün değilsin zaten.
-‘Ey Şuayb’ dediler. ‘Senin söylediklerinin çoğunu biz ‘kavrayıp anlamıyoruz’. Doğrusu biz seni içimizde zayıf biri görüyoruz. Eğer yakın-çevren olmasaydı, gerçekten seni taşa tutar-öldürürdük. Sen bize karşı güçlü ve üstün değilsin.’
-Dediler ki: “Ey Şuayb! Söylediklerinin birçoğunu anlamıyoruz. Ve biz seni aramızda zayıf bir adam olarak görüyoruz. Hani kabilen olmasa, kafanı taşla ezivereceğiz. Senin bize karşı hiçbir üstünlüğün yok.”

Ey Şuayip dediler, senin dediklerin bizim mantığımıza uymuyor. Boşuna uğraşma. Kabilen olmasaydı seni buradan kovalamak için çoktan taşlamıştık. Zaten sana ihtiyacımızda yok.

92-Kâle yâkavmi erahtî e’azzu ‘aleykum mina(A)llâhi vetteażtumûhu verâekum zihriyyâ(en)(s) inne rabbî bimâ ta’melûne muhît(un)
-Şuayb, ey kavmim dedi, kabilem, sizce Allah’tan daha fazla mı saygıya değer ki onu ardınıza attınız? Şüphe yok ki Rabbim, bütün yaptıklarınızı kavrar.
-Dedi ki: ‘Ey kavmim, sizce benim yakın-çevrem, Allah’tan daha mı üstündür ki, O’nu arkanızda-unutuluvermiş (önemsiz) bir şey edindiniz. Şüphesiz benim Rabbim, yapmakta olduklarınızı sarıp-kuşatandır.’
-Dedi: “Ey toplumum! Sizce kabilem Allah’tan daha mı güçlü ve onurlu? Allah’ı arkanıza atıp dışlanmış hale getirdiniz. Rabbim, yapıp ettiklerinizi çepeçevre kuşatmıştır.”

Ey kavmim, kabilemden korkacağınıza Allahtan korkun. Esas korkulacak odur. Rabbim sizin bütün yaptıklarınızı biliyor, her an müdahale edebilir.

93-Veyâ kavmi-’melû ‘alâ mekânetikum innî ‘âmil(un)(s) sevfe ta’lemûne men ye/tîhi ‘ażâbun yuzîhi vemen huve kâżib(un)(s) vertekibû innî me’akum rakîb(un)
-Ey kavmim, elinizden ne geliyorsa yapın, ben de yapmadayım elimden geleni. Kime, aşağılatıcı azap gelecek ve kim yalancıdır, yakında bilir, anlarsınız; gözetip durun, ben de gözlüyorum
-‘Ey kavmim, bütün yapabileceğinizi yapın; şüphesiz, ben de yapacağım. Kime aşağılatıcı azab gelecek ve yalancı kimdir, yakında bileceksiniz. Siz gözetleyip durun, ben de sizinle birlikte gözetleyeceğim.’
-“Ey toplumum! Elinizden geleni yapın, ben görevimi yapıyorum. Yakında bileceksiniz rezil edici bir azabın kime geleceğini, yalancının kim olduğunu! Gözetleyin, ben de sizinle beraber gözetliyorum.”

Şuayip tamam dedi. Bundan sonra susacağım, boşuna uğraşıyorum sizinle. Kötülüklerden dönmeyeceksiniz. Şimdi azabın kime geleceğini bekleyeceğim bakalım kim yalancı imiş. Sizde bekleyin, göreceksiniz.

94-Velemmâ câe emrunâ necceynâ şu’ayben velleżîne âmenû me’ahu birahmetin minnâ veeażeti-lleżîne zalemû-ssayhatu feasbehû fî diyârihim câśimîn(e)
-Emrimiz gelince Şuayb’i ve onunla beraber inanmış olanları, bizden bir rahmet olarak kurtardık, zulmedenleriyse bir bağırış kavrayıverdi ve hepsi de yurtlarında diz çökmüş bir halde helak oluverdi.
-Emrimiz geldiği zaman, tarafımızdan bir rahmetle Şuayb’ı ve O’nunla birlikte iman edenleri kurtardık; o zulmedenleri dayanılmaz bir ses sarıverdi de kendi yurtlarında dizüstü çökmüş olarak sabahladılar
-Emrimiz gelince Şuayb’ı ve onunla birlikte iman edenleri bizden bir rahmetle kurtardık. Zulmedenleri o yüksek titreşimli sayha enseledi de öz yurtlarında yere çömelmiş hale geldiler.

Onları korkunç bir deprem yakaladı ve ayakta duramadılar. Dizlerinin üzerine çöktüler. Şuayip ve ona iman edenleri kurtardık. 

95-Keen lem yaġnev fîhâ(k) elâ bu’den limedyene kemâ be’idet śemûd(u)
-Sanki yurtlarında hiç yaşamamışlar, hiç oturmamışlardı. Bilin ki uzaklık Medyen ehline, nitekim Semud da öylece uzaklaşıp gitti.
-Sanki orada hiç refah içinde yaşamamışlar gibi. Haberiniz olsun; Semud (halkına) nasıl bir uzaklık verildiyse Medyen (halkına da Allah’ın rahmetinden öyle) bir uzaklık (verildi).
-Sanki hiç yurt tutmamışlardı orada. Bakıp görün ki, Medyen de tıpkı Semud gibi dönüşü olmayan bir gidişle gitti.

Yurtları da sanki orada hiç kimse yaşamamış gibi dümdüz oldu. Medyen de aynen Semud kavmi gibi tarihe gömüldü.

MUSA————-


96-Velekad erselnâ mûsâ bi-âyâtinâ vesultânin mubîn(in)
-Andolsun ki biz Musa’yı, delillerimizle ve apaçık bir burhanla göndermiştik
-Andolsun, Musa’yı ayetlerimizle ve apaçık olan bir delille gönderdik
-Andolsun Musa’yı da ayetlerimizle ve açık bir kanıtla gönderdik;

Ve gerçekten biz Musa’yı (Firavuna) mucizelerle çok açık delillerle göndermiştik.

97-İlâ fir’avne vemele-ihi fettebe’û emra fir’avn(e)(s) vemâ emru fir’avne biraşîd(in)
-Firavun’a ve kavminden ileri gelenlere fakat gene de onlar Firavun’un buyruğuna uymuşlardı, halbuki Firavun’un buyruğu, hiç de doğruyu göstermiyor, hayra sevketmiyordu.
-Firavun’a ve onun önde gelen çevresine. Onlar Firavun’un emrine uymuşlardı. Oysa Firavun’un emri doğruya-götürücü (irşad edici) değildi.
-Firavun’a ve kodamanlarına. Ama onlar Firavun’un emrine uydular. Oysa ki, Firavun’un emri doğruya ve güzele ulaştırmıyordu.

Ama yine de firavunun adamları firavuna uydular. Firavunun yolu doğruya götürücü bir yol da değildi.

98-Yakdumu kavmehu yevme-lkiyâmeti feevradehumu-nnâr(a)(s) vebi/se-lvirdu-lmevrûd(u)
-O, kıyamet günü de kavminin önüne düşecektir ve artık onları ateşe götürmüş, gitmiştir ve vardıkları yer, ne de kötü yerdir.
-O, kıyamet günü kavminin önderliğine geçer, böylece onları ateşe götürmüş olur. Sonunda vardıkları yer, ne kötü bir yerdir..
-Kıyamet günü kavmine önderlik eder. İşte onları suya götürür gibi ateşe götürdü. Ne kötü varış yeridir o götürüldükleri yer!

Kıyamet günüde firavun onlara önderlik edecek. Ateşe götürecek. Ne kötü bir yerdir orası.

99-Veutbi’û fî hâżihi la’neten veyevme-lkiyâme(ti)(c) bi/se-rrifdu-lmerfûd(u)
-Burada da lanete uğradılar, kıyamet gününde de. Şu bağışlanan bağış, ne de kötü bağıştır.
-Onlar, burda da, kıyamet gününde de lanete tabi tutuldular. (Bu) Verilen bağış, ne kötü bir bağıştır.
-Peşlerine lanet takılmıştır: Hem burada hem kıyamet gününde. Ne kötü destektir o arkalarına takılmış olan!

Hem bu dünyada hem de öbür dünyada lanet onların peşinden gider durur.

——————–


100-Żâlike min enbâ-i-lkurâ nekussuhu ‘aleyk(e)(s) minhâ kâ-imun vehasîd(un)

-Bunlar, maceralarını sana hikaye ettiğimiz şehirlere ait haberler; o şehirlerden harabeleri hala duranlar var, biçilmiş ekin gibi yerle bir olanlar, eseri bile kalmayanlar var.
Bunlar, sana doğru haber (kıssa) olarak aktardığımız (geçmişteki) nesillerin haberleridir. -Onlardan kimi ayakta kalmış, (hâlâ izleri var, kimi de) biçilmiş ekin (gibi yerlebir edilmiş, kalıntısı silinmiş) dir.
-İşte bunlar o kentlerin / medeniyetlerin haberlerinden bir kısmı, anlatıyoruz sana. Kimi hala ayakta onların, kimi kökünden biçilip gitmiştir.

Bu medeniyetleri sizlere ders olsun diye anlatıyoruz. Bazılarının kalıntıları duruyor, bazıları da tamamen kaybolmuştur.

101-Vemâ zalemnâhum velâkin zalemû enfusehum(s) femâ aġnet ‘anhum âlihetuhumu-lletî yed’ûne min dûni(A)llâhi min şey-in lemmâ câe emru rabbik(e)(s) vemâ zâdûhum ġayra tetbîb(in)
-Biz zulmetmedik onlara, fakat onlar, kendi kendilerine zulmettiler; Rabbinin emri gelince, Allah’ı bırakıp da kulluk ettikleri tanrıları, onlara hiçbir fayda veremedi ve ziyanlarını arttırmaktan başka bir şey yapamadı.
-Biz onlara zulmetmedik, ancak onlar kendi nefislerine zulmettiler. Böylece Rabbinin emri geldiği zaman, Allah’ı bırakıp da taptıkları ilahları, onlara hiç bir şey sağlayamadı, ‘helak ve kayıplarını’ arttırmaktan başka bir işe yaramadı.
-Onlara biz zulmetmedik. Ama onlar kendilerine zulmettiler. Rabbinin emri geldiğinde, Allah’ı bırakıp da yakardıkları ilahları kendilerine hiçbir yarar sağlamadı. İlahları onların sadece hasar ve hüsranlarını artırdı.

Biz onlara zülüm etmedik. Onlar kendilerine zülüm ettiler. Evrensel kurallarına uymadılar. Taptıkları ilahları da onlara yardım edemedi.

102-Vekeżâlike ażu rabbike iżâ eaże-lkurâ vehiye zâlime(tun)(c) inne ażehu elîmun şedîd(un)
-İşte Rabbin, zulmeden şehirleri böyle alıverir, aldığı, azabına uğrattığı zaman da şüphe yok ki onun kavrayışı pek elemlidir, pek çetindir.
-Onlar, zulüm işlemektelerken, ülkeleri (veya nesilleri) yakaladığı zaman… Rabbinin yakalaması işte böyledir. Gerçekten O’nun yakalaması pek acı, pek şiddetlidir.
-Rabbin zulme sapan kentleri / medeniyetleri çarptığı zaman, işte böyle çarpar. O’nun çarpması gerçekten korkunçtur, şiddetlidir.

Tabiata ve yaşama aykırı hareket edenlerin uğrayacakları felaket çok kötüdür. Sistemin çarpması çok şiddetlidir.

103-İnne fî żâlike leâyeten limen âfe ‘ażâbe-l-âira(ti)(c) żâlike yevmun mecmû’un lehu-nnâsu veżâlike yevmun meşhûd(un)
-Gerçekten de bunda, ahiret azabından korkanlara bir ibret var; o gün, bütün insanların bir araya toplanacağı bir gündür ve bütün insanların hazır olacağı bir gün.
-Ahiret azabından korkan için bunda kesin ayetler vardır. O, bütün insanların kendisinde toplanacağı bir gündür ve o, gözlemlenebilen bir gündür.
-Ahiret azabından korkan için bunda elbette ki ibret vardır. O, insanları biraraya getiren bir gündür. Görülesi bir gündür o!

Ahiret azabından korkanlar için bu üstteki olaylarda dersler vardır. İnsanlar bir araya toplandıkları gün, gerçekten müthiş bir gündür.

104-Vemâ nu-aḣḣiruhu illâ li-ecelin ma’dûd(in)
-Ve biz o günün gelip çatmasını, ancak sayılı bir müddet için geciktiririz.
-Biz onu sayılı bir sürenin (ecelin) dışında ertelemeyiz.
-Biz onu, sadece belirli bir süre için erteliyoruz.

Sistemin kıyametini bir zamana bağlı olarak yaptığımız için onu hemen getirmiyoruz.

105-Yevme ye/ti lâ tekellemu nefsun illâ bi-iżnih(i)(c) feminhum şakiyyun vese’îd(in)
-O gün geldi mi hiçbir kimse, Rabbinin izni olmaksızın konuşamaz; onların bir kısmı kutsuzdur, bir kısmı kutlu.
-(Kıyametin) Geleceği günde, O’nun izni olmaksızın, hiç kimse söz söyleyemez. Artık onlardan kimi ‘bedbaht ve mutsuz’, (kimi de) mutlu ve bahtiyardır.
-O geldiği gün hiçbir benlik, O’nun izni olmadan söz söyleyemez. Onların bir kısmı bahtsız, bir kısmı mutludur.

O yerel kıyamet gelince, iyilerden de kötülerden de belli bir zaman ses çıkmaz. (Komünikasyon yapamazlar / Diyecek, söylenecek bir şey yoktur)

106-Feemmâ-lleżîne şakû fefî-nnâri lehum fîhâ zefîrun veşehîk(un)
-Ama kutsuz olanlar, gerçekten de ateştedir, onların inliyerek nefes almaları da oradadır, biten bir inilti gibi nefes vermeleri de.
-Mutsuz olanlar ateştedirler, onlar için orada (kahırla ve acıyla) nefes alıp vermeler vardır.
-Bahtsızlığa düşenler ateş içindedir. Çok ıstıraplı bir soluyuş ve hıçkırışları vardır orada.

Kötüler mutsuzdur. Mutsuz ve umutsuz solumaları vardır. Ahları vahları vardır.

107-âlidîne fîhâ mâ dâmeti-ssemâvâtu vel-ardu illâ mâ şâe rabbuk(e)(c) inne rabbeke fa’’âlun limâ yurîd(u)
-Rabbinin dilediğinden başka hepsi de orada ebedi kalır göklerle yeryüzü durdukça; şüphe yok ki Rabbin, dilediğini dilediği gibi yapar.
-Onlar, Rabbinin dilemesi dışında gökler ve yer sürüp gittikçe, orada süresiz kalacaklardır. Çünkü Rabbin, gerçekten dilediğini yapandır.
-Rabbinin dilemesi hariç, gökler ve yer durdukça onlar orada hep kalacaklardır. Rabbin, dilediğini öyle bir yerine getirir ki!..

Evren var oldukça onlar orada Rabbinin diledikleri hariç devamlı kalırlar. (teknolojileri müsait olduğu vakit, oradan çıkar bir üste geçerler)

108-Veemmâ-lleżîne su’idû fefî-lcenneti âlidîne fîhâ mâ dâmeti-ssemâvâtu vel-ardu illâ mâ şâe rabbuk(e)(s) ‘atâen ġayra mecżûż(in)
-Ama kutlu olanlarsa cennettedir, orada ebedi kalır Rabbinin dilediğinden başka hepsi, gökler ve yeryüzü durdukça; bitip tükenmesi olmayan bir bağıştır bu.
-Ama kutlu olanlarsa cennettedir, orada ebedi kalır Rabbinin dilediğinden başka hepsi, gökler ve yeryüzü durdukça; bitip tükenmesi olmayan bir bağıştır bu.
-Mutluluğa erdirilenlere gelince, onlar cennettedirler. Rabbinin dilemesi hariç, gökler ve yer durdukça onlar, hep orada kalacaklardır. Kesintisiz bir lütuf olarak…

İyi insanların o cennet gibi yerde (şira yıldız sisteminde olabilir) genel kıyamet kopana kadar Rabbinin diledikleri hariç, orada kalırlar. (Teknoloji müsait olduğu vakit, o ruhları da oradan çıkar bir üste geçerler)

109-Felâ teku fî miryetin mimmâ ya’budu hâulâ-(i)(c) mâ ya’budûne illâ kemâ ya’budu âbâuhum min kabl(u)(c) ve-innâ lemuveffûhum nasîbehum ġayra menkûs(in)
-Artık bunların taptıkları şeylerin boşluğunda bir şüphen olmasın; önceden ataları nasıl tapıyorsa onlar da tıpkı o çeşit tapıyorlar ve biz de onların nasibini eksiksiz olarak vereceğiz.
-Artık onların tapmakta oldukları şeyler konusunda, sakın kuşkuda olma. Daha önceleri, ataları nasıl tapıyor idiyseler, onlar da ancak böyle tapıyorlar. Şüphesiz biz paylarını eksiltmeksizin onlara ödeyecek olanlarız.
-Şunların kulluk etmekte oldukları şeyler yüzünden bir kuşku içine girme. Daha önce atalarının kulluk ettikleri gibi kulluk ediyorlar, hepsi bu. Biz onlara da nasiplerini hiç eksiltmeden elbette vereceğiz.

Bu bilgilerden sonra onların taptıkları ve atalarının taptıkları seni kuşkulandırmasın. Gidecekleri yerleri açıkça anlattım. Müstehaklarını bulacaklar.

110-Velekad âteynâ mûsâ-lkitâbe fatulife fîh(i)(c) velevlâ kelimetun sebekat min rabbike lekudiye beynehum(c) ve-innehum lefî şekkin minhu murîb(un)
-Andolsun ki biz Musa’ya da kitap vermiştik de onda ihtilafa düşmüşlerdi; Rabbinin taktir ettiği vaadi olmasaydı çoktan aralarında hükmedilir, iş bitmiş olurdu ve onlar, gerçekten de bu hususta şiddetli bir şüphe ve tereddüd içinde kalmışlardır.
-Andolsun, Musa’ya kitabı verdik, onda anlaşmazlığa düşüldü. Eğer Rabbinden bir söz geçmiş (verilmiş) olmasaydı, mutlaka aralarında hüküm verilmiş olacaktı. Gerçekten onlar, bundan (Kur’an’dan) yana kuşku verici bir tereddüt içindedirler.
-Andolsun, Musa’ya Kitap’ı verdik de onda da ihtilafa düşüldü. Rabbinden bir kelime, önceden gelmiş olmasaydı, aralarında iş mutlaka bitirilirdi. Onlar bunun hakkında, kafaları karıştıran bir kuşku içindedirler.

Bu bilgiler Musa’nın kitabında da var. Anlamada ayrılığa düştüler. Konulan bir zaman olmasaydı ayrıldıkları şey önceden gösterilirdi. Şimdi devamlı kuşku içindeler.

111-Ve-inne kullen lemmâ leyuveffiyennehum rabbuke a’mâlehum(c) innehu bimâ ya’melûne abîr(un)
-Ve şüphe yok ki Rabbin, onların yaptıkları şeylere tam bir karşılık verecektir, şüphe yok ki o, ne yapıyorlarsa hepsinden de haberdardır.
-Şüphesiz Rabbin, onlardan tümüne yapıp ettiklerini(n karşılığını) onlara tastamam ödeyecektir. Çünkü O, yapıp-ettiklerinden haberdardır.
-Hiç kuşkusuz Rabbin hepsinin amellerinin karşılığını tam tamına kendilerine verecektir. O, onların yapmakta olduklarından haberdardır.

Hiç şüphesiz onlar yaptıklarının karşılığını bulacaklar. Her yaptıkları kayıtlıdır.

112-Festakim kemâ umirte vemen tâbe me’ake velâ tetġav(c) innehu bimâ ta’melûne basîr(un)
-Artık sen, sana nasıl emredildiyse öylece dosdoğru hareket et ve seninle beraber bulunan ve tövbe etmiş olanlar da dosdoğru hareket etsinler ve taşkınlıkta bulunmayın, çünkü şüphe yok ki o, ne yapıyorsanız hepsini de görür.
-Seninle birlikte tevbe edenlerle birlikte emrolunduğun gibi dosdoğru davran. Ve azıtmayın. Çünkü O, yaptıklarınızı görendir.
-O halde sen, emrolunduğun gibi dosdoğru yürü. Seninle birlikte tövbe edenler de… Sakın aşırılık edip azmayın. O, yapmakta olduklarınızı görüyor.

Sen ve seninle olanlar ile kuran yolunda dosdoğru git. Taşkınlık etmeyin. O her şeyinizi görür.

113-Velâ terkenû ilâ-lleżîne zalemû fetemessekumu-nnâru vemâ lekum min dûni(A)llâhi min evliyâe śümme lâ tunsarûn(e)
-Ve zulmedenlere meyletmeyin, sonra ateşle azaba uğrarsınız ve Allah’tan başka bir dostunuz yoktur, sonra yardım da görmezsiniz.
-Zulmedenlere eğilim göstermeyin, yoksa size ateş dokunur. Sizin Allah’tan başka velileriniz yoktur, sonra yardım göremezsiniz.
-Zulmedenlere eğilim göstermeyin. Yoksa ateş sizi sarmalar. Allah’tan başka dostlarınız kalmaz, size yardım da edilmez.

O zalim zenginlere eğilim göstermeyin. Üzülürsünüz, dostlarınız kalmaz. Kimsede size yardım etmez.

114-Veakimi-ssalâte tarafeyi-nnehâri vezulefen mine-lleyl(i)(c) inne-lhasenâti yużhibne-sseyyi-ât(i)(c) żâlike żikrâ liżżâkirîn(e)
-Ve gündüzün başlangıcıyla son kısmında ve gecenin ilk çağlarında namaz kıl; şüphe yok ki güzel işler, kötülükleri giderir. İşte bu, iyi düşünenlere bir öğüttür.
-Gündüzün iki tarafında ve gecenin (gündüze) yakın saatlerinde namazı kıl. Şüphesiz iyilikler, kötülükleri giderir. Bu, öğüt alanlara bir öğüttür.
-Gündüzün iki tarafında ve geceye yakın saatlerde namaz kıl. Güzellikler kötülükleri silip süpürür. İşte bu, Allah’ı ananlara bir öğüttür.

Gündüzün iki ucunda ve geceye yakın zamanda yaptıklarını ve yapacaklarını hulasa et. Güzel hareketlerini düşün ve arttır. Bu güzel bir öğüttür size.

115-Vasbir fe-inna(A)llâhe lâ yudî’u ecra-lmuhsinîn(e)
-Ve sabret, çünkü Allah, gerçekten de iyilik edenlerin ecrini zayi etmez.
-Ve sabret. Gerçekten Allah, iyilik yapanların ecrini kaybetmez.
-Sabret. Allah, güzel düşünüp güzel davrananların ödülünü yitirmez.

İyilik yaptım ama faydasını görmedim diye düşünme. Bir gün karşılığını alırsın merak etme.

116-Felevlâ kâne mine-lkurûni min kablikum ulû bakiyyetin yenhevne ‘ani-lfesâdi fî-l-ardi illâ kalîlen mimmen enceynâ minhum(k) vettebe’a-lleżîne zalemû mâ utrifû fîhi vekânû mucrimîn(e)
-Sizden önceki çağlarda, halkı, yeryüzünde bozgunculuktan vazgeçirmeye çalışan idrak ve ibadet ehli bir bölük halk bulunsaydı ne olurdu; halbuki içlerinden kurtardıklarımız pek azdı ve zulmedenler, yalnız kendilerine verilmiş olan devlete uydular ve suçlu oldular.
-Sizden önceki nesillerden -kurtardığımızdan pek azı dışındayeryüzünde bozgunculuğu önleyecek fazilet sahibi kişiler bulunmalı değil miydi? Zulmedenler ise, içinde bulundukları refahın peşine düştüler. Onlar, suçlu-günahkarlardı.
-Sizden önceki kuşakların söz ve eser sahibi olanları, yeryüzünde bozgunculuktan alıkoymalı değiller miydi? Ama içlerinden kurtarmış olduklarımızın az bir kısmı dışında hiçbiri bunu yapmadı. Zulme sapanlar ise içine gömüldükleri servet şımarıklığının ardına düşüp suçlular haline geldiler.

Önceki nesillerden insanların çoğu dünya zevklerinin peşinde koştular. Biraz ilim çalışmaları yapsalardı bugün daha akıllı bir hayat sürüyor olacaktınız.

117-Vemâ kâne rabbuke liyuhlike-lkurâ bizulmin veehluhâ muslihûn(e)
-Rabbin, ahalisi, birbirini ıslah edip duran şehirleri zulümle helak etmez.
-Halkı, ıslah eden kimseler iken, Rabbin o ülkeleri zulm ile helak edecek değildi
-Halkı barışseverler / iyilik yapanlar olsaydı, Rabbin o kentleri / medeniyetleri zulümle helak edecek değildi ya!

Gelecek felaketleri önceden görür önlemlerini alırlardı. Helak olmazlardı.

118-Velev şâe rabbuke lece’ale-nnâse ummeten vâhide(ten)(c) velâ yezâlûne mutelifîn(e)
-Rabbin dileseydi insanları bir tek ümmet haline getirirdi, fakat onlar, aykırılığa düşmekten bir türlü kurtulamazlar
-Eğer Rabbin dileseydi, insanları elbette tek bir ümmet kılardı. Oysa, onlar, anlaşmazlığı sürdürmektedirler:
-Eğer Rabbin dileseydi insanları elbette bir tek ümmet yapardı. Ama birbiriyle tartışmaya devam edeceklerdir.

Rabbin dileseydi insanları tek inanca bağlı bir ümmet yapardı. Ama insan fıtratı için öyle yapmadı. Bir birinizle tartışmak, bir birinizden öğrenmek için ayrı ümmetler yaptı.

119-İllâ men rahime rabbuk(e)(c) veliżâlike alekahum(k) vetemmet kelimetu rabbike leemleenne cehenneme mine-lcinneti ve-nnâsi ecme’în(e)
-Ancak Rabbinin merhamet ettiği kimseler müstesna ve zaten de bunun için halketmiştir onları ve Rabbinin sözü de tamamıyla yerine gelmiştir: Andolsun ki cehennemi, cinlerin ve insanların bir kısmıyla dolduracağım.
-Rabbinin rahmet ettikleri dışında. Onları bunun için yarattı. Böylece Rabbinin (şu) sözü tamamlanıp gerçekleşmiştir: ‘Andolsun, cehennemi cinlerden ve insanlardan, (kafirlerin) tümüyle dolduracağım.
-Rabbinin rahmet ettikleri müstesna. O, onları işte bunun için yaratmıştır. Rabbinin, “andolsun ben cehennemi, tümden insanlar ve cinlerle dolduracağım” sözü tamamlanacaktır.

Rahmet ettikleri özel insanlar (evliyalar, veliler, nebiler, resuller) müstesna, çünkü onların tartışacak bir düşünceleri yoktur. Genel insanlar tartışarak iyi ve kötüyü bulabilirler. Neticesinde öbür âlemde yerleri belli olur. Bu şekilde cinler ve insanlar ile cehennem denen âlemde onlarla dolmuş olur.

120-Vekullen nekussu ‘aleyke min enbâ-i-rrusuli mâ nuśebbitu bihi fu-âdek(e)(c) vecâeke fî hâżihi-lhakku vemev’izatun veżikrâ lilmu/minîn(e)
-Peygamberlere ait haberlerin hepsinden, gönlünü yatıştıracak olanlarını, sana hikaye ediyoruz ve bu kıssalarda, sana gerçek haberler, inananlara da öğüt ve ibret var.
-Sana elçilerin haberlerinden -kalbini sağlamlaştıracakdoğru haberler aktarıyoruz. Bunda sana hak ve mü’minlere bir öğüt ve uyarı gelmiştir.
-Resullerin haberlerinden, kendisiyle kalbini destekleyip sağlamlaştıracağımız herşeyi sana anlatıyoruz. Bunun içinde sana hak gelmiştir. Bunda, inananlar için bir öğüt ve hatırlatma da vardır.

Bu şekilde, geçmiş resullerin haberlerini sana aktardık. Gör ki üzülen tek resul sen değilsin. Sonunda senin hak tarafında olduğun bilinecek. Bu hikâyelerde, inananalar için  öğütler vardır.

121-Vekul lilleżîne lâ yu/minûne-’melû ‘alâ mekânetikum innâ ‘âmilûn(e)
-İnanmayanlara de ki: Gücünüzün yettiğini yapın, şüphe yok ki biz de yapmadayız.
-İman etmeyenlere de ki: ‘Yapabileceğinizi yapın; elbette biz de yapacağız
-İnanmayanlara de ki: “Yapabildiğinizi yapın, biz de işimizi yapıyoruz.”

İnanmayanlara deki, inandığınız yolda gidin, bizde inandığımız yolda gideceğiz.

122-Ventazirû innâ muntazirûn(e)
-Ve bekleyin, şüphe yok ki biz de beklemedeyiz.
-Ve gözleyip durun; gerçekten biz de gözleyip duruyoruz
-Bekleyin, biz de bekliyoruz.”

Netice için bekleyin biz de bekliyoruz.

123-Veli(A)llâhi ġaybu-ssemâvâti vel-ardi ve-ileyhi yurce’u-l-emru kulluhu fa’budhu vetevekkel ‘aleyh(i)(c) vemâ rabbuke biġâfilin ‘ammâ ta’melûn(e)
-Ve göklerle yeryüzünde gaibe ait olan, bilinmeyen her şey, Allah’ındır ve bütün işler, dönüp ona varır, artık ona kulluk et ve ona dayan. Rabbin, yaptığınız şeylerden gafil değildir.
-Göklerin ve yerin gaybı Allah’ındır, bütün işler O’na döndürülür; öyleyse O’na kulluk edin ve O’na tevekkül edin. Rabbin yaptıklarınızdan habersiz değildir.
-Göklerin ve yerin gizli bilgileri Allah’a aittir. Tüm iş ve oluş O’na döndürülür. O halde O’na kulluk et, O’na dayanıp güven. Rabbin, yapmakta olduklarınızdan habersiz değildir.

Göklerde sizin gideceğiniz yeri, bilmediğinizi yeri Allah bilir. Sizi nereye gideceğinizin bilgisi ve kararı ona aittir. O halde insana ve insanlığa ve yaratılanlara hizmet et.