İçeriğe geç

Hicr

Kırmızı renkli yazılar Latin alfabesi ile Kuran’ı Kerim; Mavi renkli yazılar Mealler; Siyah renkli yazılar Benim bu meallerden anladıklarım;

———————————————————————-

Bu surede HİCR diye bir yerden bahsediyor. Medinenin kuzeyindeki yer oabilir, Burçlarda da aynı ismi taşıyan başka bir yerde olabilir. İnsanların yaşayış kültürleri zamanla kaybolacağından yerine yenileri geleceğinden. Burçlarda yam olduğundan, oralarda yaşayanlara uygun nimetler olduğundan bahsedyor. Ademin yaratılışı, şeytanın isyanı ve doğru insanların kurtuluşundan bahsediyor.

 (Hicr. Medinenin kuzeyinde bir yer adı) (Resmi Mushaf: 15 / İniş Sırası: 54)———-  

 
Rahman ve Rahim Allah’ın adıyla…


1-Elif-lâm-râ(c) tilke âyâtu-lkitâbi vekur-ânin mubîn(in)
-Elif lam ra, budur kitabın ve her şeyi açıklayan Kur’an’ın ayetleri
-Elif, Lam, Ra. Bunlar, kitabın ve apaçık olan Kur’an’ın ayetleridir.
-Elif, Lam, Ra. İşte sana o Kitap’ın ve açık anlatımlı Kur’an’ın ayetleri.

ELİF, LAM, RA. Bunlar Kitabın ve Kuranın açık anlaşılan ayetleridir. (zamanı gelince bunları anlayınca Kuranında ne kadar açık olduğunu anlayacağız)

2-Rubemâ yeveddu-lleżîne keferû lev kânû muslimîn(e)
-Nice demler gelecek ki kafirler, ne olur keşke biz de Müslüman olsaydık diyecekler.
-O inkâr edenler müslüman olmayı nice kereler dileyecekler.
-O küfre batmış olanlar zaman zaman, keşke Müslüman olsaydılar diye derin bir özlem duyarlar.

Mutlu görünen o kâfirler, içlerinden zaman zaman Müslüman olmayı arzu ederler ama yaşadıkları eğlenceli şeytani hayat onları müsaade etmez.

3-Żerhum ye/kulû veyetemette’û veyulhihimu-l-emel(u)(s) fesevfe ya’lemûn(e)
-Bırak onları, yesinler, geçinsinler ve isteklere düşüp oyalansınlar, yakında bilecekler.
-Onları bırak; yesinler, yararlansınlar ve onları (boş) emel oyalayadursun. İlerde bileceklerdir.
-Bırak onları yesinler, nimetlenip zevk etsinler ve sonu gelmez arzu kendilerini oyalasın. Ama yakında bilecekler.

Bırak onları o eğlenceli şeytani hayatlarını yaşasınlar. Başlarına felaket geldiği vakit pişman olacaklar. Eğlencelerinden, başlarına gelecek felaketleri düşünemiyorlar.

4-Vemâ ehleknâ min karyetin illâ velehâ kitâbun ma’lûm(un)
-Ve biz hiçbir şehri helak etmedik ki helak edeceğimiz zaman, malum ve mukadder olmasın.
-Biz, kendisi için bilinen (takdir edilmiş) bir kitap olmaksızın hiç bir ülkeyi yıkıma uğratmadık.
-Biz hiçbir yurt ve medeniyeti, belirlenmiş bir yazgısı olmadan ortadan kaldırmadık.

Biz suçsuz hiç bir medenyeti yok etmedik. Yok olan medeniyetler müstehak olur, yani kendi helaklarını kendileri hazırlarlar. (O medeniyetin, sehrin kültürünün yok olması)

5-Mâ tesbiku min ummetin ecelehâ vemâ yeste/irûn(e)
-Hiçbir ümmet, ne helak edileceği zamanı mukadder vaktinden öne alabilir, ne de onu geciktirebilir.
-Hiç bir ümmet, kendi ecelini ne öne alabilir, ne de onlar ertelenebilirler
-Hiçbir ümmet kendisi için belirlenen sürenin ne önüne geçebilir ne de o süreyi geriletebilir.

Sadece her ümmetin, her yaratılanda olduğu gibi, biçilmiş bir ömür vardır. Onu ne ileri bir vakte alabilirler ne de geri. (Ümmetlerin eceli ile yok olması)

6-Ve kâlû yâ eyyuhâ-lleżî nuzzile ‘aleyhi-żżikru inneke lemecnûn(un)
-Ve derler ki: Ey kendisine Kur’an indirilen sen gerçekten de delisin.
-Ve derler ki: Ey kendisine Kur’an indirilen sen gerçekten de delisin.
-Şöyle haykırdılar: “Hey! Kendisine o vahiy indirilen. Sen gerçekten tam bir delisin.”

Derler ki, Ey kendisine vahiy indirildiğini söyleyen, sen gerçekten bir mecnunsun.

7-Lev mâ te/tînâ bilmelâ-iketi in kunte mine-ssâdikîn(e)
-Gerçeklerdensen neden meleklerle gelmiyorsun bize?
-‘Eğer doğruyu söylüyor isen, bizlere melekleri getirmeli değil miydin?’
-“Hadi, getirsene bize o melekleri, eğer doğru sözlülerdensen.”

Doğru söylüyor olsaydın yanına melekler olurdu. Getirsene melekleri.


8-Mâ nunezzilu-lmelâ-ikete illâ bilhakki vemâ kânû iżen munzarîn(e)
-Biz melekleri, ancak hak ve gerçek olarak indiririz, indiririz ama o vakit de mühlet vermeyiz, göz açtırmayız kafirlere.
-Hak olmaksızın biz melekleri indirmeyiz. O zaman da onlara göz açtırılmaz.
-Biz o melekleri ancak ve ancak hak üzre, hak bir yolla indiririz. Ve o zaman inkarcılara göz açtırılmaz.

(Allah:) Melek indirmeye ihtiyaç olsaydı indirirdik. İndirdiğimiz zamanda işinizi bitirirdik.

9-İnnâ nahnu nezzelnâ-żżikra ve-innâ lehu lehâfizûn(e)
-Şüphe yok ki Kur’an’ı biz indirdik ve şüphe yok ki onu mutlaka koruyacağız.
-Hiç şüphesiz, zikri (Kur’an’ı) biz indirdik biz; onun koruyucuları da gerçekten biziz.
-Hiç kuşkusuz, o Zikir’i / Kur’an’ı biz indirdik, biz. Ve herhalde onun koruyucusu da biziz.

O ayetler (zikirler) bizden geliyor. Onun (kıyamete kadar) koruyucusu da biziz.

10-Velekad erselnâ min kablike fî şiye’i-l-evvelîn(e)
-Andolsun ki senden önce, evvelki ümmetlere de peygamberler göndermiştik.
-Andolsun, senden önce geçmiş topluluklara da elçiler gönderdik.
-Andolsun ki, senden öncekilerin o ilk kümeleri içine de nebiler gönderdik biz…

Senden öncede birçok ümmetlere elçiler gönderdik.

11-Vemâ ye/tîhim min rasûlin illâ kânû bihi yestehzi-ûn(e)
-Hiçbir peygamber göndermedik ki alay etmesinler onunla.
-Onlara herhangi bir elçi gelmeyegörsün, mutlaka onunla alay ederlerdi.
-Onlara bir tanrı elçisi gelir gelmez, onunla mutlaka alay ederlerdi.

Hepsi de gelen elçilerle alay etmişlerdir.

12-Keżâlike neslukuhu fî kulûbi-lmucrimîn(e)
-Biz böylece, Kur’an’ı, yüreklerine kadar sokarız da.
-Böylece biz onu (alayı), suçlu-günahkarların kalblerine sokarız
-Biz o Zikir’e, günaha batmışların gönüllerinde böyle bir yol veririz.

Bizde tam tersi, kuranı getirir onların gözünün içine kadar sokarız. (Zaman zaman kuranın dedikleri başlarına gelir)

13-Lâ yu/minûne bih(i)(s) vekad alet sunnetu-l-evvelîn(e)
-Gene ona inanmazlar ve gerçekten, eskilerin yoluyoradamı da böylece olup bitmiş, onlar da bu yüzden azaba uğrayıp gitmiştir.
-Onlar ona (indirilen kitaba) inanmazlar, oysaki evvelkilerin sünneti geçmiştir.
-Ona inanmazlar. Oysa ki, öncekilerin davranış ve akıbetleri gözlerinin önünden geçmiştir.

Yine de inanmazlar. Hâlbuki öncekilerin uğradıkları akıbet gözlerinin önündedir. (Öncekilerin sünnetleri (kültürleri) geçmiş gitmiştir)

14-Velev fetahnâ ‘aleyhim bâben mine-ssemâ-i fezallû fîhi ya’rucûn(e)
-Onlara gökten bir kapı açsak da melekler, o kapıdan inip çıksalar.
-Onların üzerlerine gökyüzünden bir kapı açsak, ordan yukarı yükselseler de,
-Üzerlerine gökten bir kapı açsak da oradan yükseliyor olsalardı,

Onlara bir uzay aracı getirip semalara çıkarıp gezdirseydik, (uzayda bir kapı açsak oradan çıkıp evreni görselerdi)

15-Lekâlû innemâ sukkirat ebsârunâ bel nahnu kavmun meshûrûn(e)
-Bunu görürler de gene ancak derler, gözlerimiz bağlandı bizim, hatta büyülenmiş bir topluluğuz biz.
-Mutlaka: ‘Gözlerimiz döndürüldü, belki büyülenmiş bir topluluğuz’ diyeceklerdir.
-Kesinlikle şöyle diyeceklerdi: “Bizim gözlerimiz döndürüldü, bakışlarımız sarhoş edildi. Belki de biz büyüye çarptırılmış bir toplumuz.”

O zamanda gene inanamazlardı, biz büyülendik, gözlerimiz hayall gördü derlerdi.

16-Velekad ce’alnâ fî-ssemâ-i burûcen vezeyyennâhâ linnâzirîn(e)
-Andolsun ki gökte burçlar halkettik ve göğü, seyredenlere bezedik.
-Andolsun, gökte burçlar kıldık ve onu gözleyenler için süsledik
-Andolsun, biz gökte burçlar oluşturduk ve onu, seyredenler için süsledik.

Emin olun ki biz sizlerin oralara gidip gezmeniz için gökte burçlar (Galaksiler) yaptık. Görünüşlerini de güzelleştirdik.

17-Vehafiznâhâ min kulli şeytânin racîm(in)
-Ve onu, bütün taşlanmış Şeytanlardan koruduk.
-Ve onu her kovulan şeytandan koruduk
-Ve onu, her kovulup taşlanmış şeytandan koruduk.

Orada şeytani vesveseler geçerli değildir. Çünkü oraları taşlanmış şeytandan koruruz. 

18-İllâ meni-steraka-ssem’a feetbe’ahu şihâbun mubîn(un)
-Ancak hırsızlama bir şey duymaya kalkışan olursa onun da ardından apaçık görünen bir ateş yalımıdır gönderdik.
-Ancak kulak hırsızlığı yapan olursa, onu da parlak bir ateş izler.
-Ancak kulak hırsızlığı eden olur; onun peşine de parlak bir ateş alevi düşer.

Meraklarından o taşlanmış şeytanlar oralarda olup biteni duymak isterler ama manyetik dalgalar, radyosyon, lazer ve benzeri ışınlar onlara zarar verir, kaçmak zorunda kalırlar.

19-Vel-arda medednâhâ veelkaynâ fîhâ ravâsiye veenbetnâ fîhâ min kulli şey-in mevzûn(in)
-Yeryüzünü, enine boyuna döşedik ve orada metin dağlar yarattık ve oradan, taktirimize göre, her şeyi bitirdik.
-Yere (gelince,) onu döşeyip-yaydık, onda sarsılmaz-dağlar bıraktık ve onda her şeyden ölçüsü belirlenmiş ürünler bitirdik.
-Yeri yayıp döşedik, ona kuvvetli dağlar diktik ve içinde ölçülü / ahenkli herşeyden bitirdik.

Burçlarda da yaşayanlar için yeryüzünü yayıp döşedik. Kuvvetli dağlar yaptık. Oralara ait, yaşayanlar için uygun ayarlanmış nimetler bitirdik.

20-Vece’alnâ lekum fîhâ me’âyişe vemen lestum lehu birâzikîn(e)
-Orada sizin için de, sizin rızıklandırmadığınız mahlukat için de geçim sebepleri halkettik.
-Ve orada sizler için ve kendisine rızık vericiler olmadığınız kimseler (varlıklar ve canlılar) için geçimlikler kıldık.
-Orada sizin için ve rızıklandırıcısı siz olmadığınız kimse için geçimlikler yarattık.

Orada hem sizin için hem de sizin bilmediğiniz, oranın sakinleri için rızıklar ve onlara uygun yaşam şartları yaptık.

21-Ve-in min şey-in illâ ‘indenâ azâ-inuhu vemâ nunezziluhu illâ bikaderin ma’lûm(in)
-Hiçbir şey yoktur ki hazineleri, katımızda olmasın ve biz onu ancak malum bir miktarda indiririz.
-Hiç bir şey yoktur ki, hazineleri katımızda olmasın; ancak onu belirlenmiş bir miktar olarak indiririz.
-Hiçbir şey yoktur ki, hazineleri bizim yanımızda olmasın. Ama biz onu ancak belirli bir ölçüde indiririz.

Evrende Hiçbir şey yoktur ki onların yaşamı çin lazım olan şeyleri biz vermeyelim. Devamlı belli ölçülerde rızıklarını katımızdan indiririz.

22-Veerselnâ-rriyâha levâkiha feenzelnâ mine-ssemâ-i mâen feeskaynâkumûhu vemâ entum lehu biâzinîn(e)
-Yüklü rüzgarlar gönderdik de gökten yağmur yağdırdık, suya kandırdık sizi ve onu koruyup saklayan siz değilsiniz.
-Ve aşılayıcılar olarak rüzgarları gönderdik, böylece gökten su indirdik de sizleri suladık. Oysa siz onun hazine-koruyucuları değilsiniz.
-Rüzgarları dölleyiciler olarak gönderdik; gökten bir su indirdik de onunla sizi suvardık. Onun depolayıcıları siz değilsiniz.

Oralarda da rüzgârlar, fırtınalar ile tabiat değişimleri sağlarız. Semadan su (buz- korunup saklanmış-) kütleleri göndeririz. Onları biz sizler için orada depolarız siz değil. (O buz, gök taşlarını bizler o susuz yerlere yönlendirebiliriz.)

23-Ve-innâ lenahnu nuhyî venumîtu venahnu-lvâriśûn(e)
-Ve şüphe yok ki ancak biz diriltiriz, biz öldürürüz ve biziz her şeye varis olan.
-Şüphesiz biz, gerçekten biz yaşatır ve öldürürüz ve varis olanlar biziz.
-Biziz, elbette biziz o hayat vermekte olan, o öldürmekte olan. Ve biziz sonunda mirasçı kalan.

Hayat veren de biziz. Yaşatmak için şartları düzenleyende. Öldürende biziz. Sonunda tek mirasçısı olacak olanda da biziz.

24-Velekad ‘alimnâ-lmustakdimîne minkum velekad ‘alimnâ-lmuste/irîn(e)
-Andolsun sizden öne (veya önceden) geçenleri bilmişizdir; ve (yine) andolsun, geride kalanları da bilmişizdir.
-Muhakkak ki, biz sizden önce göçüp gidenleri de her halleriyle biliyoruz. Sizden sonra gelecek olanları da elbet biliyoruz.
-Andolsun, sizin önden gidenlerinizi bilmişizdir; andolsun, geriye kalanları da bilmişizdir.

Oralara sizden önce gelip yerleşenleri de biliyoruz. Sizde sonra yerleşecek olanları da.

25-Ve-inne rabbeke huve yahşuruhum(c) innehu hakîmun ‘alîm(un)
-Ve şüphe yok ki Rabbin, hepsini de haşreder; şüphe yok ki o, hüküm ve hikmet sahibidir ve her şeyi bilir.
-Ve şüphesiz senin Rabbin, O, onları haşredecektir. Gerçekten O, hüküm ve hikmet sahibidir, bilendir.
-Hiç kuşkusuz, Rabbindir, evet O’dur onları haşredecek olan. Hakim’dir O, Alim’dir.

Sonunda sizi ve onları (Burçlarda yaşayanları) kıyamette toplayacak olan rabbindir. Onun ilmi her şeye yeter. Hükmü de her şeyde ve her yerde geçerlidir.

 

Adem————

26-Velekad aleknâ-l-insâne min salsâlin min hame-in mesnûn(in)
-Andolsun ki biz Âdem’i, kuru, kokmuş, şekil ve suret verilmiş balçıktan yarattık.
-Andolsun, insanı kuru bir çamurdan, şekillenmiş bir balçıktan yarattık
-Andolsun, biz insanı; kuru çamurdan, değişken-cıvık bir balçıktan yarattık.

Ant olsun biz Âdemi çamurdan, cıvık bir balçıktan şekillendirip yarattık.

27-Velcânne aleknâhu min kablu min nâri-ssemûm(i)
-Şeytan’ıysa daha önce, yakıp öldürücü bir harareti olan ateşten yarattık.
-Ve Cann’ı da daha önce ‘nüfuz eden kavurucu’ ateşten yaratmıştık
-Cini / İblis’i de daha önce kavurucu ateşten yaratmıştık.

Cini de Âdemden daha önce kavurucu yalın ateşten yaratmıştık.

28-Ve-iż kâle rabbuke lilmelâ-iketi innî âlikun beşeran min salsâlin min hame-in mesnûn(in)
-An o zamanı ki Rabbin, meleklere demişti: Gerçekten de ben, kuru, kokmuş, şekil ve suret verilmiş balçıktan bir insan yaratacağım.
-Hani Rabbin meleklere demişti: ‘Ben, kuru bir çamurdan, şekillenmiş bir balçıktan bir beşer yaratacağım.’
-Hatırla o zamanı, hani daha önce anlatmıştım, Rabbin meleklere, “ben, kupkuru bir çamurdan, değişken-cıvık balçıktan bir insan yaratacağım” demişti.

Daha önce anlatmıştım hatırla, hani Rabbin meleklere, cıvık bir balçıktan şekillendirip bir insan yaratacağım demişti.

29-Fe-iżâ sevveytuhu venefatu fîhi min rûhî feka’û lehu sâcidîn(e)
-Onun yaratılışını tamamlayıp kemale getirerek ruhumdan ruh üfürünce derhal ona karşı secdeye kapanın.
-‘Ona bir biçim verdiğimde ve ona ruhumdan üflediğimde hemen ona secde ederek (yere) kapanın.’
-“Onu, amaçlanan düzgünlüğe ulaştırıp öz ruhumdan içine üflediğim zaman, önünde hemen secdeye kapanın.”

Onun vücudunu tamamlayınca ruhumdan üfleyeceğim. Üfledikten sonra hemen sizde ona, önünde secde edin. (Secdeyi Cenabı Allah vücuda değil, vücuda üflediği kendi ruhuna istiyor)

30-Fesecede-lmelâ-iketu kulluhum ecme’ûn(e)
-Böylece meleklerin tümü, topluca secde etti.
-Meleklerin hepsi birden secde ettiler
-Meleklerin tümü, toplu halde secde ettiler.

Meleklerin hepsi toplu halde secde ettiler.

31-İllâ iblîse ebâ en yekûne me’a-ssâcidîn(e)
-Ancak İblis secde etmedi, secde edenlere katılmaktan çekindi.
-Ancak İblis, secde edenlerle birlikte olmaktan kaçınıp-dayattı
-İblis müstesna. O, secde edenlerle beraber olmaya karşı çıktı.

Sadece İblis secde etmedi. Secde edenlerle birlikte olmak istemedi.

32-Kâle yâ iblîsu mâ leke ellâ tekûne me’a-ssâcidîn(e)
-Ey İblis dedi, sana ne oldu da secde edenlere katılmaktan çekindin?
-Dedi ki: ‘Ey İblis, sana ne oluyor, secde edenlerle birlikte olmadın?’
-Allah dedi: “Ey İblis! Sana ne oluyor da secde edenlerle beraber olmuyorsun?”

Allah, ey İblis niye secde edenlerle birlikte secde etmiyorsun dedi.

33-Kâle lem ekun li-escude libeşerin alaktehu min salsâlin min hame-in mesnûn(in)
-Kuru, kokmuş, şekil ve suret verilmiş balçıktan yarattığın insana dedi, ben secde etmem
-Dedi ki: ‘Ben, kuru bir çamurdan, şekillenmiş bir balçıktan yarattığın beşere secde etmek için var değilim.’
-Dedi: “Kuru bir çamurdan, değişken-cıvık bir balçıktan yarattığın bir insana secde etmek için var olmadım.”

Ben dedi, şekil verilmiş kokuşmuş balçıktan bir beşere secde etmem.

34-Kâle faruc minhâ fe-inneke racîm(un)
Çık buradan dedi, şüphe yok ki taşlanmış, kovulmuşsun sen.
Dedi ki: ‘Öyleyse ondan (cennetten) çık, çünkü sen kovulmuş-bulunmaktasın.
Buyurdu: “Öyleyse çık oradan, çünkü kovuldun.”

(Allah) Öyleyse çık buradan. Sen kovuldun.

35-Ve-inne ‘aleyke-lla’nete ilâ yevmi-ddîn(i)
-Ve gerçekten de din gününe dek lanet sana.  
-‘Ve şüphesiz, din gününe kadar lanet senin üzerinedir.’                                          
-“Din gününe kadar üzerinde lanet var.”

Din gününe kadar (Kıyamete) seni lanetliyorum

36-Kâle rabbi feenzirnî ilâ yevmi yub’aśûn(e)
-Rabbim dedi, onların tekrar dirilecekleri güne dek mühlet ver, yaşat beni.
-Dedi ki: ‘Rabbim, öyleyse onların dirileceği güne kadar bana süre tanı.’
-Dedi: “Rabbim, onların diriltileceği güne kadar bana süre ver.”

İblis, Rabbim onların tekrar diriltileceği güne kadar bana zaman ver dedi.

37-Kâle fe-inneke mine-lmunzarîn(e)
-Şüphe yok ki dedi, sen, mühlet verilmişlerdensin
-Dedi ki: ‘Öyleyse, sen (kendisine) süre tanınanlardansın
-Buyurdu: “Hadi, süre verilenlerdensin.”

Peki, o zaman sen onların tekrar diriltileceği güne kadar sure verilenlerdensin. (İblisten başka yaratıklara da Sure verilmiş)

38-İlâ yevmi-lvakti-lma’lûm(i)
-Malum vaktin gelip çatacağı güne dek
-‘Bilinen günün vaktine kadar.’
-“Bilinen vaktin gününe kadar…”

Malum vakte kadar. (İblis lanetli bir şekilde din gününe kadar kovuluyor, İblis, insanların tekrar diriltileceği güne kadar zaman istiyor. Sonunda Cenabı Allah bilinen vakte kadar zaman veriyor. (DİN GÜNÜ, DİRİLİŞ GÜNÜ ve MALUM GÜN)

39-Kâle rabbi bimâ aġveytenî leuzeyyinenne lehum fî-l-ardi veleuġviyennehum ecma’în(e)
-Rabbim dedi, beni rahmetinden mahrum ettiğin gibi bende kötülükleri, yeryüzünde onlara bezeyecek, onları isyan ettirerek hepsini de rahmetinden mahrum edeceğim.
-Dedi ki: ‘Rabbim, beni kışkırttığın şeye karşılık, andolsun, ben de yeryüzünde onlara, (sana başkaldırmayı ve dünya tutkularını) süsleyip-çekici göstereceğim ve onların tümünü mutlaka kışkırtıp-saptıracağım.’
-Dedi: “Rabbim! Beni azdırmana yemin ederim ki, yeryüzünde onlar için mutlaka süslemeler yapacağım ve onların tümünü kesinlikle azdıracağım.”

İblis, Rabbim sen beni isyan ettirdiğin gibi bende onların tümünü dünya eğlencesine düşkün, ilim çalışmaz, cahil bırakıp, sana karşı isyan ettireceğim. (İblis Allahın onu azdırdığını, kışkırttığını, isyan ettirdiğini söylüyor. Cenabı Allahın niyetini biliyor)

40-İllâ ‘ibâdeke minhumu-lmulasîn(e)
-Ancak ihlasa sahip edilmiş kulların müstesna.
-‘Ancak onlardan muhlis olan kulların müstesna
-“İçlerinden riyaya sapmamış, samimi kulların müstesna.”

Halis, Samimi olarak sana kavuşmak için senin ilmini çalışan kulların müstesna. (Dogro yolda olanları -Halis kulları- saptırmıyor, yoldan çıkmışları -Halis olmayanları-  saptırıyor).

41-Kâle hâżâ sirâtun ‘aleyye mustekîm(un)
-Tanrı, işte bu yol dedi, dosdoğru bana varan yol.
-(Allah) Dedi ki: ‘İşte bu, bana göre dosdoğru yoldur.’
-Buyurdu: “İşte bana varan dosdoğru yol budur.”

(Allah) İşte bu yol, benim de istediğim yoldur. (İblisin vazifesi insanları indirect -Dolaylı- olarak doğru yola sokmak)

42-İnne ‘ibâdî leyse leke ‘aleyhim sultânun illâ meni-ttebe’ake mine-lġâvîn(e)
-Şüphe yok ki kullarıma hiçbir suretle gücün yetmez, ancak sana uyan azgınlara yeter senin gücün.
-‘Şüphesiz, kışkırtılıp-saptırılmışlardan sana uyanlar dışında, senin benim kullarım üzerinde zorlayıcı hiç bir gücün yoktur.’
-“Benim kullarım aleyhine senin elinde hiçbir güç / kanıt olmayacak. Azgınların seni izleyenleri müstesna.”

Sen benin halis kullarıma, ilim yolu ile bana kavuşmak isteyenlere hiçbir şey yapamazsın. Sadece ilmi kendi çıkarları için kullanmak isteyen azgınlar seni izlerler.

43-Ve-inne cehenneme lemev’iduhum ecma’în(e)
-Ve şüphe yok ki onların hepsine de vaadedilen yer, cehennemdir.
-‘Ve hiç şüphe yok, onların tümünün buluşma yeri cehennemdir
-Cehennem onların tümünün şaşmaz buluşma yeridir.

(Benim kullarım olmazlarsa) Şüphesiz ki onların hepsi cehennemde, büyük kara delikte buluşacaklardır.

44-Lehâ seb’atu ebvâbin likulli bâbin minhum cuz-un maksûm(un)
-Orasının yedi kapısı var, her kapıya da onlardan bir kısmı ayrılmıştır
-Onun yedi kapısı vardır; onlardan her bir kapı için bir grup ayrılmıştır
-Yedi kapısı vardır onun. Her kapıya onlardan bir bölük ayrılmıştır.

Oradan çıkmak için Onun (karadelğin ) yedi kapısı vardır. Her kapı için bölüklere ayrılmışlardır. (Yedi kapı, çıkış kapısı mı, giriş kapısı mı bilinmiyor. Ama yedi kapı, bizim bildiğimiz kapı şekli değil tabi. Yedi çekim kuvveti, yedi aşama gibi şeylerde olabilir. En doğrusunu Cenabı Allah ve onun Nebisi bilir)

45-İnne-lmuttekîne fî cennâtin ve’uyûn(in)
-Şüphe yok ki çekinenler, cennetlerde ve ırmak başlarındadır.
-Gerçekten takva sahibi olanlar, cennetlerde ve pınar başlarındadır.
-Allah’tan korkup korunanlar ise cennetlerde pınarlar içindedir.

Bu kara delikten daha önce geçenler, Allah’ın izni ile oradan geçiş ilmini bulup kullanan takva sahipleri, şimdi yeni evrende yeni kaynakların, pınarların başlarındadır.

46-Udulûhâ biselâmin âminîn(e)
-Esenlikle emin olarak girin cennetlere
-Oraya esenlikle ve güvenlikle girin.
-“Güvene kavuşmuş olarak selamla girin oraya.”

Orada güven içinde, mutludurlar. Tabii felaketler, afetler, kazalar yoktur orada. (veya onlardan etkilenmezler)

47-Veneza’nâ mâ fî sudûrihim min ġillin ivânen ‘alâ sururin mutekâbilîn(e)
-Gönüllerindeki kini, hasedi, ta kökünden söküp attık onların, kardeşlerdir, birbirlerine karşı tahtlar üstünde otururlar.
-Göğüslerinde kinden (hasetten ne varsa tümünü) sıyırıp-çektik, kardeşler olarak tahtlar üzerinde karşı karşıyadırlar.
-Göğüslerindeki kini çekip almışızdır. Köşkler / divanlar üzerinde karşı karşıya oturan kardeşler olmuşlardır.

İçlerinde hiçbir kimseye, hiçbir şeye karşı kin yoktur. Herkes kendi vazifesinin, amacının başında, iletişim halinde birbirlerine yardım ederler. (Genlerinden kin dilimi çıkarılmış olabilir)

48-Lâ yemessuhum fîhâ nasabun vemâ hum minhâ bimuracîn(e)
-Orada ne bir yorgunluk duyarlar, ne de oradan çıkarılırlar
-Orada onlara hiç bir yorgunluk dokunmaz ve oradan çıkarılacak değildirler
-Orada kendilerine zahmet / yorgunluk dokunmaz. Oradan çıkarılmazlar da.

Bütün işlerini teknolojik aletleri, robotları yapar. Kendileri yorulmazlar. Sonsuz kalacakları bir evrendir orası.

49-Nebbi/ ‘ibâdî ennî enâ-lġafûru-rrahîm(u)
-Haber ver kullarıma, şüphe yok ki ben suçları örterim, rahimim
-Haber ver kullarıma; şüphesiz Ben, Ben bağışlayanım, esirgeyenim
-Haber ver kullarıma: Hiç kuşkusuz benim, evet benim, Gafur ve Rahim.

Kullarıma bütün bunları anlat. Bu yolda zaman zaman hata yapacaklar ama ben hem suçlarını örterim hem de onları korur kollarım.

50-Veenne ‘ażâbî huve-l’ażâbu-l-elîm(u)
-Ve şüphe yok ki azabım da pek elemli bir azaptır
-Ve şüphesiz azabım; o acıklı bir azaptır.
-Ama acıklı azabın ta kendisidir azabım benim.

Affedilmeyecek hatalarında neticeleri çok kötüdür.

İBRAHİM, LUT ve İKİ YABANCI—————-


51-Venebbi/hum ‘an dayfi ibrâhîm(e)
-Onları, İbrahim’e gelen misafirlerden de haberdar et.
-Onlara İbrahim’in konuklarından haber ver.
-Onlara İbrahim’in misafirlerinden bahset.

Onlara İbrahim’e gelen o gizemli misafirlerinden bahset. (Üstte anlatılan şeylerin bir nevi ispatı yani o Hicr denilen burçlardaki bölgeden gelen insanlar)

52-İż dealû ‘aleyhi fekâlû selâmen kâle innâ minkum vecilûn(e)
-Hani, huzuruna girmişler de esenlik sana demişlerdi; o da, biz gerçekten de sizden korkuyoruz demişti.
-Yanına girdiklerinde ‘Selam’ demişlerdi. O da: ‘Biz sizden korkuyoruz’ demişti.
-Hani onun yanına girmişlerdi de “selam” demişlerdi. O da “biz sizden korkuyoruz” diye konuşmuştu.

Selam deyip yanına gelmişlerdi. İbrahim biz sizden korkuyoruz, kimsiniz, nesiniz, demişti.

53-Kâlû lâ tevcel innâ nubeşşiruke biġulâmin ‘alîm(in)
-Korkma demişlerdi, biz sana, bilgi sahibi bir erkek evlat müjdeliyoruz
-Dediler ki: ‘Korkma biz sana bilgin bir çocuk müjdeliyoruz.
-“Korkma! Biz sana bilgin bir oğlan müjdeliyoruz.” dediler.

Bizden korkma dediler. Sana ilim sahibi olacak bir çocuğun olacağını müjdeliyoruz. (İleride insanlara bilgiler yükleneceği anlaşılıyor, ekstra bir gen eklenerek veya o her şeyi bilen Ruhumuz ile bilgi alışverişi yapabileceğiz. Yapay zekâ)

54-Kâle ebeşşertumûnî ‘alâ en messeniye-lkiberu febime tubeşşirûn(i)
-İhtiyarlık çağımda mı demişti, bana müjde veriyorsunuz? Neye istinaden müjde vermektesiniz bana?
-Dedi ki: ‘Bana ihtiyarlık gelip-çökmüşken mi müjdeliyorsunuz? Beni ne ile müjdeliyorsunuz?’
-Dedi: “İhtiyarlık yakama yapıştıktan sonra mı bana müjde veriyorsunuz! Neye dayanarak müjde veriyorsunuz?”

Ben ihtiyarlamış ve çocuk yapma yaşım geçmiş iken bana nasıl bu müjdeyi verebiliyorsunuz.

-55-Kâlû beşşernâke bilhakki felâ tekun mine-lkânitîn(e)
Sana öyle bir müjde veriyoruz ki gerçektir bu, sakın ümidini kesenlerden olma demişlerdi.
-Dediler ki: ‘Seni gerçekle müjdeledik; öyleyse umut kesenlerden olma.’
-Dediler: “Hakk’a dayanarak müjdeledik sana, sakın ümitsizliğe düşenlerden olma.”

Allah’ın ilminden sakın ümidini kesme. Onun ilmi haktır. Bizim bildiğimiz O ilim ile çocuk sahibi olacağını müjdeliyoruz.

56-Kâle vemen yaknetu min rahmeti rabbihi illâ-ddâllûn(e)
-O da Rabbinin rahmetinden demişti, ancak doğru yoldan sapanlardan başka kim ümit keser?
-Dedi ki: “Sapıklar dışında Rabbinin rahmetinden kim umut keser?”
-Dedi: “Sapıtmışlardan başka kim ümit keser Rabbinin rahmetinden!”

Şeytani eğlencelere kendini vermişlerden başka Allah’tan kim ümidini keser. 

57-Kâle femâ atbukum eyyuhâ-lmurselûn(e)
-Ey elçiler demişti, başka ne memuriyetiniz var?
-Dedi ki: ‘Ey elçiler, (bunun dışında, diğer) işiniz ne?’
-Amacınız nedir ey elçiler?” diye sordu.

Siz buraya vazifeli gelmiş elçilersiniz, anladım. Esas geliş sebebiniz nedir.

58-Kâlû innâ ursilnâ ilâ kavmin mucrimîn(e)
-Biz demişlerdi, şüphe yok ki mücrim bir topluluğa gönderildik.
-Dediler ki: ‘Gerçekte biz, suçlu-günahkar olan bir topluluğa gönderildik.’
-Dediler: “Biz, günahkar bir topluluğa gönderildik.”

Biz buraya insanlığın sistemini bozmaya çalışan günahkâr bir topluluk için gönderildik.

59-İllâ âle lûtin innâ lemuneccûhum ecme’în(e)
-Ancak Lut ve soyu müstesna; onların hepsini de mutlaka kurtaracağız.
-Ancak Lut ailesi hariçtir; biz onların tümünü muhakkak kurtaracağız.’
-Yalnız Lut’un ailesi suçlu değildir. Biz onların hepsini kurtaracağız.”

Sadece Lut ve ailesinin hepsini kurtaracağız.

60-İllâ-mraetehu kaddernâ() innehâ lemine-lġâbirîn(e)
-Yalnız karısını kurtarmayacağız, onun, helak olanlarla beraber şehirde kalmasını takdir ettik.
-Ama karısını (kurtaracaklarımız) dışında tuttuk, o, geride kalanlardandır.’
-Lut’un karısı hariç. O, günahkarlarla geride kalacaktır. Öyle takdir ettik.”

Yalnız Lut’un karısı hariç, oda suçlularla beraber cezasını çekecek.

61-Felemmâ câe âle lûtin(i)-lmurselûn(e)
-Elçiler Lut ailesine geldikleri zaman
-Böylelikle elçiler Lut ailesine geldiklerinde
-Elçiler Lut ailesine geldiklerinde,

Elçiler Lut’un evine geldikleri zaman,

62-Kâle innekum kavmun munkerûn(e)
-O, siz dedi tanınmamış kimselersiniz.
-(Lut) Dedi ki: ‘Sizler gerçekten tanınmamış bir topluluksunuz.’
-Lut: “Siz tanınmayan kimselersiniz.” dedi.

Lut, siz kimsiniz biz sizi tanımıyoruz dedi.

63-Kâlû bel ci/nâke bimâ kânû fîhi yemterûn(e)
-Onlar, biz dediler, onların şüphe ettikleri şeyi getirdik
-Hayır’ dediler. ‘Biz sana, onların hakkında kuşkuya kapıldıkları şeyle geldik.’
-Dediler: “Gerçek şu ki biz, günahkarların, hakkında kuşku edip durdukları şeyi sana getirdik.”

Bu azgın halka bize bir şey olmaz dedikleri belayı getirdik dediler.

64-Veeteynâke bilhakki ve-innâ lesâdikûn(e)
-O gerçek haberle geldik sana ve biz doğru sözlüyüz.
-Sana gerçeği getirdik, biz şüphesiz doğru söyleyenleriz.’
-Sana gerçeği getirdik. Biz, özü-sözü doğru olanlarız.”

İşledikleri suçun tam karşılığı olan cezayı getirdik. Biz biliyoruz tam karşılığını.

65-Feesri bi-ehlike bikit’in mine-lleyli vettebi’ edbârahum velâ yeltefit minkum ehadun vemdû hayśu tu/merûn(e)
-Gece yarısından sonra aileni yola çıkar, sen de artlarına düş, hiçbiriniz arkanıza bakmayın, emrolunacak yere geçingidin.
-‘Hemen aileni gecenin bir bölümünde yola çıkar, sen de onların ardından git ve sizden hiç kimse arkasına bakmasın; emrolunduğunuz yere gidin.’
-“Gecenin bir yerinde aileni yola çıkar. Sen de arkalarından onları izle. Hiçbiriniz geri dönüp bakmasın. Emredildiğiniz yere kadar gidin.”

Gecenin yarısında ailenle birlikte yola çık. Arkanıza bakmayın (kimsenin gözü arkada bıraktıklarında, malında mülkünde kalmasın). Söylediğimiz istikamete doğru gidin.

66-Vekadaynâ ileyhi żâlike-l-emra enne dâbira hâulâ-i maktû’un musbihîn(e)
-Ve bu işi ona vahyettik de hiç şüphe yok ki dedik, sabah çağı bunların kökleri kesilir.
-Ve onlara şu emri verdik: ‘Sabaha çıkarlarken onların arkası mutlaka kesilecektir.’
-Ona şu emri, bir hüküm olarak ilettik: Şunlar, kökleri kesilmiş olarak sabahlayacaklardır.

Sabah bu iş bitmiş olacak. Onlardan kimse hayatta kalmayacak.

67-Vecâe ehlu-lmedîneti yestebşirûn(e)
-Şehir halkı, birbirlerini müjdeleyerek misafirlerin yanına geldi.
-Şehir halkı birbirlerine müjdeler vererek geldi.
-Şehir halkı, elçileri duymanın sevinci içinde geldi.

Halk, Yakışıklı iki delikanlının şehirlerine gelmesine sevinerek Lut’un kapısına (onları istemeye) geldiler

68-Kâle inne hâulâ-i dayfî felâ tefdahûn(i)
-Lut, bunlar benim konuklarım dedi, onlara karşı utandırmayın beni.
-(Lut onlara) ‘Bunlar misafirimdir, beni utandırıp-dillere düşürmeyin’ dedi.
-Lut dedi: “Bunlar benim konuklarımdır, aman beni utandırmayın.”

Lut, Bunlar benim misafirlerim. Size teslim ederek beni küçük düşürmeyin.

69-Vettekû(A)llâhe velâ tuzûn(i)
-Allah’tan çekinin de mahzun etmeyin beni.
-‘Allah’tan korkup-sakının ve beni küçük düşürmeyin.’
-“Allah’tan korkun, beni rezil etmeyin.”

Allahtan hiç korkmaz mısınız siz. Beni rezil etmeyin dedi.

70-Kâlû eve lem nenheke ‘ani-l’âlemîn(e)
-Seni konuk kabul etmekten menetmedik miydi dediler.
-Dediler ki: ‘Biz seni ‘herkes(in işin)e karışmaktan’ alıkoymamış mıydık?’
-Dediler: “Seni elalemin işiyle uğraşmaktan men etmemiş miydik?”

Onlar, Biz sana, sen kendinden başka bir şeye karışma dememiş miydik? Dediler.

71-Kâle hâulâ-i benâtî in kuntum fâ’ilîn(e)
-Lut, evlenecekseniz işte kızlarım, onları alın dedi.
-Dedi ki: ‘Eğer yapmak-istiyorsanız, işte bunlar, benim kızlarım.’
-Lut dedi: “Eğer birşey yapacaksanız, işte kızlarım.”

Eğer bir şey yapmak istiyorsanız helalinden yapın. Bakın burada birçok kızlar var. 

72-Le’amruke innehum lefî sekratihim ya’mehûn(e)
-Ömrün hakkı için onlar, gafletten adeta sarhoştular, gaflet içinde şaşkın bir haldeydiler
-Ömrüne andolsun ki, onlar, sarhoşlukları içinde kör-sersemdiler.
-Senin ömrüne yemin olsun ki onlar, kendi sersemlikleri içinde bocalıyorlardı.

(Kendini helak etme boşuna dedik) Onlar şehvet sarhoşluğu içinde gafletteler. Gözleri başka bir şey görmez olmuş.

73-Feeażet-humu-ssayhatu muşrikîn(e)
-Güneş doğduktan sonra onları bir bağırış, helak ediverdi.
-Derken, tan yerinin ağarma vaktine girdiklerinde onları (o korkunç ve dayanılmaz) çığlık yakalayıverdi.
-Nihayet o korkunç titreşimli ses, onları güneş doğarken yakaladı.

Sabah onlar güneş doğarken korkunç bir sesle uyandılar.

74-Fece’alnâ ‘âliyehâ sâfilehâ veemtarnâ ‘aleyhim hicâraten min siccîl(in)
-Ülkelerinin altını üstüne getirdik, üstlerine balçıktan meydana gelmiş taşlar yağdırdık.
-Anında (yurtlarının) üstünü altına çevirdik ve üzerlerine balçıktan pişirilmiş taş yağdırdık.
-O kentin üstünü altına getirdik. Ve üzerlerine pişmiş çamurdan taşlar yağdırdık.

Ardından şiddetli bir sarsıntı ile o kentin altı üstüne geldi. Üstlerine kızgın çamur yağdı. (Fay kırılması ve lav püskürtmesi veya parçalanmış gök taşları)

75-İnne fî żâlike leâyâtin lilmutevessimîn(e)
-Şüphe yok ki bunda düşünenlere ibretler var.
-Elbette bunda ‘derin kavrayışa sahip olanlar’ için gerçekten ayetler vardır.
-Hiç kuşkusuz bunda, işaretlerden anlam çıkaranlar için ibretler vardır.

Bu hikâyede, araştıranlar için, gizli bilgiler vardır.

76-Ve-innehâ lebisebîlin mukîm(in)
-Ve şüphe yok ki o şehir, hala herkesin yol uğrağı olan bir yerde
-O (şehir de) gerçekten bir yol üstünde (hâlâ) durmaktadır.
-O kentin haberleri, hala işleyen bir yol üzerindedir.

Arkeologlar için de o şehrin kalıntıları hala oradadır.

77-İnne fî żâlike leâyeten lilmu/minîn(e)
-Şüphe yok ki bunda, inananlar için bir delil var.
-Elbette, bunda iman edenler için gerçekten ayetler vardır.
-İnananlar için bunda elbette bir ibret vardır.

İman edenlere de bunda birçok bretler vardır.

EYKELİLER—————-


78-Ve-in kâne ashâbu-l-eyketi lezâlimîn(e)
-Ashab-ı Eyke de gerçekten zalimdi.
-Eyke halkı da gerçekten zalim-kimselerdi.
-Eyke halkı da gerçekten zalim insanlardı.

Eyke halkıda zülüm eden bir halktı.

79-Fentekamnâ minhum ve-innehumâ lebi-imâmin mubîn(in)
-Öcaldık onlardan; iki şehir de apaçık görünmede, yol uğrağında hala.
-Bundan dolayı onlardan intikam aldık; her ikisi de açıkça (gözler) ön(ün)dedir.
-Onlardan da intikam aldık. Her ikisi önde, belirgin bir biçimde durmaktadır.

Onlarda zulümlerinden dolayı felaketlerine uğradılar. Her iki şehrin kalıntıları hala ortadadır.

HİCR——————


80-Velekad keżżebe ashâbu-lhicri-lmurselîn(e)
-Ashabı Hicr de peygamberini inkar etti
-Andolsun, Hicr halkı da gönderilen(elçi)leri yalanlamışlardı.
-Andolsun, Hicr halkı da gönderilen elçileri yalanladı.

(Medinenin kuzeyindeki) Hicr halkıda onlara gelen resule inanmadılar.

81-Veâteynâhum âyâtinâ fekânû ‘anhâ mu’ridîn(e)
-Delillerimizi göstermiştik onlara, fakat onlardan yüz çevirmişlerdi
-Onlara ayetlerimizi vermiştik de ondan yüz çevirmişlerdi
-Ayetlerimizi onlara verdik ama onlardan yüz çeviriyorlardı.

Felaketin belirtilerini zaman zaman gösterdik ama aldırmadılar.

82-Vekânû yenhitûne mine-lcibâli buyûten âminîn(e)
-Ve evlerini dağlarda oyarlar, emin bir halde yaşarlardı.
-Dağlardan güvenli evler yontuyorlardı
-Dağlardan güvenli güvenli evler yontuyorlardı.

Dağları çok güzel yontarak kendilerine sağlam evler yapıyorlardı.

83-Feeażet-humu-ssayhatu musbihîn(e)
-Sabah çağına erdikleri gibi bir bağırış yüzünden helak olup gittiler.
-Derken, sabah vaktine girdiklerinde, onları o dayanılmaz-çığlık yakalayıverdi.
-Korkunç titreşimli ses onları da sabaha girecekleri sırada yakaladı.

Onları da korkunç ses ve deprem sabaha karşı yakaladı.

84-Femâ aġnâ ‘anhum mâ kânû yeksibûn(e)
-Kazandıkları mal ve servet, azabı defedemedi onlardan
-Buna rağmen kazandıkları şeyler, (uğrayacakları sondan kurtulmak için) onlara yetmedi.
-Kazanıp durdukları şeylerin kendilerine hiçbir yararı olmadı.

Malları, mülkleri onları kurtaramadı.

—————————-

 


85-Vemâ aleknâ-ssemâvâti vel-arda vemâ beynehumâ illâ bilhakk(i)(k) ve-inne-ssâ’ate leâtiye(tun)(s) fasfehi-ssafha-lcemîl(e)
-Ve biz, gökleri ve yeryüzünü abes olarak halketmedik ve kıyamet, mutlaka gelecektir, aldırış bile etme, bir hoşça vaz geç onlardan şimdilik.
-Biz, gökleri, yeri ve her ikisinin arasındakilerini hakkın dışında (herhangi bir amaçla) yaratmadık. Hiç şüphesiz o saat de yaklaşarak-gelmektedir; öyleyse (onlara karşı) güzel davranışlarda bulun.
-Biz gökleri, yeri ve bunların arasındakileri hak olarak yarattık, başka değil! O saat elbette gelecektir. Şimdi sen ellerini tut, güzel davran.

Biz gökleri, yeri ve arasındaki her şeyi bir kural üzere yarattık. Hepsi doğar, yaşar ve ölür. Hepsinin o saati gelecektir. Onun için her şeye ve herkese iyi muamele et.

86-İnne rabbeke huve-lallâku-l’alîm(u)
-Şüphe yok ki Rabbin, her şeyi yaratandır ve her şeyi bilir.
-Çünkü Rabbin, yaratan ve bilenin ta kendisidir.
-Kuşkusuz, senin Rabbin, evet O, Hallak’tır, hiç durmadan yaratır; en iyi şekilde bilir.

Rabbin kendi ilmi ile her şeyi yaratandır. Devamlı yaratır, yaşatır ve öldürür.

87-Velekad âteynâke seb’an mine-lmeśânî velkur-âne-l’azîm(e)
-Andolsun ki biz sana, tekrarlanan yedi ayeti ve pek büyük olan Kur’an’ı verdik
-Andolsun, sana çiftlerden yediyi ve büyük Kur’an’ı verdik.
-Andolsun ki biz sana ikişerlerden / ikililerden / iç içe kıvrımlar halindeki çift manalılardan yedi taneyi ve şu büyük Kur’an’ı verdik.

Biz sana çiftlerden/ikililerden yediyi ve bu büyük Kuranı verdik. (iki rekât namazda, okunan -1+1=2- yedi ayetli Fatiha suresi- ve Tüm Kuranı verdik)

88-Lâ temuddenne ‘ayneyke ilâ mâ metta’nâ bihi ezvâcen minhum velâ tahzen ‘aleyhim vafid cenâhake lilmu/minîn(e)
-Onlara verdiğimiz mala, evlada göz dikme, onlar için tasalanıp gam yeme, inananlara karşı kanadını indir, onları koru, onlara karşı mütevazı ol.
-Sakın onlardan bazılarını yararlandırdığımız şeylere gözünü dikme, onlara karşı hüzne kapılma, mü’minler için de (şefkat) kanatlarını ger.
-Sakın, onlardan bazı çiftlere sunduğumuz nimet ve zevklere gözlerini dikme. Onlar için tasalanma da. Müminler için kanadını indir sen!

Sana verdiğimiz Fatiha suresi ve tüm Kuran bütün dünya mallarından üstündür. Onun için bazılarına verdiğimiz dünya nimetlerine göz dikme. Sadece müminlere karşı şefkatli ol, onlarda üzülmesin.

89-Vekul innî enâ-nneżîru-lmubîn(u)
-Ve de ki: Hiç şüphe yok ki ben, gerçekten de bir korkutucuyum
-Ve de ki: ‘Şüphe yok, ben apaçık bir uyarıcıyım.’
-Ve de ki: “Ben, evet ben, açıkça uyaran bir haberciyim.”

De ki ben, herkes için gönderilmiş açık bir uyarıcıyım. (Kıyametin yakında kopacağının habercisi ve uyarcısıyım)

90-Kemâ enzelnâ ‘alâ-lmuktesimîn(e)
-Nitekim bölükbölük olanlara da indirmiştik.
-Parça ayırıcılarına indirdiğimiz gibi,
-Aynı şekilde, o bölücülere / yemin edip duranlara da indirmiştik.

Bu uyarıcılığım birbirlerine zıt olan fikir sahipleri için de geçerlidir. (birbirleri ile savaş yapan iki İslam topluluğu, her ikisi de kuran adına savaştığını söylüyorlar)

91-Elleżîne ce’alû-lkur-âne ‘idîn(e)
-Öyle kişilerdi onlar ki Kuran’ı parçaparça ettiler; bir kısmına inandılar da bir kısmına inanmadılar.
-Ki onlar Kur’anı parça-parça kıldılar.
-Onlar ki Kur’an’ı parça parça / bölük bölük yaptılar.

Kurandaki her bir ayeti başka başka manalara çekerek kendilerine gruplar oluşturdu.

92-Feverabbike lenes-elennehum ecme’în(e)
-Andolsun Rabbine ki onların hepsine soracağız
-Rabbine andolsun, onların tümüne (bunu) soracağız.
-Rabbine yemin olsun ki, biz onları toplu halde sorgu suale çekeceğiz / hepsinden mutlaka hesap soracağız;

Sonunda hepsini sorguya çekeceğiz.

93-‘Ammâ kânû ya’melûn(e)
-Yaptıkları şeyleri.
-Yapmakta oldukları şeyleri.
-Yapıp ettiklerinden…

Yaptıklarından.

94-Fasde’ bimâ tu/meru vea’rid ‘ani-lmuşrikîn(e)
-Artık sen emredildiğin şeyi açıkla ve şirk koşanlardan yüz çevir.
-Öyleyse sen emrolunduğun şeyi açıkça söyle ve müşriklere aldırış etme.
-Emrolunduğum şeyi, kafalarını çatlatırcasına tebliğ et; şirke bulaşmışlara aldırma.

Sen, sana ayetin indiği gibi söylenmesine, yazılmasına, okunmasına devam et. Bırak müşrikler nasıl anlarsa anlasın.

95-İnnâ kefeynâke-lmustehzi-în(e)
-O alaycılara karşı biz yeteriz sana.
-Şüphesiz o alay edenlere (karşı) biz sana yeteriz
-Alay edip eğlenenlere karşı biz sana yeteriz.

Başka manalara çekenlere aldırma. Biz senin yanındayız,

96-Elleżîne yec’alûne me’a(A)llâhi ilâhen âar(a)(c) fesevfe ya’lemûn(e)
-Onlar, Allah’tan başka tanrılar da kabul etmişlerdir; yakında bilip anlayacaklar.
-Ki onlar, Allah ile beraber başka ilahları (ortak) kılmaktadırlar; onlar yakında bilip-öğreneceklerdir.
-Allah ile beraber başka tanrılar benimzeyenler yakında bilecekler.

Allah’ın kuvvetinden başka kuvvetlerinde var olduğuna inanıyorlar. Yakında olmadığını görecekler.

97-Velekad na’lemu enneke yadîku sadruke bimâ yekûlûn(e)
-Ve andolsun biliriz ki şüphe yok, söyledikleri sözlerden yüreğin sıkılır.
-Andolsun, onların söylemekte olduklarına karşı göğsünün daraldığını biliyoruz.
-Andolsun ki, onların söyledikleri yüzünden senin göğsünün daraldığını biliyoruz.

Onların yaptıkları ve söyledikleri seni üzdüğünü biliyoruz.

98-Fesebbih bihamdi rabbike vekun mine-ssâcidîn(e)
-Artık Rabbine hamd ederek tenzih et ve secde edenlerden ol.
-Sen Rabbini hamd ile tesbih et ve secde edenlerden ol.
-Şimdi sen, Rabbine hamd ile tespih et ve secde edenlerden ol.

Sen şükrederek, yoluna devam et. Allaha devamlı teslim ol.

99-Va’bud rabbeke hattâ ye/tiyeke-lyakîn(u)
-Ve ölüm gelip çatıncaya dek Rabbine ibadet et.
-Ve yakîn sana gelinceye kadar Rabbine ibadet et.
-Sana şaşmaz ve kesin bilgi gelinceye kadar Rabbine ibadet et.

Gerçek ortaya çıkana kadar sen yolunda devam et.