Kırmızı renkli yazılar Latin alfabesi ile Kuran’ı Kerim; Mavi renkli yazılar Mealler; Siyah renkli yazılar Benim bu meallerden anladıklarım;
———————————————————————-
Bu surede, imanlılar, imansızlar ve iki yüzlülerden bahsediyor. İki yüzlülerin hem imanlıları hemde imansızları yarı yolda bırakacağından bahsediyor.
(Toplanmak) (Resmi Mushaf: 59 / İniş Sırası: 101)—-
Bismillahirrahmanirrahim
1-Sebbeha li(A)llâhi mâ fî-ssemâvâti vemâ fî-l-ard(i)(s) ve huve-l’azîzu-lhakîm(u)
-Tenzih eder Allah’ı ne varsa göklerde ve ne varsa yeryüzünde ve odur üstün, hüküm ve hikmet sahibi.
-Göklerde ve yerde olanların tümü Allah’ı tesbih etmiştir. O, üstün ve güçlü olandır, hüküm ve hikmet sahibidir.
-Göklerde ne var, yerde ne varsa Allah’ı tespih etmektedir. Aziz’dir O, Hakim’dir.
Göklerde ve yerde ne varsa, Allah’ın emrinde, düzenlediği planda varlığını sürdürürler. O Azizdir. Hakimdir.
2-Huve-lleżî aḣrace-lleżîne keferû min ehli-lkitâbi min diyârihim li-evveli-lhaşr(i)(c) mâ zanentum en yaḣrucû(s) ve zannû ennehum mâni’atuhum husûnuhum mina(A)llâhi fe-etâhumu(A)llâhu min hayśu lem yahtesibû(s) ve każefe fî kulûbihimu-rru’b(e)(c) yuḣribûne buyûtehum bi-eydîhim ve eydî-lmu/minîne fa’tebirû yâ ulî-l-ebsâr(i)
-Öyle bir mabuttur ki kitap ehlinden kafir olanları, ilk defa toplanmaları için ülkelerinden çıkardı; siz, onların çıkacaklarını hiç sanmazdınız, onlar da şüphesiz ki kaleleri, kendilerini Allah’tan korur sanırlardı. Derken Allah, onların hesaplamadıkları yerden gelip çattı da yüreklerine dehşetli bir korku düşürdü, evlerini, kendi elleriyle ve inananların elleriyle yıkmadalar, artık ibret alın ey can gözü açık olanlar.
-Kitap Ehlinden inkâr edenleri ilk sürgünde yurtlarından çıkaran O’dur. Onların çıkacaklarını siz sanmamıştınız, onlar da kalelerinin kendilerini Allah’tan koruyacağını sanmışlardı. Böylece Allah(ın azabı) da, onlara hesaba katmadıkları bir yönden geldi, yüreklerine korku saldı; öyle ki evlerini kendi elleriyle ve mü’minlerin elleriyle tahrip ediyorlardı. Artık ey basiret sahipleri ibret alın.
-Ehlikitap’tan küfre sapanları, ilk toplanma gününde yurtlarından O çıkardı. Siz onların çıkacaklarını sanmamıştınız; onlarsa kalelerinin kendilerini Allah’tan koruyacağını zannetmişlerdi. Ama Allah onlara hiç ummadıkları yerden geldi, yüreklerine korku saldı; kendi evlerini kendi elleriyle ve iman sahiplerinin elleriyle tahrip ediyorlardı. Artık ibret alın, ey gözleri olanlar!
Ehli kitaptan o kafirleri, ilk toplandığınız gün, yurtlarından O çıkardı. Siz onların çıkacaklarını zannetmiyordunuz. Onlarsa ilk başta, kalelerin onları koruyacağını sanıyorlardı. Allah’ın azabı hiç ummadıkları yerden geldi. Kalplerine korku saldı. Kendi evlerini, kendi elleri ile ve müminlerin elleri ile yıkıyorlardı. Düşünce sahipleri, bu olaydan ibret alın.
3-Ve levlâ en keteba(A)llâhu ‘aleyhimu-lcelâe le’ażżebehum fî-ddunyâ(s) ve lehum fî-l-âḣirati ‘ażâbu-nnâr(i)
-Ve eğer Allah, onlara sürgünü takdir etmemiş olsaydı elbette onları dünyada azaplandırırdı; ve onlara, ahirette de ateşle azap var.
-Eğer Allah, onlara sürgünü yazmamış olsaydı, muhakkak onları (yine) dünyada azablandırırdı. Ahirette ise onlar için ateş azabı vardır.
-Eğer Allah onlar üzerine sürgünü yazmamış olsaydı, onlara mutlaka dünyada azap ederdi. Ahirette de onlara ateş azabı vardır.
Allah onlara sürgünü yazmamış olsaydı, onlara yaşamlarında azap verirdi. Azaptan kurtardı. Şans verdi. Zamanla kafirlikten dönmezlerse onlara ahitte büyük ateş azabı var.
4-Żâlike bi-ennehum şâkkû(A)llâhe ve rasûleh(u)(s) vemen yuşâkki(A)llâhe fe-inna(A)llâhe şedîdu-l’ikâb(i)
-Bu da, onların, şüphe yok ki Allah’a ve Peygamberine karşı gelmelerindendir ve kim Allah’a karşı gelirse bilsin ki artık Allah, pek çetin azap eder.
-Bu, onların Allah’a ve O’nun Resûlü’ne ‘başkaldırıp ayrılık çıkarmaları’ dolayısıyladır. Kim Allah’a başkaldırıp-ayrılık çıkarırsa, muhakkak Allah, cezası (ikâbı) pek şiddetli olandır.
-Çünkü onlar, Allah’a ve resulüne kafa tuttular. Kim Allah’a kafa tutarsa, bilsin ki Allah’ın azabı çok çetindir.
Allaha ve Resulüne asi oldukları için sürgün edilmişlerdir.. Kim Allaha asi olursa bilsinki yaşamları çok azaplı olacaktır.
5-Mâ kata’tum min lînetin ev teraktumûhâ kâ-imeten ‘alâ usûlihâ febi-iżni(A)llâhi veliyuḣziye-lfâsikîn(e)
-Güzelim hurmalardan kestikleriniz de, kesmeyip öyle boy atmış bir halde bıraktıklarınız da Allah’ın izniyledir gerçekten ve bu da, buyruktan çıkanları horhakir bir hale getirmesi içindir.
-Hurma ağaçlarından her neyi kesmişseniz veya kökleri üzerinde dimdik bırakmışsanız, (bu) Allah’ın izniyledir ve fasık olanları alçaltması içindir.
-Bir hurma ağacını kestiniz, yahut onu kökleri üzerine dikili bıraktınızsa, bu Allah’ın izniyledir; yoldan çıkmışları rezil etmesi içindir.
Bir hurma ağacını kökünden kesseniz veya gövdesi üzerine bıraksanız, hep bu Allah’ın izni iledir. Yoldan çıkmışlara ceza bahanesidir. (Bahçesindeki ağacı zevk için kesen o evde oturamaz. Allah bir sebeple onu oradan sürer)
6-Vemâ efâa(A)llâhu ‘alâ rasûlihi minhum femâ evceftum ‘aleyhi min ḣaylin velâ rikâbin velâkinna(A)llâhe yusellitu rusulehu ‘alâ men yeşâ(u)(c) va(A)llâhu ‘alâ kulli şey-in kadîr(un)
-Ve Allah’ın, onların mallarından, Peygamberine verdiği şeyler için siz, gerçekten de ne deve sürdünüz, ne at oynattınız ve fakat Allah, peygamberlerini, dilediği kimselerin üstüne atıp üstün eder ve Allah’ın, her şeye gücü yeter.
-Onlardan Allah’ın elçisine verdiği ‘fey’e’ gelince, ki siz buna karşı (bunu elde etmek için) ne at ne deve sürdünüz. Ancak Allah, elçilerini dilediklerinin üstüne musallat kılar. Allah her şeye güç yetirendir.
-Allah’ın onlardan resulüne aktardığı ganimetlere gelince, siz onun için ne at bindiniz ne deve sürdünüz; ama Allah, resullerini dilediği kimselerin üzerine salar. Allah herşeyi yapmakta sonsuz kudret sahibidir.
Onlardan ganimet olarak elde ettiğiniz bağ bahçelerin ürünleri için, siz at veya deve çalıştırmadınız. Ne ekmiştiniz nede biçmiştiniz (Pay istemeye çalışmayın) . Allah resullerini dilediği kimselerin üzerine salar. Her şeyi yapmakta sonsuz kudret sahibidir.
7-Mâ efâa(A)llâhu ‘alâ rasûlihi min ehli-lkurâ feli(A)llâhi ve lirrasûli ve liżî-lkurbâ velyetâmâ velmesâkîni vebni-ssebîli key lâ yekûne dûleten beyne-l-aġniyâ-i minkum(c) vemâ âtâkumu-rrasûlu feḣużûhu vemâ nehâkum ‘anhu fentehû(c) vettekû(A)llâh(e)(s) inna(A)llâhe şedîdu-l’ikâb(i)
-Allah’ın, fethedilen köylerin mallarından Peygamberine verdiği ganimetler artık Allah’ındır ve Peygamberin ve yakınların ve yetimlerin ve yoksulların ve yolda kalmışların; bu da, o malın, sizin içinizdeki zenginlerin ellerinde devreden bir mal, bir sermaye olmaması içindir ve Peygamber, size ne verirse alın onu ve neden vazgeçmenizi emrederse vazgeçin ondan ve çekinin Allah’tan; şüphe yok ki Allah’ın azabı çetindir.
-Allah’ın o (fethedilen) şehir halkından Resûlü’ne verdiği fey, Allah’a, Resûl’e, (ve Resûl’e) yakın akrabalığı olanlara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara aittir. Öyle ki (bu mallar ve servet) sizden zengin olanlar arasında dönüp-dolaşan bir devlet (güç) olmasın. Resûl size ne verirse artık onu alın, sizi neden sakındırırsa artık ondan sakının ve Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah cezası (ikâbı) pek şiddetli olandır.
-Allah’ın, kentler halkından resulüne zahmetsizce aktardığı mal ve nimetler şunlar içindir: Allah, Peygamber, Peygamber’in akrabası, yetimler, yoksullar, yolda kalmışlar. Bu böyle düzenlenmiştir ki, o mal ve nimetler sizden yalnız zengin olanlar arasında dönüp duran bir kudret aracı olmasın. Resul size ne verdiyse onu alın; sizi neden yasakladıysa ona son verin ve Allah’tan korkun. Hiç kuşkusuz, Allah’ın azabı çok şiddetlidir.
Savaşmadan elde edilen ganimetler, Allah’ın ve Resulündür. Resulün akrabalarının, yetimlerin, yoksuların ve yolda kalmışlarındır (kamu malıdır). Bu mallar, zenginlerin sermayesi olmaması içindir. Resul size ne verirse onu alın. Neden yasaklamışsa itaat edin. Allahtan korkun, Allah’ın azabı çetindir.
8-Lilfukarâ-i-lmuhâcirîne-lleżîne uḣricû min diyârihim ve emvâlihim yebteġûne fadlen mina(A)llâhi ve ridvânen ve yensurûna(A)llâhe ve rasûleh(u)(c) ulâ-ike humu-ssâdikûn(e)
-O mallar, yurtlarından göçenlerin yoksullarına aittir; onlar, ülkelerinden çıkarılmışlar, mallarından ayrılmışlar, Allah’tan ancak bir lütuf ve razılık dileyegelmişlerdir ve Allah’a ve Peygamberine yardım etmişlerdir; onlardır gerçeklerin ta kendileri.
-(Bundan başka bu mallar,) Hicret eden fakirleredir ki, onlar, Allah’tan bir fazl (lütuf ve ihsan) arayıp, Allah’a ve O’nun Resûlü’ne yardım ederlerken yurtlarından ve mallarından sürülüp-çıkarılmışlardır. İşte bunlar, sadık olanlar bunlardır.
-Sözü edilen o mallar, göçmen yoksullar içindir. Onlar ki, yurtlarından çıkarılıp mallarından yoksun bırakılmışlardır; Allah’tan bir lütuf ve bir hoşnutluk peşindedirler; Allah’a ve resulüne yardım ederler. İşte onlardır, özü-sözü doğru olanlar.
O ganimet, hicret eden yoksullara da aittir. Onlar resule yardım eden, yurtlarından çıkarılan, mallarından olanlarındır. Allah’ın lütfunu bekleyen, sadık insanlaradır.
9-Velleżîne tebevveû-ddâra vel-îmâne min kablihim yuhibbûne men hâcera ileyhim velâ yecidûne fî sudûrihim hâceten mimmâ ûtû veyu/śirûne ‘alâ enfusihim velev kâne bihim ḣasâsa(tun)(c) vemen yûka şuhha nefsihi feulâ-ike humu-lmuflihûn(e)
-Ve onların göçmesinden önce yurtlarını hazırlayıp orasını bir iman konağı haline getirenlere ve yurtlarına göçenleri sevenlere ve onlara verilen şeylere karşı gönüllerinde bir ihtiyaç, bir istek duymayanlara ve ihtiyaçları bile olsa onları kendilerinden üstün tutanlara gelince: Ve kim, nefsinin hırsından, kıskançlık ve nekesliğinden geçerse gerçekten de o çeşit kimselerdir kurtulanların, muratlarına erenlerin ta kendileri.
-Kendilerinden önce o yurdu (Medine’yi) hazırlayıp imanı (gönüllerine) yerleştirenler ise, hicret edenleri severler ve onlara verilen şeylerden dolayı içlerinde bir ihtiyaç (arzusu) duymazlar. Kendilerinde bir açıklık (ihtiyaç) olsa bile (kardeşlerini) öz nefislerine tercih ederler. Kim nefsinin ‘cimri ve bencil tutkularından’ korunmuşsa, işte onlar felah (kurtuluş) bulanlardır.
-Onlardan önce yurda konmuş ve imana sarılmış olanlar, kendilerine hicret edenleri severler. Onlara verilenlerden ötürü göğüslerinde bir ihtiyaç duymazlar. Kendilerinin ihtiyaçları olsa bile, ötekileri kendi nefslerine tercih ederler. Nefsinin cimriliğinden / doymazlığından korunanlar, kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.
Daha önce oralara yerleşmiş imanlı insanlar, kendilerine gelen hicret edenleri severler. Ganimetlerden onlara verilenlere sevinirler. Kendi ihtiyaçları olsa bile, önceliği hicret edenlere verirler. Nefsin arzularından kendilerini koruyanlar, kurtuluşa erenlerdir.
10-Velleżîne câû min ba’dihim yekûlûne rabbenâ-ġfir lenâ veli-iḣvâninâ-lleżîne sebekûnâ bil-îmâni velâ tec’al fî kulûbinâ ġillen lilleżîne âmenû rabbenâ inneke raûfun rahîm(un)
-Ve onlardan sonra gelenler de Rabbimiz derler, suçlarımızı ört bizim ve bizden önce inanan kardeşlerimize ve inananlara karşı gönlümüze bir kin, bir haset verme; Rabbimiz, şüphe yok ki sen esirgeyicisin, rahimsin.
-Bir de onlardan sonra gelenler, derler ki: ‘Rabbimiz, bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla ve kalplerimizde iman edenlere karşı bir kin bırakma. Rabbimiz, gerçekten sen çok şefkatlisin, çok esirgeyicisin.’
-Onlardan sonra gelenler de şöyle derler: “Rabbimiz! Bizi ve bizden önce iman etmiş kardeşlerimizi affet; kalplerimizde inananlara karşı bir kin bırakma! Rabbimiz, sen çok şefkatli, çok merhametlisin!”
Onlardan sonra gelenler, hicret edenler, onlar için, Rabbimiz bizi ve bizden ince iman etmiş kardeşlerimizi affet. Kalplerimizi onlara karşı sevgi ile doldur. Sen çok şefkatlisin, çok merhametlisin diye dua ederler.
11-Elem tera ilâ-lleżîne nâfekû yekûlûne li-iḣvânihimu-lleżîne keferû min ehli-lkitâbi le-in uḣrictum lenaḣrucenne me’akum velâ nutî’u fîkum ehaden ebeden ve-in kûtiltum lenensurannekum va(A)llâhu yeşhedu innehum lekâżibûn(e)
-Bakmaz mısın münafık olanlara, kitap ehlinden kafir olan kardeşlerine, andolsun ki derler, siz yurdunuzdan çıkarılırsanız biz de mutlaka sizinle beraber çıkarız ve aleyhinizde itaat etmeyiz hiç kimseye ebediyen ve eğer sizinle savaşırlarsa elbette size yardım ederiz ve Allah, tanıklık eder ki onlar, şüphe yok, yalancılardır elbet.
-Münafıklık edenleri görmüyor musun ki, Kitap Ehlinden inkâr eden kardeşlerine derler ki: ‘Andolsun, eğer siz (yurtlarınızdan) çıkarılacak olursanız, mutlaka biz de sizinle birlikte çıkarız ve size karşı olan hiç kimseye, hiç bir zaman itaat etmeyiz. ‘Eğer size karşı savaşılırsa elbette size yardım ederiz.’ Oysa Allah, şahidlik etmektedir ki onlar, gerçekten yalancıdırlar.
-Görmedin mi o ikiyüzlülüğe sapanları ki, Ehlikitap’tan inkara giden kardeşlerine şöyle diyorlar: “Eğer toprağınızdan çıkarılırsanız, yemin olsun sizinle birlikte biz de çıkacağız. Sizinle ilgili olarak hiç bir zaman kimseye boyun eğmeyeceğiz. Eğer sizinle savaşılırsa mutlaka size yardım edeceğiz.” Allah tanıktır ki, onlar kesinlikle yalancıdırlar.
Ehli Kitaptan ikiyüzlülük edenler, kâfir kardeşlerine derler ki, sizi yurtlarınızdan çıkarırlarsa bizde sizinle çıkarız. Kimseye boyun eğmeyiz. Sizinle savaşırlarsa biz size yardım ederiz. Allah şahittir ki onlar yalan söylüyorlar.
12-Le-in uḣricû lâ yaḣrucûne me’ahum vele-in kûtilû lâ yensurûnehum vele-in nasarûhum leyuvellunne-l-edbâra śümme lâ yunsarûn(e)
-Ve andolsun ki çıkarılırlarsa yurtlarından onlarla beraber çıkmazlar ve andolsun ki savaşılırsa onlarla, yardım etmezler onlara ve andolsun ki yardım etseler bile artlarını dönüp kaçarlar mutlaka, sonra da onlara hiçbir kimse yardım etmez.
-Andolsun, (yurtlarından) çıkarılacak olurlarsa onlarla birlikte çıkmazlar. Onlara karşı savaşılırsa da, kendilerine yardımda bulunmazlar; yardım etseler bile (arkalarına) dönüp-kaçarlar. Sonra kendilerine yardım edilmez.
-Eğer çıkarılsalar onlarla beraber çıkmazlar; eğer savaşa maruz bırakılsalar onlara yardım etmezler; yardım etmeye kalksalar da mutlaka arkalarını dönüp kaçarlar. Sonunda kendilerine de yardım edilmez.
Ant olsun ki, yurtlarından çıkarılsalar, onlarla beraber çıkmazlar. Savaşa başlasalar, onlara yardım etmezler. Yardım etseler bile yarı yolda kaçarlar. Sonra onlara kimse yardım etmez.
13-Le-entum eşeddu rahbeten fî sudûrihim mina(A)llâh(i)(c) żâlike bi-ennehum kavmun lâ yefkahûn(e)
-Mutlaka gönüllerinde, Allah’tan ziyade sizin korkunuz vardır, bu da, şüphe yok ki anlamayan bir topluluk olmalarındandır.
-Herhalde içlerinde ‘dehşet ve yılgınlık uyandırma bakımından’ siz, Allah’tan daha çetinsiniz. Bu, şüphesiz onların ‘derin bir kavrayışa sahip olmamaları’ dolayısıyla böyledir.
-Onların gönüllerinde, korku bakımından siz, Allah’tan daha zorlusunuz. Bu böyledir, çünkü onlar anlamayan bir topluluktur.
Onların içlerinde Allahtan daha fazla, sizden korkuları vardır. Evet onlar gerçeği idrak edemeyen bir topluluktur.
14-Lâ yukâtilûnekum cemî’an illâ fî kuran muhassanetin ev min verâ-i cudur(in)(c) be/suhum beynehum şedîd(un)(c) tahsebuhum cemî’an ve kulûbuhum şettâ(c) żâlike bi-ennehum kavmun lâ ya’kilûn(e)
-Onların, hepsi birden sizinle savaşmazlar, ancak müstahkem yerlerde, yahut da surların ardında çarpışırlar; onların gücü kuvveti, aralarında çetindir, onları bir topluluk sanırsın ama gönülleri dağınıktır, ayrıayrıdır; bu da akıl etmez bir topluluk olmalarındandır.
-Onlar, iyice korunmuş şehirlerde veya duvar arkasında olmaksızın sizinle toplu bir halde savaşmazlar. Kendi aralarındaki çarpışmaları ise pek şiddetlidir. Sen onları birlik sanırsın, oysa kalpleri paramparçadır. Bu, şüphesiz onların akletmeyen bir kavim olmaları dolayısıyla böyledir.
-Onlar sizinle toplu halde değil ancak müstahkem kaleler içinde yahut duvarlar arasından savaşabilirler. Onların kendi aralarındaki problemleri / çıkmazları çetindir / ciddidir. Sen onları birlik / beraberlik halinde sanıyorsun, oysa ki onların kalpleri darmadağınık / parça parçadır. Böyledir; çünkü onlar akıllarını işletmeyen bir topluluktur.
Onlar ancak sağlam kaleler içinde iken sizinle savaşırlar. Kendi aralında dayılık, kahramanlık taslarlar. Onları bilik sanırsın. Halbuki onların içlerinde gizli ayrılık vardır. Evet onlar hakkı anlamayan bir topluluktur.
15-Kemeśeli-lleżîne min kablihim karîbâ(en)(s) żâkû ve bâle emrihim velehum ‘ażâbun elîm(un)
-Onlar, kendilerinden az önce gelip de yaptıkları işin vebalini tatmış olanlara benzerler ve onlara elemli bir azap var.
-Kendilerinden önce yakın geçmişte olanların durumu gibi; onlar, yaptıklarının sonucunu tadmışlardır. Onlara acı bir azab vardır.
-Kendilerinden biraz önce günahlarının vebalini tadanlara benziyorlar. Acı bir azap var onlara…
Onlarında sonu, onlar gibi olan, daha öncekilerin sonu gibi olacak. Onlara da acı azap var.
16-Kemeśeli-şşeytâni iż kâle lil-insâni-kfur felemmâ kefera kâle innî berî-un minke innî eḣâfu(A)llâhe rabbe-l’âlemîn(e)
-Şeytan gibi, hani insana, kafir ol der de insan kafir oldu muydu, şüphe yok ki der, ben senden tamamıyla uzağım, şüphe yok ki ben, alemlerin Rabbi Allah’tan korkarım.
-Şeytanın durumu gibi; çünkü insana ‘İnkâr et’ dedi, inkâr edince de: ‘Gerçek şu ki, ben senden uzağım. Doğrusu ben, alemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım’ dedi.
-Durumları, şeytanın durumuna benziyor. Hani, şeytan insana, “küfret / inkar et” der, insan küfür ve inkara sapınca da şöyle konuşur: “Vallahi ben senden uzağım; ben, alemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım!”
İşte o ikiyüzlüler şuna benzer, hani şeytan adamı kandırır, inkâr et der, adam inkâr edince, vallahi ben senden uzağım, ben Allahtan korkarım der.
17-Fekâne ‘âkibetehumâ ennehumâ fî-nnâri ḣâlideyni fîhâ(c) ve żâlike cezâu-zzâlimîn(e)
-Derken ikisinin de sonları şu olur: Şüphe yok ki ikisi de, ebedi kalmak üzere ateşe girerler ve budur zulmedenlerin cezası.
-Sonunda onların akibetleri, şüphesiz ateşin içinde ikisinin de süresiz olarak kalıcı olmalarıdır. İşte zalim olanların cezası budur.
-Bu yüzden ikisinin de sonu, içinde sürekli kalacakları ateşe girmek oldu. Zalimlerin cezası işte budur.
İşte onların sonu, devamlı kalacakları ateş oldu. Zalimlerin sonu budur.
18-Yâ eyyuhâ-lleżîne âmenû-ttekû(A)llâhe veltenzur nefsun mâ kaddemet liġad(in)(s) vettekû(A)llâh(e)(c) inna(A)llâhe ḣabîrun bimâ ta’melûn(e)
-Ey inananlar, sakının Allah’tan ve herkes, yarın için ne hazırladı, ona baksın ve çekinin Allah’tan; şüphe yok ki Allah, ne yapıyorsanız hepsinden haberdar.
-Ey iman edenler, Allah’tan korkun. Herkes yarın için neyi takdim ettiğine baksın. Allah’tan korkun. Hiç şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberdârdır.
-Ey iman edenler! Allah’tan korkun. Ve her benlik, yarın için önden ne gönderdiğine bir baksın. Allah, yapmakta olduklarınızdan haberdardır.
Ey iman edenler, Allahtan korkun. Herkes, kendi sonunun ne olacağını düşünerek hareket etsin. Allah yaptıklarınızdan haberdardır.
19-Velâ tekûnû kelleżîne nesû(A)llâhe fe-ensâhum enfusehum(c) ulâ-ike humu-lfâsikûn(e)
-Ve o kişilere benzemeyin ki Allah’ı unutmuşlar da o da, kendilerini unutturmuştur onlara; onlardır, buyruktan çıkanların ta kendileri.
-Kendileri Allah’ı unutmuş, böylece O da onlara kendi nefislerini unutturmuş olanlar gibi olmayın. İşte onlar, fasık olanların ta kendileridir.
-O kimseler gibi olmayın ki, Allah’ı unuttular da Allah da onlara öz benliklerini unutturdu. Yoldan çıkmışların ta kendileridir onlar.
Allah’ı unutanlara benzemeyin. Allah’ta onları kendi kendilerini unutturmuştur.
20-Lâ yestevî ashâbu-nnâri ve ashâbu-lcenne(ti)(c) ashâbu-lcenneti humu-lfâ-izûn(e)
-Bir değildir cehennem ehli ve cennet ehli; cennet ehlidir kurtulup üst olanların, kutluluğa erip muratlarını bulanların ta kendileri.
-Ateş halkı ile cennet halkı bir olmaz. Cennet halkı ‘umduklarına kavuşup mutluluk içinde olanlardır.’
-Ateşin dostlarıyla cennetin dostları bir olmaz. Cennetin dostları, kurtuluşu / zaferi elde edenlerin ta kendileridir.
Cennet halkı ile cehennem halkı bir değildir. Cennet halkı sonsuz mutluluğa erişmişlerdir.
21-Lev enzelnâ hâżâ-lkur-âne ‘alâ cebelin leraeytehu ḣâşi’an mutesaddi’an min ḣaşyeti(A)llâh(i)(c) ve tilke-l-emśâlu nadribuhâ linnâsi le’allehum yetefekkerûn(e)
-Bu Kur’an’ı, bir dağın üstüne indirseydik elbette görürdün ki dağ, Allah korkusundan eğilip çatlamış, paramparça olmuş ve işte insanlara bu örnekleri, düşünsünler diye getirmedeyiz.
-Şayet biz bu Kur’an’ı bir dağın üzerine indirmiş olsaydık, andolsun onu Allah korkusundan saygı ile baş eğmiş, parça parça olmuş görürdün. İşte Biz, belki düşünürler diye, insanlara böyle örnekler veririz.
-Eğer biz bu Kur’an’ı bir dağın üzerine indirseydik, her halde sen onu huşu ile boynunu bükmüş, çatlayıp yarılmış görürdün. Biz bu örnekleri insanlara hep veriyoruz ki, inceden inceye düşünebilsinler.
Biz bu Kuranı bir dağa indirseydik, dağ sorumluluğundan çatlardı, ezilirdi. Bu örneği hep düşünesiniz, sorumluluğu anlayasınız diye söylüyoruz.
22-Huva(A)llâhu-lleżî lâ ilâhe illâ hu(ve)(s) ‘âlimu-lġaybi ve-şşehâde(ti)(s) huve-rrahmânu-rrahîm(u)
-O, bir Allah’tır ki yoktur ondan başka tapacak; gizliyi de bilir, görüneni de, odur rahman ve rahim.
-O Allah ki, O’ndan başka ilah yoktur. Gaybı da, müşahede edilebileni de bilendir. Rahman, Rahim olan O’dur.
-Öyle Allah ki O, tanrı yok O’ndan başka. Gaybı da, görünen alemi de bilen O. Rahman O, Rahim O.
O öyle bir Allah ki, ondan başka tapılacak yoktur. Görünen, görünmeyen her şeyi bilir. Rahman ve Rahimdir.
23-Huva(A)llâhu-lleżî lâ ilâhe illâ huve-lmeliku-lkuddûsu-sselâmu-lmu/minu-lmuheyminu-l’azîzu-lcebbâru-lmutekebbir(u)(c) subhâna(A)llâhi ‘ammâ yuşrikûn(e)
-O, bir Allah’tır ki yoktur ondan başka tapacak; her şeye sahiptir, ayıplardan ve noksanlardan arıdır, kullarını esenliğe erdirir ve kendi esendir, kullarına zulmetmez ve onları emniyete ulaştırır, her şeyi görüp gözetir, üstündür, saltanatında mutlaktır ve iradesini geçirir de sınıkları onarır ve eksikleri tamamlar, ululuk ıssıdır ve ulu sıfatlara layıktır; münezzehtir, yücedir Allah, şirk koşanların şirk koştukları şeylerden.
-O Allah ki, O’ndan başka ilah yoktur. Melik’tir; Kuddûs’tur; Selam’dır; Mü’min’dir; Müheymin’dir; Aziz’dir; Cebbar’dır; Mütekebbir’dir. Allah, (müşriklerin) şirk koştuklarından çok yücedir.
-Öyle Allah ki O, ilah yok O’ndan gayrı. Melik, Kuddus, Selam, Mümin, Müheymin, Aziz, Cebbar, Mütekebbir. Allah, onların ortak koşmalarından yücedir, arınmıştır.
O öyle bir Allah ki, ondan başka tapılacak yoktur. Meliktir, Kuddustür, Selamdır, Mümindir, Müheymindir, Azizdir, Cebbardır, Mütekebbirdir, Allah onların ortak koştuklarından münezzehtir.
24-Huva(A)llâhu-lḣâliku-lbâri-u-lmusavvir(u)(s) lehu-l-esmâu-lhusnâ(c) yusebbihu lehu mâ fî-ssemâvâti vel-ard(i)(s) vehuve-l’azîzu-lhakîm(u)
-O Allah, yaratandır, varedip olgunlaştırandır, suret verendir, onundur bütün güzel adlar; tenzih eder onu ne varsa göklerde ve ne varsa yeryüzünde ve odur üstün, hüküm ve hikmet sahibi.
-O Allah ki, yaratandır, (en güzel bir biçimde) kusursuzca var edendir, ‘şekil ve suret’ verendir. En güzel isimler O’nundur. Göklerde ve yerde olanların tümü O’nu tesbih etmektedir. O, Aziz, Hakimdir.
-Allah’tır O. Haalik, Bari’, Musavvir’dir O. En güzel isimler O’nundur. Göklerde ne var, yerde ne varsa O’nu tespih eder. Aziz’dir O, Hakim’dir.
Haliktir, Baridir, Musavvirdir. Engüzel isimler onundur. Göklerde ve yerde ne varsa ona amadedir. O Azizdir, Hakimdir.
