Kırmızı renkli yazılar Latin alfabesi ile Kuran’ı Kerim; Mavi renkli yazılar Mealler; Siyah renkli yazılar Benim bu meallerden anladıklarım;
————————————————————————————————————————————–
Bu surede ne demek istendiğini anlamadım. Geleneksel anlayış, -iyiler cennete, kötüler cehenneme-. Bu kadar basit olduğunu düşünmüyoryum. Çok derin manalarının olduğunu düşünüyorum.
(Kuşatan) (Resmi Mushaf: 88 / İniş Sırası: 68)—
Bismillahirrahmanirrahim
1-Hel etâke hadîśu-lġâşiye(ti)
-Geldi mi sana her yanı ve herkesi kavrayıp kaplayan o felaketin haberi?
-(Her yanı kuşatacak olan) Kıyametin haberi sana geldi mi?
-Geldi mi sana Ğaşiye’nin / herşeyi her yandan sarıp kaplayacak olanın haberi!
Geldim sana Gaşiyenin haberi
2-Vucûhun yevme-iżin ḣâşi’a(tun)
-O gün yüzler eğilirler.
-O gün, öyle yüzler vardır ki, ‘zillet içinde aşağılanmıştır.’
-Yüzler vardır o gün zilletle öne eğilmiştir.
O gün yüzler öne düşüktür.
3-‘Âmiletun nâsibe(tun)
-Çalışıp çabalarlar, zahmete girip yorulurlar.
-Çalışmış, boşuna yorulmuştur.
-Çalışmış, boşa yorulmuştur.
O kadar emek boşa gitmiştir.
4-Teslâ nâran hâmiye(ten)
-Pek kızgın ateşe atılırlar
-Kızgın bir ateşe yollanırlar.
-Kızışmış bir ateşe dalarlar.
Kızgın bir ateşin içine girerler.
5-Tuskâ min ‘aynin âniye(tin)
-Pek ıssı bir suyla suvarılırlar
-Kaynar bir kaynaktan içirilirler.
-Ateşimsi bir kaynaktan sulanırlar.
Aldıkları da sıcak sıvıdır
6-Leyse lehum ta’âmun illâ min darî’(in)
-Onlara orada yemek olarak ancak zehirli diken var,
-Onlar için (zehirli olan) dari’ dikeninden başka bir yiyecek yoktur.
-Yırtıcı bir dikenden başka yemek yoktur onlar için.
Kaktüse benzeyen dikenden başka bir yiyecekleri yoktur.
7-Lâ yusminu velâ yuġnî min cû’(in)
-Ne besler ve ne doyurur, açlığı defeder.
-Ne doyurup-semirtir, ne açlıktan korur.
-Ne semirtir ne açlıktan kurtarır.
O ne doyurur ne de açlıktan kurtarır.
8-Vucûhun yevme-iżin nâ’ime(tun)
-O gün yüzler, sevinçlidir, neşeye dalar.
-O gün, öyle yüzler de vardır ki, nimette (engin bir mutluluk içinde)dirler.
-Yüzler de vardır o gün, nimetlerle mutlu.
O gün başarılı yüzler vardır, nimetlerle sevinçlidir.
9-Lisa’yihâ râdiye(tun)
-Çalıştıklarından hoşnut olurlar.
-Harcadığı-çabadan dolayı hoşnuttur.
-Emek ve gayreti yüzünden hoşnuttur.
Emekleri boşa gitmemiştir.
10-Fî cennetin ‘âliye(tin)
-Yüce cennettedirler.
-Yüksek bir cennettedir.
-Yüksek bir bahçededir;
Yüksek cennettelerdir..
11-Lâ tesme’u fîhâ lâġiye(ten)
-Orada boş söz duymazlar.
-Orda anlamsız bir söz işitmez.
-Hiçbir boş söz işitmez orada,
Orada boş şetyer konuşulmaz.
12-Fîhâ ‘aynun câriye(tun)
-Orada akan bir pınar var.
-Orda ‘durmaksızın akan’ bir kaynak vardır.
-Akıp duran bir pınar vardır orada,
Tükenmez bir pınar vardır orada
13-Fîhâ sururun merfû’a(tun)
-Orada yükseltilmiş tahtlar.
-Orda ‘yükseklerde kurulmuş, tahtlar da vardır;
-Yüksek sedirler vardır orada,
Yükseklere kurulmuş tahtlar var.
14-Ve ekvâbun mevdû’a(tun)
-Ve konmuş sağraklar.
-Konulmuş (içecek dolu) kaplar,
-Hizmete sunulmuş kadehler,
(Pınardan gelen) dolu kadehler, kaplar var.
15-Ve nemâriku masfûfe(tun)
-Ve sırasıra konmuş yastıklar.
-Dizi dizi yastıklar,
-Sıra sıra dizilmiş yastıklar,
Dizilmiş yastıklar.
16-Ve zerâbiyyu mebśûśe(tun)
-Yeryer yayılmış döşemeler.
-Ve serilmiş yaygılar.
-Serilmiş seçme döşekler.
Serilmiş yaygılar.
17-Efelâ yenzurûne ilâ-l-ibili keyfe ḣulikat
-Hala mı bakmazlar deveye, nasıl da yaratılmış?
-Bakmıyorlar mı o deveye; nasıl yaratıldı?
-Bakmıyorlar mı o deveye, nasıl yaratıldı!
Nasıl yaratıldı deve, bakmıyorsunuz. (Devenin nasıl yaratıldığına baksaydınız, ne demek istediğimi anlardınız)
18-Ve-ilâ-ssemâ-i keyfe rufi’at
-Ve göğe, nasıl da yüceltilmiş?
-Göğe, nasıl yükseltildi?
-Ve göğe ki, nasıl yükseltildi!
Ve göğe, nasıl yükseltildi. (yer çekimi ve uçucu gazlar)
19-Ve-ilâ-lcibâli keyfe nusibet
-Ve dağlara, nasıl da dikilmiş.
-Dağlara; nasıl oturtulup-kuruldu?
-Ve dağlara ki, nasıl dikildi!
Dağlar nasıl meydana gelmiş
20-Ve-ilâ-l-ardi keyfe sutihat
-Ve yeryüzüne, nasıl da yayılmış?
-Yere; nasıl yayılıp-döşendi?
-Ve yere, nasıl yayılıp döşendi!
Arz nasıl yayıldı döşendi
21-Feżekkir innemâ ente mużekkir(un)
-Artık korkut, öğüt ver, sen, ancak bir korkutucusun, bir öğütçü.
-Artık sen, öğüt verip-hatırlat. Sen, yalnızca bir öğüt verici-bir hatırlatıcısın.
-Artık uyar, düşündür. Çünkü sen bir uyarıcı / düşündürücüsün.
Öğüt ver. Sen öğüt verensin. (Söyle onlara, deve, gök, dağlar ve yer size bunlar birer örnek),
22-Leste ‘aleyhim bimusaytir(in)
-Onlara musallat olmuş biri değilsin.
-Onlara ‘zor ve baskı’ kullanacak değilsin.
-Üzerlerine musallat bir despot değilsin.
Tabii zorla yaptıramasın. Sen zorba değilsin.
23-İllâ men tevellâ ve kefer(a)
-Ancak kabul etmeyen ve kafir olana gelince.
-Ancak kim yüz çevirir ve inkâr ederse
-Tersine giden, nankörlük eden başka.
Öğüt’ünü dikkate almayanlara gelince
24-Feyu’ażżibuhu(A)llâhu-l’ażâbe-l-ekber(a)
-Artık onu Allah azaplandırır pek büyük bir azapla.
-Allah, onu en büyük azab ile azablandırır.
-Allah, böylesine en büyük azapla azap edecektir.
Sıcaklığı, yaşama elverişli olmayan yerlerde azap içinde kalırlar
25-İnne ileynâ iyâbehum
-Şüphe yok ki tapımızdır gelecekleri yer.
-Şüphesiz onların dönüşleri bizedir.
-Hiç kuşkusuz, onların dönüşleri bizedir.
Şüphesiz hepsi bize geleceklerdir.
26-Śumme inne ‘aleynâ hisâbehum
-Sonra da şüphe yok ki hesaplarını görmek, bize düşer.
-Sonra onları hesaba çekmek de elbette bize aittir.
-Bunun ardından hesapları da bizim elimizde olacaktır.
Ve öğütlerini dinlemedikleri için hesaplarını vereceklerdir.
