İçeriğe geç

Fürkan

Kırmızı renkli yazılar Latin alfabesi ile Kuran’ı Kerim; 

Mavi renkli yazılar değişik hocaların Mealler; 

Siyah renkli yazılar benim bu meallerden anladıklarım;

——————————————-

(Ayırıcı) (Resmi Mushaf: 25 / İniş Sırası: 42) ——

Bu sure, derin ve çalışılacak bilgilerden, ilim sahiplerinin derin idrak yeteneğinden bahsediyor.

Bismillahirrahmanirrahim

1-Tebârake-lleżî nezzele-lfurkâne ‘alâ ‘abdihi liyekûne lil’âlemîne neżîrâ(n)
-Ne yücedir şanı, Furkan’ı âlemleri korkutmak üzere kuluna indirenin
-Alemlere uyarıcı olsun diye, kuluna Furkan’ı indiren (Allah) ne yücedir
-Şanı yücedir o kudretin ki, hakla batılı ayıran o Furkan’ı, bütün alemler için bir uyarıcı olsun diye kuluna indirdi.

Öğrensinler diye hak ile batılı ayırma yeteneğini (melekesini) kuluna veren ne büyüktür.

2-Elleżî lehu mulku-ssemâvâti vel-ardi velem yetteiż veleden velem yekun lehu şerîkun fî-lmulki vealeka kulle şey-in fekadderahu takdîrâ(n)
-Öyle bir mabuttur ki onundur saltanatı ve tedbiri göklerin ve yeryüzünün ve hiçbir kimseyi evlat edinmez, saltanat ve tasarrufta ortağı yoktur ve her şeyi yaratmıştır da mukadderatı takdir etmiştir
-Göklerin ve yerin mülkü O’nundur; çocuk edinmemiştir. O’na mülkünde ortak yoktur, her şeyi yaratmış, ona bir düzen vermiş, belli bir ölçüyle takdir etmiştir
-Göklerin ve yerin mülk ve saltanatı yalnız O’nundur. Çocuk edinmemiştir O. Mülk ve saltanatında ortak yoktur O’na. Herşeyi yaratmış ve herşeye bir ölçü ve oluş tarzı takdir etmiştir.

Verdiğim Furkan melekesini kullanarak göklerin ve yerin tek sahibinin O olduğunu, mülkünde ortağı olmadığını, varisi olmadığını, yarattığı her şeye belli bir düzen vazife ve ömür verdiğini anlarsınız.

3-Vetteażû min dûnihi âliheten lâ yalukûne şey-en vehum yulekûne velâ yemlikûne li-enfusihim darran velâ nefan velâ yemlikûne mevten velâ hayâten velâ nuşûrâ(n)
-Onu bırakıp da o çeşit tanrılar kabul etmişlerdir ki onlar, hiçbir şey yaratamazlar ve kendileri yaratılmıştır zaten ve kendilerinden bile bir zararı defedemezler, kendilerine bile bir fayda veremezler, ne öldürmeye güçleri yeter, ne yaşatmaya, ne de ölüleri diriltip kabirden çıkarmaya
-O’nun dışında, hiç bir şeyi yaratmayan, üstelik kendileri yaratılmış olan, kendi nefislerine bile ne zarar, ne yarar sağlayamayan, öldürmeye, yaşatmaya ve yeniden diriltip-yaymaya güçleri yetmeyen bir takım ilahlar edindiler
-Böyleyken O’nun dışında bir takım ilahlar edindiler. Hiçbir şey yaratamaz bunlar. Kendileri yaratılmışlardır zaten… Kendi benlikleri için bile ne bir zarara güç yetirebilirler ne bir yarara. Ne bir ölüme güçleri yeter ne bir dirime ne de kabirden çıkarıp hesap sormaya.

Her şeyi O yaratmıştır. Bazı insanlar O’nun dışında başka ilah edindiler. O ilahlar kendi varlığına bile zarar veya fayda veremezler. Ne öldürmeye ne diriltmeye nede kabirden çıkartıp hesap sormaya güçleri yeter.

(Doğruyu yanlışı ayırma yeteneği (Furkan) ile bunları anlayacaksınız)

4-Vekâle-lleżîne keferû in hâżâ illâ ifkun-(i)fterâhu ve-e’ânehu ‘aleyhi kavmun âarûn(e)(s) fekad câû zulmen vezûrâ(n)
-Ve kafir olanlar, bu dediler, ancak kendi uydurması ve bu hususta ona bir topluluk da yardım etmiştir; gerçekten de zulmettiler onlar ve yalan söylediler
-İnkârcılar dediler ki: ‘Bu (Kur’an) olsa olsa ancak onun uydurduğu bir yalandır, kendisi düzüp uydurmuş ve ona bir başka topluluk da yardımda bulunmuştur.’ Böylelikle onlar, hiç şüphesiz haksızlık ve iftira ile geldiler
-Küfre batanlar dediler ki: “Bu, onun uydurduğu bir düzmeceden başka şey değildir. Ve bu düzmecede ona, başka bir topluluk da yardım etmiştir.” Ant olsun ki, bunu söyleyenler bir zulüm, günah ve iftira sergilemişlerdir.

Doğruyu yanlışı ayırma yeteneği (Furkan’ı) olmayanlar bu bilgileri başkalarından öğreniyor derler. Uydurma ve düzmece derler. Bu şekilde düşünenler sadece ona iftira atıp günaha giriyorlar.

5-Ve kâlû esâtîru-l-evvelîne-ktetebehâ fehiye tumlâ ‘aleyhi bukraten ve asîlâ(n)
-Ve bunlar, evvelce gelip geçmiş olanlara dair masallar, onları başkasına yazdırıyor, sabah akşam ona okunup duruyor dediler
-Ve dediler ki: ‘Bu, geçmişlerin uydurduğu masallardır, bir başkasına yazdırmış olup kendisine sabah akşam okunmaktadır
-Dediler ki: “Öncekilerin masallarıdır bu. Birilerine yazdırdı onu. O ona sabah-akşam birileri tarafından yazdırılıyor.”

Biz bu hikâyeleri çok duyduk, eskiden beri söylenir durur. Buna da birileri yazdırıyor ve bize yutturmaya çalışıyor derler.

6-Kul enzelehu-lleżî ya’lemu-ssirra fî-ssemâvâti vel-ard(i)(c) innehu kâne ġafûran rahîmâ(n)

-De ki: Onu, göklerde ve yeryüzünde gizli olanları bilen indirdi; şüphe yok ki o, suçları örter, rahimdir
-De ki: ‘Onu, göklerde ve yerde gizli olanı bilen (Allah) indirmiştir. Doğrusu O, çok bağışlayandır, çok esirgeyendir
-Şöyle söyle: “Onu göklerde ve yerdeki sırrı bilen indirmiştir. Kuşkusuz O, Gafur’dur, Rahim’dir.”

De ki, onu birileri değil, gökte ve yerde görünen ve görünmeyen her şeyi bilen, sizlere de çok merhametli olan, bakıcınız, koruyucunuz tarafından indirilmiştir.

7-Ve kâlû mâli hâżâ-rrasûli ye/kulu-tta’âme veyemşî fî-l-esvâki() levlâ unzile ileyhi melekun feyekûne meahu neżîrâ(n)
-Ve bu ne çeşit peygamber dediler, yemek yiyor, sokaklarda geziyor; ona bir melek indirilseydi de yanında bir korkutucu olsaydı ya;
-Dediler ki: ‘Bu elçiye ne oluyor ki, yemek yemekte ve pazarlarda dolaşmaktadır? Ona, kendisiyle birlikte uyarıcı olacak bir melek indirilmesi gerekmez miydi
-Şunu da söylemişlerdir: “Ne biçim resuldür bu; yemek yiyor, sokaklarda yürüyor. Üzerine bir melek indirilmeli, beraberinde özel bir uyarıcı olmalı değil miydi?”

Birde iyi ama bu nasıl bir resul, bizim gibi bir insan. Yemek yiyor, dolaşıyor. Yanında koruyucu bir melek olsaydı daha iyi değil miydi diyorlar.

8-Ev yulkâ ileyhi kenzun ev tekûnu lehu cennetun ye/kulu minhâ(c) vekâle-zzâlimûne in tettebi’ûne illâ raculen meshûrâ(n)
-Yahut ona bir define verilmeliydi, yahut da bir bahçesi olmalıydı da orada biten şeyleri yemeliydi ve zalimler, siz dediler, ancak büyülenmiş bir adama uyuyorsunuz.
-‘Ya da kendisine bir hazinenin bırakılması veya (ürünlerinden) yemekte olduğu bir bahçesi olması (gerekmez miydi)?’ Zulmedenler dedi ki: ‘Siz olsa olsa, ancak büyülenmiş bir adama uyuyorsunuz
-Yahut ona bir hazine gönderilmeli, yahut ürününden yediği bir bahçesi olmalı değil miydi?”

Yine o zalimler dediler ki, ona gökten bir hazine indirilmeliydi veya ürününden yediği bir bahçesi olmalıydı. Siz sadece mecnun gibi büyülenmiş bir adama uyuyorsunuz.

Üstün bir ilmi olmalıydı veya ilmi ile yaptığı ürünleri, icatları olmalıydı,

9-Unzur keyfe darabû leke-l-emśâle fedallû felâ yestatî’ûne sebîlâ(n)
-Bak da gör, senin için ne çeşit örnekler getirdi onlar da saptılar doğru yoldan ve artık gerçeğe varmak için hiçbir yol bulamaz onlar
-Bir bak; senin için nasıl örnekler verdiler de böylece saptılar. Artık onlar hiç bir yol bulamazlar
-Bak da gör! Nasıl da örnekler sunuyorlar sana. Sapıttılar, artık bir daha yol bulamazlar.

Bak seni kabul etmemek için neler söylüyorlar. Bu kafa ile giderlerse medeniyette, ilimde ilerleyemezler, devamlı geri kalırlar.

10-Tebârake-lleżî in şâe ce’ale leke ayran min żâlike cennâtin tecrî min tahtihâ-l-enhâru veyecal leke kusûrâ(n)
-Ne yücedir şanı ki dilerse bunlardan daha da hayırlı cennetler verir sana, kıyılarından ırmaklar akar ve köşkler kurar senin için
-Dilediği takdirde, sana bundan daha hayırlısı olarak altından ırmaklar akan cennetler veren ve senin için köşkler kılan (Allah) ne yücedir
-Şanı yücedir o kudretin ki, dilerse sana ondan daha hayırlısını, altından nehirler akan bahçeleri verir ve senin için köşkler de yapar.

Allah isterse sana, onların dediklerinden daha güzellerini verir. Bütün yıldızlar, altından nehir gibi akarlar, Allah oralarda sana saray gibi köşkler, yurtlar kurar.

11-Bel keżżebû bi-ssâ’a(ti)(s) vea’tednâ limen keżżebe bi-ssâ’ati se’îrâ(n)
-Hatta onlar, kıyameti de yalanladılar ve biz, kıyameti yalanlayana, alevalev yanan ateşi hazırladık
-Hayır, onlar kıyamet-saatini yalanladılar; biz kıyamet saatini yalan sayanlara çılgınca yanan bir ateş hazırladık
-İş onların söyledikleri gibi değil. Onlar o kıyamet saatini yalanladılar. Ve biz, kıyamet saatini yalanlayanlara alevli bir ateş hazırlamışızdır.

Onlar evrenin, kâinatın sonu olduğuna da inanmazlar. Hâlbuki bilseler, kıyameti yalanladıkları ve hazırlıklı olmadıkları için alevli ateşe yakalanacaklardır.

12-İżâ raet-hum min mekânin ba’îdin semi’û lehâ teġayyuzan vezefîrâ(n)
-Ateş, onları ta uzaktan gördü mü duyacak onlar, ateşin şiddetli kızgınlığını ve harılharıl yanarken çıkardığı sesi.
-(Ateş,) Onları uzak bir yerden gördüğünde, onun gazablı öfkesini ve uğultusunu işitirler.
-O, onları uzak bir yerden gördüğünde, onlar onun kaynayan öfkesini ve uğultusunu işitirler.

O alevli ateş (karadeliği yüksek teknolojik teleskoplarla) görüldüğünde, etraftaki gök cisimlerini nasıl içine çektiğini ve nükleer reaksiyonlarla patladığını duyacaklar.

13-Ve-iżâ ulkû minhâ mekânen dayyikan mukarranîne de’av hunâlike śubûrâ(n)
-Elleri, boyunlarına zincirlerle bağlanarak ateşin dar bir yerine atıldıkları zaman da helak olduk, bittik diye bağrışacaklar
-Elleri boyunlarına bağlı olarak, sıkışık bir yerine atıldıkları zaman, orada yok oluşu isteyip-çağırırlar
-Elleri boyunlarına bağlı olarak onun dar bir yerine atıldıklarında, orada haykırırlar: “Neredesin ey ölüm!”

Çekimden kaçamayıp çaresizlik içinde merkeze doğru gittiklerinde ak delikten çıkamadıklarını görünce eyvah şimdi yandık mahvolduk diyecekler.

14-Lâ ted’û-lyevme śubûran vâhiden ved’û śubûran keśîrâ(n)
-Bugün, bittik, helak olduk diye bir kere bağırmayın, birçok kere bağırın bittik, helak olduk diye.
-Bugün bir yok oluşu çağırmayın, birçok (kere) yok oluşu isteyip-çağırın
-Bugün bir ölüm çağırmayın, birçok ölümü davet edin.

İstediğiniz kadar yok olmayı isteyin yol olamayacaksınız.

15-Kul eżâlike ayrun em cennetu-luldi-lletî vuide-lmuttekûn(e)(c) kânet lehum cezâen ve masîrâ(n)
-De ki: Bu mu daha hayırlıdır, yoksa çekinenlere vaadedilen ebedilik cenneti mi? Bu, onlara bir mükafattır ve dönüp varacakları yer.
-De ki: ‘Bu mu daha hayırlı, yoksa takva sahiplerine va’dedilen ebedi cennet mi? Ki onlar için bir mükafaat ve son duraktır
-De ki: “Bu mu daha iyi, yoksa korunanlara vaat edilen o sonsuzluk cenneti mi? O cennet de bu korunanların ödülü ve dönüş yeridir.”

Deki, Böylemi olmak istersiniz yoksa kurtulup sonsuz hayata geçerek orda mutlu olmak mı isterdiniz. Takvalı olsaydınız kurtulurdunuz.

16-Lehum fîhâ mâ yeşâûne âlidîn(e)(c) kâne alâ rabbike vaden mes-ûlâ(n)
-Diledikleri gibi ebedilik, onlarındır orada; bu, yerine getirilmesi istenen ve getirilecek olan bir vaadidir Rabbinin
-‘İçinde ebedi kalıcılar olarak, orada her istedikleri onlarındır; bu, Rabbinin üzerine aldığı, istenen bir vaaddir
-Onlar için orada, diledikleri herşey sürekli vardır. Bu, Rabbin üzerinde sorumluluğu üstlenilen bir vaattir.

Orada diledikleri her şey vardır. Bu, Allah’ın takva sahipleri için verdiği sözdür.

(Cennette dilemek olduğuna göre orada da ilerleme, tekâmül, gayret var demektir)

17-Veyevme yahşuruhum vemâ ya’budûne min dûni(A)llâhi feyekûlu eentum adleltum ‘ibâdî hâulâ-i em hum dallû-ssebîl(e)
-O gün, onları da, Allah’tan başka kulluk ettiklerini de toplayacak da siz misiniz diyecek, kullarımı doğru yoldan saptıranlar, yoksa onlar mı doğru yoldan sapıttılar
-Onları ve Allah’tan başka taptıklarını bir araya getirip toplayacağı ve: ‘Şu kullarımı siz mi saptırdınız, yoksa kendileri mi yoldan saptılar?” diyeceği gün
-Onları ve Allah dışındaki taptıklarını haşredeceği gün şöyle sorar: “Şu kullarımı siz mi saptırdınız yoksa onlar mı yoldan çıktılar?”

İnanmayanlar, yoldan çıkanlar ve örnek aldıkları da hep aynı çaresizlikte birbirlerini suçlarlar.

18-Kâlû subhâneke mâ kâne yenbeġî lenâ en netteiże min dûnike min evliyâe velâkin mettatehum veâbâehum hattâ nesûżżikra vekânû kavmen bûrâ(n)
-Diyecekler ki: Tenzih ederiz seni, senden başka dost ve yardımcı kabul etmek bize yaraşmaz; fakat sen, onları da, atalarını da nimetler vererek yaşattın, sonunda seni anmayı unuttular ve helake müstahak bir topluluk oldular
-Derler ki: ‘Sen yücesin; senin dışında başka veliler edinmemiz bize yakışmaz, ancak onlara ve atalarına meta verip yararlandırdın, öyle ki (senin) zikri(ni) unuttular ve böylece yıkıma uğrayan bir kavim oldular
-Derler ki: “Tespih ederiz seni, seni bırakıp da başka dostlar edinmek bize yaraşmazdı. Ama sen onları ve atalarını öylesine nimetlendirdin ki, Zikir’i unuttular ve helake giden bir topluluk oldular.”

Onların kültürlerini örnek alanlar, biz inançlı insanlardık ama onlar çok zengin ve çok medeni olduklarından biz onları örnek aldık derler. Ataları gerçeği daha iyi biliyor zannettik derler.

19-Fekad keżżebûkum bimâ tekûlûne femâ testatî’ûne sarfen velâ nasrâ(an)(c) vemen yazlim minkum nużikhu ‘ażâben kebîrâ(n)
-Gerçekten de söylediklerinizi reddedip yalanlar sizi ve sizden ne azabı gidermeye güçleri yeter, ne size yardıma kudretleri var. Ve sizden kim zulmederse ona. büyük bir azap tattırırız
-‘İşte (ilahlarınız) söylediklerinizi yalanladılar; bundan böyle (azabı) ne geri çevirmeye gücünüz yetebilir, ne de bir yardıma. Sizden kim zulmederse, ona büyük bir azab taddırırız
-İşte haklarında söz söyledikleriniz de sizi yalanladılar. Artık ne azabı savabilirsiniz ne de yardımcı olabilirsiniz.
Zulmedenlerinize zorlu bir azap tattıracağız.

Örnek aldıkları, kimse kimsenin günahını yüklenemez derler. Siz şimdi kendi akılsızlığının cezasını çekeceksiniz.

20-Vemâ erselnâ kableke mine-lmurselîne illâ innehum leye/kulûne-tta’âme veyemşûne fî-l-esvâk(i)(k) vece’alnâ ba’dakum liba’din fitneten etasbirûn(e)(k) vekâne rabbuke basîrâ(n)
-Senden önce de peygamberlerden hiçbirini yollamadık ki onlar, yemek yememiş, sokaklarda gezmemiş olsunlar ve biz, sizin bir kısmınızı, bir kısmınızla denedik, bakalım dayanacak mısınız? Ve Rabbin, her şeyi görür
-Senden önce gönderdiklerimizden, gerçekten yemek yiyen ve pazarlarda gezen (elçi)lerden başkasını göndermiş değiliz. Biz, kiminizi kimi için deneme (fitne konusu) yaptık. Sabredecek misiniz? Senin Rabbin görendir
-Senden önce gönderdiğimiz peygamberler de mutlaka yemek yiyorlar, sokaklarda yürüyorlardı. Biz sizi birbiriniz için imtihan aracı yaptık. Rabbin her şeyi görmektedir.

Gönderdiğimiz bütün Resuller sizler gibi insanlardı. İnanmayanlar daha varlıklı ve medeni oldu diye hemen onların yaşayış tarzlarını ve inançlarını seçtiniz. Hâlbuki bu bir test idi sizin için.

21-Vekâle-lleżîne lâ yercûne likâenâ levlâ unzile ‘aleynâ-lmelâ-iketu ev nerâ rabbenâ(k) lekadi-stekberû fî enfusihim ve’atev ‘utuvven kebîrâ(n)
-Bize ulaşacaklarını ummayanlar, bize melekler inmeliydi, yahut da Rabbimizi görmeliydik dediler. Andolsun ki onlar, kendi kendilerine ululanmadalar ve büyük bir azgınlığa ve inada düşmedeler
-Bize kavuşmayı ummayanlar, dediler ki: ‘Bize meleklerin indirilmesi ya da Rabbimizi görmemiz gerekmez miydi?’ Andolsun, onlar kendi nefislerinde büyüklüğe kapıldılar ve büyük bir azgınlıkla baş kaldırdılar
-Bize kavuşmayı ummayanlar dediler ki: “Üstümüze melekler inse, yahut Rabbimizi görsek olmaz mı?” Yemin olsun ki, kendi benliklerinde büyüklük kuruntusuna düştüler ve korkunç bir biçimde azdılar.

Onlar, insan yerine melek istiyoruz veya rabbin kendisi gelseydi diye de büyüklük taslıyorlardı. Böyle diyenler azgın olanlardır.

22-Yevme yeravne-lmelâ-ikete lâ buşrâ yevme-iżin lilmucrimîne veyekûlûne hicran mahcûrâ(n)
-Melekleri görecekleri gün, mücrimlere hiçbir müjde yok ve melekler, müjde sözü bile mücrimlere haram diyecekler.
-Melekleri görecekleri gün, suçlu-günahkarlara bir müjde yoktur. Ve o gün (melekler onlara) derler ki: ‘(Size sevinçli haber) Yasaktır, yasak
-Melekleri görecekleri günde, o günahkarlara hiçbir müjde yoktur. Şöyle diyecekler: “Yasaktır, yasaklanmıştır!”

Allah’ın fizik kanunlarını (meleklerini) orada görecekleri gün o kanunlara karşı önlem almadıklarını anlayacaklar.

23-Vekadimnâ ilâ mâ ‘amilû min ‘amelin fece’alnâhu hebâen menśûrâ(n)
-Ne yaptılarsa hepsini ele aldık da zerreler haline getirip dağıttık.
-Yaptıkları her işin önüne geçtik, böylece onu savurulmuş toz zerreleri kılıverdik
-Yaptıkları her işin önüne geçmiş, onu un-ufak hale getirip silmişizdir.

Onların faydalı diye yaptıkları saçma işlerin hepsinin boş olduğu görüp anlayacaklar.

24-Ashâbu-lcenneti yevme-iżin ayrun mustekarran veahsenu mekîlâ(n)
-Cennet ehli, o gün, en hayırlı bir yurttadır, en güzel bir dinlenme yerinde
-O gün, cennet halkının kalacakları yer daha hayırlı, dinlenecekleri yer çok daha güzeldir
-O gün, konakladıkları yer çok hayırlı, dinlenip eğlendikleri yer çok güzel olanlar, cennet halkıdır.

Bak, Kuranda geçen oranın fizik kanunlarını dikkate alanlar o güzel yerlere geçeceklerdir.

25-Veyevme teşakkaku-ssemâu bilġamâmi venuzzile-lmelâ-iketu tenzîlâ(n)
-Ve o gün, gök yarılıp beyaz bir bulutla örtülecek ve melekler, boyuna indirilecek
-Göğün bulutlarla parçalanacağı ve meleklerin bir indirilme ile indirileceği gün
-Gün olur, gök, bulutlarla yarılır ve melekler ardarda indirilir.

Biraz sonra Akdelik üfürülecek, bulut gibi yarılacak ve açılan yeni alemde Allah’ın oraya ait kanunları, kuvvetleri işler olacak.

26-Elmulku yevme-iżin(i)-lhakku lirrahmân(i)(c) vekâne yevmen ‘alâ-lkâfirîne ‘asîrâ(n)
-O gün, saltanat ve tasarruf, gerçekten de rahmanındır ve kafirlere, çok güç bir gündür o.
-İşte o gün, gerçek mülk, Rahman (olan Allah)ındır. İnkâr edenler için oldukça zorlu bir gündür.
-O gün gerçek mülk ve yönetim Rahman’ındır. Ve o, kafirler için çok zorlu bir gündür.

O gün alemlerin sahibi, rahman sıfatı ile her şeyi planladığı gibi yapacak ve yönetecek fakat kafirler için zorlu bir gün olacak.

27-Veyevme ye’addu-zzâlimu ‘alâ yedeyhi yekûlu yâ leytenî-tteażtu mea-rrasûli sebîlâ(n)
-O gün zalim, ellerini ısırıp duracak da ne olurdu diyecek, ben de Peygamberle aynı yolu tutsaydım
-O gün, zulmeden, ellerini (hınçla) ısırarak (şöyle) der: ‘Ah keşke, elçiyle birlikte bir yol edinmiş olsaydım
-O gün zalim, ellerini ısırarak diyecek ki: “Ne olurdu, resulle birlikte bir yol tutsaydım!”

İlim adamlarının (resullerin) dediği gibi keşke bende onları dinleyip onlarla beraber olsaydım diyecekler.

28-Yâ veyletâ leytenî lem etteiż fulânen alîlâ(n)
-Yazıklar olsun bana, ne olurdu filanı dost edinmeseydim
-Vah yazıklar bana, ne olurdu da filanı dost edinmeseydim
-Ah, ne olurdu, falancayı dost edinmeseydim!”

Zengin ve medeni gördüğüm, dünyada varlıklı yaşayan, kültürlerini benimsediğim bu millete uymasaydım keşke derler.

29-Lekad edallenî ‘ani-żżikri ba’de iż câenî(k) vekâne-şşeytânu lil-insâni ażûlâ(n)
-Andolsun beni Kur’an’dan saptıran, hem de bana tebliğ edildikten sonra saptıran odur; ve Şeytan, insanı yardımcısız, horhakir bir halde bırakıverir
-Çünkü o, gerçekten bana geldikten sonra beni zikirden (Kur’an’dan) saptırmış oldu. -Şeytan da insanı ‘yapayalnız ve yardımsız’ bırakandır
-Zikir bana geldikten sonra, o saptırdı beni ondan. Şeytan, insan için bir rezil edicidir.”

Bizdeki bilim adamları (resuller) bize söylemişti ama onu dinlemedik. Bu kâfirlere uyduk. Rezil olduk derler.

30-Vekâle-rrasûlu yâ rabbi inne kavmî-tteażû hâżâ-lkur-âne mehcûrâ(n)
-Ve Peygamber, ya Rabbi dedi, bu kavmim, şu Kur’an’ı ihmal etti, terkedilmiş bir hale getirdi
-Ve elçi dedi ki: ‘Rabbim gerçekten benim kavmim, bu Kur’an’ı terkedilmiş (bir kitap) olarak bıraktılar
-Resul de şöyle der: “Ey Rabbim, benim toplumum, bu Kur’an’ı terk edilmiş / dışlanmış halde tuttular.”

İlim adamı (resul) ey rabbim dedi. Bunlar beni dinlemediler. Kitabımı okumadılar. Tehlikeyi bildirdim, dikkate almadılar.

31-Vekeżâlike ce’alnâ likulli nebiyyin ‘aduvven mine-lmucrimîn(e)(k) vekefâ birabbike hâdiyen venasîrâ(n)
-Ve biz böylece her peygambere, mücrimlerden düşmanlar halkettik ve doğru yolu göstermek için de Rabbin yeter sana, yardım etmek için de
-İşte böyle; biz, her peygambere suçlu-günahkarlardan bir düşman kıldık. Yol gösterici ve yardımcı olarak Rabbin yeter
-Biz böylece her peygambere, günahkarlardan bir düşman musallat ettik. Kılavuz ve yardımcı olarak Rabbin yeter.

Biz her nebinin karşısına muhalif düşmanlar çıkarırız. Sen onlara aldırma, sana Rabbin yeter. Sen çalışmana devam et.

32-Vekâle-lleżîne keferû levlâ nuzzile ‘aleyhi-lkur-ânu cumleten vâhide(ten)(c) keżâlike linuśebbite bihi fu-âdeke ve rattelnâhu tertîlâ(n)
-İnkârcılar dediler ki: ‘Kur’an ona tek bir defada, toplu olarak indirilmeli değil miydi?’ Biz onunla kalbini sağlamlaştırıp-pekiştirmek için böylece (ayet ayet indirdik) ve onu ‘belli bir okuma düzeniyle (tertil üzere) düzene koyup’ okuduk
-Kafir olanlar, ona Kur’an dediler, birden ve toplu olarak indirilseydi ya. Biz, onu, gönlüne iyice yerleştirmen için böyle indirdik ve onu ayet ayet ayırdık, birbiri ardınca indirdik
-İnkar edenler dediler ki: “Kur’an ona toptan, bir kerede indirilseydi ya!” Biz böyle yaptık ki, onunla senin kalbini dayanıklı kılalım. Biz onu parça parça / ayet ayet okuduk.

Kâfirler derler ki, bu bilgilerin hepsi niye toptan indirilmedi. Biz onu parça parça indirdik ki sen onu özümseyerek öğrenesin ve unutmayasın diye.

(İlave veya eksiltme olamayacağına ve iniş sırasına göre çalışmanın yapılmasına işaret)

33-Velâ ye/tûneke bimeśelin illâ ci/nâke bilhakki veahsene tefsîrâ(n)
-Onlar, sana bir örnek getirdiler mi biz, gerçek olarak ve daha da güzel bir açıklıkla bir örnek veririz sana
-Onların sana getirdikleri hiç bir örnek yoktur ki, biz (ona karşı) sana hakkı ve en güzel açıklama tarzını getirmiş olmayalım
-Onlar sana bir mesel getirdikçe, biz sana hakkı ve en güzel yorumu getiririz.

Herhangi bir sorun çıkınca o sorunun en güzel cevabı muhakkak bu kitapta yazılıdır.

(Yeni bir bilim bulununca onun bu kitapta işareti olduğunu görürsün)

34-Elleżîne yuhşerûne ‘alâ vucûhihim ilâ cehenneme ulâ-ike şerrun mekânen ve edallu sebîlâ(n)
-Yüzüstü sürünerek cehennemde haşredilenlerin yerleri de en kötü yerdir, yolları da en sapık yol.
-O yüzükoyun cehenneme doğru sürülüp-toplanacak olanlar; işte onlar, yer bakımından çok kötü, yol bakımından sapmış olanlardır
-O yüzleri üstü cehenneme sevk edilecek olanlar, mekan bakımından en şerli, yol bakımından en sapık kişilerdir.

İşte seni dinlemeyenler sürünecekler ve pişmanlık içinde olacaklar ki bu onlar için en hazin durumdur.

35-Velekad âteynâ mûsâ-lkitâbe vece’alnâ me’ahu eâhu hârûne vezîrâ(n)
-Andolsun ki biz Musa’ya kitap verdik ve kardeşi Harun’u, ona vezir ettik
-Andolsun, biz Musa’ya kitabı verdik ve onunla birlikte kardeşi Harun’u yardımcı kıldık
-Andolsun ki, biz Musa’ya Kitap’ı verdik. Kardeşi Harun’u da onun yanında vezir yaptık.

Bak Musa’ya Kitap verdik kardeşi Harun’u da ona yardımcı yaptık.

36-Fekulnâ-żhebâ ilâ-lkavmi-lleżîne keżżebû bi-âyâtinâ fedemmernâhum tedmîrâ(n)
-Derken delillerimizi yalanlayan topluluğa gidin dedik, sonucu, onları tamamıyla helak ettik
-Böylece onlara: ‘Ayetlerimizi yalanlayan kavme gidin’ dedik; sonunda onları (Firavun ve çevresini) kökünden darmadağın ettik
-Ardından şöyle dedik: “Ayetlerimizi yalanlayan topluluğa gidin.” Biraz sonra da o topluluğu yerle bir ettik.

O kavim Musa ile Harun’u dinlemeyince onlarda helak oldu.

37-Vekavme nûhin lemmâ keżżebû-rrusule aġraknâhum vece’alnâhum linnâsi âye(ten)(s) vea’tednâ lizzâlimîne ‘ażâben elîmâ(n)
-Nuh kavmini de, peygamberleri yalanladıkları zaman, sulara boğduk ve insanlara ibret olacak bir hale getirdik ve zalimlere, elemli bir azap hazırladık.
-Nuh’un kavmi de, elçileri yalanlandıklarında onları suda boğduk ve insanlar için bir ayet kıldık. Biz zulmedenlere acıklı bir azab hazırladık
-Ve Nuh kavmi… Resulleri yalanladıklarında hepsini boğup, insanlara bir ibret yaptık. Zalimler için acıklı bir azap hazırladık.

Nuh kavmi de Nuh’un bilgilerini, ilmi uyarılarını yalanladılar. Onlarda suda boğuldu. Gidin bakın oralara, araştırmalarınızı yapın, ibret alın.

38-Ve ’âden ve śemûde ve ashâbe-rrassi vekurûnen beyne żâlike keśîrâ(n)
-Âd’ı da helak ettik, Semud’u da, Ress ashabını da ve bunların arasında daha birçok soyları da
-Ad’ı, Semud’u, Ress halkını ve bunlar arasında birçok nesilleri (yok ettik).
-Ad’ı, Semud’u, Res halkını ve bunlar arasında birçok nesilleri yere batırdık.

Söz dinlemeyenler hep böyle helak olur. Ad, Semud, Ress ve diğerleri gibi.

39-Vekullen darabnâ lehu-l-emśâl(e)(s) vekullen tebbernâ tetbîrâ(n)
-Biz (onlardan) her birine örnekler verdik ve her birini darmadağın edip mahvettik
-Hepsine de örnekler getirdik, hepsini de kırıp geçirdik
-Bunların her birine türlü türlü örnekler verdik. Ve bunların hepsini perişan edip batırdık.

Onların her birine misaller ile olacakları söyledik. Ama ders almadılar ve helak oldular.

40-Velekad etev ‘alâ-lkaryeti-lletî umtirat metara-ssev-/(i)(c) efelem yekûnû yeravnehâ(c) bel kânû lâ yercûne nuşûrâ(n)
-Andolsun ki onlar, uğramışlardır kötü bir yağmur yağdırılan o şehre, onu olsun görmüyorlar mı? Görüyorlar, fakat onlar, ölümden sonra dirileceklerini ummuyorlar
-Andolsun, onlar, üstüne felaket yağmuru yağdırılmış bulunan o ülkeye uğramışlardır; yine de onu görmüyorlar mıydı? Hayır, onlar dirilmeyi ummuyorlardı
-Yemin olsun, onlar o kötülük yağmuruna tutulan kente vardılar. Peki onu görmüyorlar mıydı? Hayır, onlar dirilip hesap vermeyi ummuyorlardı.

Bilenlerin ikazlarına aldırmayan şehirlere gelmiş olan felaketlerin kalıntılarını görüp hala ders almıyorlar. Tekrar dirileceklerine inanmadıkları için sadece hayatlarını yaşıyorlar.

41-Ve-iżâ raevke in yetteiżûneke illâ huzuven ehâżâ-lleżî be’aśa(A)llâhu rasûlâ(n)
-Seni, gördükleri zaman da Allah bunu mu peygamber olarak gönderdi diye alaya alıyorlar
-Seni gördükleri zaman, seni yalnızca alay konusu edinmektedirler: ‘Allah’ın, elçi olarak gönderdiği bu mu
-Seni gördüklerinde, şu şekilde alaya almaktan başka şey yapmazlar: “Allah’ın resul olarak gönderdiği şu mu?”

Yaşadıkları rezil hayatı (kültürlerini) değiştirmek istemediklerinden, seni ve senin bildiklerini ve söylediklerini alaya alıyorlar.

42-İn kâde leyudillunâ ‘an âlihetinâ levlâ en sabernâ ‘aleyhâ(c) vesevfe ya’lemûne hîne yeravne-l’ażâbe men edallu sebîlâ(n)
-Kulluklarında sebat etmeseydik neredeyse bizi de mabutlarımızdan saptıracaktı derler ve yakında, azabı gördüler mi, bilecekler onlar, kimin yolu, daha yabanda.
-Eğer onlara karşı kararlılık göstermeseydik, neredeyse bizi ilahlarımızdan saptıracaktı.’ Azabı görecekleri zaman, kim yol bakımından daha sapıkmış, öğreneceklerdir
-Eğer biz kendilerine bağlılıkta sabırlı olmasaydık, bu bizi ilahlarımızdan saptıracaktı.” Azabı gördüklerinde, yolca kimin daha sapık olduğunu bilecekler.

Kültürümüze sıkı sıkı sarılmasaydık bizim hayatımızı değiştirecekti diyorlar. Sonunda kendi sapıklıklarını anlayacaklar.

43-Eraeyte meni-tteaże ilâhehu hevâhu efeente tekûnu aleyhi vekîlâ(n
-Gördün mü dileğini mabut yapanı? Sen mi koruyucu olacaksın ona
-Kendi istek ve tutkularını (hevasını) ilah edineni gördün mü? Şimdi ona karşı sen mi vekil olacaksın
-İğreti arzusunu ilah edinen kişiyi gördün mü? Şimdi ona sen mi vekil olacaksın?

Adamlar kendi egolarını ilah yapmışlar. Sen mi onları değiştireceksin.

44-Em tahsebu enne ekśerahum yesme’ûne ev ya’kilûn(e)(c) in hum illâ kel-en’âm(i)(s) bel hum edallu sebîlâ(n)
-Yoksa çokları dinlerler ve akıllarını başlarına alırlar mı sanıyorsun? Onlar, ancak hayvanlara benzerler, hatta yol yordam bakımından hayvandan da sapıktır onlar.
-Yoksa sen, onların çoğunu (söz) işitir ya da aklını kullanır mı sayıyorsun? Onlar, ancak hayvanlar gibidirler; hayır yol bakımından daha şaşkın (ve aşağı) dırlar.
-Yoksa sen bunların çoğunun işittiğini, akledip düşündüğünü mü sanıyorsun! Onlar hayvanlar gibidirler, hatta yolca, hayvanlardan da şaşkındırlar.

Egolarına taparlar, hiç kimseyi dinlemez ve ilmi çalışmalar yapmazlar, hayvan gibidirler

45-Elem tera ilâ rabbike keyfe medde-zzille velev şâe lece’alehu sâkinen śümme ce’alnâ-şşemse ‘aleyhi delîlâ(n)
-Rabbinin işini görmedin mi? Nasıl da gölgeyi uzattı, dileseydi onu sakin eder, uzatıp kısaltmazdı; elbette, sonra güneşi, delil ettik gölgeye
-Rabbini görmedin mi, gölgeyi nasıl uzatıvermiştir? Eğer dilemiş olsaydı onu durgun kılardı. Sonra biz güneşi ona bir delil kılmışızdır
-Görmedin mi Rabbini, nasıl uzatmıştır gölgeyi. Eğer dileseydi, onu elbette hareketsiz kılardı. Sonra nasıl güneşi ona delil yapmışız!

Gölgedeki bilgileri görmüyor musun? O senenin her günü, her saati yer değişerek uzar, kısalır. Güneşin dünyaya göre her gün nerede olduğunun bir delilidir. Dünyanın ne kadar meyilli döndüğünü gösterir. Güneşin yörüngesinin delilidir, hızının delilidir.

(Sen nasıl hala bu kadar ilme kayıtsız kalırsın)

46-Śumme kabednâhu ileynâ kabdan yesîrâ(n)
-Sonra da onu yavaşyavaş, gizlice kendimize çekip aldık
-Sonra da onu tutup kendimize ağır ağır çekmişizdir
-Sonra nasıl tutup onu ağır ağır kendimize çekmişiz.

Sonra kendi dibine gelir yok olur. Her günde her saatte, her ayda gölgeyi çizersen, onun her anı sana dünyanın ve güneşin dönüş ve yörünge hızını hesaplatır.

47-Vehuve-lleżî ce’ale lekumu-lleyle libâsen ve-nnevme subâten vece’ale-nnehâra nuşûrâ(n)
-Ve öyle bir mabuttur o ki geceyi bir libas olarak yarattı size, uykuyu, bir dinlenme zamanı olarak ve gündüzü de, adeta yeni bir hayat olarak halketti
-o, geceyi sizin için bir elbise, uykuyu bir dinlenme ve gündüzü de yayılıp-çalışma (zamanı) kılandır.
-O’dur sizin için geceyi elbise, uykuyu dinlence yapan. Gündüzü, dağılıp yayılma zamanını yapan da O’dur.

Gece ışığın ziyası, yansıması çekilince her şey siyah bir elbise giymiş gibi olur. Her şey dinlenir. Gündüz ışık gelince her şey canlanmaya başlar.

48-Vehuve-lleżî ersele-rriyâha buşran beyne yedey rahmetih(i)(c) veenzelnâ mine-ssemâ-i mâen tahûrâ(n)
-Ve öyle bir mabuttur o ki rahmetinden önce bir müjde olarak rüzgarları göndermiştir ve biz, gökten tertemiz bir su olan yağmuru yağdırmadayız
-Ve rahmetinin önünde rüzgarları müjdeciler olarak gönderen O’dur. Biz, gökten tertemiz su indirdik
-O gönderdi rüzgarı bir müjde olarak rahmetinin önünden. Biz indirdik gökten tertemiz bir su,

Yağmurun yağması için önce rüzgarla bulutları müjde olarak gönderen o dur.

(Rahmetinden önce, neticeden önce, daima bir sebep yaratmıştır. Her şer sebep sonuç kuralı ile olur. Gölgenin uzaması, kısalması, gecenin gündüzün oluşması hep bir sebep iledir. Sebepleri araştırın, ilimde yükselin.)

49-Linuhyiye bihi beldeten meyten venuskiyehu mimmâ alaknâ en’âmen ve enâsiyye keśîrâ(n)
-Onunla ölü şehri diriltelim, yarattığımız hayvanları ve insanların çoğunu suya kandıralım diye.
-Onunla ölü bir beldeyi (toprağı) canlandırmak ve yarattığımız hayvanlardan ve insanlardan birçoğunu onunla sulamak için.
-Ki onunla ölü bir beldeyi diriltelim ve onunla, yarattıklarımızdan bir takım hayvanları ve birçok insanları suvaralım.

Yağdırdığımız su ile tabiat nasıl canlanır. Hayvanları ve insanları nasıl suya doyuruyoruz.

(Hep bunları araştırın. Canlanmada çıkardıkları sesleri dinleyin)

50-Velekad sarrafnâhu beynehum liyeżżekkerû feebâ ekśeru-nnâsi illâ kufûrâ(n)
-Ve andolsun ki biz onu, bulundukları yerlere akıttık düşünüp ibret alsınlar diye, fakat insanların çoğu, ibret almaya yanaşmadı, nankör olup gitti
-Andolsun bunu, onların arasında öğüt alıp-düşünsünler diye çeşitli biçimlerde açıkladık. Ama insanların çoğu nankörlük edip ayak direttiler
-Andolsun, onu aralarında çeşitli biçimlerde ifade ettik ki öğüt alabilsinler. Ama insanların çoğu sadece nankörlükte ısrar etmektedir.

Görüyorsun nasıl her şeyi tek tek size açıklayarak dikkatinizi çekiyoruz. İnsanların çoğu okuyup öğrenmekten kaçıyorlar.

51-Velev şi/nâ lebe’aśnâ fî kulli karyetin neżîrâ(n)
-Ve dileseydik her şehre, bir korkutucu gönderirdik
-Eğer dilemiş olsaydık, her kasabaya bir uyarıcı gönderirdik
-Eğer dileseydik, her kente bir uyarıcı gönderirdik.

Dilersek, bunlarla rahatınızı bozacak felaketleri de, afetleri de her kente gönderirdik.

52-Felâ tuti’i-lkâfirîne vecâhidhum bihi cihâden kebîrâ(n)
-Artık kafirlere itaat etme ve onlara adamakıllı savaş
-Öyleyse kafirlere itaat etme ve onlara (Kur’an’la) büyük bir cihad ver.
-Artık inkarcılara boyun eğme, onlara karşı Kur’an ile zorlu bir cihat aç.

Sen yine de cahillere aldırma, Kuran’ın öğretilerini, Kuran’daki ilimleri devamlı onlara öğretmeye çalış.

53-Vehuve-lleżî merace-lbahrayni hâżâ ‘ażbun furâtun vehâżâ milhun ucâcun vece’ale beynehumâ berzean vehicran mahcûrâ(n)
-Ve öyle bir mabuttur o ki iki denizi akıtmıştır; bu, tatlı ve içilecek sudur ve şu, tuzlu ve acı su ve aralarında da bir sınır, birbirlerine karışmalarına imkan bulunmayan bir engel halk etmiştir.
-İki denizi (birbirine) salıp katan O’dur; bu, tatlı, susuzluğu giderici, bu da tuzlu ve acıdır. İkisinin arasında (birbirlerine karışmalarını önleyen) bir engel (berzah) ve aşılmayan bir sınır koymuştur
-İki denizi birbiri üstüne salan O’dur. Bu, tatlı ve yürek ferahlatıcı; şu, tuzlu ve acı. Ve ikisinin arasında bir berzah, geçişi engelleyen bir perde koymuştur.

Bak, sularda çeşit çeşittir. Kimisi acı, kimisi tatlı ve içimi kolaydır. Denizlerde bunlar birbirlerine karışmazlar, aralarında bir engel vardır. Bu ilmide araştır. Sebeplerini bul.

(Bu ilimler hep sizin Rabbinize ulaşmanız, anlamanız içindir.)

54-Vehuve-lleżî aleka mine-lmâ-i beşeran fecealehu neseben ve sihrâ(an)(k) vekâne rabbuke kadîrâ(n)
-Ve öyle bir mabuttur o ki bir katre sudan insanı yaratmış ve ona anababa tarafından soysop, karıkoca tarafından akRabalık vermiştir ve Rabbinin, her şeye gücü yeter
-İnsanı bir sudan yaratıp onu, neseb ve sihriyyet (sahibi) kılan O’dur. Senin Rabbin güç yetirendir
-Sudan bir insan yaratıp, onu nesep ve sıhriyet akrabalıkları halinde oluşturan O’dur. Rabbin çok güçlüdür.

Hatta birde insanın nasıl var olduğuna bak. Küçük bir sıvıdan başlamıştır oluşmaya. O küçücük sıvıdan bakın nasıl soy sop akrabalıklar, karakterler insanda karışmış, genler meydana gelmiştir.

(Sizi çıldırtacak bir ilim. Araştırın, sebeplerini ve neticelerini, nasılını ve niçin ini)

55-Veya’budûne min dûni(A)llâhi mâ lâ yenfe’uhum velâ yedurruhum(k) vekâne-lkâfiru ‘alâ rabbihi zahîrâ(n)
-Allah’ı bırakıp da kendilerine ne bir faydası, ne bir zararı dokunan şeylere kulluk ederler ve insan, Rabbine karşı Şeytan’a yardımcıdır
-Allah’ı bırakıp kendilerine yarar ve zarar sağlayamayacak şeylere ibadet ediyorlar. Kafir, (asıl) kendi Rabbine karşı (şeytana) arka çıkandır
-Allah’ı bırakıp da kendilerine yarar sağlamayacak, zarar da veremeyecek şeylere ibadet / kulluk ediyorlar. İnkarcı, Rabbi aleyhine başkalarına arka çıkar.

İşte bu ilimleri araştıran, öğrenen, Allah’ı bırakıp başka tanrılar edinmez. Vaktini boşa harcamaz ve şeytanı dinlemez. Tabii ki cahil kalırsan gölgene (egona) bile taparsın.

56-Vemâ erselnâke illâ mubeşşiran veneżîrâ(n)
-Ve biz seni, ancak müjdeci ve korkutucu olarak gönderdik
-Biz seni yalnızca bir müjdeci ve uyarıp-korkutucu olarak gönderdik
-Biz seni sadece müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik.

Biz seni sadece bu ilimleri çalışmaları gerektiğini onlara söylemen için gönderdik, bu ilimleri çalışana kurtuluş müjdesi, çalışmayana da korkutucu haberleri ver.

57-Kul mâ es-elukum ‘aleyhi min ecrin illâ men şâe en yetteiże ilâ rabbihi sebîlâ(n)
-De ki: Ben, Kur’an’ı tebliğ ettiğimden dolayı sizden bir ücret istemiyorum, ancak yolunu Rabbine doğrultan adamlar istiyorum
-De ki: ‘Ben buna karşılık, Rabbine doğru bir yol tutmayı dileyen (insanlar olmanız) dışında sizden bir ücret istemiyorum.’
-De ki: “Onun karşılığında sizden bir ücret istemiyorum; ancak Rabbine varmak için bir yol tutmayı dileyenler istiyorum.”

De ki ben, bütün bu bilgiler için sizden para istemiyorum. Sadece sizin bunları çalışarak o son felaketten kurtulmanızı ve Allaha varmanızı istiyorum

58-Vetevekkel ‘alâ-lhayyi-lleżî lâ yemûtu vesebbih bihamdih(i)(c) vekefâ bihi biżunûbi ‘ibâdihi abîrâ(n)
-Ve dayan o daimi diriye ki hiç ölmez ve ona hamd ederek şanını tenzih et ve kullarının suçlarından haberdar olması yeter.
-Sen, asla ölmeyen ve daima diri olan (Allah)a tevekkül et ve O’nu hamd ile tesbih et. Kullarının günahlarından O’nun haberdar olması yeter
-O hiç ölmeyecek diriye, o Hayy olana dayanıp güven, onu överek tespih et. Kullarının günahlarından onun haberdar olması yeter.

Sen daima var olana (Hayy’a) güven. İlmini çalış, yanlışta yapsan O, kullarına bir yol bulur yine de öğretir. Acı veya tatlı yolla.

59-Elleżî aleka-ssemâvâti vel-arda vemâ beynehumâ fî sitteti eyyâmin śümme-stevâ ‘alâ-l’arş(i)(c) errahmânu fes-el bihi abîrâ(n)
-Öyle bir mabuttur ki gökleri ve yeryüzünü ve ne varsa ikisinin arasında hepsini altı günde yaratmıştır da sonra arşa hakim ve mutasarrıf olmuştur, rahmandır, artık haberi olana sor bunu.
-O, gökleri ve yeri ve ikisinin arasındakileri altı günde yaratan ve sonra arşa istiva edendir. Rahmandır. Bunu (bundan) haberi olana sor.
-Gökleri, yeri ve bunlar arasındakileri altı günde yaratıp sonra arş üzerinde egemenlik kuran O’dur. Rahman’dır O. Haberdar olana sor onu.

O öyle bir güçtür ki, gökleri ve yeri altı günde yaratmış sonra evrene (arşa) hükmederek idare etmektedir. Bunu ispatlamış ilim adalarına sor.

60-Ve-iżâ kîle lehumu-scudû lirrahmâni kâlû vemâ-rrahmânu enescudu limâ te/murunâ vezâdehum nufûrâ(n)
-Onlara, secde edin rahmana dendi mi, rahman da nedir ki derler, bize emrettiğine mi secde edeceğiz? Ve bu, ancak uzaklaşmalarını arttırır.
-Onlara: ‘Rahmana secde edin’ denildiği zaman, ‘Rahman da neymiş? Biz senin bize emrettiğine mi secde edecek mişiz?’ derler ve (bu,) onların nefretini arttırır
-Onlara, “Rahman’a secde edin” dendiğinde şöyle derler: “Rahman da neymiş? Senin emrettiğin şeye secde eder miyiz hiç?” Ve bu söz onların nefretini artırdı.

Kendi nefsimden verdim sonra kendilerini ben sandılar. O nefis öyle bir şeydir ki, bu arşın sahibine bile kafa tutacak gibidir. Böbürlenir. Kendini üstün görür.

61-Tebârake-lleżî ce’ale fî-ssemâ-i burûcen vece’ale fîhâ sirâcen vekameran munîrâ(n)
-Ne yücedir şanı gökte burçlar yaratanın ve orada bir ışık ve aydınlatıcı bir ay halk edenin
-Gökte burçlar kılan, onların içinde bir aydınlık ve nurlu bir ay vareden (Allah) ne yücedir
-Şanı yücedir o kudretin ki; gökte burçlar yarattı, orada bir kandil ve ışık yansıtıcı bir ay oluşturdu.

Gökte galaksiler yaratan, Güneşi yaratan ve onun ziyasını bize yansıtan Ay’ı yaratandır, Bunlar zaten Allah’ın yüceliğini gösteren alametidir.

62-Vehuve-lleżî ce’ale-lleyle ve-nnehâra ilfeten limen erâde en yeżżekkera ev erâde şukûrâ(n)
-Ve öyle bir mabuttur o ki anıp ibret almaya niyetlenen, yahut şükretmeyi dileyen kimse için geceyi ve gündüzü birbiri ardınca gelmek üzere halketmiştir
-O, gece ile gündüzü birbiri ardınca kılandır; öğüt alıp-düşünmek isteyenler ya da şükretmek isteyenler için.
-Geceyle gündüzü, öğüt almak isteyenlere şükretmek isteyenler için, birbirini izler hale getiren O’dur.

Ders çalışmak için, öğrenmek için ve istirahat için (kandil ve ışığın sayesinde) gece ile gündüz birbirini izler hale getiren odur.

63-Ve’ibâdu-rrahmâni-lleżîne yemşûne ‘alâ-l-ardi hevnen ve-iżâ âtabehumu-lcâhilûne kâlû selâmâ(n)
-Ve rahmanın kulları, öylesine kullardır ki yeryüzünde gönül alçaklığıyla yürürler ve bilgisizler, onlara söz söyleyince sağlık, esenlik size diye cevap verirler
-O Rahman (olan Allah)ın kulları, yeryüzü üzerinde alçak gönüllü olarak yürürler ve cahiller kendileriyle muhatap oldukları zaman ‘Selam’ derler
-Rahman’ın kulları, yeryüzünde böbürlenmeden / rahatsız etmeden yürüyen kişilerdir. Cahiller onlara hitap edince, “selam” derler.

Bilenler, âlimler, ders çalışanlar, kendilerinin Allah’ın yanında ne kadar bilgisiz olduğunu anlarlar, nefsine uyan cahillere rastlayınca selam deyip geçerler.

64-Velleżîne yebîtûne lirabbihim succeden vekiyâmâ(n)
-Ve öyle kişilerdir onlar ki, gecelerini Rablerine secde ederek, onun tapısında kıyamda bulunarak geçirirler
-Onlar, Rablerine secde ederek ve kıyama durarak gecelerler
-Geceleri, Rableri huzurunda secde ederek, ayakta durarak geçirirler.

Öyle kimselerdir ki onlar geceleri bile uyuyamaz, ayakta, dolaşarak, secde ederek devamlı düşünürler ve ilham bekleler.

65-Velleżîne yekûlûne rabbenâ-srif ‘annâ ‘ażâbe cehennem(e)(s) inne ‘ażâbehâ kâne ġarâmâ(n)
-Ve öyle kişilerdir onlar ki Rabbimiz derler, savuştur cehennem azabını bizden; şüphe yok ki onun azabı daimidir
-‘Rabbimiz, cehennem azabını bizden geri çevir; gerçekten, onun azabı ödenmesi kaçınılmaz bir borç (veya sürekli bir acıdır) derler
-Ve şöyle yakarırlar: “Rabbimiz, cehennem azabını bizden uzak tut. Doğrusu, onun azabı inatçı ve yapışkandır.”

Ve derler ki, Rabbimiz bize bilgi ver, ilham ver, öğret nasıl kurtulacağız bu pek yakında gelecek olan felaketten. Şüphe yok ki çekecek bizi, düşeceğiz içine.

66-İnnehâ sâet mustekarran vemukâmâ(n)
-‘Şüphesiz o, ne kötü bir karargah ve ne kötü bir konaklama yeridir.
-Gerçekten de orası, karar edilecek ne kötü yerdir, durulacak ne kötü yurt
-Ne kötü bir durak yeridir o, ne kötü bir dinlenme yeri!

İçi ne kötü bir yerdir. Zorunlu olarak gidilecek, geçilecek bir yerdir.

67-Velleżîne iżâ enfekû lem yusrifû velem yakturû vekâne beyne żâlike kavâmâ(n)
-Ve öyle kişilerdir onlar ki yoksullara bir şey verince ne israf ederler, ne de az verirler, ikisinin ortasını bulurlar
-Onlar, harAcadıkları zaman, ne israf ederler, ne kısarlar; (harcamaları,) ikisi arasında orta bir yoldur
-Onlar harcadıkları zaman ne savurganlığa saparlar ne de cimrilik ederler. O ikisi arasında bir dengedir bu.

Onlar, öğretecekleri vakit herkesin seviyesine göre anlatırlar. Ne fazla yüklerler ne de az.

68-Velleżîne lâ yed’ûne me’a(A)llâhi ilâhen âara velâ yaktulûne-nnefse-lletî harrama(A)llâhu illâ bilhakki velâ yeznûn(e)(c) vemen yefal żâlike yelka eśâmâ(n)
-Ve öyle kişilerdir onlar ki Allah’la beraber başka bir mabuda kulluk etmezler ve haklı olmadıkça Allah’ın haram ettiği bir cana kıyıp kimseyi öldürmezler ve zina etmezler ve kim, bunları yaparsa cezaya düşer
-Ve onlar, Allah ile beraber başka bir ilah’a tapmazlar. Allah’ın haram kıldığı canı haksız yere öldürmezler ve zina etmezler. Kim bunları yaparsa ‘ağır bir ceza ile’ karşılaşır
-Onlar Allah’ın yanında bir başka ilaha yakarmazlar / davet etmezler. Allah’ın saygıya layık kıldığı canı haksız yere almazlar. Zina etmezler. Bunları yapan cezaya çarpılır.

Bilhassa ilim çalışanlar ilimde takıldıkları yerde Allahtan başka tanrıdan, yani hurafelerden, yardım istemezler. İnsanları ilmi deneyler için öldürmezler, faydalanıp zina yapmazlar, yapanlar bu yaşamda, herkesten daha ağır cezaya çarptırılırlar.

69-Yudâ’af lehu-l’ażâbu yevme-lkiyâmeti veyalud fîhi muhânâ(n)
-Kıyamet günündeyse azabı katkat arttırılır ve horhakir bir halde, ebedi olarak azapta kalır
-Kıyamet günü, azab ona kat kat arttırılır ve içinde aşağılanmış olarak temelli kalır.
-Kıyamet günü azap kendisi için katkat artırılır da hor ve ezik halde onun içinde sürekli kalır.

Öbür dünyada cezaları diğer insanlardan daha da ağırdır. Rezil olmuş vaziyette sonsuza dek kalırlar.

70-İllâ men tâbe ve âmene ve’amile ‘amelen sâlihan feulâ-ike yubeddilu(A)llâhu seyyi-âtihim hasenât(in)(k) vekâna(A)llâhu ġafûran rahîmâ(n)
-Ancak tövbe edip inanan ve iyi işler işleyen müstesna. O çeşit kişilerdir ki Allah, kötülüklerini iyiliklere tebdil eder onların ve Allah, suçları örter, rahimdir
-Ancak tevbe eden, iman eden ve salih amellerde bulunup davranan başka; işte onların günahlarını Allah iyiliklere çevirir. Allah çok bağışlayandır, çok esirgeyendir
-Tövbe ederek inanan ve barışa yönelik iyi bir iş yapan müstesna. Allah, böylelerinin kötülüklerini güzelliğe dönüştürür. Allah Gafur’dur, Rahim’dir.

Ancak gerçekten tövbe ederlerse ve iyi işler yaparlarsa Allah onların suçlarını bu yaşamda güzelliğe dönüştürür.

71-Vemen tâbe ve’amile sâlihan fe-innehu yetûbu ila(A)llâhi metâbâ(n)
-Kim tövbe eder ve iyi işlerde bulunursa şüphe yok ki o, Allah’a, tövbesi kabul edilmiş olarak döner
-Kim tevbe eder ve salih amellerde bulunursa, gerçekten o, tevbesi (ve kendisi) kabul edilmiş olarak Allah’a döner
-Kim tövbe edip iyilik ve barışa yönelik iş yaparsa, hiç kuşkusuz tövbesi kabul edilmiş olarak Allah’a döner.

Öbür dünyada da tövbesi kabul olmuş şekilde Allaha döner.

72-Velleżîne lâ yeşhedûne-zzûra ve-iżâ merrû billaġvi merrû kirâmâ(n)
-Ve öyle kişilerdir onlar ki yalan yere tanıklıkta bulunmazlar ve suç yapılan bir yere uğrarlarsa oradan, suç yapmadan ve yapılan suça razı olmadan geçip giderler
-Onlar yalana tanıklık etmezler / yalan söze kulak vermezler. Boş lakırdıya rastladıklarında soylu bir tavırla geçip giderler.
-Ki onlar, yalan şahidlikte bulunmayanlar, boş ve yararsız sözle karşılaştıkları zaman onurlu olarak geçenlerdir

Onlar, gerçek bilim adamları, her duyduğu yalan bilgiye inanmazlar. Cahilce konuşulan yerden uzaklaşırlar.

73-Velleżîne iżâ żukkirû bi-âyâti rabbihim lem yeirrû aleyhâ summen veumyânâ(n)
-Ve öyle kişilerdir onlar ki Rablerinin delilleri anıldığı ve Kur’an okunduğu zaman, sağır bir halde ve körü körüne yerlere kapanmazlar
-Onlar, kendilerine Rablerinin ayetleri hatırlatıldığı zaman, onun üstünde sağır ve körler olarak kapanıp kalmayanlardır
-Rablerinin ayetleri kendilerine hatırlatıldığında, kör ve sağırlar gibi onlar üzerine kapanmazlar.

Rablerinin ayetleri okunduğu vakit, onu derin derin düşünürler. Kör ve sağırlar gibi dinlemezler. Niye ve nasıl diye düşünüp anlamaya çalışırlar.

74-Velleżîne yekûlûne rabbenâ heb lenâ min ezvâcinâ veżurriyyâtinâ kurrate a’yunin vec’alnâ lilmuttekîne imâmâ(n)
-Ve öyle kişilerdir onlar ki Rabbimiz derler, eşlerimizden, soylarımızdan, gözlerimizi aydınlatacak kişiler ihsan et bize ve bizi, çekinenlere rehber kıl
-Ve onlar: ‘Rabbimiz, bize eşlerimizden ve soyumuzdan, göz aydınlığı olacak (çocuklar) armağan et ve bizi takva sahiplerine önder kıl,’ diyenlerdir
-Onlar şöyle yakarırlar: “Rabbimiz, eşlerimizden ve çocuklarımızdan bize göz aydınlığı bağışla. Bizi takvaya sarılanlara önder kıl.”

Neslimize, milletimize ilimde önderlik yapacak nesiller ver diye dua ederler. Bu gaye ile insanlara bilgilerini aktarırlar.

75-Ulâ-ike yuczevne-lġurfete bimâ saberû veyulakkavne fîhâ tehiyyeten veselâmâ(n)
-Onlar, sabrettiklerinden dolayı, cennetin yüce dereceleriyle mükafatlandırılır ve melekler, onlarla, sağlık, esenlik size diye buluşurlar
-İşte onlar, sabretmelerine karşılık (cennetin en gözde yerinde) odalarla ödüllendirilirler ve orda esenlik dileği ve selamla karşılanırlar
-İşte bunlar, sabretmiş olmalarına karşılık yüksek konaklarla ödüllendirilirler. Ve o konaklarda sağlık dileğiyle ve selamla karşılanırlar.

Her türlü karşı gelmelere sabırla muamele ederler. Onların öbür dünyada da yüksek makamları vardır.

76-âlidîne fîhâ(c) hasunet mustekarran vemukâmâ(n)
-Orada ebedi kalırlar; orası, karar edilecek ne güzel bir yerdir, durulup kalınacak ne güzel bir yurt
-Orda ebedi olarak kalıcıdırlar; o, ne güzel bir karargah ve ne güzel bir konaklama yeridir
-Orada sürekli kalacaklardır. Ne güzel konak yeri, ne güz+++++++++++el dinlenme yeri!

Orada sonsuz hayatlarını her daim zevkli alarak geçirirler.

77-Kul mâ ya’beu bikum rabbî levlâ du’âukum(s) fekad keżżebtum fesevfe yekûnu lizâmâ(n)
-De ki: Sizi imana davet etmeseydi ne değeriniz olabilirdi Rabbimin katında; ama siz gerçekten de yalanladınız tebliğ edilenleri, artık azaplandırmak gerekmekte sizi.
-De ki: ‘Duanız olmasaydı Rabbim size değer verir miydi? Fakat siz gerçekten yalanladınız; artık (bunun azabı da) kaçınılmaz olacaktır.’
-De ki: “Duanız / davetiniz yoksa, Rabbim sizi ne yapsın! Yalanladınız; bu yüzden azap kaçınılmaz olacaktır.”

Sizin çalışmanız, araştırmanız ve öğrenme isteğiniz yoksa, tabi ki onların zevkli hayatını yaşadığı yerde olamazsınız, pişmanlık ve azap içinde yaşayacaksınız.