Kırmızı renkli yazılar Latin alfabesi ile Kuran’ı Kerim; Mavi renkli yazılar Mealler; Siyah renkli yazılar Benim bu meallerden anladıklarım;
————————————————————————————————————————————–
(Resmi Mushaf: 3 / İniş Sırası: 89)——
Bismillahirrahmanirrahim
1-Elif-lâm-mîm
Elif, Lam, Mim.
2-(A)llâhu lâ ilâhe illâ huve-lhayyu-lkayyûm(u)
-Öyle bir Allah’tır ki yoktur ondan başka tapacak; diridir, daimi olarak mahlukatının işlerini tedbir ve her şeyi tasarruf eder.
-Allah… O’ndan başka ilah yoktur. Diridir, kâimdir.
-Allah… İlah yok O’ndan başka… Hayy’dır O, Kayyum’dur.
Allahtan başka ilah yoktur. O diridir, Daimdir.
3-Nezzele ‘aleyke-lkitâbe bilhakki musaddikan limâ beyne yedeyhi veenzele-ttevrâte vel-incîl(e)
-Kitabı, sana gerçek ve ellerinde bulunanı gerçekleyici olarak indirdi, Tevrat ve İncil’i de indirdi
-O, sana Kitabı Hak ve kendinden öncekileri doğrulayıcı olarak indirdi. O, Tevrat’ı ve İncil’i de indirmişti.
-O, sana Kitap’ı önündekileri tasdikleyici olarak hak bir yoldan indirdi. Tevrat’ı ve İncil’i de indirmişti.
Tevrat ve İncili tasdik eden bu kitabı sana vakti zamanı geldiği için hak olarak indirdi. (Önündekileri -kafandaki çelişkili düşünceleri- bulgularını tastikleyici olarak bu kitabı indirdi. Daha önce de Tevratı ve İncilide indirmişti)
4-Min kablu huden linnâsi veenzele-lfurkân(e)(k) inne-lleżîne keferû bi-âyâti(A)llâhi lehum ‘ażâbun şedîd(un)(k) va(A)llâhu ‘azîzun żû-ntikâm(in)
-Evvelce, insanlara hidayet olarak, gerçekle batılı ayırt eden kitabı da indirdi. Tanrı ayetlerine inanmayanlardır çetin azap ve Allah öyle üstün bir kudret sahibidir ki aman vermez.
-Bundan (Kur’an’dan) önce (onlar) insanlar için bir hidayet idiler. Doğruyu yanlıştan ayıran (Furkan)ı da indirdi. Gerçek şu ki, Allah’ın ayetlerini inkar edenler için şiddetli bir azab vardır. Allah güçlüdür, intikam alıcıdır.
-Daha önce insanlara bir yol gösterici olarak Furkan’ı da indirdi. Şu bir gerçek ki, Allah’ın ayetlerini örtüp inkar edenler için şiddetli bir azap vardır. Ve Allah hem Aziz’dir hem intikam alıcı…
İnsanlara bir yol gösterici olarak Furkan’ı da (doğru ile yanlışı ayırma yetenegi melekesini insanlara vermişti) indirmişti. Bundan böyle Allah’ın ayetlerini hala inkâr edenler için şiddetli azap var. Allah hem güçlüdür hem intikam alıcıdır.
5-İnna(A)llâhe lâ yaḣfâ ‘aleyhi şey-un fî-l-ardi velâ fî-ssemâ/-(i)
-Şüphe yok ki ne yeryüzünde bir şey Allah’a gizli kalır, ne gökyüzünde
-Şüphesiz, yerde ve gökte Allah’a hiç bir şey gizli kalmaz.
-Allah… Gökte ve yerde hiçbir şey O’na gizli kalmaz.
Bilin ki ne gökte ne yeryüzünde hiçbir şey Allahtan gizli kalmaz.
6-Huve-lleżî yusavvirukum fî-l-erhâmi keyfe yeşâ(u)(c) lâ ilâhe illâ huve-l’azîzu-lhakîm(u)
-O, size, daha analarınızın karnındayken dilediği gibi şekil verir. Yoktur ondan başka üstün, hüküm ve hikmet sahibi tapacak.
-Döl yataklarında size dilediği gibi suret veren O’dur. O’ndan başka ilah yoktur; üstün ve güçlü olandır, hüküm ve hikmet sahibidir.
-Rahimlerde sizi dilediğince şekillendiren O’dur. İlah yok ondan başka. Aziz’dir O, Hakim’dir.
Annenizin karnında iken size şekil verdi. Odur ilah. Ondan başka tapacak yoktur. Nasıl olacağına karar veren ve bilen Odur.
7-Huve-lleżî enzele ‘aleyke-lkitâbe minhu âyâtun muhkemâtun hunne ummu-lkitâbi veuḣaru muteşâbihât(un)(s) feemmâ-lleżîne fî kulûbihim zeyġun feyettebi’ûne mâ teşâbehe minhu-btiġâe-lfitneti vebtiġâe te/vîlih(i)(k) vemâ ya’lemu te/vîlehu illa(A)llâh(u)(k) ve-rrâsiḣûne fî-l’ilmi yekûlûne âmennâ bihi kullun min ‘indi rabbinâ(k) vemâ yeżżekkeru illâ ulû-l-elbâb(i)
-Öyle bir Tanrı’dır ki sana kitap indirdi. Onun bir kısmı, manasıapaçık ayetlerdir ve bunlar, kitabın temelidir. Diğer kısmıysa çeşitli manalara benzerlik gösterir ayetlerdir. Yüreklerinde eğrilik olanlar, fitne çıkarmak ve onları tevil etmek için manaları açık olmayan ayetlere uyarlar. Halbuki onların tevilini ancak Allah bilir. Bilgide şüpheleri olmayacak kadar kuvvetli olanlarsa derler ki: Biz inandık ona, hepsi de Rabbimizdendir; bunu aklı tam olanlardan başkaları düşünemez.
-Sana Kitabı indiren O’dur. O’ndan, Kitabın anası (temeli) olan bir kısım ayetler muhkem’dir; diğerleri ise müteşabihtir. Kalplerinde bir kayma olanlar, fitne çıkarmak ve olmadık yorumlarını yapmak için ondan müteşabih olanına uyarlar. Oysa onun tevilini Allah’tan başkası bilmez. İlimde derinleşenler ise: ‘Biz ona inandık, tümü Rabbimizin katındandır’ derler. Temiz akıl sahiplerinden başkası öğüt alıp-düşünmez.
-Kitap’ı sana indiren O’dur: Onun ayetlerinden bir kısmı muhkemlerdir ki; onlar Kitap’ın anasıdır. Diğer ayetlerse müteşabihlerdir. Şu var ki, kalplerinde bir eğrilik ve bozukluk bulunanlar, fitne aramak, onun yorumuna öncelik tanımak için Kitap’ın sadece müteşabih kısmının ardına düşerler. Onun tevilini ise bir Allah bilir, bir de ilimde derinleşmiş olanlar. Bunlar, “ona inandık, hepsi Rabbimizin katındandır” derler. Gönül ve akıl sahiplerinden başkası gereğince düşünemez.
Sana Kitabı indiren Odur. İçindeki ayetlerden bir kısmı (sadece bir kısmı), kolay anlaşılan değişmez hüküm ayetleridir (kurallardır). Diğer ayetler ise müteşabih ayetlerdir (anlaşılması zor, çok anlamlı, bilgi, ilim ve anlama kabiliyeti gerektiren ayetleridir). (Hüküm aytlerini tam olarak uygulamayan) Kalplerinde eğrilik bulunanlar, inananlar arasına fitne sokmak (kendilerini müdafaa) için, manalarını kendi istedikleri anlama çekerler. Gerçek manalarını ancak Allah bilir. İlim sahipleri ise, biz ona inandık, her anlam Allah katındandır derler. Allah’ın müsaade ettiği Ulü-l Elbab gerçeği anlar. (İlminde ihtisas sahibi, master yapmış gönlü açık olanlar)
8-Rabbenâ lâ tuziġ kulûbenâ ba’de iż hedeytenâ veheb lenâ min ledunke rahme(ten)(c) inneke ente-lvehhâb(u)
-Rabbimiz, bizi doğru yola sevk ettikten sonra kalplerimizi saptırma ve kendi katından bize rahmet bağışla, şüphe yok ki sen, fazlasıyla bağışlayansın.
-‘Rabbimiz, bizi hidayete erdirdikten sonra kalplerimizi kaydırma ve katından bize bir rahmet bağışla. Şüphesiz, bağışı en çok olan Sensin Sen.’
-Ey Rabbimiz! Bizi doğruya ve güzele yönelttikten sonra kalplerimizi bozup eğriltme ve bize katından bir rahmet bağışla. Sen, yalnız sen Vahhab’sın, bol bol bağışta bulunansın.
O özel alimler (Ulü-l Elbab), rabbimiz bizi doğru düşünceye (bilgiye) yönelttikten sonra, kalplerimizi kaydırma. Kendi katından bize rahmet ver, sen çok bağışlayansın derler. (diye dua ederek çalışmalarını sürdürürler)
9-Rabbenâ inneke câmi’u-nnâsi liyevmin lâ raybe fîh(i)(c) inna(A)llâhe lâ yuḣlifu-lmî’âd(e)
-Rabbimiz, muhakkak sen, geleceğinde şüphe bulunmayan günde insanları toplayansın. Şüphe yok ki Allah, vaadinden dönmez.
-‘Rabbimiz, kendisinde şüphe olmayan bir günde insanları gerçekten Sen toplayacaksın. Doğrusu Allah, va’dinden cayıp-dönmez.’
-Ey Rabbimiz! Sen, Cami’sin; insanları, varlığında kuşku bulunmayan bir günde mutlaka toplayacaksın. Allah, sözünü yerine getireceği yer ve zamanı asla şaşmaz.
Ey Rabbimiz, gelecek olan o günde sen (doğrunun yanlışın ortaya çıkacagı – ispatlanacağı gün) , şüphesiz insanları toplayacaksın. Allah asla vaadinden geri dönmez.
10-İnne-lleżîne keferû len tuġniye ‘anhum emvâluhum velâ evlâduhum mina(A)llâhi şey-â(en)(s) veulâ-ike hum vekûdu-nnâr(i)
-Kafir olanları, Allah katında, ne malları birşeyden kurtaRabilir, ne evlatları. Onlardır ateşin yakacağı kişiler.
-Şüphesiz inkâr edenler; malları da, çocukları da kendilerine Allah’tan (gelecek azaba karşı) hiç bir şey kazandırmaz. Ve onlar ateşin yakıtıdırlar.
-Küfre sapanlara gelince, ne malları ne de çocukları onlara Allah’a karşı hiçbir yarar sağlamayacaktır. Onlar, işte onlar, ateşin yakıtıdırlar.
Ne malları, nede evlatları kafirleri (çıkarları için bile bile yanlışın peşinde koşanları) kurtarabilir. İşte onlar ateşler içinde kalacaklardır. (pişmanlık ateşi içinde kıvranacaklardır)
11-Kede/bi âli fir’avne velleżîne min kablihim(c) keżżebû bi-âyâtinâ feaḣażehumu(A)llâhu biżunûbihim(c) va(A)llâhu şedîdu-l’ikâb(i)
-Firavun soyu ve ondan öncekiler gibi hani. Âyetlerimizi yalanladılar, Allah da onları suçlarıyla alıverdi ve Allah’ın cezası çetindir.
-Tıpkı Firavun ailesi ve onlardan öncekilerin gidiş tarzı gibi. Ayetlerimizi yalanladılar, böylece Allah günahları nedeniyle onları yakalayıverdi. Allah, (cezayla) sonuçlandırması pek şiddetli olandır.
-Tıpkı Firavun hanedanı ve onlardan öncekilerin durumu gibi. Ayetlerimizi yalanlamışlardı da Allah, onları günahları yüzünden yakalamıştı. Allah, cezayı çok şiddetli vermektedir.
Aynen Firavun ve onun geçmiş soyu gibi. Ayetlerimizi (halkı kendilerinin tanrı olduğuna inandırarak) yalanlamışlardı. Belalarını buldular. Allah’ın cezası çetindir.
12-Kul lilleżîne keferû setuġlebûne vetuhşerûne ilâ cehennem(e)(c) vebi/se-lmihâd(u)
-Kafirlere de ki; Yakında alt olacaksınız, cehennemde toplanacaksınız ve orası ne kötü bir yatılacak yerdir.
-İnkâr edenlere de ki: ‘Pek yakında yenilgiye uğratılacaksınız ve toplanıp cehenneme sürüleceksiniz.’ Ne kötü yataktır o.
-De o küfre sapanlara: “Yenileceksiniz ve cehenneme sürüleceksiniz. Ne kötü döşektir o!”
Keferelere, yalancılara, çıkarları için insanları kamdıranlra (kafirlere) deki, yenileceksiniz (doğru ortaya çıkacak). Cehenneme sürükleneceksiniz. Ne kötü yataktır o.
13-Kad kâne lekum âyetun fî fi-eteyni-ltekatâ(s) fi-etun tukâtilu fî sebîli(A)llâhi ve uḣrâ kâfiratun yeravnehum miśleyhim ra/ye-l’ayn(i)(c) va(A)llâhu yu-eyyidu binasrihi men yeşâ(u)(k) inne fî żâlike le’ibraten li-ulî-l-ebsâr(i)
-İbretti size birbirleriyle karşılaşan o iki bölüğün hali. Bir bölük, Allah yolunda savaşmadaydı, öbürüyse kafirdi ve inananları, gözleriyle iki misli görmedeydiler. Allah, dilediğini yardımıyla kuvvetlendirir ve şüphe yok ki bunda, görenlere kesin bir ibret var.
-Karşı karşıya gelen iki toplulukta, sizin için andolsun bir ayet (ibret) vardır. Bir topluluk, Allah yolunda çarpışıyordu, diğeri kafirdi, ki göz görmesiyle karşılarındakini kendilerinin iki katı görüyorlardı. İşte Allah, dilediğini yardımıyla destekler. Şüphesiz bunda, basiret sahipleri için gerçekten bir ibret vardır.
-Yüz yüze gelen şu iki toplulukta sizin için bir ibret vardır. Biri Allah yolunda çarpışıyordu; ötekisi küfre batmıştı. Allah yolunda çarpışanları, kafa gözleriyle kendilerinin iki katı görüyorlardı. Allah, öz yardımıyla dilediğini destekler. İşte bunda, gözleri olanlar için gerçek bir ibret vardır.
O savaşan iki toplulukta sizler için ibret vardır. Biri Allah için (hak için) savaşıyordu, öteki kafirdi. İmanlılar, kafirlerin gözlerine (yalancılar korkak olur) iki kat gözüktü. Allah dilediğine böyle yardım eder. Basiret sahipleri için bunda ibret vardır.
14-Zuyyine linnâsi hubbu-şşehevâti mine-nnisâ-i velbenîne velkanâtîri-lmukantarati mine-żżehebi velfiddati velḣayli-lmusevvemeti vel-en’âmi velharś(i)(k) żâlike metâ’u-lhayâti-ddunyâ(s) va(A)llâhu ‘indehu husnu-lmeâb(i)
-Kadınlara, oğullara, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşlere, güzel ve cins atlara, hayvanlara ve ekinlere karşı insanların aşırı sevgisi vardır ve bu sevgi, insanlar için bezetilmiş bir sevgidir. Fakat bunlar, dünya yaşayışına ait birer matahtan ibarettir. Sonucu varılıp gidilecek yerin güzelliğiyse ancak Tanrı katındadır.
-Kadınlara, oğullara, kantar kantar yığılmış altın ve gümüşe, salma güzel atlara, hayvanlara ve ekinlere duyulan tutkulu şehvet insanlara ‘süslü ve çekici’ kılındı. Bunlar, dünya hayatının metaıdır. Asıl varılacak güzel yer Allah katındadır.
-Kadınlara, oğullara, altın ve gümüşten oluşturulmuş yığınlara, salma atlara, davarlara ve ekinlere tutkunlukların sevgisi, insanlar için süslenip püslenmiştir. Tüm bunlar geçici-iğreti hayatın nimetidir. Allah’a gelince, varılacak yerin en güzeli O’nun yanındadır.
Kadınlara, oğullara, yığılmış altın ve gümüşlere, cins cins atlara, davarlara, ekinlere olan sevginiz, bu geçici dünya hayatı için yapılmış bir sevgidir. En güzelleri Allah’ın yanındadır.
15-Kul eunebbi-ukum biḣayrin min żâlikum(c) lilleżîne-ttekav ‘inde rabbihim cennâtun tecrî min tahtihâ-l-enhâru ḣâlidîne fîhâ veezvâcun mutahheratun veridvânun mina(A)llâh(i)(k) va(A)llâhu basîrun bil’ibâd(i)
-De ki: Size bunlardan daha hayırlısını haber vereyim mi: O da, sakınanlar için, ebedi olan ve kıyılarından ırmaklar akan, içinde tertemiz eşler bulunan bahçelerdir ve Allah’ın sizden razı oluşudur. Allah, kullarını görür.
-De ki: ‘Size bundan daha hayırlısını bildireyim mi? Korkup sakınanlar için Rablerinin katında, içinde temelli kalacakları, altından ırmaklar akan cennetler, tertemiz eşler ve Allah’ın rızası vardır. Allah, kulları hakkıyla görendir.’
-De ki: “Bu sayılanlardan daha iyisini size haber vereyim mi? Sakınıp korunanlar için, Rableri katında altlarından nehirler akan, içinde sürekli kalacakları cennetler, tertemiz eşler ve Allah’tan bir hoşnutluk olacaktır. Allah, kulları en iyi bir biçimde görmektedir.”
Bu dünyadaki geçici nimetlerden daha güzellerini size söyleyeyim mi, Ahirette, sakınanlar için altlarından ırmaklar akan bahçeler, tertemiz eşler ve sonsuz hoşnutluk. Allah kimlerin buna layık olduğunu çok iyi görür ve bilir.
16-Elleżîne yekûlûne rabbenâ innenâ âmennâ faġfir lenâ żunûbenâ vekinâ ‘ażâbe-nnâr(i)
-Onlar öyle kişilerdir ki Rabbimiz derler, inandık, suçlarımızı yarlıga ve bizi koru ateşin azabından.
-Onlar: ‘Rabbimiz şüphesiz biz iman ettik, artık bizim günahlarımızı bağışla ve bizi ateşin azabından koru’ diyenler;
-Kullar ki şöyle derler: “Ey Rabbimiz, kuşkusuz olarak sana inandık. Bağışla günahlarımızı, ateş azabından koru bizi.”
Onlar (sabredenler, doğru olanlar….) daima derler ki, Rabbimiz sana inandık, bizi affet, suçlarımızı bağışla, bizi ateşin azabından koru.
17-Essâbirîne ve-ssâdikîne velkânitîne velmunfikîne velmustaġfirîne bil-eshâr(i)
-Onlar, sabredenler, gerçekler, itaat eyleyenler, mallarını yoksullara harcayanlar ve seher çağlarında, suçlarının yarlıganmasını dileyenlerdir.
-Sabredenler, doğru olanlar, gönülden boyun eğenler, infak edenler ve ‘seher vakitlerinde’ bağışlanma dileyenlerdir.
-Kullar ki sabredenlerdir, özü-sözü doğru olanlardır, hak huzurunda duranlardır, nimet ve imkanlardan başkalarını yararlandıranlardır; seherlerde, bağışlanmak için yakaranlardır.
Onlar, sabredenler, doğru olanlar, hakka itaat edenler, infak edenler ve seher vaktinde bağışlanmak içi dua edenlerdir.
18-şehida(A)llâhu ennehu lâ ilâhe illâ huve velmelâ-iketu veulû-l’ilmi kâ-imen bilkist(i)(c) lâ ilâhe illâ huve-l’azîzu-lhakîm(u)
-Allah, kesin olarak bildirdi ki kendisinden başka yoktur tapacak. Meleklerle bilgi sahipleri de tam bir doğrulukla bunu bildiler, bildirdiler. O üstün Tanrıdan, o hüküm ve hikmet sahibinden başka yoktur tapacak.
-Allah, gerçekten kendisinden başka ilah olmadığına şahitlik etti; melekler ve ilim sahipleri de O’ndan başka ilah olmadığına adaletle şahitlik ettiler. Aziz ve Hakim olan O’ndan başka ilah yoktur.
-Allah, kendisinden başka tanrı olmadığına tanıktır. Meleklerle ilim sahipleri de adalet ölçüsüne sarılarak tanıklık etmişlerdir ki, o Aziz ve Hakim olandan başka hiçbir ilah yoktur.
Allah ve melekleri ondan başka kendisine tapılacak ilah olmadığını bilir. (insanlardan sadece gerçek olarak) İlim sahipleri de ondan başka ilah olmadığını bilirler. O Aziz ve Hâkimdir.
19-İnne-ddîne ‘inda(A)llâhi-l-islâm(u)(k) vemâ-ḣtelefe-lleżîne ûtû-lkitâbe illâ min ba’di mâ câehumu-l’ilmu baġyen beynehum(k) vemen yekfur bi-âyâti(A)llâhi fe-inna(A)llâhe serî’u-lhisâb(i)
-Allah katında din, ancak İslam dinidir. Kendilerine kitap verilenler, bunu adamakıllı bildikten sonra aralarındaki azgınlık ve haddini aşma yüzünden ihtilafa düştüler ve kim Allah’ın ayetlerine inanmazsa bilsin ki Allah, pek tez hesap görür.
-Hiç şüphesiz din, Allah katında İslam’dır. Kitap verilenler, ancak kendilerine ilim geldikten sonra, aralarındaki ‘kıskançlık ve hakka başkaldırma’ (bağy) yüzünden ayrılığa düştüler. Kim Allah’ın ayetlerini inkâr ederse, (bilsin ki) gerçekten Allah, hesabı pek çabuk görendir.
-Allah katında din İslam’dır. Kitap verilmiş olanlar, kendilerine ilim geldikten sonra, aralarındaki azgınlık / haset / hak tanımazlık yüzünden ihtilafa düştüler… Kim Allah’ın ayetlerine nankörlük ederse, Allah hesabı çabucak görecektir.
Allah katında tek din İslam’dır. Kitap verilenler, kendilerine bilgi geldikten sonra, kıskançlık ve kibir yüzünden ihtilafa düştüler. Kim Allah’ın ayetlerini inkâr ederse bilsin ki, Allah hesabı çok çabuk görendir.
20-Fe-in hâccûke fekul eslemtu vechiye li(A)llâhi vemeni-ttebe’an(i)(k) vekul lilleżîne ûtû-lkitâbe vel-ummiyyîne eeslemtum(c) fe-in eslemû fekadi-htedev(s) ve-in tevellev fe-innemâ ‘aleyke-lbelâġ(u)(k) va(A)llâhu basîrun bil’ibâd(i)
-Seninle çekişirlerse hemen de ki: Ben ve bana uyanlar, özümüzü Allah’a teslim ettik. Kendilerine kitap verilenlerle analarından doğdukları gibi kalanlara de ki: Siz de teslim oldunuz mu? Özlerini Allah’a tapşırırlar, İslam dinini kabul ederlerse şüphe yok ki doğru yolu bulmuş olurlar. Yüz çevirirlerse sana düşen ancak bildirmedir ve Allah, kullarını görür.
-Eğer seninle çekişip-tartışırlarsa, de ki: ‘Ben, bana uyanlarla birlikte, kendimi Allah’a teslim ettim.’ Ve kitap verilenlerle ümmilere de ki: ‘Siz de teslim oldunuz mu?’ Eğer teslim oldularsa, gerçekten hidayete ermişlerdir. Fakat yüz çevirdilerse, artık sana düşen yalnızca tebliğ(etmek)dir. Allah, kulları hakkıyla görendir.
-Seninle kanıt yarıştırmaya girerlerse şöyle söyle: “Ben yüzümü Allah’a teslim ettim. Bana uyanlar da.” Kitap verilenlerle ümmilere de sor: “Siz de teslim oldunuz mu?” Eğer teslim olurlarsa doğruya ve güzele kılavuzlanmışlardır. Yüz çevirirlerse sana düşen sadece tebliğ etmektir. Allah, kullarını görmektedir.
Seninle çekişirlerse deki, ben ve benimle beraber olanlarla birlikte, Allaha teslim oldum. Kendilerine kitap verilenlere ve hiçbir şey bilmeyenlere sor, sizde teslim oldunuz mu diye. Teslim olmuşlarsa, hidayete ermişlerdir. Olmamışlarsa, sana düşen sadece tebliğ etmektir. Allah hepsini görüyor ve biliyor.
21-İnne-lleżîne yekfurûne bi-âyâti(A)llâhi veyaktulûne-nnebiyyîne biġayri hakkin veyaktulûne-lleżîne ye/murûne bilkisti mine-nnâsi febeşşirhum bi’ażâbin elîm(in)
-Allah’ın ayetlerini inkar edip haksız yere peygamberleri öldürenlere, insanlardan, doğruluğu emredenlerin canlarına kıyanlara gelince: Onları elemli bir azapla müjdele.
-Allah’ın ayetlerini inkâr edenler, peygamberleri haksız yere öldürenler ve insanlardan adaleti emredenleri öldürenler; işte onlara acıklı bir azabı müjdele.
-Allah’ın ayetlerini inkar edip haksız yere peygamberleri öldürenler ve insanlar içinden adaletle emredenlerin canına kıyanlar var ya, işte onlara korkunç bir azabı muştula.
Ayetleri inkâr edenler, nebileri öldürenler, doğru yolu gösterenleri öldürenler, işte bunları korkunç bir azapla müjdele.
22-Ulâ-ike-lleżîne habitat a’mâluhum fî-ddunyâ vel-âḣirati vemâ lehum min nâsirîn(e)
-Onlardır bütün yaptıkları, dünyada da boşa gidenler, ahirette de. Bir tek yardımcıları bile yoktur onların.
-Onlar, yaptıkları dünyada ve ahirette boşa gitmiş olanlardır. Ve onların yardımcıları yoktur.
-Çalışıp ürettikleri hem dünyada hem de ahirette boşa çıkmıştır. Hiçbir yardımcıları da yoktur onların.
Dünyada da ahirette de bütün yaptıkları boşa gitmiştir. Onlara yardım eden de bulunmaz.
23-Elem tera ilâ-lleżîne ûtû nasîben mine-lkitâbi yud’avne ilâ kitâbi(A)llâhi liyahkume beynehum śumme yetevellâ ferîkun minhum vehum mu’ridûn(e)
-Görmez misin kitaptan, kendilerine bir pay verilenleri; aralarında hakemlik etsin diye Allah’ın kitabına çağrılırlar da sonra onların bir kısmı arkalarını çevirir; onlar zaten bunu adet edinmiştir.
-Kendilerine Kitaptan bir pay verilenleri görmedin mi? Aralarında Allah’ın Kitabı hükmetsin diye çağrılıyorlar da, onlardan bir bölümü yüz çeviriyor. Onlar, işte böyle arka dönenlerdir.
-Şu kendilerine Kitap’tan bir pay verilmiş olanlara bak, aralarında hüküm vermesi için Allah’ın Kitabı’na çağırılıyorlar da içlerinden bir zümre yüz çevirerek dönüp gidiyor.
Bak gör, kitaptaki bazı bilgileri tam anlayanlar, insanlara anlatıyorlar ama hala bazıları dinlemeyip yüz çeviriyorlar.
24-Żâlike bi-ennehum kâlû len temessenâ-nnâru illâ eyyâmen ma’dûdât(in)(s) veġarrahum fî dînihim mâ kânû yefterûn(e)
-Bu da, sayılı günlerden başka ateşte kalmayız demelerindendir. Kendi uydurmaları olan bu kanaat, onları dinlerinde de aldatmıştır.
-Bu, onların: ‘Ateş bize sayılı günler dışında kesinlikle dokunmayacak’ demelerindendir. Onların bu iftiraları, dinleri konusunda kendilerini yanılgıya düşürmüştür.
-Bunun sebebi onların, “ateş bize sayılı birkaç gün dışında asla dokunmayacaktır” demeleridir. Uydurmuş oldukları yalanlar, dinlerinde kendilerini aldatmaktadır.
Bunun sebebi, ateşte birkaç gün kalırız sonra kurtuluruz demelerinden. Bu saçma inançları onları dinlerinde yanlışa düşürmüştür.
25-Fekeyfe iżâ cema’nâhum liyevmin lâ raybe fîhi vevuffiyet kullu nefsin mâ kesebet vehum lâ yuzlemûn(e)
-Onları toplayıverdiğimiz gün ne olacak halleri? O günün geleceğinde hiç şüphe yok ve o gün herkese kazancının karşılığı verilecek, zulmedilmeyecek onlara.
-Artık onları, kendisinde şüphe olmayan bir gün topladığımızda ve her bir nefse -haksızlığa uğratılmaksızınkazandığı tam olarak ödendiğinde nasıl olacak?
-Peki, o kendisinde kuşku bulunmayan günde, onları biraraya topladığımız vakit halleri nice olacak! O gün her benlik, kazandığının karşılığını tam almıştır. Onlar, hiçbir zulme uğratılmazlar.
Şüphe olmayan o günde, onları topladığımızda, halleri ne olacak onların. O gün herkes kendi kazancı ile hesap verecek. Haksızlığa uğramayacaklardır.
26-Kuli(A)llâhumme mâlike-lmulki tu/tî-lmulke men teşâu vetenzi’u-lmulke mimmen teşâu vetu’izzu men teşâu vetużillu men teşâ(u)(s) biyedike-lḣayr(u)(s) inneke ‘alâ kulli şey-in kadîr(un)
-De ki: Allah’ım, mülkün sahibi sensin, mülkü dilediğine verirsin, dilediğinden alırsın. Dilediğini yükseltirsin, dilediğini alçaltırsın. Senin elindedir hayır, sensin her şeye gücü yeten.
-De ki: ‘Ey mülkün sahibi Allah’ım, dilediğine mülkü verirsin ve dilediğinden mülkü çekip-alırsın, dilediğini aziz kılar, dilediğini alçaltırsın; hayır Senin elindedir. Gerçekten Sen, her şeye güç yetirensin.’
-Şöyle yakar: “Ey mülkün Malik’i, sahibi olan Allahım! Sen mülk ve saltanatı dilediğine verir, mülk ve saltanatı dilediğinden çekip alırsın. Dilediğini yüceltir aziz edersin, dilediğini alçaltır zelil kılarsın. İmkan, mal ve nimet senin elindedir. Sen, herşeye kadirsin.”
Deki, Ey Allah’ım, mülkün sahibi sensin. Dilediğine verirsin. Dilediğinden alırsın. Dilediğini yükseltir, dilediğini alçaltırsın. Her şey senindir. Senin gücün her şeye yeter.
27-Tûlicu-lleyle fî-nnehâri vetûlicu-nnehâra fî-lleyl(i)(s) vetuḣricu-lhayye mine-lmeyyiti vetuḣricu-lmeyyite mine-lhayy(i)(s) veterzuku men teşâu biġayri hisâb(in)
-Geceyi uzatırsın, gündüzün bir kısmı gece olur. Gündüzü uzatırsın, gecenin bir kısmı gündüz olur. Ölüden diri çıkarırsın, diriden ölü izhar edersin ve dilediğini sayısız rızıklandırırsın sen.
-‘Geceyi gündüze bağlayıp-katarsın, gündüzü de geceye bağlayıp-katarsın; diriyi ölüden çıkarırsın, ölüyü de diriden çıkarırsın. Sen, dilediğine hesapsız rızık verirsin.’
-“Geceyi gündüzün içine sokarsın, gündüzü de gecenin içine sokarsın. Diriyi ölüden çıkarırsın, ölüyü diriden çıkarırsın. Dilediğini hesapsızca rızıklandırırsın.”
Karanlık olan yer aydınlık olur. Aydınlık olan yer karanlık olur. Diriyi ölüden, ölüyü diriden çıkarırsın. Dilediğine hesapsız rızık verirsin.
28-Lâ yetteḣiżi-lmu/minûne-lkâfirîne evliyâe min dûni-lmu/minîn(e)(s) vemen yef’al żâlike feleyse mina(A)llâhi fî şey-in illâ en tettekû minhum tukâ(ten)(k) veyuhażżirukumu(A)llâhu nefseh(u)(k) ve-ila(A)llâhi-lmasîr(u)
-İnananlar iman edenleri bırakıp da kafirleri dost edinmesinler. Bu işi yapan, Allah’tan bir şey beklemesin, fakat kafirlerden çekinmeniz gerekse o başka. Allah, kendisinden sakınmanızı emretmektedir ve dönüp varılacak yer de Allah tapısıdır.
-Mü’minler, mü’minleri bırakıp da kafirleri veliler edinmesinler. Kim böyle yaparsa, Allah’tan hiç bir şey (yardım) yoktur. Ancak onlardan korunma gayesiyle sakınma(nız) başka. Allah, sizi kendisinden sakındırır. Varış Allah’adır.
-Müminler, müminleri bırakıp da küfre sapanları gönül dostu edinmesinler. Kim bunu yaparsa Allah’la ilişiği kesilir. Ancak bir sakınma ile onlardan korunmanız müstesna. Allah sizi kendisinden sakınmaya çağırır. Ve dönüş yalnız Allah’adır.
Müminler, başka mümine karşı kafirleri dost edinmesin. Bunu yapanın Allah ile ilişkisi kesilir. Müminler, düşmanı olan kafire karşı, diğer kafiri dost edinebilir. Allahtan sakının. Dönüş yalnız Allah’adır.
29-Kul in tuḣfû mâ fî sudûrikum ev tubdûhu ya’lemhu(A)llâh(u)(k) veya’lemu mâ fî-ssemâvâti vemâ fî-l-ard(i)(k) va(A)llâhu ‘alâ kulli şey-in kadîr(un)
-De ki: Gönlünüzdekini gizleseniz de Allah bilir, açığa vursanız da. Göklerde ve yeryüzünde ne varsa bilir ve Allah’ın her şeye gücü yeter.
-De ki: ‘Sinelerinizde olanı -gizleseniz de, açığa vursanız daAllah bilir. Ve göklerde olanı da, yerde olanı da bilir. Allah, her şeye güç yetirendir.’
-De ki: “Göğüslerinizde olanı gizleseniz de açıklasanız da Allah onu bilir. Göklerdekileri, yerdekileri de bilir. Allah herşeye Kadir’dir.”
Deki, içinizde ne varsa, gizleseniz de açıklasanız da bilir. Göklerde de olsanız, yerde de olsanız bilir. Allah her şeye kadirdir. (Galaksiler arası ilişki)
30-Yevme tecidu kullu nefsin mâ ‘amilet min ḣayrin muhdaran vemâ ‘amilet min sû-in teveddu lev enne beynehâ vebeynehu emeden ba’îdâ(en)(k) veyuhażżirukumu(A)llâhu nefseh(u)(k) va(A)llâhu raûfun bil’ibâd(i)
-O gün bir gündür ki herkes, yaptığı hayrı hazırlanmış bir halde karşısında bulacak, işlediği kötülükle de arasında pek uzun bir mesafe olmasını arzulayacak. Tanrı, kendinden korunmanızı buyurur ve Allah, kullarını pek esirgeyicidir.
-Her bir nefsin hayırdan yaptıklarını hazır bulduğu ve her ne kötülük işlediyse onunla kendisi arasında uzak bir mesafe olmasını istediği o günü (düşünün). Allah, sizi kendisinden sakındırır. Allah, kullarına karşı şefkatli olandır.
-Gün gelecek, her benlik, hayırdan işlediğini önünde bulacaktır. Kötülükten işlediğini de… İsteyecektir ki, önüne getirilenle kendisi arasında uzun bir mesafe olsun. Allah sizi, kendisinden sakınmaya çağırır. Allah, kullarına karşı Rauf’tur, çok şefkatlidir.
Gün gelecek, iyi kötü ne yaptıysanız karşınıza çıkacak. Ondan (kötü olandan) uzaklaşmak isteyeceksiniz. Onun için Allah, sizi şimdiden sakınmaya çağırır. Allah kullarına karşı çok şefkatlidir.
31-Kul in kuntum tuhibbûna(A)llâhe fettebi’ûnî yuhbibkumu(A)llâhu veyaġfir lekum żunûbekum(k) va(A)llâhu ġafûrun rahîm(un)
-De ki: Allah’ı seviyorsanız bana uyun da Allah da sizi sevsin ve suçlarınızı yarlıgasın. Allah yarlıgayıcıdır ve rahimdir.
-De ki: ‘Eğer siz Allah’ı seviyorsanız bana uyun; Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah bağışlayandır, esirgeyendir.’
-De ki: “Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah çok affedici, çok merhametlidir.”
Deki, geçekten Allah’ı seviyorsanız, bana uyun. Uyun ki Allah’ta sizi sevsin. Günahlarınızı bağışlasın. Allah çok bağışlayandır.
32-Kul atî’û(A)llâhe ve-rrasûl(e)(s) fe-in tevellev fe-inna(A)llâhe lâ yuhibbu-lkâfirîn(e)
-De ki: Allah’a ve Peygambere itaat edin. Fakat yüz çevirirlerse Allah da kafirleri sevmez.
-De ki: ‘Allah’a ve elçisine itaat edin.’ Eğer yüz çevirirlerse şüphesiz Allah, kafirleri sevmez.
-Şunu da söyle: “Allah’a ve resula itaat edin.” Eğer yüz çevirirlerse, Allah küfre sapanları sevmez.
Allaha ve resulüne itaat edin. Allah kendisine ve resulüne itaat etmeyenleri sevmez.
İmran, Zekeriya, Meryem, Yahya, İsa—-
33-İnna(A)llâhe-stafâ âdeme venûhan veâle ibrâhîme veâle ‘imrâne ‘alâ-l’âlemîn(e)
-Şüphe yok ki Allah, Âdem’i, Nuh’u, İbrahim soyunu ve İmran soyunu seçti, alemlere üstün etti.
-Gerçek şu ki, Allah, Adem’i, Nuh’u, İbrahim ailesini ve İmran ailesini alemler üzerine seçti;
-Allah; Adem’i, Nuh’u, İbrahim Ailesi’ni, İmran Ailesi’ni ıstıfa ile seçip alemlere üstün kılmıştır;
Allah, Ademi ve soyundan gelen Nuh’u, Nuh’un soyundan gelen İbrahim ve ailesini, Onların soyundan gelen İmran ve ailesini alemlere üstün kıldı.
34-Żurriyyeten ba’duhâ min ba’d(in)(k) va(A)llâhu semî’un ‘alîm(un)
-Birbirlerinden türemiş bir soydur onlar ve Allah duyar, bilir.
-Onlar birbirlerinden (türeme) bir zürriyettir. Allah işitendir, bilendir.
-Birbirinden gelen soylar halinde. Allah, hakkıyla işiten, gereğince bilendir.
Bunların hepsi bir soydur. Allah Semi dir ve Alimdir.
35-İż kâleti-mraetu ‘imrâne rabbi innî neżertu leke mâ fî batnî muharraran fetekabbel minnî(s) inneke ente-ssemî’u-l’alîm(u)
-An o zamanı ki İmran’ın zevcesi, ya Rabbi demişti, karnımdakini, azatlı bir kul olmak üzere sana adadım, kabul et. Şüphe yok ki sen duyarsın, bilirsin.
-Hani İmran’ın karısı: ‘Rabbim, karnımda olanı, ‘her türlü bağımlılıktan özgürlüğe kavuşturulmuş olarak’ Sana adadım, benden kabul et. Şüphesiz işiten bilen Sensin Sen’ demişti.
-Hani İmran’ın karısı şöyle demişti: “Rabbim, karnımdakini özgür bir biçimde sana adadım; onu benden kabul et. Kuşkusuz sen, evet sen, herşeyi duyan, herşeyi bilensin.”
İmran’ın karısı, Rabbim dedi, Karnımdaki bebeği senin yoluna adadım. Onu koru, kolla. Her şeyi duyansın, bilensin. Benim bu duamı kabul et.
36-Felemmâ veda’at-hâ kâlet rabbi innî veda’tuhâ unśâ va(A)llâhu a’lemu bimâ veda’at veleyse-żżekeru kelunśâ(s) ve-innî semmeytuhâ meryeme ve-innî u’îżuhâ bike veżurriyyetehâ mine-şşeytâni-rracîm(i)
-Doğurunca da ya Rabbi demişti kız doğurdum; zaten Tanrı, onun ne doğurduğunu biliyordu; erkek kıza benzemez, ona Meryem adını verdim, onu da, soyunu da sana ısmarladım, taşlanmış Şeytan’dan sen koru demişti.
-Fakat onu doğurduğunda -Allah onun ne doğurduğunu daha iyi bilirkendedi ki: ‘Rabbim, doğrusu bir kız (çocuğu) doğurdum. Erkek ise, kız gibi değildir. Ona Meryem adını koydum. Ben onu ve soyunu o kovulmuş şeytandan Sana sığındırırım.’
-Onu doğurunca –Allah onun ne doğurduğunu daha iyi bildiği halde- şöyle dedi: “Rabbim, onu kız olarak doğurdum ve erkek kız gibi değildir. Adını Meryem koydum onun. Onu ve soyunu, kovulmuş şeytandan sana sığındırıyorum.”
Doğurunca, Allah’ım kız bebek doğurdum. Sen zaten biliyorsun. Erkek kız gibi değildir. Ona Meryem ismini verdim. Onu ve soyunu kovulmuş şeytandan sana emanet ediyorum.
37-Fetekabbelehâ rabbuhâ bikabûlin hasenin veenbetehâ nebâten hasenen vekeffelehâ zekeriyyâ(s) kullemâ deḣale ‘aleyhâ zekeriyyâ-lmihrâbe vecede ‘indehâ rizkâ(an)(s) kâle yâ meryemu ennâ leki hâżâ(s) kâlet huve min ‘indi(A)llâh(i)(s) inna(A)llâhe yerzuku men yeşâu biġayri hisâb(in)
-Rabbi, onu iyi bir surette kabul etti, bir nebat yetiştirir gibi onu yetiştirdi, geliştirdi, Zekeriyya’yı da onun hizmetine memur etti. Zekeriyya, ne vakit mihRaba girse yanında bir yiyecek bulurdu. Ya Meryem demişti, bunlar nereden geliyor sana? Meryem, Allah’tan demişti, şüphe yok ki Allah dilediğini sayısız rızıklarla rızıklandırır.
-Bunun üzerine Rabbi onu güzel bir kabulle kabul etti ve onu güzel bir bitki gibi yetiştirdi. Zekeriya’yı ondan sorumlu kıldı. Zekeriya her ne zaman mihraba girdiyse, yanında bir yiyecek buldu: ‘Meryem, bu sana nereden geldi?’ deyince, ‘Bu, Allah katındandır. Şüphesiz Allah, dilediğine hesapsız rızık verendir’ dedi.
-Allah, onu güzel bir kabulle kabul etti ve onu güzel bir bitki gibi besleyip büyüttü. Onu, Zekeriyya’nın korumasına verdi. Zekeriyya, mihrapta onun yanına her girdiğinde, orada bir rızık bulur ve sorardı: “Meryem, bu sana nereden?” Meryem de: “Bu, Allah katındandır; çünkü Allah dilediğini hesapsızca rızıklandırır.” derdi.
Rabbi, duasını kabul etti ve onu, Meryem’i narin bir çiçek gibi yetiştirdi. Zekeriya’yı da korumasına verdi. Zekeriya ne zaman Meryem’in mekanına gitse, orada bir rızık ve yiyecek görür ve sorardı, sana bunlar nereden geliyor diye. Meryem de, Allahtan geliyor, şüphesiz Allah dilediğine hesapsız rızık verir.
38-Hunâlike de’â zekeriyyâ rabbeh(u)(s) kâle rabbi heb lî min ledunke żurriyyeten tayyibe(ten)(s) inneke semî’u-ddu’â/-(i)
-Zekeriyya, orada Rabbine dua etmiş, ya Rabbi demişti, sen katından tertemiz bir soy ver bana, muhakkak ki duaları duyansın sen.
-Orada Zekeriya Rabbine dua etti: ‘Rabbim, bana katından tertemiz bir soy armağan et. Doğrusu Sen, duaları işitensin’ dedi.
-Zekeriyya orada Rabbine yakarmıştı: “Rabbim, demişti, katından bana tertemiz bir soy bağışla. Sen yakarışı en iyi duyansın.”
Zekeriya Meryem’in mekânında, içinden rabbine dua etti. Rabbim dedi bana temiz soy verecek birini bağışla, sen arzularımızı bilensin dedi. (Meryem için kendisine Hayırlı bir damat istedi)
39-Fenâdet-hu-lmelâ-iketu vehuve kâ-imun yusallî fî-lmihrâbi enna(A)llâhe yubeşşiruke biyahyâ musaddikan bikelimetin mina(A)llâhi veseyyiden vehasûran venebiyyen mine-ssâlihîn(e)
-Mihrapta durmuş, namaz kılıyordu ki melekler, gerçekten de Allah, sana Yahya’yı müjdelemededir. O, Tanrıdan gelen sözü tasdik eden bir erdir, uludur, kötülüklerden tamamıyla çekinmiştir, iyilerden ve doğrulardan bir peygamberdir o diye nida etmişti.
-O mihrapta namaz kılarken, melekler ona seslendi: ‘Allah, sana Yahya’yı müjdeler. O, Allah’tan olan bir kelimeyi (İsa’yı) doğrulayan, efendi, iffetli ve salihlerden bir peygamberdir.’
-Zekeriyya mihrapta durmuş namaz kılarken, melekler ona şöyle çağırmışlardı: “Allah sana, Allah’tan bir kelimeyi doğrulayıcı bir efendi; nefsine egemen bir benlik, barışseverlerden / hayır işleyenlerden bir peygamber olarak Yahya’yı müjdeliyor.”
Zekeriya mihrapta namaz kılarken, melekler ona seslendi. Allah sana bir evlat olarak Yahya’yı müjdeliyor. O (Yahya), Allahlın kelimesini (İsa yı) doğrulayacak, doğru konuşan, efendi ve nefsine hâkim bir nebi olacak
40-Kâle rabbi ennâ yekûnu lî ġulâmun vekad belaġaniye-lkiberu vemraetî ‘âkir(un)(s) kâle keżâlika(A)llâhu yef’alu mâ yeşâ/(u)
-Zekeriyya, Rabbim demişti, benim nasıl oğlum olabilir ki ihtiyarlık, üstüme çökmüştür, karım da kısır. Böyle de olsa demişti, Allah dilediğini yapar.
-Dedi ki: ‘Rabbim, bana gerçekten ihtiyarlık ulaşmışken ve karım da kısırken nasıl bir oğlum olabilir?’ ‘(Bu) Böyledir’ dedi, ‘Allah dilediğini yapar.’
-Dedi ki: “Rabbim, benim nasıl çocuğum olur? İhtiyarlık tam bir biçimde üstüme binmiş, karım kısır.” Allah cevap verdi: “Allah, dilediği şeyi işte böyle yapar.”
Rabbim dedi, benim nasıl evladım olabilir, ben ihtiyarladım, karımda kısır. Bu Allah’ın dileğidir. O istediğini yapar.
41- Kâle rabbi-c’al lî âye(ten)(s) kâle âyetuke ellâ tukellime-nnâse śelâśete eyyâmin illâ ramzâ(en)(k) veżkur rabbeke keśîran vesebbih bil’aşiyyi vel-ibkâr(i)
– Zekeriyya demişti ki: Rabbim, bana bir delil ver. Allah da, insanlarla işaretleşmen ayrı, tam üç gün, konuşmaman onlarla, delildir sana. Çok an Rabbini, akşam ve sabah çağlarında, onun noksan sıfatlardan arı olduğunu söyle demişti.
– (Zekeriya) ‘Rabbim, bana bir alamet (ayet) ver.’ dedi. ‘Sana alamet, işaretleşme dışında, insanlarla üç gün konuşmamandır. Rabbini çokça zikret ve akşam sabah O’nu tesbih et.’ dedi.
-Zekeriyya dedi: “Rabbim, bana bir belirti ver.” Allah buyurdu: “Sana belirti şudur: İnsanlarla üç gün, işaretleşme dışında konuşmayacaksın. Rabbini çok an. Akşam-sabah tespih et.”
Rabbim bana bir delil ver dedi. Allah, delilin üç gün insanlarla sadece işaretle konuşacaksın (Dilin tutulacak). Rabbini çok anacaksın. Akşam sabah ona tespih edeceksin dedi.
42-Ve-iż kâleti-lmelâ-iketu yâ meryemu inna(A)llâhe-stafâki vetahheraki vestafâki ‘alâ nisâ-i-l’âlemîn(e)
-Melekler Meryemede şöyle demişlerdi. An o zamanı da, hani melekler Meryem’e, ya Meryem, Allah gerçekten de seni seçti, arıttı ve alemlerdeki kadınlara üstün etti.
-Hani melekler: ‘Meryem, şüphesiz Allah seni seçti, seni arındırdı ve alemlerin kadınlarına üstün kıldı,’ demişti.
-Bir de melekler şöyle demişlerdi: “Ey Meryem, Allah seni ıstıfa edip seçti. Seni tertemiz kıldı ve seni alemlerin kadınları üstüne yüceltti.”
Melekler de Meryem’e şöyle demişlerdi. Allah seni seçti, seni temiz ve alemlerdeki tüm kadınlardan üstün kıldı. (mucize bir doğum yaparak)
43-Yâ meryemu-knutî lirabbiki vescudî verke’î me’a-rrâki’în(e)
-Ya Meryem, Rabbine itaat et, secdeye kapan, rüku edenlerle rüku et demişti.
-‘Meryem, Rabbine gönülden itaatte bulun, secde et ve rüku edenlerle birlikte rüku et.’
-“Ey Meryem, Rabbinin huzurunda saygıyla el bağla. Secdeye kapan ve rüku edenlerle birlikte rüku et.”
Ey Meryem sen rabbine itaat et, secdeye kapan (Rabbine teslim ol), rükû edenlerle beraber rükû et (saygı ile rabbi tanımaya çalışanlarla beraber çalış). (Allaha Tam teslim ol ve tahsiline devam et)
44-Żâlike min enbâ-i-lġaybi nûhîhi ileyk(e)(c) vemâ kunte ledeyhim iż yulkûne aklâmehum eyyuhum yekfulu meryeme vemâ kunte ledeyhim iż yaḣtasimûn(e)
-Bunlar, gaibe ait haberler ki sana vahyetmekteyiz. Meryem’i yetiştirmeyi tekeffül edecek kimdir diye kura çekmek için kalemlerini attıkları zaman da yanlarında değildin, bu hususta çekiştikleri zaman da.
-Bunlar, gayb haberlerindendir; bunları sana vahyediyoruz. Onlardan hangisi Meryem’i sorumluluğuna alacak diye kalemleriyle kur’a atarlarken sen yanlarında değildin; çekişirlerken de yanlarında değildin.
-Bu, gayb haberlerindendir ki, sana vahyediyoruz. Onlar, Meryem’in bakımını kimin üstleneceğini belirlemek için kalemlerini atarlarken sen yanlarında değildin. Çekiştikleri sırada da yanlarında değildin.
Bunlar geçmiş, detayı bilinmeyen haberlerdir. Sana anlatıyoruz. Meryem’i kim okutacak, kim onun hocası olacak diye karar verirlerken sen yanlarında değildin. Çekişirlerken de yanlarında değildin.
45-İż kâleti-lmelâ-iketu yâ meryemu inna(A)llâhe yubeşşiruki bikelimetin minhu-smuhu-lmesîhu ‘îsâ-bnu meryeme vecîhen fî-ddunyâ vel-âḣirati vemine-lmukarrabîn(e)
-Hani melekler, ya Meryem, gerçekten de Allah seni, kendisinin bir kelimesiyle müjdelemektedir adı da Meryemoğlu Mesih İsa’dır onun ve o, dünyada da kadri yüce bir erdir, ahirette de ve yakınlardandır o.
-Hani Melekler, dediler ki: ‘Meryem, doğrusu Allah kendinden bir kelimeyi sana müjdelemektedir. Onun adı Meryem oğlu İsa Mesih’tir. O, dünyada ve ahirette ‘seçkin, onurlu, saygındır’ ve (Allah’a) yakın kılınanlardandır..’
-Bir de melekler şöyle demişlerdi: “Ey Meryem! Allah seni, kendisinden bir kelimeyle muştuluyor. Adı, Meryem oğlu İsa Mesih’tir. Dünya ve ahirette yüz akıdır. Allah’a yaklaştırılanlardandır.”
Sonra Melekler Meryem’e, Allah seni kendisinden bir kelime ile müjdeliyor. Onun adı Meryem oğlu İsa Mesih olacaktır. Dünya ve ahirette seçilmiş, Allaha yakın olanlardandır.
46-Veyukellimu-nnâse fî-lmehdi vekehlen vemine-ssâlihîn(e)
-Beşikteyken de, olgunluk çağındayken de insanlarla konuşacaktır ve o, temiz kişilerdendir demişti de.
-Beşikte de, yetişkinliğinde de insanlarla konuşacaktır. Ve O salihlerdendir.’
-Beşikte ve yetişkin çağında insanlarla konuşacaktır. Barışa yönelik iş yapanlardandır.”
Beşikte bebek iken de yetişkin olduğunda da insanlarla konuşacak. O salih kişilerdendir.
47-Kâlet rabbi ennâ yekûnu lî veledun velem yemsesnî beşer(un)(s) kâle keżâliki(A)llâhu yaḣluku mâ yeşâ(u)(c) iżâ kadâ emran fe-innemâ yekûlu lehu kun feyekûn(u)
-Meryem, ya Rabbi demişti, benim nasıl çocuğum olabilir? Bana hiçbir insan dokunmadı. Allah, öyledir ama demişti, dilediğini yapar Allah ve bir işin olmasını diledi mi hemencecik ol der ona ve o oluverir.
-‘Rabbim, bana bir beşer dokunmamışken, nasıl bir çocuğum olabilir?’ dedi. “(Bu) Böyledir” dedi: “Allah neyi dilerse yaratır. Bir işin olmasına karar verirse, yalnızca ona ‘ol’ der, o da hemen oluverir.’
-Meryem dedi ki: “Rabbim, çocuğum nasıl olur benim? Bana hiçbir insan dokunmadı ki!” Allah cevap verdi: “Allah dilediğini işte böyle yaratır. Bir iş ve oluşa karar verdiğinde sadece ona “ol” der; o hemen oluverir.”
Meryem, Rabbim, bana bir insan dokunmamışken nasıl bir oğlum olabilir dedi. Allah dilediğini yapar. Ona sadece bir Ol der ve O olur.
48-Veyu’allimuhu-lkitâbe velhikmete ve-ttevrâte vel-incîl(e)
-Tanrı ona bilgiyi, hikmeti, Tevrat’ı, İncil’i öğretir.
-‘Ona kitabı, hikmeti, Tevratı ve İncili öğretecek.’
-Ona Kitap’ı, hikmeti, Tevrat’ı ve İncil’i öğretecek.
Rabbi ona (İsaya) Tevrat’ı, İncil’i öğretecek. Hikmeti ve Kâinat ilmini de (Kitabı) öğretecek.
49-Verasûlen ilâ benî isrâ-île ennî kad ci/tukum bi-âyetin min rabbikum(s) ennî aḣluku lekum mine-ttîni kehey-eti attayri feenfuḣu fîhi feyekûnu tayran bi-iżni(A)llâh(i)(s) veubri-u-l-ekmehe vel-ebrasa veuhyî-lmevtâ bi-iżni(A)llâh(i)(s) veunebbi-ukum bimâ te/kulûne vemâ teddeḣirûne fî buyûtikum(c) inne fî żâlike leâyeten lekum in kuntum mu/minîn(e)
-İsrailoğullarına peygamber olarak gönderir, o da onlara der ki: Ben, Rabbinizden delille geldim size. Balçığı yoğurur, kuş şekline sokar, ona üflerim, Allah’ın izniyle kuş olur. Anadan doğma körü körlükten kurtarırım, abraş illetine tutulmuşu, Allah’ın izniyle iyileştiririm ve Allah’ın izniyle ölüyü diriltirim, evlerinizde yediklerinizi, sakladıklarınızı size bildiririm. İnanmışsanız şüphe yok ki, bunlar size delildir.
-“İsrailoğullarına elçi kılacak”. (O, İsrailoğullarına şöyle diyecek:) ‘Gerçek şu, ben size Rabbinizden bir ayetle geldim. Ben size çamurdan kuş biçiminde bir şey oluşturur, içine üfürürüm, o da hemencecik Allah’ın izniyle kuş oluverir. Ve Allah’ın izniyle doğuştan kör olanı, alaca hastalığına tutulanı iyileştirir ve ölüyü diriltirim. Yediklerinizi ve biriktirdiklerinizi size haber veririm. Şüphesiz, eğer inanmışsanız bunda sizin için kesin bir ayet vardır.’
-Onu, Beniisrail’e şöyle konuşan bir resul yapacak: “Şu bir gerçek ki, ben size Rabbinizden bir mucize getirdim: Ben, çamurdan, kuş görünümünde birşey yapar, ona üflerim de Allah’ın izniyle kuş oluverir. Ben, körü ve abraşı iyileştirir, ölüleri Allah’ın izniyle diriltirim. Evlerinizde yemekte ve biriktirmekte olduklarınızı size haber veririm. Eğer inananlarsanız, bunda sizin için tam bir mucize vardır.”
O, İsrail oğullarına bir resul olarak diyecek ki, ben çamurdan bir kuş yapar, ona üflerim ve o canlanır uçar. Ben körü ve cüzzamlıyı iyileştiririm. Ölüleri Allah’ın izni ile diriltirim. Yediklerinizi ve biriktirdiklerinizi size söyleyebilirim. Bunlar Allahtan bana öğretilen ilimlerdir. İnanırsanız, gördüğünüz gibi bunlar (sizin için) imkânsız denilen mucizelerdir.
50-Vemusaddikan limâ beyne yedeyye mine-ttevrâti veli-uhille lekum ba’da-lleżî hurrime ‘aleykum(c) veci/tukum bi-âyetin min rabbikum fettekû(A)llâhe veatî’ûn(i)
-Tevrat’ın gerçekliğini söylemekte, size haram edilen bazı şeyleri helal etmekteyim, Rabbinizden delillerle geldim. Sakının Tanrıdan da bana itaat edin.
-Benden önceki Tevrat’ı doğrulamak ve size haram kılınan bazı şeyleri helal kılmak üzere size Rabbinizden bir ayetle geldim. Artık Allah’tan korkup bana itaat edin.’
-Tecrat’tan önümde bulunanı doğrulayıcıyım. Size haram kılınmış olanın bir kısmını size helal yapacağım. Rabbinizden bir mucize getirdim size. Artık Allah’tan korkun ve bana itaat edin.”
Benden önce gelen, bu önünüzdeki Tevrat’ı doğrulayıcıyım. Onda size haram kılınmış bazı şeyleri, helal kılmak için Allah’ın ayetleri ile gelmiş bir Nebiyim. Allahtan korkun ve bana itaat edin.
51-İnna(A)llâhe rabbî verabbukum fa’budûh(u)(k) hâżâ sirâtun mustakîm(un)
-Şüphe yok ki Allah, benim de Rabbimdir, sizin de Rabbiniz; ona kulluk edin, budur doğru yol.
-Şüphesiz Allah benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. Öyleyse yalnızca O’na kulluk edin. Bu dosdoğru yoldur.”
-Allah benim de Rabbimdir, sizin de Rabbinizdir; o halde, O’na kulluk edin. İşte bu, dosdoğru bir yoldur.”
Şüphesiz Allah benimde rabbimdir, sizin de rabbinizdir. O halde ona kulluk edin. Doğru yol budur.
52-Felemmâ ehasse ‘îsâ minhumu-lkufra kâle men ensârî ila(A)llâh(i)(s) kâle-lhavâriyyûne nahnu ensâru(A)llâhi âmennâ bi(A)llâhi veşhed bi-ennâ muslimûn(e)
-İsa, onların küfrünü duyunca dedi ki: Kimlerdir Allah uğrunda yardımcılarım? Havariler, biziz Allah için yardım edenler dediler, Allah’a inandık, sen de tanık ol ki, biz, ona teslim olanlarız.
-Nitekim İsa, onlarda inkârı sezince, dedi ki: ‘Allah için bana yardım edecekler kimdir?’ Havariler: ‘Allah’ın yardımcıları biziz; biz Allah’a inandık, bizim gerçekten müslümanlar olduğumuza şahid ol’ dediler.
-İsa onlardan inkarı sezince şöyle konuştu: “Allah’a gidişte benim yardımcılarım kim?” Havariler dediler ki: “Biz Allah’ın yardımcılarıyız. Allah’a iman ettik biz. Tanık ol, biz müslümanlarız.”
İsa onların inkarlarını sezince, Allah uğruna bana yardım edecekler kimlerdir dedi. Havarileri, Allah için sana yardım eden biziz dediler. Biz Allaha iman ettik, sende bizim müslümanlığımıza şahit ol dediler.
53-Rabbenâ âmennâ bimâ enzelte vetteba’nâ-rrasûle fektubnâ me’a-şşâhidîn(e)
-Rabbimiz, inandık indirdiğine, uyduk Peygambere, bizi buna tanık olanlarla haşret.
-Rabbimiz, biz indirdiğine inandık ve elçiye uyduk. Böylece bizi şahidlerle beraber yaz.’
-Ey Rabbimiz! Senin indirdiğine iman ettik, resule uyduk; artık bizi gerçeğin tanıklarıyla beraber yaz.”
Rabbimiz, biz indirdiğine inandık, Resulüne uyduk. Bizim canımızı, Resulüne uyanlarla beraber al dediler.
54-Vemekerû vemekera(A)llâh(u)(s) va(A)llâhu ḣayru-lmâkirîn(e)
-Düzene koyuldular, Allah da düzenlerine karşılık cezalarını verdi. Allah, düzencilere ceza verenlerin hayırlısıdır.
-Onlar (inanmayanlar) bir düzen (hile ve tuzak) kurdular. Allah da (buna karşılık) bir düzen kurdu. Allah, düzen kurucuların en hayırlısıdır.
-Onlar tuzak kurdular, Allah da tuzak kurdu. Ve Allah, tuzak kuranların en hayırlısıdır.
Sonra kafirler İsa için kötü bir plan yaptılar. Allah’ında bir planı vardı. Allah en iyi plan yapandır.
55-İż kâla(A)llâhu yâ ‘îsâ innî muteveffîke verâfi’uke ileyye vemutahhiruke mine-lleżîne keferû vecâ’ilu-lleżîne-ttebe’ûke fevka-lleżîne keferû ilâ yevmi-lkiyâme(ti)(s) śümme ileyye merci’ukum feahkumu beynekum fîmâ kuntum fîhi taḣtelifûn(e)
-Hani o zaman Allah ya İsa demişti, seni öldürecek de benim, kendime yüceltecek de, kafirlerden kurtarıp arıtacak da. Sana uyanları kıyamete dek kafirlere üst edeceğim. Sonra, dönüp geleceğiniz yer, benim tapımdır, aranızda, aykırılığa düştüğünüz şeylerin hükmünü de ben vereceğim.
-Hani Allah, İsa’ya demişti: ‘Ey İsa, doğrusu senin hayatına Ben son vereceğim, seni Kendime yükselteceğim, seni inkâr edenlerden temizleyeceğim ve sana uyanları kıyamete kadar inkâra sapanların üstüne geçireceğim. Sonra dönüşünüz yalnızca Banadır, hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz şeyde aranızda Ben hükmedeceğim.’
-Allah şunu da demişti: “Ey İsa, senin canını alacağım, seni kendime yükselteceğim; seni, inkar edenlerden uzaklaştırıp arındıracağım. Ve sana uyanları, inkar edenlerin, kıyamete kadar üstünde tutacağım. Sonra bana olacak dönüşünüz; tartışıp durduğunuz şeyler hakkında aranızda ben hüküm vereceğim.”
Allah, İsa’ya şöyle demişti, seni vefat ettireceğim, sonra seni yanıma alacağım. Seni düşmanlarından kurtaracağım. Sana uyanları, kıyamete kadar uymayanlardan üstün tutacağım. Sonra bana döneceksiniz. Aranızdaki tartışmaya ben hüküm vereceğim.
56-Feemmâ-lleżîne keferû feu’ażżibuhum ‘ażâben şedîden fî-ddunyâ vel-âḣirati vemâ lehum min nâsirîn(e)
-Kafir olanlara gelince: Onları dünyada da çetin bir azapla azaplandıracağım, ahirette de ve onlara hiçbir yardımcı yoktur.
-İnkâr edenleri ise, dünyada ve ahirette şiddetli bir azabla azablandıracağım. Onların hiç yardımcıları yoktur.’
-Küfre sapanlar var ya, işte onlara dünyada ve ahirette şiddetle azap edeceğim. Hiçbir yardımcıları olmayacaktır onların.”
İnkâr edenleri (sana uymayanları) , dünyada da ahirette de azap edeceğim. Onların yardımcıları da olmayacak.
57-Veemmâ-lleżîne âmenû ve’amilû-ssâlihâti feyuveffîhim ucûrahum(k) va(A)llâhu lâ yuhibbu-zzâlimîn(e)
-İnananlar ve iyi işlerde bulunanlarsa ecirlerini tam olarak alırlar. Allah zulmedenleri sevmez.
-İman edip salih amellerde bulunanların ecirleri eksiksiz ödenecektir. Allah, zalim olanları sevmez.’
-İman edip barışa yönelik işler yapanlara / hayır işleyenlere gelince, Allah onlara ödüllerini tam olarak verecektir. Allah, zalimleri sevmez.
Onlardan iman edip Salih amel işleyenlere ise , onlara ödülleri tam verilecek. Allah zalimleri sevmez.
58-Żâlike netlûhu ‘aleyke mine-l-âyâti ve-żżikri-lhakîm(i)
-Bunları, sana ayetlerimizden ve doğrulukla hükmeden Kur’an’dan okuyoruz.
-Bunları biz sana ayetlerden ve hikmetli zikr’den (Kur’an’dan) okuyoruz.
-İşte bu sana ayetlerden ve hikmetlerle dolu Zikir’den okuduğumuzdur.
İşte bunları sana ayetlerden ve hikmet dolu zikirden (Kurandan) okuyoruz. (levhi mahfuzzdaki ayetlerden ve kurandaki ayetlerden)
59-İnne meśele ‘îsâ ‘inda(A)llâhi kemeśeli âdem(e)(s) ḣalekahu min turâbin śümme kâle lehu kun feyekûn(u)
-Gerçekten de Allah katında İsa, Âdem’in örneğidir, onu topraktan yarattı da sonra ol dedi, oluverdi.
-Şüphesiz, Allah katında İsa’nın durumu, Adem’in durumu gibidir. Onu topraktan yarattı, sonra ona ‘ol’ demesiyle o da hemen oluverdi.
-Allah katında İsa’nın durumu, Adem’in durumu gibidir. Onu topraktan yarattı, sonra ona “ol” dedi. Artık o, olur.
Allah katında İsa, Ademin yaratılışı gibidir. Ademi topraktan yarattı sonra ona ol dedi ve oldu. (Her ikisi de babasız yaratıldı)
60-Elhakku min rabbike felâ tekun mine-lmumterîn(e)
-Gerçek, Rabbindendir, şüphe edenlerden olma artık.
-Hak, Rabbinden (gelen)dir. Öyleyse kuşkuya kapılanlardan olma.
-Hak, Rabbindendir. O halde, kuşku duyanlardan olma.
Gerçek anlattığım gibidir. O halde kuşku duyanlardan olma.
61-Femen hâcceke fîhi min ba’di mâ câeke mine-l’ilmi fekul te’âlev ned’u ebnâenâ veebnâekum venisâenâ venisâekum veenfusenâ veenfusekum śümme nebtehil fenec’al la’neta(A)llâhi ‘alâ-lkâżibîn(e)
-Sana iyice bildirildikten sonra da gene bu hususta seninle tartışan olursa de ki: Gelin, oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı çağıralım, biz bizzat gelelim, siz de gelin. Ondan sonra da dua edelim ve Allah’ın lanetini yalancılara havale edelim.
-Artık sana gelen bunca ilimden sonra, onun hakkında seninle ‘çekişip-tartışmalara girişirlerse’ de ki: ‘Gelin, çocuklarımızı ve çocuklarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım; sonra karşılıklı lanetleşelim de Allah’ınlanetini yalan söyleyenlerin üstüne kılalım.’
-İlimden bir nasip geldikten sonra, hak konusunda seninle tartışana de ki: “Gelin; oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, öz benliklerimizi ve öz benliklerinizi çağıralım, mübahele edelim de Allah’ın lanetini yalancılar üzerine salalım.”
Sana verilen bunca bilgiden sonra, doğruluğu konusunda seninle tartışırlarsa deki, yalan ise gelin oğullarımızı, oğullarınızı, kadınlarımızı, kadınlarınızı ve kendi canlarımızı ortaya koyalım Allah’ın laneti yalancının üstüne olsun diye yemin edelim.
62-İnne hâżâ lehuve-lkasasu-lhakk(u)(c) vemâ min ilâhin illa(A)llâh(u)(c) ve-inna(A)llâhe lehuve-l’azîzu-lhakîm(u)
-İşte budur gerçek söz: Allah’tan başka yoktur tapacak ve şüphe yok ki Allah, üstündür, hikmet sahibidir.
-Şüphesiz bu, gerçek bir olayın haberidir. Allah’tan başka ilah yoktur. Şüphesiz Allah, üstün ve güçlü olandır, hüküm ve hikmet sahibidir.
-İşte, gerçek kıssanın ta kendisi budur. Allah’tan başka ilah yoktur. Ve Allah, elbette Aziz’dir, elbette Hakim’dir.
Gerçek olan sana anlatılanlardır. Allahtan başka ilah yoktur. Allah güçlü, hüküm ve hikmet sahibidir.
63-Fe-in tevellev fe-inna(A)llâhe ‘alîmun bilmufsidîn(e)
-Gene yüz çevirirlerse muhakkak ki Allah bozguncuları bilir.
-Eğer yüz çevirirlerse elbette Allah, fesat çıkaranları bilir.
-Eğer yüz çevirirlerse, hiç kuşkusuz Allah, bozguncuları çok iyi bilmektedir.
Yemine yanaşmayıp hala inanmıyorlarsa, Allah onların fesat çıkarmak istediklerini için yemine yanaşmadıklarını çok iyi bilir.
64-Kul yâ ehle-lkitâbi te’âlev ilâ kelimetin sevâ-in beynenâ vebeynekum ellâ na’bude illa(A)llâhe velâ nuşrike bihi şey-en velâ yettaḣiże ba’dunâ ba’dan arbâben min dûni(A)llâh(i)(c) fe-in tevellev fekûlû-şhedû bi-ennâ muslimûn(e)
-De ki: Ey kitap ehli, gelin aramızda eşit olan tek söze: Ancak Allah’a kulluk edelim, ona hiçbir şeyi eş ve ortak etmeyelim, Allah’ı bırakıp da bazılarımız, bazılarımızı Tanrı tanımayalım. Gene de yüz döndürürlerse deyin ki tanık olun, özümüzü Tanrıya teslim edenleriz biz.
-De ki: ‘Ey Kitap Ehli, bizimle sizin aranızda ortak (olan) bir kelimeye (tevhide) gelin. Allah’tan başkasına kulluk etmeyelim, O’na hiç bir şeyi ortak koşmayalım ve Allah’ı bırakıp bir kısmımız (diğer) bir kısmımızı Rabler edinmeyelim.’ Eğer yine yüz çevirirlerse, deyin ki: ‘Şahid olun, biz gerçekten müslümanlarız.’
-De ki: Ey Ehlikitap! Sizin ve bizim aramızda aynı olan şu söze gelin: “Allah’tan başkasına kulluk etmeyelim, O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım, Allah’ı bırakıp da birbirimizi rabler edinmeyelim.” Eğer yüz çevirirlerse şöyle söyle: “Tanık olun, biz müslümanlarız / Allah’a teslim olanlarız.”
Deki ey kitap ehli. Tek şeyde anlaşalım. Allahtan başka ilah yoktur ve yalnız ona kulluk edelim. Ona ortak koşmayalım. Birbirimizi rabler edinmeyelim. Yine de yüz çevirirlerse, Biz Allaha teslim olanlardanız de.
——-
65-Yâ ehle-lkitâbi lime tuhâccûne fî ibrâhîme vemâ unzileti-ttevrâtu vel-incîlu illâ min ba’dih(i)(c) efelâ ta’kilûn(e)
-Ey kitap ehli, ne diye İbrahim hakkında çekişip tartışırsınız? Tevrat da ondan sonra inmiştir, İncil de. Akıl etmiyor musunuz ki?
-Ey Kitap ehli, İbrahim konusunda ne diye tartışıp duruyorsunuz? Tevrat da, İncil de ancak ondan sonra indirilmiştir. Yine de akıl erdirmeyecek misiniz?’
-Ey Ehlikitap! İbrahim hakkında neden çekişiyorsunuz? Tevrat da İncil de ondan sonra indirildi. Hala aklınızı işletmeyecek misiniz?
Ey insanlar, ne diye İbrahim’in dini hakkında tartışıyorsunuz. Tevrat’ta, İncil’de ondan sonra indi. Hala aklınızı kullanmayacak mısınız? (Onun dininde hiristiyan ve yahudi diye birşey yoktu)
66-Hâ entum hâulâ-i hâcectum fîmâ lekum bihi ‘ilmun felime tuhâccûne fîmâ leyse lekum bihi ‘ilm(un)(c) va(A)llâhu ya’lemu veentum lâ ta’lemûn(e)
-Şöyleböyle bilginiz olan şeye dair tartışıp duruyorsunuz ama hiç bilginiz olmayan şeyde de ne diye tartışmaya kalkışırsınız? Allah bilir, siz bilmezsiniz.
-İşte sizler böylesiniz; (diyelim ki) hakkında bilginiz olan şeyde tartıştınız, ama hiç bilginiz olmayan bir konuda ne diye tartışıp duruyorsunuz? Oysa Allah bilir, sizler bilmezsiniz.
-İşte siz böyle insanlarsınız! Hakkında biraz bilginiz olan şeyde çekişmeye girdiniz. Peki, hakkında hiçbir bilginiz olmayan şeyde neden tartışmaya giriyorsunuz? Allah bilir ama siz bilmezsiniz.
Biraz bilginiz olan şeyde tartışıyorsunuz ama hiç bilginiz olmayan şeyde ne diye tartışıyorsunuz. Gerçeği Allah bilir siz bilmezsiniz.
67-Mâ kâne ibrâhîmu yehûdiyyen velâ nasrâniyyen velâkin kâne hanîfen muslimen vemâ kâne mine-lmuşrikîn(e)
-İbrahim ne Yahudi’ydi, ne Nasrani. Dosdoğru Müslüman’dı ve müşriklerden değildi.
-İbrahim, ne yahudi idi, ne hıristiyandı: ancak, O hanif (muvahhid) bir müslümandı, müşriklerden de değildi.
-İbrahim ne bir Yahudi’ydi ne de bir Hıristiyan. O, sadece hanif bir müslümandı. O, müşriklerden değildi.
İbrahim ne Yahudi idi ne de Hristiyan. O tek tanrıya inanan ve ona teslim olandı. Ortak koşanlardan değildi.
68-İnne evlâ-nnâsi bi-ibrâhîme lelleżîne-ttebe’ûhu vehâżâ-nnebiyyu velleżîne âmenû(k) va(A)llâhu veliyyu-lmu/minîn(e)
-İbrahim’e gerçekten de en yakın olanlar, ona inananlarla bu Peygamberdir ve iman edenlerdir. Allah, inananların dostu ve yardımcısıdır.
-Doğrusu, insanların İbrahim’e en yakın olanı, ona uyanlar ve bu peygamber ile iman edenlerdir. Allah, mü’minlerin velisidir.
-Şu bir gerçek ki, insanların İbrahim’e gönülce en yakın olanları, elbette ona uyanlar, bu peygamber, bir de iman sahipleridir. Allah, müminlerin Veli’sidir.
Gerçek olarak İbrahim’in dinine uyanlar, Bu Nebi (Hz. Muhammed) ve ona inananlardır. Allah müminlerin sahibidir.
69-Veddet tâ-ifetun min ehli-lkitâbi lev yudillûnekum vemâ yudillûne illâ enfusehum vemâ yeş’urûn(e)
-Kitap ehlinin bir bölüğü, yolunuzu sapıtmak ister. Halbuki sizi değil, ancak kendilerini yoldan çıkarırlar, kendileri sapıklığa düşerler de farkında değillerdir.
-Kitap Ehlinden bir grup, sizi şaşırtıp saptırmayı arzuladı; fakat onlar ancak kendi nefislerini şaşırtıp-saptırırlar da şuuruna varmazlar.
-Kitap ehlinden bir zümre, sizi bir saptırabilseler diye arzu ettiler. Oysa ki onlar, kendilerinden başkasını saptıramazlar. Ama bunu fark etmiyorlar.
Kitap ehlinden birçoğu sizi saptırmak istiyor, Halbuki onlar kendilerini saptırıyorlar. Bununda farkında değiller.
70-Yâ ehle-lkitâbi lime tekfurûne bi-âyâti(A)llâhi veentum teşhedûn(e)
-Ey kitap ehli, Allah’ın ayetlerini neden inkar edersiniz, halbuki onları görüp duruyorsunuz da.
-Ey Kitap Ehli, siz şahid olup dururken, ne diye Allah’ın ayetlerini inkar ediyorsunuz?
-Ey Ehlikitap! Gerçeğe tanık olup durduğunuz halde, Allah’ın ayetlerini neden inkar ediyorsunuz?
Ey kitap ehli, ayetlerin doğru olduğunu bildiğiniz halde ne diye hala yalanlıyorsunuz.
71-Yâ ehle-lkitâbi lime telbisûne-lhakka bilbâtili vetektumûne-lhakka veentum ta’lemûn(e)
-Ey kitap ehli, ne diye hakkı batılla karıştırıyor, gerçeği gizliyorsunuz? Halbuki biliyorsunuz da.
-Ey Kitap Ehli, neden hakkı batıl ile örtüyor ve bildiğiniz halde hakkı gizliyorsunuz?
-Ey Ehlikitap! Neden hakkı batılla kirletiyorsunuz ve bilip durduğunuz halde gerçeği gizliyorsunuz?
Ne diye doğruyu bildiğiniz halde yanlışı savunuyorsunuz.
72-Vekâlet tâ-ifetun min ehli-lkitâbi âminû billeżî unzile ‘alâ-lleżîne âmenû veche-nnehâri vekfurû âḣirahu le’allehum yerci’ûn(e)
-Kitap ehlinin bir bölüğü de dedi ki: İman edenlere indirilene gündüzün inanın, akşam üstü inanmayın, kafir olun, belki iman edenler de inançlarından dönerler.
-Kitap Ehlinden bir bölümü, dedi ki: ‘İman edenlere inene gündüzün başlangıcında inanın, bitiminde inkar edin. Belki onlar da dönerler.’
-Ehlikitap’tan bir zümre şöyle dedi: “Şu iman edenlere indirilene günün başlangıcında inanın, günün sonunda karşı çıkın. Belki onları döndürebilirsiniz;
Bazıları da gündüz inanmış gibi gözükün, gece de inkâr edin dediler. Bu şekilde inananlardan bazılarını kendi inancınıza çekebilir döndürebilesiniz.
73-Velâ tu/minû illâ limen tebi’a dînekum kul inne-lhudâ huda(A)llâhi en yu/tâ ehadun miśle mâ ûtîtum ev yuhâccûkum ‘inde rabbikum(k) kul inne-lfadle biyedi(A)llâhi yu/tîhi men yeşâ(u)(k) va(A)llâhu vâsi’un -‘alîm(un)
-Ve dininize uyan kişiden başkasına inanmayın. De ki: Doğru yol, ancak Allah yoludur. Size verilenin başkalarına da verildiğine ve onların, Rabbiniz katında deliller göstererek sizinle tartışacaklarına inanmayın dediler mi de, de ki: Lütuf ve ihsan ancak Allah’ın elindedir, dilediğine lütfeder ve Allah’ın lütfü boldur ve her şeyi bilir o.
-‘Ve sizin dininize uyanlardan başkasına inanıp güvenmeyin.’ De ki: ‘Şüphesiz doğru yol Allah’ın dosdoğru yoludur. Size verilenin bir benzeri birine (İslam peygamberine) veriliyor ya da Rabbinizin katında onlar (müslümanlar) size karşı deliller getiriyorlar, diye mi (bu telaşınız?) De ki: ‘Şüphesiz ‘lutuf ve ihsan (fazl)’ Allah’ın elindedir, onu dilediğine verir. Allah (rahmeti) geniş olandır, bilendir.’
-Dininize uyandan başkasına inanmayın.” Söyle onlara: “Hidayet, Allah’ın kılavuzlamasıdır. Size verilenin benzeri bir başkasına veriliyor yahut Rabbinizin katında tartışarak size üstün gelecekler diye mi bütün bunlar?” De ki: “Lütuf Allah’ın elindedir; onu dilediğine verir. Allah Vasi’dir, varlığı sürekli genişletir; Alim’dir, herşeyi en iyi şekilde bilir.”
Sizin dininize uyandan başkasına inanmayın diyorlar. Deki, Allah kime hidayet verirse o doğruyu bulmuş demektir. Size inen başkasına inemez mi. Sizin yozlaşmış inançlarınızın aslını getirmelerinden mi korkuyorsunuz veya size inen hiç değişemez mi zannediyorsunuz. Deki lütuf Allah’tandır. Dilediğine verir. Allah, varlığı devamlı genişletir. (Bilgiler de uyarılar da evren, kainat genişledikçe değişir) Allah Alimdir. (ilmin ilerlemesini kainata paralel olarak yapmıştır)
74-Yaḣtassu birahmetihi men yeşâ(u)(k) va(A)llâhużû-lfadli-l’azîm(i)
-Dilediğini rahmetiyle tahsis eder ve Allah, büyük bir lütuf ve ihsan sahibidir.
-O, kime dilerse rahmetini tahsis eder, Allah büyük ‘lutuf ve ihsan (fazl)’ sahibidir.
-Rahmetini dilediğine özgüler. Allah, büyük lütfun sahibidir.
Allah dilediğine Rahmetini (yeni ilmi bilgilerini dilediğine lütfeder) verir. Allah Lütuf sahibidir.
75-Vemin ehli-lkitâbi men in te/menhu bikintârin yu-eddihi ileyke veminhum men in te/menhu bidînârin lâ yu-eddihi ileyke illâ mâ dumte ‘aleyhi kâ-imâ(en)(k) żâlike bi-ennehum kâlû leyse ‘aleynâ fî-l-ummiyyîne sebîlun veyekûlûne ‘ala(A)llâhi-lkeżibe vehum ya’lemûn(e)
-Kitap ehlinin içinde öylesi vardır ki ona bir kantar altın emanet etsen onu, olduğu gibi öder. Öylesi de vardır ki bir altın emanet etsen ayak direyip ısrar etmedikçe geri vermez. Bu da, okumayazma bilmeyenlerin mallarını almada bir vebal yok bize demelerindendir. Bile bile Allah’a karşı yalan söylerler.
-Kitap Ehlinden öyleleri vardır ki, bir kantar emanet bıraksan onu sana geri verir; öyleleri de vardır ki, ona bir dinar emanet bıraksan, sen, onun tepesine dikilip durmadıkça onu sana ödemez. Bu onların ‘ümmiler (zayıf ve bilgisizler veya Ehl-i Kitap olmayanlar) konusunda üzerinizde bir yol (sorumluluk) yoktur’ demiş olmalarındandır. Oysa kendileri (gerçeği) bildikleri halde Allah’a karşı yalan söylemektedirler.
-Ehlikitap’tan öylesi vardır ki, eğer ona yüklerle emanet teslim etsen onu sana iade eder. Onlardan öylesi de vardır ki, ona bir dinar emanet etsen, tepesine çökmedikçe onu sana geri vermez. Bunun sebebi şudur: Onlar: “Ümmilerin, bizim aleyhimize yol bulmaları mümkün değildir.” demişlerdir. Onlar, bilip durdukları halde, Allah hakkında yalan söylerler.
Kitap ehlinden öyle kimseler vardır ki, ona bir kantar altın emanet etsen, onu olduğu gibi geri alırsın. Kimisine de bir kuruş versen, üzerine çökmeden alamazsın. Bu da cahillerin mallarını ellerinden almak daha iyidir demelerinden. Yanlış olduğunu bildikleri halde Allah’ın adaletini çiğniyorlar.
76-Belâ men evfâ bi’ahdihi vettekâ fe-inna(A)llâhe yuhibbu-lmuttekîn(e)
-Yok, öyle değil iş. Kim ahdine vefa eder ve ondan sakınırsa bilsin ki gerçekten de Allah sakınanları sever.
-Hayır; kim ahdine vefa eder ve sakınırsa şüphesiz Allah da sakınanları sever.
-İş öyle değil! Kim ahdine vefa eder, takvaya sarılırsa hiç kuşkusuz, Allah takvaya sarılanları sever.
Hakikat, kim sözünde durur, doğruyu yaparsa, takvaya sarılırsa Allah onu sever.
77-İnne-lleżîne yeşterûne bi’ahdi(A)llâhi veeymânihim śemenen kalîlen ulâ-ike lâ ḣalâka lehum fî-l-âḣirati velâ yukellimuhumu(A)llâhu velâ yenzuru ileyhim yevme-lkiyâmeti velâ yuzekkîhim velehum ‘ażâbun elîm(un)
-Allah’a verdikleri sözü ve onun adına, etmiş oldukları yeminleri, değeri az bir mataha değişenler yok mu, onlardır ahirette nasibi olmayanlar ve Allah, kıyamet gününde onlarla konuşmaz, yüzlerine bile bakmaz, onları arıtmaz ve onlar içindir elemli bir azap.
-Allah’ın ahdini ve yeminlerini az bir değere karşılık satanlar… İşte onlar; onlar için ahirette hiç bir pay yoktur, kıyamet gününde Allah onlarla konuşmaz, onları gözetmez ve onları arındırmaz. Ve onlar için acı bir azab vardır.
-Allah’a verdikleri sözü ve yeminlerini basit bir bedel karşılığı satanlar var ya, işte onlar için ahirette hiçbir nasip yoktur. Allah onlarla konuşmayacaktır, kıyamet günü onlara bakmayacaktır, onları temizleyip arıtmayacaktır. Onlar için korkunç bir azap vardır.
Allaha verdikleri sözü, bir çıkar için satanlar var ya, onların ahirette nasipleri yoktur. Allah onlara görünmez, konuşmaz, arındırmaz. Korkunç bir azap var onlara.
78-Ve-inne minhum leferîkan yelvûne elsinetehum bilkitâbi litahsebûhu mine-lkitâbi vemâ huve mine-lkitâbi veyekûlûne huve min ‘indi(A)llâhi vemâ huve min ‘indi(A)llâhi veyekûlûne ‘ala(A)llâhi-lkeżibe vehum ya’lemûn(e)
-Kitap ehlinin bir bölüğü de kitaptan bir şey okuyorlarmış zannına kapılmanız için dillerini oynatıp dururlar, halbuki okudukları, kitapta yoktur. Bu, Allah katındandır derler, değildir Allah katından ve bile bile Tanrıya bühtan ederler.
-Onlardan öyleleri vardır ki, dillerini kitaba doğru eğip bükerler, siz onu (bu okur göründüklerini) kitaptan sanasınız diye. Oysa o kitaptan değildir. ‘Bu Allah katındandır’ derler. Oysa o, Allah katından değildir. Kendileri de bildikleri halde Allah’a karşı (böyle) yalan söylerler.
-Onlardan bir zümre vardır, aslında Kitap’tan olmayan birşeyi siz Kitap’tan sanasınız diye, dillerini Kitap’la eğip bükerler. O, Allah katından olmadığı halde, “bu Allah katındandır” derler. Bilip durdukları halde, Allah hakkında yalan söylerler.
Bazıları da sanki kitapta yazıyormuş gibi geveler dururlar. Size dediğinin kitapta yazdığına inandırmaya çalışırlar. Allahtan olmadığı halde Allahtan derler. Bile bile yalan söylerler.
Nebilerin resullere yardımı—–
79-Mâ kâne libeşerin en yu/tiyehu(A)llâhu-lkitâbe velhukme ve-nnubuvvete śümme yekûle linnâsi kûnû ‘ibâden lî min dûni(A)llâhi velâkin kûnû rabbâniyyîne bimâ kuntum tu’allimûne-lkitâbe vebimâ kuntum tedrusûn(e)
-Hiçbir insana yakışmaz ki Allah, ona kitap, hüküm ve peygamberlik versin de sonra o, insanlara, Tanrıyı bırakın da bana kul olun desin. Ancak öğretmekte, okumakta ve okumakta olduğunuz kitaba uyup Rabbani olun der
-Beşerden hiç kimsenin, Allah kendisine Kitabı, hükmü ve peygamberliği verdikten sonra insanlara: ‘Allah’ı bırakıp bana kulluk edin’ deme (hakkı ve yetki)si yoktur. Fakat o, ‘Öğrettiğiniz ve ders verdiğiniz Kitaba göre Rabbaniler olunuz” (deme görevindedir.)
-Hiçbir insana yakışmaz ki, Allah kendisine kitap, hüküm-hikmet ve peygamberlik versin de sonra o, insanlara “Allah’ı bırakıp bana kullar olun” desin. O ancak şöyle der: “Okuyup araştırdığınız şeylere, öğrettiğiniz şu Kitap’a dayanarak benliklerini Rabb’e adamış kullar olun.”
Birine kitap versin, hikmet ve Nebi’lik versin, oda Allah’ı bırakıp bana uyun desin. Böyle şey olmaz. O ancak şöyle der, Gelen kitaba uyun, ilmi çalışmalarınızda kitabı kılavuz alın. Allahı devamlı göz önünde bulundurun der, (Allah adayın)
80-Velâ ye/murakum en tetteḣiżû-lmelâ-ikete ve-nnebiyyîne erbâbâ(en)(k) eye/murukum bilkufri ba’de iż entum muslimûn(e)
-Meleklerle peygamberleri Tanrı tanıyın diye de emretmez. Artık siz Müslüman olduktan sonra küfrü emreder mi size?
-O, melekleri ve peygamberleri Rabler edinmenizi emretmez. Siz, müslüman olduktan sonra, size küfrü mü emredecek?
-Ve size melekleri ve peygamberleri rabler edinmenizi de emretmez. Siz müslümanlar haline geldikten sonra inkarı mı emreder size?
Melekleri ve nebileri Rab edinin demez. Siz Müslüman olduktan sonra size küfrümü emredecekler.
81-Ve-iż eḣaża(A)llâhu mîśâka-nnebiyyîne lemâ âteytukum min kitâbin vehikmetin śümme câekum rasûlun musaddikun limâ me’akum letu/minunne bihi veletensurunneh(u)(c) kâle eakrartum veaḣażtum ‘alâ żâlikum isrî(s) kâlû akrarnâ(c) kâle feşhedû veenâ me’akum mine-şşâhidîn(e)
-An o zamanı ki Allah, peygamberlerden, size kitap ve hikmet verdim, sonra da sizdeki kitabı gerçekleyen bir peygamber göndereceğim, ona mutlaka inanacaksınız, mutlaka yardım edeceksiniz diye söz almıştı ve ikrar ettiniz mi, size yüklediğim bu ağır yükü aldınız, yüklendiniz mi demişti. İkrar ettik demişlerdi de o da öyleyse tanık olun demişti, ben de sizinle beraber tanıklık edenlerdenim.
-Hani Allah peygamberlerden ‘kesin bir söz (misak)’ almıştı: ‘Andolsun size Kitap ve hikmetten verip sonra size beraberinizdekini doğrulayan bir elçi geldiğinde, ona kesin olarak iman edecek ve ona yardımda bulunacaksınız.’ Demişti ki: ‘Bunu ikrar ettiniz ve bu ağır yükümü aldınız mı?’ Onlar: ‘İkrar ettik’ demişlerdi de ‘Öyleyse şahid olun, ben de sizinle birlikte şahid olanlardanım,’ demişti.
-Ve unutma ki Allah, peygamberlerden misaklarını almış, şöyle demişti: “Size Kitap’tan ve hikmetten nasip verdim. Sonra size elinizdekini doğrulayıcı bir resul geldiğinde, ona mutlaka inanacak ve ona muhakkak yardım edeceksiniz. Kabul ettiniz ve ağır yükümü üzerinize aldınız mı?”. “Kabull ettik.” dediler. “O halde tanık olun, sizinle beraber ben de tanıklardanım.” dedi.
Allah Nebilerden söz almıştı. Size Kitaptan ve hikmetten ilim verdim demişti. Sizden sonra gelen, elinizdeki kitabı doğrulayan resulleri tanıyacak ve onlara yardım edeceksiniz. Sizde kabul ederek bu ağır yükü yüklendiniz. Kabul ettik dediniz. O halde şahitsiniz, Allah bende sizinle beraber şahidim dedi. (Burada anlaşılan Nebiler, gelen resullere yardım ediyorlar. Yıllar, asırlar geçse bile)
82-Femen tevellâ ba’de żâlike feulâ-ike humu-lfâsikûn(e)
-Bundan sonra kim dönerse o çeşit kişilerdir kötülükte bulunanlar.
-Artık kim bundan sonra yüz çevirirse, onlar fasık olanlardır.
-Tüm bunlardan sonra yüz çevirenler, fasıkların ta kendileridir.
Kim bundan sonra sözünde durmazsa, fasıkların ta kendisidir.
83-Efeġayra dîni(A)llâhi yebġûne velehu esleme men fî-ssemâvâti vel-ardi tav’en vekerhen ve-ileyhi yurce’ûn(e)
-Artık Allah’ın dininden başka bir din mi arıyorlar? Göklerde ve yeryüzündekiler, istekleriyle ve zorla ona teslim olmuşlardır ve her şey de, sonucu, gerisin geriye, dönüp onun tapısına varacaktır.
-Peki onlar, Allah’ın dininden başka bir din mi arıyorlar? Oysa göklerde ve yerde her ne varsa -istese de, istemese deO’na teslim olmuştur ve O’na döndürülmektedirler.
-Hala Allah’ın dininden gayrısını mı arıyorlar? Oysa ki, göklerdeki şuurlular da, yerdekiler de ister istemez O’na teslim olmuşlardır ve yalnız O’na döndürülüceklerdir.
Allah’ın dininden başka din mi arıyorlar. Göktekilerde, yerdekilerde ister istemez ona teslim olmuşlardır. Hepsi sonunda ona döneceklerdir. (Nebiler hala gökte vazifeliler)
————
84-Kul âmennâ bi(A)llâhi vemâ unzile ‘aleynâ vemâ unzile ‘alâ ibrâhîme ve-ismâ’île ve-ishâka veya’kûbe vel-esbâti vemâ ûtiye mûsâ ve’îsâ ve-nnebiyyûne min rabbihim lâ nuferriku beyne ehadin minhum venahnu lehu muslimûn(e)
-De ki: İnandık Allah’a ve bize indirilene, İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakup’a, torunlarına indirilene. Musa’ya, İsa’ya ve peygamberlere, Rablerinden verilene; aralarından hiçbirini ayırt etmeyiz ve biz, ona teslim olmuşuz.
-De ki: ‘Biz Allah’a, bize indirilene, İbrahim, İsmail, İshak, Yakup ve torunlarına indirilene, Musa’ya, İsa’ya ve peygamberlere Rablerinden verilenlere iman ettik. Onlardan hiç biri arasında ayrılık gözetmeyiz. Ve biz O’na teslim olmuşlarız.’
-De ki: “Allah’a, bize indirilene, İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a, torunlarına indirilmiş olana, Musa’ya, İsa’ya ve diğer nebilere Rablerinden verilmiş bulunana inandık. Onlardan hiçbirini ötekinden ayırmayız. Biz O’na teslim olanlarız.”
Deki, İnandık biz, bize indirilene, İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakup’a ve torunlarına indirilmiş olana, Musa’ya, İsa’ya ve diğer nebilere verilmiş olanlara inandık. Onlardan hiçbirini ayırmayız. Biz teslim olanlardanız.
86-Vemen yebteġi ġayra-l-islâmi dînen felen yukbele minhu vehuve fî-l-âḣirati mine-lḣâsirîn(e)
-Kim Müslümanlıktan başka bir din arar, dilerse arayıp bulduğu din, asla makbule geçmez ve o, ahirette ziyana uğrayanlardandır.
-Kim İslam’dan başka bir din ararsa asla ondan kabul edilmez. O, ahirette de kayba uğrayanlardandır.
-Kim İslam’dan gayrı bir din ararsa artık o, ondan asla kabul edilmeyecektir. Ve o, ahirette hüsrana düşenlerdendir.
Artık kim İslam’dan başka din ararsa geçerli değildir. O ahirette de kayıp edenlerdendir.
86-Keyfe yehdi(A)llâhu kavmen keferû ba’de îmânihim veşehidû enne-rrasûle hakkun vecâehumu-lbeyyinât(u)(c) va(A)llâhu lâ yehdî-lkavme-zzâlimîn(e)
-Allah, o kavme nasıl doğru yolu gösterir ki inandıktan sonra kafir olmuştur. Halbuki onlar, Peygamberin gerçek olduğuna da tanıklık etmişlerdi, onlara apaçık deliller de gelmişti ve Allah, zalim kavmi doğru yola sevk etmez ki.
-Kendilerine apaçık belgeler geldiği ve elçinin hak olduğuna şahid oldukları halde, imanlarından sonra küfre sapan bir kavmi Allah nasıl hidayete erdirir? Allah, zulmeden bir kavmi hidayete erdirmez.
-İmanlarından, resulün hak olduğuna tanıklık ettikten ve kendilerine ayan-beyan deliller geldikten sonra küfre sapmış bir topluluğa Allah nasıl kılavuzluk eder? Allah, zalimler topluluğuna yol göstermez.
Allahtan gelen ayetlere ve resullere inandıkları halde, bundan sonra küfre sapanlara Allah kılavuzluk etmez. Allah zalim toplulukları hidayete erdirmez.
87-Ulâ-ike cezâuhum enne ‘aleyhim la’neta(A)llâhi velmelâ-iketi ve-nnâsi ecme’în(e)
-Onlar, o kişilerdir ki şüphesiz yaptıklarına karşılık Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların laneti onlaradır.
-İşte bunların cezası, Allah’ın meleklerin ve bütün insanların lanetlerinin üzerine olmasıdır.
-İşte böylelerinin cezası: Allah’ın, meleklerin ve tüm insanların laneti üzerlerine…
Allah’ın, meleklerinin ve tüm insanların laneti onların üzerinedir.
88-Ḣâlidîne fîhâ lâ yuḣaffefu ‘anhumu-l’ażâbu velâ hum yunzarûn(e)
-Ve bu lanette ebedi kalırlar, ne azapları hafifletilir, ne de yüzlerine bakılır.
-İçinde temelli kalıcıdırlar. Onların azabı hafifletilmez ve onlar gözetilmezler.
-O lanet içinde sürekli kalacaklardır. Ne azap hafifletilecektir onlardan ne de yüzlerine bakılacaktır onların.
Bu lanette ebedi kalırlar. Azapları hafifletilmez ve yüzlerine bakılmaz.
89-İllâ-lleżîne tâbû min ba’di żâlike veaslehû fe-inna(A)llâhe ġafûrun rahîm(un)
-Ancak bundan sonra tövbe edenler ve düzgün bir hale gelenler müstesna. Çünkü Allah, suçları örter ve rahimdir.
-Ancak bundan sonra tevbe edenler, ‘salih olarak davrananlar’ başka. Çünkü Allah, gerçekten bağışlayandır, esirgeyendir.
-Ondan sonra tövbe edip hallerini düzeltenler müstesna. Hiç şüphesiz Allah, çok affedici, çok merhametlidir.
Yalnız, bundan sonra tövbe edenler, salik amel işleyenler müstesna. Çünkü Allah affedicidir. Çok merhametlidir.
90-İnne-lleżîne keferû ba’de îmânihim śümme-zdâdû kufran len tukbele tevbetuhum veulâ-ike humu-ddâllûn(e)
-İnandıktan sonra kafir olanlara, sonra da kafirliklerini arttıranlara gelince: Tövbeleri hiç kabul edilmez ve onlardır sapıklar.
-Doğrusu, imanlarından sonra inkâr edenler, sonra inkârlarını arttıranlar; bunların tevbeleri kesinlikle kabul edilmez. İşte bunlar, sapıkların ta kendileridir.
-İmanlarından sonra küfre sapmış, sonra da küfürde daha da azıtmış olanların tövbeleri asla kabul edilmeyecektir. Onlar, sapıkların ta kendileridir.
İnandıktan sonra inkâr etmiş ve inkarını devamlı arttıranların tövbeleri kabul edilmez. Onlar sapıktırlar.
91-İnne-lleżîne keferû vemâtû vehum kuffârun felen yukbele min ehadihim mil-u-l-ardi żeheben velevi-ftedâ bih(i)(k) ulâ-ike lehum ‘ażâbun elîmun vemâ lehum min nâsirîn(e)
-Gerçekten de, kafir olanlar ve kafir olarak ölenler yok mu, kurtulmak için dünya dolusu altın feda etseler makbule geçmez, hiçbiri kurtulmaz, onlaradır elemli bir azap ve onlara bir tek yardımcı bile yoktur.
-Şüphesiz küfredip kafir olarak ölenler, bunların hiç birisinden, yeryüzü dolusu altını olsa -bunu fidye olarak verse dekesin olarak kabul edilmez. Onlar için acı bir azab vardır ve onların yardımcıları yoktur.
-Gerçeği örtüp de küfre sapmış olarak ölenlere gelince, onların herbiri kendini kurtarmak için dünya dolusu altın verse de asla kabul edilmeyecektir. Korkunç bir azap vardır onlar için. Hiçbir yardımcıları olmayacaktır.
İşte onlar, kâfir olarak ölürlerse, dünya dolusu altın verseler kabul edilmez. Korkunç bir azap vardır onlara. Yardımcıları da yoktur.
92-Len tenâlû-lbirra hattâ tunfikû mimmâ tuhibbûn(e)(c) vemâ tunfikû min şey-in fe-inna(A)llâhe bihi ‘alîm(un)
-Kesin olarak hayır ve ihsan mertebesine erişmezsiniz sevdiğiniz şeyleri harcamadıkça ve şüphe yok ki Allah, harcadığınız şeyleri bilir.
-Sevdiğiniz şeylerden infak edinceye kadar asla iyiliğe eremezsiniz. Her ne infak ederseniz, şüphesiz Allah onu bilir.
-Sevdiğiniz şeylerden infak etmedikçe / başkalarına pay çıkarmadıkça zafer ve mutluluğa asla ulaşamazsınız. İnfak ettiğiniz herşeyi, Allah çok iyi bilmektedir.
Sevdiğiniz şeylerden infak etmedikçe, tam mutlu olamazsınız. Allah neyi infak ettiğinizi bilir.
93-Kullu-tta’âmi kâne hillen libenî isrâ-île illâ mâharrame isrâ-îlu ‘alâ nefsihi min kabli en tunezzele-ttevrâ(tu)(k) kul fe/tû bi-ttevrâti fetlûhâ in kuntum sâdikîn(e)
-İsrail, Tevrat inmeden kendisine neleri haram ettiyse onlardan başka her çeşit yiyecek, İsrailoğullarına helaldi. De ki: Sözünüz doğruysa getirin Tevrat’ı da okuyun bakalım.
-Tevrat indirilmeden evvel, İsrail’in kendine haram kıldıklarından başka, İsrailoğullarına bütün yiyecekler helal idi. De ki: ‘Şu halde eğer doğruysanız, Tevrat’ı getirin de onu okuyun’.
-Tevrat indirilmeden önce İsrail’in kendi nefsine haram kıldığı şeyler dışında tüm yiyecekler İsrailoğullarına helaldi. Onlara de ki: “Tevrat’ı ortaya getirin; doğru sözlü iseniz onu okuyun.”
Tevrat’tan önce İsrail’in kendisine yasak ettiklerinden başka, bütün yiyecekler helaldi. (Tevrat gelince size başka yasaklar geldi) açın Tevrat’ı bakın. Tekrar doğru okuyun.
94-Femeni-fterâ ‘ala(A)llâhi-lkeżibe min ba’di żâlike feulâ-ike humu-zzâlimûn(e)
-Bundan sonra da kim Allah’a yalan isnat ederse artık o çeşit adamlardır zalimler.
-Artık bundan sonra kim Allah’a karşı yalan uydurup iftira düzerse, işte onlar, zalim olanlardır.
-Artık bundan sonra kim yalan düzüp Allah’a iftira ederse böyleleri zalimlerin ta kendileridir.
Bundan sonra kim yalan söyleyip Allaha iftira ederse, işte onlar zalimlerin ta kendisidir.
95-Kul sadeka(A)llâh(u)(k) fettebi’û millete ibrâhîme hanîfen vemâ kâne mine-lmuşrikîn(e)
-De ki: Allah doğru söylemiştir, siz de artık doğru yolu tutan İbrahim’in dinine uyun ve o, şirk koşanlardan değildi.
-De ki: ‘Allah doğru söyledi. Öyleyse Allah’ı bir tanıyan (Hanif)ler olarak İbrahim’in dinine uyun. O, müşriklerden değildi.’
-De ki: “Allah, doğrusunu söylemiştir / vaadinde sadıktır. Hadi artık hanif olarak İbrahim’in dinine uyun. Müşriklerden değildi o.”
Deki, Allah doğru söyledi. Artık hanif olarak İbrahim’in dinine uyun. O ortak koşanlardan değildi o.
96-İnne evvele beytin vudi’a linnâsi lelleżî bibekkete mubâraken vehuden lil’âlemîn(e)
-Şüphe yok ki ilk kurulan ev, Mekke’deki evdir. Kutludur ve alemlere doğru yolu gösterir
-Gerçek şu ki, insanlar için ilk kurulan Ev, Bekke (Mekke)de, o, kutlu ve bütün insanlar (alemler) için hidayet olan (Ka’be)dir.
-Şu bir gerçek ki, alemlere bir bereket kaynağı ve yol gösterici halinde insanlar için kurulan ilk ev Mekke’dekidir.
Şüphe yok ki, alemlere yol gösterici olarak insanlar için ilk kurulan ev Bekke’deki evdir. (Mekke’deki Kâbe’dir). (Alemlerim baş şehri Mekke. İlk meclis binası da Kabe dir)
97-Fîhi âyâtun beyyinâtun makâmu ibrâhîm(e)(s) vemen deḣalehu kâne âminâ(en)(k) veli(A)llâhi ‘alâ-nnâsi hiccu-lbeyti meni-stetâ’a ileyhi sebîlâ(en)(c) vemen kefera fe-inna(A)llâhe ġaniyyun ‘ani-l’âlemîn(e)
-Oradadır apaçık deliller ve İbrahim’in durağı ve kim oraya girerse emin olur. İnsanlardan, oraya gitmeye gücü yetene, Allah için gidip o evi ziyaret ederek haccetmesi farzdır. İnkar eden eder, Allah şüphe yok ki bütün alemlerden müstağnidir.
-Orada apaçık ayetler (ve) İbrahim’in makamı vardır. Kim oraya girerse o güvenliktedir. Ona bir yol bulup güç yetirenlerin Ev’i haccetmesi Allah’ın insanlar üzerindeki hakkıdır. Kim inkâr ederse, şüphesiz, Allah alemlere karşı muhtaç olmayandır.
-Açık-seçik deliller, İbrahim’in makamı vardır orada. Oraya giren, güvene ermiş olur. Yoluna gücü yetenin o evi ziyaret etmesi, insanlar üzerinde Allah’ın bir hakkıdır. Kim nankörlük ederse hiç kuşkusuz, Allah bütün alemlere muhtaç olmayacak bir Gani’dir.
(Araştırırsanız) Oradadır deliller ve İbrahim’in makamı. Oraya giren güvendedir. Gücü yetenin oraya gidip ziyaret (Hac) etmesi Allah’ın bir emridir. Kim inkâr ederse kendi bilir, Allah bir şeye muhtaç değildir.
98-Kul yâ ehle-lkitâbi lime tekfurûne bi-âyâti(A)llâhi va(A)llâhu şehîdun ‘alâ mâ ta’melûn(e)
-De ki: Ey kitap ehli, ne diye Allah’ın delillerini inkar eder, kafir olursunuz? Halbuki Allah, bütün yaptıklarınızı görür.
-De ki: ‘Ey Kitap Ehli, Allah yaptıklarınıza şahid iken, ne diye Allah’ın ayetlerini inkâr ediyorsunuz?’
-De ki: “Ey Ehlikitap! Allah yaptıklarınıza tanıklık ederken, Allah’ın ayetlerini neden inkar ediyorsunuz?”
Deki, Ey kitap ehli, Allah bütün yaptıklarınız şahitken, ne diye hala Allah’ın yaptıklarını inkâr ediyorsunuz. (Kabenin kılavuz olduğunu, araya girenin emniyette olduğunu)
99-Kul yâ ehle-lkitâbi lime tesuddûne ‘an sebîli(A)llâhi men âmene tebġûnehâ ‘ivecen veentum şuhedâ(u)(k) vema(A)llâhu biġâfilin ‘ammâ ta’melûn(e)
-De ki: Ey kitap ehli, kendiniz de tanıksınız, öyle olduğu halde gene zor zoruna ne diye bir eğrilik bulmaya yeltenir de inananları, Allah yolundan döndürmeye çalışırsınız? Allah’sa yaptıklarınızdan gafil değildir ki.
-De ki: ‘Ey Kitap Ehli, sizler şahidler olduğunuz halde, ne diye iman edenleri Allah yolundan -onda bir çarpıklık bulmaya yeltenerekçevirmeye çalışıyorsunuz? Allah, yaptıklarınızdan gafil değildir.’
-Şunu da söyle: “Ey Ehlikitap! Neden iman edenleri Allah yolundan alıkoyuyorsunuz? Gözünüzle gördüğünüz halde, Allah yolunu neden çarpıtmak istiyorsunuz? Allah, yaptıklarınızdan habersiz değildir.”
Deki, ey kitap ehli, neden inananları yoldan çıkarmaya çalışıyorsunuz. Doğruyu bildiğiniz halde, neden çarpıtıyorsunuz. Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir. (Başka alemlerde başka evler yapıp işte orası burası diyorunuz) (çok ilerde olcak olan şeyler)
100-Yâ eyyuhâ-lleżîne âmenû in tutî’û ferîkan mine-lleżîne ûtû-lkitâbe yeruddûkum ba’de îmânikum kâfirîn(e)
-Ey inananlar, kendilerine kitap verilenlerin herhangi bir kısmına uyarsanız sizi döndürür, inancınızdan sonra kafir yapar.
-Ey iman edenler, eğer kendilerine kitap verilenlerden herhangi bir gruba (veya bir gruba) boyun eğecek olursanız, sizi imanınızdan sonra tekrar küfre döndürürler.
-Ey iman sahipleri! Kendilerine kitap verilenlerden bir zümreye boyun eğerseniz sizi, imanınızdan sonra kafirler haline getirirler.
Ey inananlar, kitap verilenlerden guruplaşmış bir topluluğa (tarikat, cemaat, meshep adı altında toplanmış bir guruba) boyun eğerseniz, sizi imanınızdan sonra küfre sokarlar. (Çünkü onlar çıkarları için kendileri de yoldan çıkmıştır. En güzeli siz kendiniz elinizdeki kitabı kendiniz okuyun)
101-Vekeyfe tekfurûne veentum tutlâ ‘aleykum âyâtu(A)llâhi vefîkum rasûluh(u)(k) vemen ya’tesim bi(A)llâhi fekad hudiye ilâ sirâtin mustekîm(in)
-Fakat siz nasıl kafir olabilirsiniz ki Allah’ın ayetleri size okunmada, Allah’ın Resulü de içinizde. Kim Allah’a sımsıkı yapışırsa şüphe yok ki o, dosdoğru yola sevk edilmiştir.
-Allah’ın ayetleri size okunuyorken ve O’nun elçisi içinizdeyken nasıl oluyor da inkar ediyorsunuz? Kim Allah’a sımsıkı tutunursa, artık elbette o, dosdoğru olan bir yola iletilmiştir.
-Allah’ın ayetleri size okunuyor, Resulü de aranızda; peki nasıl küfre sapıyorsunuz? Kim Allah’a sarılırsa dosdoğru yola iletilmiştir o…
Allah’ın Resulü sizin yanınızda iken, ayetleri size okurken, hala nasıl oluyor da inkâr edebiliyorsunuz. Kim Allaha sarılırsa o dosdoğru yola iletilmiştir.
102-Yâ eyyuhâ-lleżîne âmenû-ttekû(A)llâhe hakka tukâtihi velâ temûtunne illâ veentum muslimûn(e)
-Ey inananlar, Allah’tan nasıl sakınmak lazımsa öyle sakının ve ancak Müslüman olarak can verin.
-Ey iman edenler, Allah’tan nasıl korkup-sakınmak gerekiyorsa öylece korkup-sakının ve siz, ancak müslüman olmaktan başka (bir din ve tutum üzerinde) ölmeyin.
-Ey iman edenler! Allah’tan, kendisinden korkmaya yaraşır biçimde korkun. Müslümanlar olmanın dışında bir hal üzere sakın can vermeyin.
Ey iman edenler, Allahtan nasıl korkmak gerekiyorsa öyle korkun (Başkalarının korkutmalarına uymayın). Müslüman olarak can verin.
103-Va’tesimû bihabli(A)llâhi cemî’an velâ teferrakû(c) veżkurû ni’meta(A)llâhi ‘aleykum iż kuntum a’dâen feellefe beyne kulûbikum feasbahtum bini’metihi iḣvânen vekuntum ‘alâ şefâhufratin mine-nnâri feenkażekum minhâ(c) keżâlike yubeyyinu(A)llâhu lekum âyâtihi le’allekum tehtedûn(e)
-Hep birden Allah’ın ipine sımsıkı sarılın, bölük bölük olmayın ve anın Allah’ın size verdiği nimeti, anın o zamanı ki düşmandınız birbirinize, kalplerinizi uzlaştırdı, nimetiyle kardeş oldunuz. İçinde ateş dolu bir çukurun tam kenarındaydınız, sizi kurtardı oradan. Allah, doğru yolu bulursunuz diye delillerini böyle açıklar işte.
-Hepiniz Allah’ın ipine sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılmayın. Ve Allah’ın üzenizdeki nimetini hatırlayın. Hani siz düşmanlar idiniz. O, kalplerinizin arasını uzlaştırıp-ısındırdı ve siz O’nun nimetiyle kardeşler olarak sabahladınız. Yine siz, tam ateş çukurunun kıyısındayken, oradan sizi kurtardı. Umulur ki hidayete erersiniz diye, Allah, size ayetlerini böyle açıklar.
-Hep birlikte Allah’ın ipine yapışın, fırkalara bölünüp parçalanmayın; Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Birbirinizin düşmanı idiniz, Allah kalplerinizi uzlaştırıp kaynaştırdı da O’nun nimeti sayesinde kardeşler haline geldiniz. Ateşten bir çukurun kenarında idiniz; sizi oradan kurtardı. Allah size ayetlerini bu şekilde açıklıyor ki, doğruya ve güzele yol bulasınız.
Allah’ın ipine sımsıkı sarılın. Parça parça olup (tarikatlara, mesheplere, cemaatlere) ayrılmayın. Allah’ın size verdiği nimetleri anın. Birbirinize düşmandınız. Kalpleriniz kaynaştı, kardeş oldunuz. Ateş kuyusunun kıyısında iken sizi kurtardı. Doğru yolu bulasınız diye. Allah ayetlerini böyle açıklıyor.
104-Veltekun minkum ummetun yed’ûne ilâ-lḣayri veye/murûne bilma’rûfi veyenhevne ‘ani-lmunkeri veulâ-ike humu-lmuflihûn(e)
-İçinizde öyle kişiler bulunmalı ki onlar, sizi hayra çağırsın, size iyiliği emretsin, sizi kötülükten vazgeçirmeye çalışsın ve onlardır kurtulanlar, muratlarına erenler.
-Sizden; hayra çağıran, iyiliği (marufu) emreden ve kötülükten (münkerden) sakındıran bir topluluk bulunsun. Kurtuluşa erenler işte bunlardır.
-İçinizden hayra çağıran, doğruyu-güzeli emreden, kötü ve çirkinden alıkoyan bir topluluk olsun. Kurtuluş ve zafere eren işte onlardır.
Doğruyu emreden, yanlıştan alıkoyan, içinizde vazifeli bir grup olsun. Kurtulanlar işte onlardır.
105-Velâ tekûnû kelleżîne teferrakû vaḣtelefû min ba’di mâ câehumu-lbeyyinât(u)(c) veulâ-ike lehum ‘ażâbun ‘azîm(un)
-Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra da gene bölük bölük olanlara, gene ayrılığa düşenlere benzemeyin. Öyle kişilerdir onlar ki onlaradır pek büyük azap.
-Kendilerine apaçık belgeler geldikten sonra, parçalanıp ayrılan ve anlaşmazlığa düşenler gibi olmayın. İşte onlar için büyük bir azab vardır.
-Kendilerine açık-seçik kanıtlar geldikten sonra, çekişmeye girip fırkalar halinde parçalananlar gibi olmayın. Böyle olanlar için çok büyük bir azap vardır.
Kendilerine açık bilgiler geldikten sonra, ayrışanlar gibi olmayın, bölünmeyin. Siz zarar edersiniz.
106-Yevme tebyaddu vucûhun vetesveddu vucûh(un)(c) feemmâ-lleżîne-sveddet vucûhuhum ekefertum ba’de îmânikum feżûkû-l’ażâbe bimâ kuntum tekfurûn(e)
-Bir gündür o gün ki yüzler ağarır, yüzler kararır. Yüzleri kararanlara, inandıktan sonra denir, kafir mi oldunuz? Kafir olmanıza karşılık tadın azabı.
-Bazı yüzlerin ağaracağı, bazı yüzlerin de kararacağı gün… Yüzleri kapkara-kesilecek olanlara: ‘İmanınızdan sonra inkar ettiniz, öyle mi? Öyleyse inkar etmenize karşılık olarak azabı tadın” (denilir).
-Gün gelir bazı yüzler ağarır, bazı yüzler kararır. Yüzleri kararanlara şöyle denir: “İmanınınzdan sonra küfre mi düştünüz? Hadi, saptığınız küfür yüzünden tadın azabı.”
Bazı yüzlerin kararacağı, bazı yüzlerin ak olacağı o gün, kara onlara sorulur. İman ettikten sonra kâfir mi oldunuz diye. Şimdi tadın azabı bakalım denir.
107-Veemmâ-lleżîne-byeddat vucûhuhum fefî rahmeti(A)llâhi hum fîhâ ḣâlidûn(e)
-Yüzleri ağaranlara gelince onlar, Allah’ın rahmetindedir, onlar, o rahmette ebedi olarak kalırlar.
-Yüzleri ağaranlar ise, artık onlar Allah’ın rahmeti içindedirler, içinde temelli kalacaklardır.
-Yüzleri ağaranlara gelince, onlar, Allah’ın rahmeti içindedirler. Sürekli ondadır onlar.
Yüzleri ak olanlar, Allah’ın rahmeti onlaradır. Devamlı rahmet çinde kalırlar.
108-Tilke âyâtu(A)llâhi netlûhâ ‘aleyke bilhakk(i)(k) vema(A)llâhu yurîdu zulmen lil’âlemîn(e)
-İşte bunlar, Allah’ın ayetleridir. Gerçek olarak onları sana okumadayız ve Allah, alemlere zulmetmeyi istemez.
-Bunlar sana hak olarak okumakta olduğumuz Allah’ın ayetleridir. Allah, alemlere zulüm isteyen değildir.
-Bunlar sana Allah’ın ayetleri. Hak olarak okuyoruz sana onları. Allah, alemlere zulüm istemiyor.
Bunlar, sana inmiş olan Allah’ın ayetleridir. Yaşamanızda size lazım diye okuyoruz. Allah alemlere zulüm etmez.
109-Veli(A)llâhi mâ fî-ssemâvâti vemâ fî-l-ard(i)(c) ve-ila(A)llâhi turce’u-l-umûr(u)
-Allah’ındır ne varsa göklerde ve yeryüzünde ve işler, dönüp ona varır.
-Göklerde ve yerde olanlar Allah’ındır ve (bütün) işler Allah’a döndürülür.
-Göklerde ne var, yerde ne varsa hepsi Allah’ındır. İş ve oluşlar Allah’a döndürülür.
Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır. Bütün işler Allaha döndürülür.
110-Kuntum ḣayra ummetin uḣricet linnâsi te/murûne bilma’rûfi vetenhevne ‘ani-lmunkeri vetu/minûne bi(A)llâh(i)(k) velev âmene ehlu-lkitâbi lekâne ḣayran lehum(c) minhumu-lmu/minûne veekśeruhumu-lfâsikûn(e)
-Siz insanlar için meydana çıkarılan en hayırlı ümmetsiniz; insanlara iyiliği emredersiniz, kötülükte bulunmamalarını söylersiniz ve Allah’a inanırsınız. Kitap ehli de inansaydı hayırlı olurdu kendilerine. Onlardan inananlar da var, fakat çoğu dinden çıkmıştır.
-Siz, insanlar için çıkarılmış hayırlı bir ümmetsiniz; maruf (iyi ve İslam’a uygun) olanı emreder, münker olandan sakındırır ve Allah’a iman edersiniz. Kitap Ehli de inanmış olsaydı, elbette kendileri için hayırlı olurdu. İçlerinden iman edenler vardır, fakat çoğunluğu fıska sapanlardır.
-Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz: İyiyi-güzeli emredersiniz, kötü ve çirkinden alıkoyarsınız, Allah’a iman edersiniz. Ehlikitap da iman etseydi, kendileri için elbette hayırlı olurdu. İçlerinde müminler vardır ama onların çoğu fıska sapmış durumdadır.
(Yüzleri ak olanlar), siz insanlar için en iyi ümmetsiniz. İyiliği emreder kötülüğü yasaklarsınız. Allaha iman edersiniz. Kitap ehli de inanmış olsaydı, kendileri için çok hayırlı olurdu. İçlerinde müminler vardır ama çoğu fasıklığa sapmıştır.
111-Len yadurrûkum illâ eżâ(en)(c) ve-in yukâtilûkum yuvellûkumu-l-edbâra śümme lâ yunsarûn(e)
-Onlar size hiçbir suretle zarar veremezler, ancak incitirler sizi. Onlara bir tek yardımcı bile bulunmaz.
-Onlar size ezadan başka kesinlikle bir zarar veremezler. Eğer sizinle savaşırlarsa size arkalarını dönüp kaçarlar. Sonra kendilerine yardım da edilmez.
-Biraz eziyet dışında size asla zarar veremezler. Sizinle savaşırlarsa size sırtlarını dönerler. Sonra onlara yardım da edilmez.
Onlar (kitap ehlinden olup sapmış olanlar) size biraz sıkıntıdan başka zarar veremezler. Sizinle savaşırlarsa arkalarını dönüp kaçarlar. Onlara yardım da edilmez.
112-Duribet ‘aleyhimu-żżilletu eyne mâ śukifû illâ bihablin mina(A)llâhi vehablin mine-nnâsi vebâû biġadabin mina(A)llâhi veduribet ‘aleyhimu-lmeskene(tu)(c) żâlike bi-ennehum kânû yekfurûne bi-âyâti(A)llâhi veyaktulûne-l-enbiyâe biġayri hakk(in)(c) żâlike bimâ ‘asav vekânû ya’tedûn(e)
-Nerede bulunurlarsa bulunsunlar, aşağılık bir hale getirilmiştir onlar; ancak Allah’ın ipine ve insanların yapıştıkları ipe yapışanlar müstesna. Allah’ın gazabına uğradılar ve üstlerine miskinlik çullandı. Bu da Allah’ın delillerini inkar ettikleri ve haksız yere peygamberleri öldürdükleri için, bu da isyan ettikleri ve hadlerini aştıkları için.
-Her nerede bulunurlarsa bulunsunlar -Allah’ın ipine ve insanların ipine (ahdine) sığınanlar başkaonlara zillet (zorluk damgası) vurulmuştur. Onlar, Allah’tan bir gazaba uğradılar da üzerlerine aşağılanma (damgası) vuruldu. Bu, Allah’ın ayetlerini inkar etmeleri ve peygamberleri haksız yere öldürmeleri nedeniyledir. (Yine) Bu, isyan etmeleri ve haddi aşmaları dolayısıyladır.
-Allah’tan bir ipe ve insanlardan bir ipe tutunmaları dışında, nerede bulunsalar üzerlerine zillet damgası vurulur. Allah’ın hışmına uğramışlardır. Üzerlerine miskinlik damgası vurulmuştur. Bu böyledir. Çünkü onlar, Allah’ın ayetlerine küfrediyor, haksız yere peygamberleri öldürüyorlardı; isyan etmişlerdi, zulüm ve azgınlık sergiliyorlardı.
Onlar, Allah’ın ayetlerine ve Müslümanların himayesine sığınmadıkça, zillet içinde bulunurlar. Allah’ın cezasıdır onlara. Onların soyuna alçaklık ve miskinlik damgası vurulmuştur. Onların ataları ayetleri inkâr ettiler ve Nebileri öldürdüler. İsyan edip azgınlık sergilediler.
113-Leysû sevâ/(en)(k) min ehli-lkitâbi ummetun kâ-imetun yetlûne âyâti(A)llâhi ânâe-lleyli vehum yescudûn(e)
-Ama hepsi bir değil. Kitap ehlinden dosdoğru hareket edip ibadetten vazgeçmeyen, geceleri secdeye kapanarak Allah’ın ayetlerini okuyan bir bölük de var.
-Onların hepsi bir değildir. Kitap Ehli’nden bir topluluk vardır ki, gece vaktinde ayakta durup Allah’ın ayetlerini okuyarak secdeye kapanırlar.
-Ama hepsi bir değildir. Ehlikitap içinden Allah için baş kaldıran / Allah huzurunda el bağlayan / hak ve adaleti ayakta tutan / kalkınıp yükselen bir zümre de vardır; gece saatlerinde secdelere kapanmış olarak Allah’ın ayetlerini okurlar.
Ama onların hepsi bir değildir. Onlardan (kitap ehlinden) doğru yolda olanlar da vardır. İbadetten vazgeçmeyen, gece kalkıp Allah’ın ayetlerini okuyarak secdeye kapananlar vardır.
114-Yu/minûne bi(A)llâhi velyevmi-l-âḣiri veye/murûne bilma’rûfi veyenhevne ‘ani-lmunkeri veyusâri’ûne fî-lḣayrâti veulâ-ike mine-ssâlihîn(e)
-Allah’a ve ahiret gününe inanırlar, insanlara iyiliği emrederler, onları kötülükten nehyederler ve onlar iyi kişilerdendir.
-Bunlar, Allah’a ve ahiret gününe iman eder, maruf olanı emreder, münker olandan sakındırır ve hayırlarda yarışırlar. İşte bunlar salih olanlardandır.
-Allah’a ve ahiret gününe inanırlar, iyiyi-güzeli emrederler, kötüyü ve çirkini yasaklarlar. Hayır işlerde yarışırcasına koşarlar. İşte bunlar hakka ve barışa yönelik hizmet üretenlerdendir.
Allaha ve ahiret gününe inanırlar. İyiliği emredip kötülüğü yasaklarlar. İşte onlar iyi işler yapan salih insanlardır.
115-Vemâ yef’alû min ḣayrin felen yukferûh(u)(k) va(A)llâhu ‘alîmun bilmuttekîn(e)
-Hayra ait ne yaparlarsa mutlaka mükafatını görecekler ve Allah, kendisinden sakınanları pek iyi bilir.
-Onlar hayırdan her ne yaparlarsa, elbette ondan yoksun bırakılmazlar. Allah, muttakileri bilendir.
-Yapmakta oldukları / yapacakları hiçbir hayır, nankörlükle karşılanmayacak / karşılıksız bırakılmayacaktır. Allah, takva sahiplerini çok iyi bilmektedir.
Yaptıkları bütün hayırlı işleri karşılıksız kalmayacak, mükafatını göreceklerdir. Allah onları çok iyi bilir.
116-İnne-lleżîne keferû len tuġniye ‘anhum emvâluhum velâ evlâduhum mina(A)llâhi şey-â(en)(s) veulâ-ike ashâbu-nnâr(i)(c) hum fîhâ ḣâlidûn(e)
-Gerçekten de o kafirlerin ne malları Allah azabından onları koruyabilir, ne evlatları ve onlardır ateş ehli olanlar, orada ebedi kalırlar.
-Gerçekten inkâr edenlerin ise, ne malları, ne çocukları, onlara Allah’tan yana bir şey sağlayamaz. İşte onlar, ateşin halkıdırlar, onda temelli kalacaklardır.
-Küfre sapanlara gelince, onların ne malları ne de çocukları, kendilerine Allah’a karşı bir yarar sağlayamayacaktır. Ateşin dostudur onlar. Sürekli kalacaklardır onun içinde.
İnkâr edenlerin ne malları ne evlatları onları koruyabilir. Ateş halkıdır ve orada temelli kalacaklardır.
117-Meśelu mâ yunfikûne fî hâżihi-lhayâti-ddunyâ kemeśeli rîhin fîhâ sirrun asâbet harśe kavmin zalemû enfusehum feehleket(hu)(c) vemâ zalemehumu(A)llâhu velâkin enfusehum yazlimûn(e)
-Onların şu dünya hayatında harcadıkları, tıpkı kendilerine zulmeden bir kavmin tarlalarına vuran zemheri yeline benzer, eser, ekinleri mahvedip gider. Onlara Allah zulmetmez, onlar, kendi kendilerine zulmederler.
-Onların bu dünya hayatındaki harcamaları kendi nefislerine zulmetmiş olan bir kavmin ekinine isabet eden kavurucu soğukluktaki bir rüzgara benzer ki onu (ekini) helak etmiştir. Allah, onlara zulmetmedi, fakat onlar kendi nefislerine zulmetmektedirler.
-Bu dünya hayatında harcamakta olduklarının durumu, bir rüzgar örneğine benzer: Onda kavurucu bir soğuk vardır. Öz benliklerine zulmetmiş bir topluluğun ekinine değmiş de onu mahvetmiştir. Allah onlara zulmetmedi, onlar kendilerine zulmediyorlardı.
Onların hayatları için yaptıkları, ekinlerine gelen dondurucu rüzgâra benzer. Çabaları boşa gider. Allah onlara zülüm etmiyor, kendileri kendilerine zarar veriyor.
118-Yâ eyyuhâ-lleżîne âmenû lâ tetteḣiżû bitâneten min dûnikum lâ ye/lûnekum ḣabâlen veddû mâ ‘anittum kad bedeti-lbaġdâu min efvâhihim vemâ tuḣfî sudûruhum ekber(u)(c) kad beyyennâ lekumu al-âyât(i)(s) in kuntum ta’kilûn(e)
-Ey inananlar, birbirinizi bırakıp da başkalarını dost edinmeye kalkışmayın. Onlar, size zarar vermekten, kötülükte bulunmaktan geri kalmazlar, sizin zahmete düşmenizi dilerler. Düşmanlıkları, ağızlarından dökülen sözlerden açıkça belli olur, yüreklerinde gizledikleri düşmanlıksa daha da büyüktür. İşte, aklınızı başınıza almanız için size bu delilleri açıkladık.
-Ey iman edenler, sizden olmayanları sırdaş edinmeyin. Onlar size kötülük ve zarar vermeye çalışırlar, size zorlu bir sıkıntı verecek şeyden hoşlanırlar. Buğz (ve düşmanlıkları) ağızlarından dışa vurmuştur, sinelerinin gizli tuttukları ise, daha büyüktür. Size ayetlerimizi açıkladık; belki akıl erdirirsiniz.
-Ey iman sahipleri! Kendi dışınızdan hiç kimseyi sırdaş edinmeyin. Sizi sarpa sardırıp perişan etmekten çekinmezler. Size sıkıntı verecek şeyi pek severler. Ağızlarından kin ve öfke taşmaktadır. Göğüslerinin saklamakta olduğu ise daha büyüktür. Eğer aklınızı işletirseniz Allah size ayetlerini açık-seçik göstermiştir.
Ey iman edenler, imanlı insanları bırakıp imansızları dost edinmeyin. Size zarar vermekten çekinmez onlar. İçlerinden sevinirler. Her türlü iftirayı atarlar. İçlerinde size karşı kin ve nefret vrdır. Dikkate alasınız diye, Allah size uyarıları açık şekilde anlatıyor.
119-Hâ entum ulâ-i tuhibbûnehum velâ yuhibbûnekum vetu/minûne bilkitâbi kullihi ve-iżâ lekûkum kâlû âmennâ ve-iżâ ḣalev ‘addû ‘aleykumu-l-enâmile mine-lġayz(i)(c) kul mûtû biġayzikum(k) inna(A)llâhe ‘alîmun biżâti-ssudûr(i)
-İşte siz o kişilersiniz ki onları seversiniz, fakat onlar sizi sevmez. Siz, kitabın hepsine inanırsınız, onlarsa sizinle buluştular mı inandık derler, yalnız kaldılar mı size karşı besledikleri kin yüzünden parmaklarını ısırırlar. De ki: Geberin kininizle. Şüphe yok Allah, gönüllerde ne varsa hepsini bilir.
-Sizler, işte böylesiniz; onları seversiniz, oysa onlar sizi sevmezler. Siz Kitabın tümüne inanırsınız, onlar sizinle karşılaştıklarında ‘inandık’ derler, kendi başlarına kaldıklarında ise, size olan kin ve öfkelerinden dolayı parmak uçlarını ısırırlar. De ki: ‘Kin ve öfkenizle ölün.’ Şüphesiz Allah, sinelerin özünde saklı duranı bilendir.
-Siz öyle kişilersiniz ki, onlar sizi sevmedikleri halde siz onları seversiniz. Ve Kitap’ın tümüne inanırsınız. Onlar ise sizinle karşılaştıklarında inandık derler; başbaşa kaldıklarında size öfkelerinden parmak uçlarını ısırırlar. De ki onlara: “Kininizle geberin.” Allah, göğüslerin içindekini çok iyi bilmektedir.
Sizin karakteriniz, onlar sizi sevmedikleri halde, siz onları seversiniz. Kitabın içindekilerin hepsine inanırsınız. Sizin yanınızda onlar inandık derler. Yalnız kalınca sinirlerinden tırnaklarını yerler. Deki onlara, kin ve öfkenizle beraber yok olun. Şüphesiz Allah onların kafalarından geçirdiklerini çok iyi bilmektedir.
120-İn temseskum hasenetun tesu/hum ve-in tusibkum seyyi-etun yefrahû bihâ(s) ve-in tasbirû vetettekû lâ yadurrukum keyduhum şey-â(en)(c) inna(A)llâhe bimâ ya’melûne muhît(un)
-Size bir iyilik gelse tasalanırlar, kötülük gelse ferahlanırlar. Sabreder ve sakınırsanız düzenleri size hiçbir hususta zarar vermez ve Allah, şüphe yok ki ne yaparlarsa hepsini de kavramıştır.
-Size bir iyilik dokununca tasalanırlar, size bir kötülük isabet ettiğindeyse buna sevinirler. Eğer siz sabreder ve sakınırsanız, onların ‘hileli düzenleri’ size hiçbir zarar veremez. Şüphesiz, Allah, yapmakta olduklarını kuşatandır.
-Size bir iyilik dokunsa bu onları rahatsız eder. Size bir kötülük dokunsa bununla sevinir, ferahlarlar. Eğer sabreder, sakınır / korunursanız onların tuzakları size hiçbir şekilde zarar veremez. Allah Muhit’tir, yapmakta olduklarını çepeçevre kuşatmıştır.
Size iyilik gelse kıskanırlar, kötülük gelse sevinirler. Sen sabredip, sakınırsan sana bir şey yapamazlar. Allah onların yapacaklarını kontrol altına almıştır. Kuşatmıştır.
Bedir savaşı——
121-Ve-iż ġadevte min ehlike tubevvi-u-lmu/minîne mekâ’ide lilkitâl(i)(k) va(A)llâhu semî’un ‘alîm(un)
-An o zamanı, hani insanları savaş yerlerine yerleştirmek için sabahleyin erkenden ailenden ayrılmıştın ve Allah duyuyordu, biliyordu bunu.
-Hani sen, mü’minleri savaşmak için elverişli yerlere yerleştirmek için evinden erkenden ayrılmıştın. Allah işitendir, bilendir.
-Hani sen ailenden erkenden ayrılmıştın da müminleri savaş için tutulması gereken noktalara yerleştiriyordun. Allah herşeyi çok iyi duyar, çok iyi bilir.
Hani sen evinden çıkmış savaş için yerleşeceğiniz yerleri ayarlıyordun, Allah bilip işitiyordu.
122-İż hemmet tâ-ifetâni minkum en tefşelâ va(A)llâhu veliyyuhumâ(k) ve’ala(A)llâhi felyetevekkeli-lmu/minûn(e)
-Hani içinizden iki bölük, korkup geri dönmek üzereydi, halbuki Allah, onların yardımcısıydı ve ancak Allah’a dayanmalı inananlar
-O zaman sizden iki grup, neredeyse ‘çözülüp geri çekilmek’ istemişti. Oysa Allah onların (velisi) yardımcısıydı. Artık mü’minler, yalnızca Allah’a tevekkül etmelidir.
-Sizden iki takım, korku ile bozulmak üzereydi. Halbuki Allah onların Veli’siydi. Müminler yalnız Allah’a güvenip dayansınlar.
İçinizden iki bölük korkup geri gitmek istiyordu, halbuki Allah onların velisiydi, Allah güvenip dayansaydılar.
123-Velekad nasarakumu(A)llâhu bibedrin veentum eżille(tun)(s) fettekû(A)llâhe le’allekum teşkurûn(e)
-Siz zayıf olduğunuz halde Allah size Bedir’de yardım etmişti, artık siz de Allah’tan sakının da şükredenlerden olun.
-Andolsun, siz güçsüz iken Allah size Bedir’de yardımıyla zafer verdi. Şu halde Allah’tan sakının, O’na şükredebilesiniz.
-Yemin olsun ki, ezik-boynu bükük olduğunuz bir sırada Allah size Bedir’de yardım etmişti. O halde Allah’tan korkun ki, şükredebilesiniz.
Sonra zayıf olduğunuz halde Allah size yardım etti. Bedir savaşını kazandınız. Allahtan sakının ve ona şükredin.
124-İż tekûlu lilmu/minîne elen yekfiyekum en yumiddekum rabbukum biśelâśeti âlâfin mine-lmelâ-iketi munzelîn(e)
-Hani sen o zaman inananlara demiştin ki: Rabbiniz, size yardım için üç bin melek indirecek, yetmez mi size?
-Sen mü’minlere: ‘Rabbinizin size meleklerden indirilmiş üç bin kişiyle yardım-iletmesi size yetmez mi?’ diyordun.
-O sırada sen, müminlere şöyle diyordun: “Rabbinizin, indirilmiş üçbin melekle destek vermesi, size yetmiyor mu?”
Sen o sırada demiştin ki, Rabbiniz size üç bin melekle yardım edecek. Yetmez mi size diye.
125-Belâ(c) in tasbirû vetettekû veye/tûkum min fevrihim hâżâ yumdidkum rabbukum biḣamseti âlâfin mine-lmelâ-iketi musevvimîn(e)
-Evet, sabreder de çekinirseniz düşmanlar, size ansızın saldırsa bile Rabbiniz, alametleri besbelli tam beş bin melekle yardım eder size.
-Evet, eğer sabrederseniz, sakınırsanız ve onlar da aniden üstünüze çullanıverirlerse, Rabbiniz size meleklerden nişanlı beş bin kişiyle yardım ulaştıracaktır.
-İş, sanıldığı gibi değildir. Onlar, hemen şu anda üstünüze gelseler bile, eğer siz sabreder ve korunursanız, Rabbiniz sizi, üzerlerine nişan vurulmuş beş bin melekle destekler.
Eğer siz önlem alıp sağlam durursanız, onlar tekrar aniden size saldırsalar bile, Allah size işaretli beş bin melekle yardım eder.
126-Vemâ ce’alehu(A)llâhu illâ buşrâ lekum velitatme-inne kulûbukum bih(i)(k) vemâ-nnasru illâ min ‘indi(A)llâhi-l’azîzi-lhakîm(i)
-Allah, bunu ancak size bir müjde olsun da yürekleriniz yatışsın diye yapmıştır ve yardım, ancak hüküm ve hikmet sahibi Allah’tandır.
-Allah bunu (yardımı) size ancak bir müjde olsun ve kalpleriniz bununla tatmin bulsun diye yaptı. ‘Yardım ve zafer’ (nusret) ancak üstün ve güçlü, hüküm ve hikmet sahibi olan Allah’ın katındandır.
-Allah bunu size bir müjde olması ve onunla kalplerinizi yatıştırması dışında birşey için yapmamıştır. Yardım, Aziz ve Hakim olan Allah katından başka hiçbir yerden gelmez.
Allah size bu meleklerin yardıma gelmesini, sizin içiniz rahat etsin, korkunuz azalsın diye söyledi. Gerçek yardım Aziz, hâkim, hikmet sahibi Allah’tandır.
127-Liyakta’a tarafen mine-lleżîne keferû ev yekbitehum feyenkalibû ḣâ-ibîn(e)
-O, kafirlerin ileri gelenlerinden bir kısmını öldürmek, bir kısmını da baş aşağı edip ümitsiz bir hale getirerek döndürmek için yardım etti size.
-(Ki bununla) İnkâr edenlerin önde gelenlerinden bir kısmını kessin (helak etsin) ya da ‘umutları suya düşmüşler olarak onları’ tepesi aşağı getirsin de geri dönüp gitsinler.’
-Allah bunu yaptı ki, küfre sapanlardan bir kısmını kessin veya onları işe yaramaz hale getirsin de yıkık ve ürkek bir halde dönüp gitsinler.
O önde gelen kafirlerin bir kısmını öldürmek, bir kısmını yaralamak ve tümünü işe yaramaz hale getirip gitmeleri için yaptı bunu.
128-Leyse leke mine-l-emri şey-un ev yetûbe ‘aleyhim ev yu’ażżibehum fe-innehum zâlimûn(e)
-Senin bu işle ilgin yok bile; o, dilerse tövbelerini kabul eder, dilerse zalim olduklarından dolayı onları azaplandırır.
-(Allah’ın) Onların tevbelerini kabul etmesi veya zalim olduklarından dolayı azablandırması işinden sana bir şey (sorumluluk ve görev) yoktur.
-İş ve hüküm konusunda sana düşen birşey yoktur. Allah ya tövbelerini kabul ederek onları bağışlar yahut da zalim oldukları için onlara azap eder.
Senin burada bir suçun yok. Ya pişman olup gerçeği anlarlar, tövbe derler, Allah onları bağışlar, ya da zalimliklerine devam ederlerse onlara böyle azap eder.
129-Veli(A)llâhi mâ fî-ssemâvâti vemâ fî-l-ard(i)(c) yaġfiru limen yeşâu veyu’ażżibu men yeşâ(u)(c) va(A)llâhu ġafûrun rahîm(un)
-Allah’ındır göklerde ne varsa ve yeryüzünde ne varsa. Dilediğini yarlıgar, dilediğine azap eder ve Allah yarlıgayıcıdır, rahimdir.
-Göklerde ve yerde olanların tümü Allah’ındır. Kimi dilerse bağışlar, kimi dilerse azablandırır. Allah bağışlayandır, esirgeyendir.
-Göklerde ne var, yerde ne varsa Allah’ındır. Dilediğini affeder; dilediğine azap eder. Allah çok affedici, çok merhametlidir.
Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ındır. Dilediğini affeder, dilediğine azap eder. Allah çok merhametlidir, çok affedicidir.
————– Maddiyat
130-Yâ eyyuhâ-lleżîne âmenû lâ te/kulû-rribâ ad’âfen mudâ’afe(ten)(s) vettekû(A)llâhe le’allekum tuflihûn(e)
-Ey inananlar, faizi kat kat arttırarak yemeyin, Allah’tan sakının da kurtulun.
-Ey iman edenler, faizi kat kat arttırılmış olarak yemeyin. Ve Allah’tan sakının, umulur ki kurtulursunuz.
-Ey iman sahipleri! Ribayı öyle kat kat katlayarak yemeyin. Allah’tan korkun ki kurtuluşa erebilesiniz.
Ey iman edenler, faizi kat kat arttırarak yemeğin. Allahtan korkun ki kurtuluşa eresiniz. (Mecbur kalınınca mümküm olan en az faizi alın)
131-Vettekû-nnâra-lletî u’iddet lilkâfirîn(e)
-Sakının o ateşten ki hazırlanmıştır kafirlere.
-Kafirler için hazırlanmış olan ateşten sakının
-Kafirler için hazırlanmış ateşten korkun. (Sonu ateş olan o kat kat faizden sakının)
Kafirler için hazırlanmış o ateşten sakının.
132-Veatî’û(A)llâhe ve-rrasûle le’allekum turhamûn(e)
-Ve Allah’a ve Peygambere itaat edin de acınmışlardan olun.
-Allah’a ve elçisine itaat edin, ki merhamet olunasınız.
-Allah’a ve resule itaat edin ki, merhamet görebilesiniz.
Allah ve Resulüne itaat edin ki, Allah sizi maddi sıkıntıdan kurtarsın.
133-Vesâri’û ilâ maġfiratin min rabbikum vecennetin ‘arduhâ-ssemâvâtu vel-ardu u’iddet lilmuttekîn(e)
-Yarış edercesine koşun Rabbinizin yarlıgamasına, sakınanlar için hazırlanmış bulunan ve eni, göklerle yerler kadar olan cennete.
-Rabbinizden olan mağfiret ve eni göklerle yer kadar olan cennete (kavuşmak için) yarışın; o, muttakiler için hazırlanmıştır.
-Rabbinizden bir bağışlanmaya ve genişliği göklerle yer kadar olan cennete doğru yarışır gibi koşuşun. O, takva sahipleri için hazırlanmıştır.
Rabbinizin sizi bağışlamasına koşun. Büyüklüğü göklerle yer kadar olan cennete girebilesiniz (faizden alalacağınızı çıkarı göklerle yer kadar olan çıkara değiştirmeyin). Takva sahipleri için hazırlanmıştır. (Cennetin büyüklüğü bu evren kadar)
134-Elleżîne yunfikûne fî-sserrâ-i ve-ddarrâ-i velkâzimîne-lġayza vel’âfîne ‘ani-nnâs(i)(k) va(A)llâhu yuhibbu-lmuhsinîn(e)
-O sakınanlar, ferahlıkta, darlıkta mallarını yoksullara harcayanlar, öfkelerini yenenler ve insanları affedenlerdir ve Allah, ihsanda bulunanları sever.
-Onlar, bollukta da, darlıkta da infak edenler, öfkelerini yenenler ve insanlar (daki hakların)dan bağışlama ile (vaz) geçenlerdir. Allah, iyilik yapanları sever.
-Onlar bollukta ve darlıkta infak ederler. Öfkelerini yutanlardır onlar, insanları affedenlerdir. Allah, güzel düşünüp güzel davrananları sever.
Onlar, o cennetlikler, varlıkta ve darlıkta infak ederler, Öfkelerine gem vururlar, (borcunu veremeyenlere kızmaz) affederler, güzel düşünüp güzel davranırlar. Allah’ta onları sever.
135-Velleżîne iżâ fe’alû fâhişeten ev zalemû enfusehum żekerû(A)llâhe festaġferû liżunûbihim vemen yaġfiru-żżunûbe illa(A)llâhu velem yusirrû ‘alâ mâ fe’alû vehum ya’lemûn(e)
-Onlar, kötü bir iş işlediler mi, yahut nefislerine bir zulümde bulundular mı Allah’ı anıp suçlarının yarlıganmasını dileyenlerdir ve Allah’tan başka kimdir günahları yarlıgayan? Onlar, işledikleri suçta, bile bile ısrar da etmezler.
-Ve ‘çirkin bir hayasızlık’ işledikleri ya da nefislerine zulmettikleri zaman, Allah’ı hatırlayıp hemen günahlarından dolayı bağışlanma isteyenlerdir. Allah’tan başka günahları bağışlayan kimdir? Bir de onlar yaptıkları (kötü şeylerde) bile bile ısrar etmeyenlerdir.
-Onlar, çirkin bir iş yaptıklarında yahut öz benliklerine zulmettiklerinde, Allah’ı hatırlar da günahları için af dilerler. Günahları Allah’tan başka kim affeder ki? Ve onlar yaptıklarında bile bile ısrar etmezler.
Onlar kötü bir şey yaptıklarında, hemen Allahtan af dilerler. Kötülüğü bile bile yapmazlar. Allahtan başka günahları kim affedebilir ki.
136-Ulâ-ike cezâuhum maġfiratun min rabbihim vecennâtun tecrî min tahtihâ-l-enhâru ḣâlidîne fîhâ(c) veni’me ecru-l’âmilîn(e)
-Onlar, öyle kişilerdir ki yaptıklarının karşılığı, Rablerinin yarlıgaması ve kıyılarından ırmaklar akan cennetlerdir, ebedi olarak kalırlar orada ve iyi işlerde bulunanların mükafatı, ne de güzeldir.
-İşte bunların karşılığı, Rablerinden bağışlanma ve içinde ebedi kalacakları, altından ırmaklar akan cennetlerdir. (Böyle) Yapıp-edenlere ne güzel bir karşılık (ecir var.)
-İşte bunların ödülleri rablerinden bir bağışlanma ve altlarından ırmaklar akan cennetler olacaktır. Sürekli kalacaklardır orada. İş yapıp değer üretenlerin ücreti ne güzeldir!
İşte bu gibi insanların mükafatları, altlarından ırmaklar akan, sürekli kalacakları cennetlerdir. (Maddi imkanları ile) Güzel iş yapanların mükafatları ne güzeldir.
137-Kad ḣalet min kablikum sunenun fesîrû fî-l-ardi fenzurû keyfe kâne ‘âkibetu-lmukeżżibîn(e)
-Sizden önce nice dinler gelip geçti. Yeryüzünü gezin, dolaşın da yalanlayanların sonucu ne olmuş, bakın, görün.
-Gerçek şu ki, sizden önce nice sünnetler gelip-geçmiştir. Bundan dolayı yeryüzünde gezip-dolaşın da yalanlayanların sonu (akibet) nasıl oldu bir görün.
-Sizden önce de yollar-yasalar gelip geçmiştir. O halde yeryüzünde dolaşın da yalanlayanların sonu nice olmuştur görün.
Sizden öncede, sünnete (kurallara) aykırı (maddiyata dayalı) iş yapan birçok milletler geldi geçti. Yeryüzünde dolaşın da görün, onların sonu nasıl olmuştur.
138-Hâżâ beyânun linnâsi vehuden vemev’izatun lilmuttekîn(e)
-Bu, insanlara açıklamadır ve sakınanları doğru yola sevk etmedir, öğüttür onlara.
-Bu (Kur’an) insanlar için bir beyan sakınanlar için de bir hidayet ve öğüttür.
-Bu, insanlara bir açıklama, korunup sakınanlara da bir öğüt ve kılavuzdur.
İşte bu bilgiler, nasihatlar sizlere bir açıklama, sakınmanız için bir öğüt, hayatınız için bir kılavuzdur.
139-Velâ tehinû velâ tahzenû veentumu-l-a’levne in kuntum mu/minîn(e)
-Gevşemeyin, üzülmeyin; eğer (gerçekten) iman etmişseniz en üstün olan sizlersiniz.
-Öyleyse cesaretinizi yitirmeyin ve üzülmeyin. Eğer gerçekten inanıyorsanız, mutlaka üstün gelecek olan sizsiniz.
-Gevşemeyin, tasalanmayın. Eğer inanıyorsanız üstün olan sizsiniz.
Gevşemeyin, kaygılanmayın (parasız kalacam, aç kalacam diye korkmayın) eğer tam iman etmişseniz, en zengin olan sizsiniz.
140-İn yemseskum karhun fekad messe-lkavme karhun miśluh(u)(c) vetilke-l-eyyâmu nudâviluhâ beyne-nnâsi veliya’lema(A)llâhu-lleżîne âmenû veyetteḣiże minkum şuhedâ(e)(k) va(A)llâhu lâ yuhibbu-zzâlimîn(e)
-Size bir yara deydiyse o kavim de tıpkı sizin gibi yaralandı. Bu günler, öyle günler ki onları insanlar arasında nöbetle döndürür, dururuz. Böylece de Allah, bilgisini, inananlara açıklar, içinizden şahitler edinir ve Allah zalimleri sevmez.
-Eğer bir yara aldıysanız, o kavme de benzeri bir yara değmiştir. İşte o günleri biz onları insanlar arasında devrettirip dururuz. Bu, Allah’ın iman edenleri belirtip-ayırması ve sizden şahidler (veya şehidler) edinmesi içindir. Allah, zulmedenleri sevmez;
-Size bir yara değiyorsa, o topluma da benzeri bir yara mutlaka değmiştir. Bak işte günler! Biz onları insanlar arasında dolandırır dururuz. Allah bu sayede, iman edenleri bilecek, sizden tanıklar / şehitler edinecektir. Allah zulme sapanları sevmez.
Size bir (maddi) sıkıntı gelmişse, onlara da gelmiştir. Biz bu (maddi) sıkıntıları insanlar arasında dönüştürüp dururuz. Bu sayede gerçek iman edenler belli olur. Örnek göstereceği kimseler ortaya çıkar. Allah şikayetçileri sevmez.
141-Veliyumehhisa(A)llâhu-lleżîne âmenû veyemhaka-lkâfirîn(e)
-Ve Allah, inananları arıtır, tertemiz bir hale getirir, kafirleri de helak eder.
-Yine bu) Allah’ın, iman edenleri arındırması ve inkâr edenleri yok etmesi içindir.
-Tüm bunlar, Allah iman edenleri iyice seçip arındırsın ve küfre sapanları mahvetsin diyedir.
Sıkıntının sonunda, İman edenler imanlarında sağlamlaşır, küfre sapanlarda da yok olur.
142-Em hasibtum en tedḣulû-lcennete velemmâ ya’lemi(A)llâhu-lleżîne câhedû minkum veya’leme-ssâbirîn(e)
-Yoksa Allah, içinizden savaşanları belli etmeden, sabredenleri bildirmeden cennete girivereceğinizi mi sanıyorsunuz?
-Yoksa siz, Allah, içinizden cihad edenleri belirtip-ayırdetmeden ve sabredenleri de belirtip-ayırdetmeden cennete gireceğinizi mi sandınız?
-Yoksa siz, Allah içinizden uğraşıp didinenleri seçmeden, sabredenleri seçmeden cennete gireceğinizi mi sandınız?
İçinizden, çaba harcayanlar ile sıkıntılarda sabretmeyi bilmeyenleri ayırmadan, cennete mi gireceğinizi zannediyorsunuz.
143-Velekad kuntum temennevne-lmevte min kabli en telkavhu fekad raeytumûhu veentum tenzurûn(e)
-Andolsun, ölümle karşılaşmadan önce arzulamıştınız ölümü. İşte onu gördünüz, bakıp duruyordunuz ona.
-Andolsun, siz onunla karşılaşmadan önce ölümü temenni ediyordunuz. İşte onu gördünüz, ama bakıp duruyordunuz.
-Yemin olsun ki siz, onunla karşılaşmadan önce ölümü arzuluyordunuz. İşte gördünüz onu ve bakıp duruyorsunuz.
Allah yolunda ölmeyi isteyip duruyordunuz. İşte (ufak bir maddi) sıkıntı geldi diye hemen şikâyet edip isyan ediyorsunuz.
144-Vemâ muhammedun illâ rasûlun kad ḣalet min kablihi-rrusul(u)(c) efe-in mâte ev kutile-nkalebtum ‘alâ a’kâbikum(c) vemen yenkalib ‘alâ ‘akibeyhi felen yedurra(A)llâhe şey-â(en)(k) veseyeczi(A)llâhu-şşâkirîn(e)
-Muhammed, ancak bir peygamberdir. Ondan önce nice peygamberler geldi geçti. Ölürse, yahut öldürülürse gerisingeriye mi döneceksiniz? Kim dönerse bilsin ki Allah’a hiçbir suretle zarar vermez ve Allah şükredenlerin karşılığını yakında verecektir.
-Muhammed, yalnızca bir elçidir. Ondan önce nice elçiler gelip-geçmiştir. Şimdi o ölürse ya da öldürülürse, siz topuklarınız üzerinde gerisin geriye mi döneceksiniz? İki topuğu üzerinde gerisin geri dönen kimse, Allah’a kesinlikle zarar veremez. Allah, şükredenleri pek yakında ödüllendirecektir.
-Muhammed bir resulden başkası değildir. Ondan önce de resuller gelip geçmiştir. Şimdi o ölse yahut öldürülse ökçeleriniz üzerine gerisin geri mi döneceksiniz! İki ökçesi üzerine geri dönen, Allah’a hiçbir şekilde zarar veremez. Allah, şükredenleri ödüllendirecektir.
Muhammed Allah’ın bir Resulüdür. Ondan öncede birçok resuller geldi geçti. O ölürse veya öldürülse siz (bu nasihatlerden, kurallardan) vaz mı geçeceksiniz. Allaha zarar veremezsiniz. Allah şükredenlerin karşılığını verecektir.
145-Vemâ kâne linefsin en temûte illâ bi-iżni(A)llâhi kitâben mu-eccelâ(en)(k) vemen yurid śevâbe-ddunyâ nu/tihi minhâ vemen yurid śevâbe-l-âḣirati nu/tihi minhâ(c) veseneczî-şşâkirîn(e)
-Allah’ın izni olmadıkça hiçbir kimse ölmez. Ölüm, vakti tayin edilmiş bir yazıdır. Kim dünya nimetlerini isterse ona dünyadan nimetler veririz ve kim ahiret mükafatını dilerse ona ahirete ait mükafatlar ihsan ederiz ve biz, şükredenleri yakında mükafatlandıracağız.
-Allah’ın izni olmaksızın hiç bir nefis için ölmek yoktur. O, süresi belirtilmiş bir yazıdır. Kim dünyanın yararını (sevabını) isterse ona ondan veririz, kim ahiret sevabını isterse ona da ondan veririz. Biz şükredenleri pek yakında ödüllendireceğiz.
-Allah’ın izni olmadıkça hiçbir kişi ölmez. Vakti belirlenmiş bir yazıdır o. Dünya çıkarını gözetene ondan veririz; ahiret yararını gözetene de ondan veririz. Şükredenleri ödüllendireceğiz biz.
Allah’ın izni olmadıkça kimse (açlıltan) ölmez. Ölüm vakti bilinen bir yazıdır. Kim dünya nimetini isterse ondan veririz. Kim ahiret nimetini isterse ona da ahiret nimetlerini veririz. Şükredenler yakında mükâfatlarını görecekler.
146-Vekeeyyin min nebiyyin kâtele me’ahu ribbiyyûne keśîrun femâ vehenû limâ esâbehum fî sebîli(A)llâhi vemâ da’ufû vemâ-stekânû(k) va(A)llâhu yuhibbu-ssâbirîn(e)
-Nice peygamberler gelip geçti ki onlarla beraber birçok bilginler, savaşa girişti. Onlar, Allah yolunda başlarına gelenlere dayandılar, ne gevşediler, ne zayıflık gösterdiler, ne de boyun eğdiler ve Allah, sabredenleri sever.
-Nice peygamberle birlikte birçok Rabbani (bilgin)ler savaşa girdiler de, Allah yolunda kendilerine isabet eden (güçlük ve mihnet)den dolayı ne gevşeklik gösterdiler, ne boyun eğdiler. Allah, sabredenleri sever
-Nice peygamber, beraberinde kendisini Rabb’e adayan birçok kişi bulunduğu halde savaşmıştır. Onlar, Allah yolunda kendilerine gelip çatan zorluklar yüzünden gevşememiş, zayıflık göstermemiş, susup pusmamışlardır. Allah sabredenleri sever.
Nice nebiler Allah yolunda, Allah dostları olan (ekonomistler) ile beraber uğraş vermiştir, Allah için savaş verdiler. Gevşeklik göstermediler, boyun eğmediler. Sabrettikleri için Allah onlarla beraberdi.
147-Vemâ kâne kavlehum illâ en kâlû rabbenâ-ġfir lenâ żunûbenâ ve-isrâfenâ fî emrinâ veśebbit akdâmenâ vensurnâ ‘alâ-lkavmi-lkâfirîn(e)
-Sözleri ancak şuydu: Rabbimiz, yarlıga suçlarımızı, bağışla işlerimizde taşkınlık göstermemizi ve diret ayaklarımızı, yardım et bize kafir kavme karşı.
-Onların söyledikleri: ‘Rabbimiz, günahlarımızı ve işimizdeki aşırılıklarımızı bağışla, ayaklarımızı (bastıkları yerde) sağlamlaştır ve bize kafirler topluluğuna karşı yardım et’ demelerinden başka bir şey değildi.
-Sözleri yalnız şu olmuştur: Ey Rabbimiz! Bağışla bizim günahlarımızı, affet işlerimizdeki taşkınlığımızı, sağlam bastır ayaklarımızı ve yardım et bize küfre sapan topluma karşı.
Onlar, Ey Rabbimiz, bağışla bizim hatalarımızı affet. Doğru planlarımızda bize kuvvet ve sebat ver, Bizi kafirlere (durdurmaya çalışanlara) karşı bize yardım et diyorlardı. (ekonomik sıkıntıda – kemer sıkma- yeni plan yapanların duası)
148-Feâtâhumu(A)llâhu śevâbe-ddunyâ vehusne śevâbi-l-âḣira(ti)(k) va(A)llâhu yuhibbu-lmuhsinîn(e)
-Allah da onlara dünya nimetlerini ve ahiretin güzelim mükafatını verdi ve Allah, iyilik edenleri sever.
-Böylece Allah, dünya ve ahiret sevabının güzelliğini onlara verdi. Allah iyilikte bulunanları sever.
-Allah da onlara, hem dünya nimetini verdi hem de ahiret sevabının en güzelini. Allah, güzel düşünüp güzellik sergiliyenleri sever.
Allah’ta onların, (dualarını kabul etti) dünya ve ahiret zenginliklerinin en güzellerini verdi.
149-Yâ eyyuhâ-lleżîne âmenû in tutî’û-lleżîne keferû yeruddûkum ‘alâ a’kâbikum fetenkalibû ḣâsirîn(e)
-Ey inananlar, kafirlere itaat ederseniz sizi döndürür onlar ve ziyan edersiniz.
-Ey iman edenler, eğer inkâr edenlere itaat ederseniz, sizi topuklarınız üzerinde gerisin-geri çevirirler, böylece büyük hüsrana uğrayanlara dönersiniz.
-Ey iman edenler! Eğer küfre sapanlara boyun eğerseniz sizi ökçeleriniz üstüne yüz geri çevirirler de hüsrana uğrayanlar haline gelirsiniz.
Ey iman edenler, İnkarcılara itaat ederseniz, onlar sizi gerisin geriye döndürür, kendinize yazık etmiş olursunuz.
150-Beli(A)llâhu mevlâkum(s) vehuve ḣayru-nnâsirîn(e)
-Yok yok, sizin yardımcınız, dostunuz Allah’tır ve o, yardımcıların en hayırlısıdır.
-Hayır, sizin mevlanız Allah’tır. O, yardım edenlerin en hayırlısıdır.
-Hayır, hayır! Sizin Mevla’nız Allah’tır. Ve O, yardımcıların en hayırlısıdır.
Hayır, sizin itaat edeceğiniz tek dost Allah’tır. O dostların en sağlamıdır.
151-Senulkî fî kulûbi-lleżîne keferû-rru’be bimâ eşrakû bi(A)llâhi mâ lem yunezzil bihi sultânâ(en)(s) veme/vâhumu-nnâr(u)(c) vebi/se meśvâ-zzâlimîn(e)
-Hiçbir şeye dayanmaksızın Allah’a şirk koştuklarından dolayı kafirlerin yüreklerine yakında bir korkudur salacağız. Ateştir yurtları onların ve zalimlerin barınacağı yer, ne de kötüdür.
-Kendisi hakkında hiç bir delil indirmediği şeyi Allah’a ortak koştuklarından dolayı küfredenlerin kalplerine korku salacağız. Onların barınma yerleri ateştir. Zalimlerin konaklama yeri ne kötüdür.
-Allah’ın, kendileri hakkında hiçbir delil indirmediği şeyleri Allah’a ortak koştukları için, küfre sapanların kalplerine korku salacağız. Barınakları ateştir onların. Ne kötüdür o zalimlerin varacakları yer!
Hiçbir delilleri olmadığı halde, Allaha bazı şeyleri ortak koştukları için, onların kalplerine yakında korku salacağız. Onların barınakları ateştir. Ne kötü yerdir.
152-Velekad sadekakumu(A)llâhu va’dehu iż tehussûnehum bi-iżnih(i)(s) hattâ iżâ feşiltum vetenâza’tum fî-l-emri ve’asaytum min ba’di mâ erâkum mâ tuhibbûn(e)(c) minkum men yurîdu-ddunyâ veminkum men yurîdu-l-âḣira(te)(c) śümme sarafekum ‘anhum liyebteliyekum(s) velekad ‘afâ ‘ankum(k) va(A)llâhu żû fadlin ‘alâ-lmu/minîn(e)
-Andolsun ki Allah, size ettiği vaadi doğruladı; izniyle onları bozup öldürdünüz de sonra gevşeklik gösterdiniz, verilen buyruk hakkında çekiştiniz ve sevdiğiniz şeyi size gösterdikten sonra tuttunuz, isyan ettiniz. Sizden dünyayı dileyen olduğu gibi ahireti dileyen de vardı. Sonra sizi sınamak için onlardan geri çevirdi ve gerçekten de bağışladı sizi ve Allah, inananlara karşı lütuf ve ihsan sahibidir.
-Andolsun, Allah size verdiği sözünde sadık kaldı; siz O’nun izniyle onları kırıp-geçiriyordunuz. Öyle ki sevdiğiniz (zafer)i size gösterdikten sonra, yılgınlık gösterdiniz, isyan ettiniz ve emir hakkında çekiştiniz. Kiminiz dünyayı, kiminiz ahireti istiyordu. Sonra (Allah) denemek için sizi ondan çevirdi. Ama (yine de) sizi bağışladı. Allah mü’minlere karşı fazl (ve ihsan) sahibi olandır.
-Andolsun ki, siz onları Allah’ın izniyle öldürmekteyken, Allah size vaadini doğrulamıştı. Nihayet siz korkuya kapıldınız, yapılacak iş hususunda çekiştiniz. Ve Allah, sevdiğiniz şeyi size gösterdikten sonra isyan ettiniz. İçinizden bir kısmı dünyayı istiyordu, bir kısmınız ise ahireti istiyordu. Sonra sizi imtihan etmek için onlardan uzaklaştırdı. Yemin olsun, sizi affetmişti. Allah, müminlere karşı lütuf sahibidir.
(Hani hatırlayın) Ant olsun siz onları (düşmanlarınızı) yendiniz, Biraz ganimet elde ettiniz. Allah’ın vaadi gerçek oldu. Sonra gevşediniz. Verilen (ganimet paylaşımı hakkında) emirler hakkında tartışmaya başladınız. Zaferden sonra isyan ettiniz. Kiminiz dünyalık, kiminiz ahret için çekişiyordunuz. Düşman tekrar geri geldi ama Allah tekrar sizi affetti. Allah müminlere karşı ihsan sahibidir.
153-İż tus’idûne velâ telvûne ‘alâ ehadin ve-rrasûlu yed’ûkum fî uḣrâkum feeśâbekum ġammen biġammin likey lâ tahzenû ‘alâ mâ fâtekum velâ mâ esâbekum(k) va(A)llâhu ḣabîrun bimâ ta’melûn(e)
-O anda boyuna uzaklaşıyor, hiç kimseye bakmıyordunuz bile. Peygamberse arkanızdan sizi çağırıp durmadaydı. Tanrı, elinizden çıkana hayıflanmayasınız, gelip çatan felaketlerden mahzun olmayasınız diye sizi, gam üstüne gam vererek cezalandırdı ve Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.
-Siz o zaman durmaksızın uzaklaşıyor, kimseye dönüp bakmıyordunuz. Elçi de sürekli sizi arkadan çağırıyordu. (Allah) Elinizden kaçırdıklarınıza ve size isabet edene üzülmemeniz için sizi kederden kedere uğrattı. Allah, yaptıklarınızdan haberi olandır.
-Siz şaşkınlıkla sağa-sola kaçıyor, hiç kimseye dönüp bakmıyordunuz. Resul ise arkanızdan sizi çağırıyordu. Böylece Allah size keder üstüne keder verdi ki, elinizden uçup giden ve size isabet eden için üzülmeyesiniz. Allah, yapmakta olduklarınızdan haberdardır.
Siz, bir ara cepheden uzaklaşıyordunuz, Resul arkanızdan sizi çağırıyordu. Kimseye dönüp bakmıyordunuz. Allah size, keder (korku) üstüne keder (korku) vererek sizi cezalandırdı. Elinizden çıkan ganimetlere üzülemediniz. Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır.
154-Śumme enzele ‘aleykum min ba’di-lġammi emeneten nu’âsen yaġşâ tâ-ifeten minkum(s) vetâ-ifetun kad ehemmet-hum enfusuhum yazunnûne bi(A)llâhi ġayra-lhakki zanne-lcâhiliyye(ti)(s) yekûlûne hel lenâ mine-l-emri min şey/-(in)(k) kul inne-l-emra kullehu li(A)llâh(i)(k) yuḣfûne fî enfusihim mâ lâ yubdûne lek(e)(s) yekûlûne lev kâne lenâ mine-l-emri şey-un mâkutilnâ hâhunâ(k) kul lev kuntum fî buyûtikum leberaze-lleżîne kutibe ‘aleyhimu-lkatlu ilâ medâci’ihim(s) veliyebteliya(A)llâhu mâ fî sudûrikum veliyumehhisa mâ fî kulûbikum(k) va(A)llâhu ‘alîmun biżâti-ssudûr(i)
-Bu gamdan sonra size emniyetle bir uyku verdi ki içinizden bir bölüğü sarıp kapladı. Bir bölükse can kaygısına düşmüştü. Allah hakkında, Müslümanlıktan önceki bilgisizlik çağında olduğu gibi haksız zanlara kapıldılar. Diyorlar ki: Bu işte nemiz var bizim? De ki: Bütün işler Allah’ındır. Onlar, sana açıklamadıklarını yüreklerinde gizliyorlar ve bu işte payımız olsaydı burada öldürülmezdik diyorlar. De ki: Evlerinizde de olsanız, öldürmeleri yazılanlar, gene çıkarlar, öldürülüp yatacakları yerlere giderlerdi ve Allah, gönüllerinizde olanları yoklamak, yüreklerinizdekini artırmak için yaptı bunu ve Allah, yüreklerinizde ne varsa hepsini bilir.
-Sonra kederin ardından üzerinize bir güvenlik (duygusu) indirdi, bir uyuklama ki, içinizden bir grubu sarıveriyordu. Bir grup da, canları derdine düşmüştü; Allah’a karşı haksız yere cahiliye zannıyla zanlara kapılarak: ‘Bu işten bize ne var ki?’ diyorlardı. De ki: ‘Şüphesiz işin tümü Allah’ındır.’ Onlar, sana açıklamadıkları şeyi içlerinde gizli tutuyorlar, ‘Bu işten bize bir şey olsaydı, burada öldürülmezdik’ diyorlar. De ki: ‘Evlerinizde olsaydınız da üzerlerine öldürülmesi yazılmış olanlar, yine devrilecekleri yerlere gidecekti. (Bunu) Allah, sinelerinizdekini denemek ve kalplerinizde olanı arındırmak için (yaptı). Allah, sinelerin özünde saklı duranı bilendir.
-Sonra bu kederin ardından üzerinize, içinizden bir grubu sarıp kuşatan, güven verici bir uyku indirdi. Bir grup da –gerçekten onlar kendi canlarının derdine düşmüştü- Allah hakkında gerçek dışı sanılara, cahiliye düşüncelerine kapılıyordu. “Şu işten bize birşey var mı?” diyorlardı. De ki: “Emir / iş ve oluş tümüyle Allah’ındır.” Öz benliklerinde, sana açıklamaz oldukları şeyler saklıyorlar. Diyorlar ki: “Bu işten bizim lehimize birşey olsaydı, şuracıkta öldürülmezdik.” Söyle onlara: “Evlerinizde kalsaydınız bile, üzerlerine ölüm yazılmış olanlar, uzanacakları yerleri muhakkak boylayacaklardı.” Bu, Allah göğüslerinizdekini denesin, kalplerinizdekini ortaya çıkarsın diyedir. Allah, göğüslerin özünü çok iyi bilir.
Sonra içinizden bir kısmınıza Allah, kederi (korkuyu) unuttumak için uykuya daldırdı. Bir kısmınızda can derdine düşmüştü. Cahiliye devrindeki gibi, saçma düşüncelere kapıldı. Bu savaştan bize ne, şimdi burada ölmüş olabiliriz diyorlardı. Deki, Bütün iş ve oluşlar Allah’ın planıdır. Evinizde kalsaydınız bile, eceliniz gelmiş olsaydı, evinizde de ölürdünüz, kaçamazdınız. Bu tip olaylar, Allah sizin anlayışınızı açsın ve içinizdeki düşünceler düzelsin diyedir.
155-İnne-lleżîne tevellev minkum yevme-ltekâ-lcem’âni innemâ-stezellehumu-şşeytânu biba’di mâ kesebû(s) velekad ‘afa(A)llâhu ‘anhum(c) inna(A)llâhe ġafûrun halîm(un)
-İki topluluğun karşılaştığı gün içinizden yüz çevirenler, şüphe yok ki bazı hareketleri yüzünden Şeytan’a kapılmışlardı, fakat andolsun ki Allah onları bağışladı ve şüphe yok ki Allah, suçları örter ve ceza vermede acele etmez.
-İki topluluğun karşı karşıya geldikleri gün, sizden geri dönenleri, kazandıkları bazı şeyler dolayısıyla şeytan onların ayağını kaydırmak istemişti. Ama andolsun ki, Allah onları affetti. Şüphesiz Allah, bağışlayandır, yumuşak olandır.
-İki topluluğun karşılaştığı gün geri dönüp gidenleriniz var ya, yaptıkları bazı işler yüzünden şeytan onların ayağını kaydırmak istemişti. Andolsun, Allah onları yine de affetti. Allah Gafur’dur, Halim’dir.
O savaşta, (bazı ganimetler alıp) geri dönüp gidenleriniz var ya, Ganimetleri yüzünden şeytan onlara vesvese verdi, kandırdı. Ant olsun Allah onları yine de affetti. Şüphesiz Allah bağışlayandır.
156-Yâ eyyuhâ-lleżîne âmenû lâ tekûnû kelleżîne keferû ve kâlû li-iḣvânihim iżâ darabû fî-l-ardi ev kânû ġuzzen lev kânû ‘indenâ mâ mâtû vemâ kutilû liyec’ala(A)llâhu żâlike hasraten fî kulûbihim(k) va(A)llâhu yuhyî veyumît(u)(k) va(A)llâhu bimâ ta’melûne basîr(un)
-Ey inananlar, sakın kafir olup da sefere çıkan, yahut savaşa giden kardeşlerine, bizim yanımızda olsalardı ölmezlerdi, öldürülmezlerdi diyenlere benzemeyin. Allah, bunu, onların yüreklerine bir hasret olarak yerleştirdi. Halbuki dirilten de Allah’tır, öldüren de ve Allah, bütün yaptıklarınızı görür.
-Ey iman edenler, inkâr edenler ile yeryüzünde gezip dolaşırken veya savaşta bulundukları sırada (ölen) kardeşleri için: ‘Yanımızda olsalardı, ölmezlerdi, öldürülmezlerdi’ diyenler gibi olmayın. Allah, bunu onların kalplerinde onulmaz bir hasret olarak kıldı. Dirilten ve öldüren Allah’tır. Allah, yaptıklarınızı görendir.
-Ey iman sahipleri! Yeryüzünde dolaşan yahut gazaya çıkan kardeşleri için şöyle diyen inkarcılar gibi olmayın: “Yanımızda olsaydılar ölmezlerdi, öldürülmezlerdi.” Allah bunu onların kalplerinde bir özlem yapacaktır. Allah diriltir de öldürür de. Allah, yapıp ettiklerinizi en iyi şekilde görmektedir.
Ey iman sahipleri, Allah için hicret ederken veya savaşırken, ölenler için, kafirlerin dedikleri gibi, yanımızda olsalardı, şimdi yaşıyor olacaklardı demeyin. Zamanı gelince, keşke bizlerde onlar gibi şehit olsaydık diyeceksiniz. Allah diriltir, Allah öldürür deyin. Allah yaptıklarınızı görendir.
157-Vele-in kutiltum fî sebîli(A)llâhi ev muttum lemaġfiratun mina(A)llâhi verahmetun ḣayrun mimmâ yecma’ûn(e)
-Andolsun ki Allah yolunda öldürülmeniz, yahut ölmeniz, Allah’ın yarlıgaması ve rahmeti, onların topladıklarından hayırlıdır.
-Andolsun, eğer Allah yolunda öldürülür ya da ölürseniz, Allah’tan olan bir bağışlanma ve rahmet, onların bütün toplamakta olduklarından daha hayırlıdır.
-Allah yolunda öldürülür yahut ölürseniz, Allah’tan bir bağışlanma ve bir rahmet onların derleyip topladıklarından çok daha iyidir.
Allah yolunda ölür veya öldürülürseniz, Allah’ın onlara (şehitlere) rahmeti, sizin dünyadan, bütün topladıklarınızdan daha iyidir.
158-Vele-in muttum ev kutiltum le-ila(A)llâhi tuhşerûn(e)
-Andolsun ki ölseniz de mutlaka Allah tapısında toplanacaksınız, öldürülseniz de.
-Andolsun, ölseniz de, öldürülseniz de şüphesiz Allah’a (varıp) toplanacaksınız.
-Ölür yahut öldürülürseniz elbette ki Allah’a götürüleceksiniz.
Ölseniz de, öldürülseniz de mutlaka Allah’ın yanında toplanacaksınız.
159-Febimâ rahmetin mina(A)llâhi linte lehum velev kunte fazzan ġalîza-lkalbi lenfaddû min havlik(e)(s) fa’fu ‘anhum vestaġfir lehum veşâvirhum fî-l-emr(i)(s) fe-iżâ ‘azemte fetevekkel ‘ala(A)llâh(i)(c) inna(A)llâhe yuhibbu-lmutevekkilîn(e)
-Allah’ın rahmetiyle onlara karşı yumuşak davrandın, yoksa kaba ve katı yürekli olsaydın mutlaka yanından ayrılıp giderlerdi. Bağışla onları, yarlıganmalarını dile onların, iş hususunda danış onlarla. Fakat işe girişmeyi de kurdun mu dayan Allah’a. Şüphe yok ki Allah, dayananları sever.
-Allah’tan bir rahmet dolayısıyla, onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın onlar çevrenden dağılır giderlerdi. Öyleyse onları bağışla, onlar için bağışlanma dile ve iş konusunda onlarla müşavere et. Eğer azmedersen artık Allah’a tevekkül et. Şüphesiz Allah, tevekkül edenleri sever.
-Allah’tan bir rahmet sayesindedir ki, sen onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba-saba, katı yürekli olsaydın senin çevrenden kesinlikle dağılır giderlerdi. O halde bağışla onları, af dile onlar için; iş ve yönetim konusunda da onlarla şuraya git. Bir kez azmettin mi de artık Allah’a güvenip dayan. Allah, tevekkül edenleri sever.
Allah’ın rahmeti ile sen onlara iyi davrandın. Kaba ve kötü davransaydın, şimdi etrafında kimse olmazdı. Bağışla onları, af dile onlar için. Yeni işler için tekrar onlarla beraber karar al. Karar verince de bütün azminle çalış ve Allaha tevekkül et. Allah tevekkül edenleri sever.
160-İn yensurkumu(A)llâhu felâ ġâlibe lekum(s) ve-in yaḣżulkum femen żâ-lleżî yensurukum min ba’dih(i)(k) ve’ala(A)llâhi felyetevekkeli-lmu/minûn(e)
-Allah size yardım ederse üst olacak yoktur size. Fakat o sizi yardımsız bırakırsa kimdir ondan başka yardım edecek size? Mutlaka Allah’a dayanmalı inananlar.
-Eğer Allah size yardım ederse, artık sizi yenilgiye uğratacak yoktur ve eğer sizi ‘yapayalnız ve yardımsız’ bırakacak olursa, ondan sonra size yardım edecek kimdir? Öyleyse mü’minler, yalnızca Allah’a tevekkül etsinler.
-Allah size yardım ederse hiç kimse size galip gelemez. Eğer sizi yüzüstü bırakırsa O’ndan başka size kim yardım edebilir? Artık müminler yalnız Allah’a güvenip dayansınlar.
Allah size yardım ederse, kimse sizi yenemez. Yardım etmezse, kimsede size yardım edemez. Bu yüzden siz müminler yalnız Allaha güvenin ve ona dayanın.
161-Vemâ kâne linebiyyin en yaġulle vemen yaġlul ye/ti bimâ ġalle yevme-lkiyâme(ti)(c) śümme tuveffâ kullu nefsin mâ kesebet vehum lâ yuzlemûn(e)
-Bir peygamber, emanete hıyanet edemez ve kim hıyanet ederse kıyamet günü, hıyanet ettiği neyse onunla haşrolur, sonra herkese kazandığının karşılığı verilir ve onlara zulmedilmez.
-Hiç bir peygambere, emanete ihanet yaraşmaz. Kim ihanet ederse, kıyamet günü ihanet ettiğiyle gelir. Sonra her nefis ne kazandıysa, (ona) eksiksiz olarak ödenir. Onlar haksızlığa uğratılmazlar.
-Bir peygamberin emanete hıyanet etmesi / kamu malından aşırması, olacak şey değildir. Her kim hıyanet eder, kamu malından birşey aşırırsa, aşırdığını kıyamet günü yüklenip getirir. Sonra her benliğe; kazandığı tam olarak ödenir. Hiç birine zulmedilmez.
Bir Nebi, emanete (kamu malına) hıyanet edemez. Hıyanet eden, onunla Allah’ın huzuruna gelir. Herkesin kazandığı ona tam olarak ödenir. Orada zulüm olmaz.
162-Efemeni-ttebe’a ridvâna(A)llâhi kemen bâe biseḣatin mina(A)llâhi veme/vâhu cehennem(u)(c) vebi/se-lmasîr(u)
-Allah rızasına uyanla Allah’ın hışmına uğrayıp yurdu cehennem olan bir olur mu hiç? Ve orası, dönülüp varılan ne kötü bir yerdir.
-Allah’ın rızasına uyan kişi, Allah’tan bir gazaba uğrayan ve barınma yeri cehennem olan kişi gibi midir? Ne kötü barınaktır o.
-Allah’ın hoşnutluğunu izleyen kişi, Allah’ın gazabına uğrayan ve barınağı cehennem olan kişiyle aynı mıdır? Ne kötü varış yeridir cehennem!
Allah’ın rızasına uyanlarla, gazabına uğrayan bir olur mu. Barınacağı yer cehennemdir. Ne kötü yerdir orası.
163-Hum deracâtun ‘inda(A)llâh(i)(k) va(A)llâhu basîrun bimâ ya’melûn(e)
-Onlara Allah katında dereceler var ve Allah ne yapıyorlarsa hepsini görür.
-Allah katında onlar derece derecedir. Allah yaptıklarını görendir.
-Onlar, Allah katında derece derecedirler. Allah, yapmakta oldukarını iyice görmektedir.
Allah’ın rızasına göre hareket edenler, Allah katında derece derecedir. Allah hepsinin derecesini bilir.
164-Lekad menna(A)llâhu ‘alâ-lmu/minîne iż be’aśe fîhim rasûlen min enfusihim yetlû ‘aleyhim âyâtihi veyuzekkîhim veyu’allimuhumu-lkitâbe velhikmete ve-in kânû min kablu lefî dalâlin mubîn(in)
-Andolsun ki Allah, müminlere büyük bir lütufta bulundu onların içinden bir Peygamber gönderdiği zaman; o Peygamber, müminlere Tanrı ayetlerini okumada, onları arıtmada, onlara kitap ve hikmet öğretmede ve onlar, bundan önce apaçık bir sapıklık içindeydiler.
-Andolsun ki Allah, mü’minlere, içlerinde kendilerinden onlara bir peygamber göndermekle lütufta bulunmuştur. (Ki O) Onlara ayetlerini okuyor, onları arındırıyor ve onlara Kitabı ve hikmeti öğretiyor. Ondan önce onlar apaçık bir sapıklık içindeydiler.
-Yemin olsun ki, Allah müminlere lütufta bulunup onları minnettar bırakmıştır: Kendi içlerinden onlara öyle bir resul gönderdi ki, onlara Allah’ın ayetlerini okuyor, onları temizleyip arındırıyor, onlara Kitap’ı ve hikmeti öğretiyor. Oysa ki onlar, bundan önce açık bir sapıklığın tam içindeydiler.
Yemin olsun ki Allah, Müminlere çok güzel bir lütufta bulundu. Kendi içlerinden onlara resul gönderdi. Allah’ın ayetlerini onlara okuyor. Onları doğru yola getiriyor. Hikmeti ve Kâinat kitabını öğretiyor. Bundan önce cahil günahkâr idiler ve hiçbir şey bilmiyorlardı.
165-Eve lemmâ esâbetkum musîbetun kad esabtum miśleyhâ kultum ennâ hâżâ(s) kul huve min ‘indi enfusikum(k) inna(A)llâhe ‘alâ kulli şey-in kadîr(un)
-Başlarına iki misli olarak gelen felakete siz de uğrayınca, bu da nereden dediniz. De ki: Bu, sizin katınızdan geldi ve Allah’ın, şüphe yok ki her şeye gücü yeter.
-(Onlara) İki misli uğrattığınız bir musibet size isabet edince mi: ‘Bu nereden’ dediniz? De ki: ‘O, sizin kendinizdendir.’ Şüphesiz Allah, herşeye güç yetirendir.
-Size, başkalarına iki katını dokundurduğumuz bir musibet dokununca, “bu da nereden!” mi dediniz. De ki: “O, sizin öz benliklerinizdendir.” Allah, her şeye Kadir’dir.
Kafirlere iki misli felaket verdik. Benzerinin yarısı size gelince, bu nereden çıktı dediniz. Bu sizin kendi hatanızdan dolayıdır. Allah her şeye kadirdir.
166-Vemâ esâbekum yevme-ltekâ-lcem’âni febi-iżni(A)llâhi veliya’leme-lmu/minîn(e)
-İki topluluğun karşılaştığı gün size gelip çatan musibet, Allah’ın izniyle gelip çatmıştı. Böylece de inananları bildirmeyi.
-İki topluluğun karşı karşıya geldiği gün, size isabet eden ancak Allah’ın izniyle idi. (Bu, Allah’ın) mü’minleri ayırdetmesi;
-İki topluluğun karşılaştığı gün sizin başınıza gelen, Allah’ın izniyledir ve Allah, müminleri bilsin diyedir.
O savaşta size gelen musibet Allah’ın izniyledir. Gerçek müminlerin kimler olduğunun ortaya çıkması içindir.
167-Veliya’leme-lleżîne nâfekû(c) vekîle lehum te’âlev kâtilû fî sebîli(A)llâhi evi-dfe’û(s) kâlû lev na’lemu kitâlen letteba’nâkum(k) hum lilkufri yevme-iżin akrabu minhum lil-îmân(i)(c) yekûlûne bi-efvâhihim mâ leyse fî kulûbihim(k) va(A)llâhu a’lemu bimâ yektumûn(e)
-Münafıklık edenleri de açığa vurmayı murad etmişti. Onlara, gelin, Allah yolunda savaşın, yahut da onları defedin deyince, savaşmayı bilseydik elbette size uyardık dediler. Halbuki onlar, o gün imandan ziyade küfre yakındılar. Özlerinde olmayan söze getiriyorlardı. Onların bütün gizlediklerini Allah bilir.
-Münafıklık yapanları da belirtmesi içindi. Onlara: ‘Gelin, Allah’ın yolunda savaşın ya da savunma yapın’ denildiğinde, ‘Biz savaşmayı bilseydik elbette sizi izlerdik’ dediler. O gün onlar, imandan çok küfre daha yakındılar. Kalplerinde olmayanı ağızlarıyla söylüyorlardı. Allah, onların gizli tuttuklarını daha iyi bilir.
-Ve iki yüzlülük yapan münafıkları bilsin diye. Onlara, “hadi gelin, Allah yolunda çarpışın yahut savunma yapın” dendiğinde: “Savaştan haberimiz olsaydı sizi elbette izlerdik.” dediler. O gün onlar, imandan çok küfre yakın idiler. Kalplerinde olmayanı ağızlarıyla söylüyorlar. Allah, onların gizlemekte oldukları şeyi çok iyi bilmektedir.
Münafıklık edenler ortaya çıkmıştır. Allah yolunda, gelin cihat edin dendiğinde, biz savaş yapmayı bilmiyoruz, bilseydik elbette sizinle beraber gelirdik dediler. Onların imanı küfre daha çok yakındı. Kalplerinde olmayanı ağızları ile söylüyorlardı. Allah onların kalplerindekini çok iyi bilir.
168-Elleżîne kâlû li-iḣvânihim veka’adû lev etâ’ûnâ mâ kutilû(k) kul fedraû ‘an enfusikumu-lmevte in kuntum sâdikîn(e)
-Onlar öyle kişilerdir ki otururlar da kardeşlerine, eğer derler, bizi dinleselerdi öldürülmeyeceklerdi. De ki: Ölümü çevirin kendinizden sözünüz doğruysa.
-Onlar, oturup da kardeşleri için: ‘Eğer bize itaat etselerdi, öldürülmezlerdi’ diyenlerdir. De ki: ‘Eğer doğru sözlüler iseniz, ölümü kendinizden savın öyleyse.’
-Yerlerinde oturup da kardeşleri için, “bizi dinlemiş olsalardı öldürülmeyeceklerdi” diyenlere şöyle söyle: “Eğer doğru sözlüler iseniz, kendi benliklerinizden uzaklaştırın ölümü!”
Savaşa giden kardeşleri için, bizi dinleselerdi bugün yaşıyor olacaklardı derler. Sende doğru iseniz, siz kendinizden ölümü uzaklaştırın bakalım de.
169-Velâ tahsebenne-lleżîne kutilû fî sebîli(A)llâhi emvâtâ(en)(c) bel ahyâun ‘inde rabbihim yurzekûn(e)
-Allah yolunda öldürülenleri ölü sanma. Onlar diridir ve Rableri katında rızıklanırlar.
-Allah yolunda öldürülenleri sakın ‘ölüler’ saymayın. Hayır, onlar, Rableri katında diridirler, rızıklanmaktadırlar.
-Allah yolunda öldürülmüş olanları ölüler sanma sakın. Hayır! Onlar diridirler. Rablerinin katında rızıklandırılıyorlar.
Allah yolunda ölenleri, sakın ölü sanmayın. Onlar diridirler. Rableri katında rızıklandırılıyorlar.
170-Ferihîne bimâ âtâhumu(A)llâhu min fadlihi veyestebşirûne billeżîne lem yelhakû bihim min ḣalfihim ellâ ḣavfun ‘aleyhim velâ hum yahzenûn(e)
-Ferahfahur bir halde Allah’ın onlara ettiği lütuf ve ihsanlarla ve onlar, henüz kendilerine katılmayanlara, fakat artlarından gelmekte olanlara da bilin ki ne korku vardır onlara, ne de mahzun olurlar diye müjde vermeyi isterler.
-Allah’ın kendi fazlından onlara verdikleriyle sevinç içindedirler. Onlara arkalarından henüz ulaşmayanlara müjdelemeyi isterler ki onlara hiç bir korku yoktur, mahzun da olmayacaklardır.
-Allah’ın, lütfundan kendilerine verdiğiyle sevinçlidirler. Ve arkada kalıp kendilerine katılmamış olanlara şunu müjdeliyorlar: Onlar için korku yoktur; tasalanmayacaklardır onlar.
Allah’ın verdiği nimetlerle, onlar sevinçle coşuyorlar. Kendinden sonra gelecek olan şehitlere de müjde vermek istiyorlar. Onlara korku ve tasa yoktur.
171-Yestebşirûne bini’metin mina(A)llâhi vefadlin veenna(A)llâhe lâ yudî’u ecra-lmu/minîn(e)
-Allah’ın nimet ve ihsanına nail olduklarından dolayı sevinç içindedir onlar ve Allah, inananların ecrini zayi etmez.
-Onlar, Allah’tan bir nimeti, bir fazlı (bolluğu) ve gerçekten Allah’ın mü’minlerin ecrini boşa çıkarmadığını müjdelemektedirler.
-Allah’tan bir nimeti, bir lütfu ve Allah’ın müminlerin ödülünü vermezlik etmeyeceğini de müjdelerler.
Allahtan gelen bu nimet bolluğunu, bütün müminlere müjdelemek isterler.
172-Elleżîne-stecâbû li(A)llâhi ve-rrasûli min ba’di mâ esâbehumu-lkarh(u)(c) lilleżîne ahsenû minhum vettekav ecrun ‘azîm(un)
-Yaralandıktan sonra bile Allah’ın ve Peygamberin davetine icabet edenlere, hele onların içinden iyiliklerde bulunup sakınanlara pek büyük bir ecir var.
-Kendilerine yara isabet ettikten sonra, Allah ve elçisinin çağrısına icabet edenler, içlerinden iyilik yapanlar ve sakınanlar için büyük bir ecir vardır.
-O müminler ki, kendilerine yara isabet ettikten sonra bile Allah’ın ve resulün çağırısına cevap verdiler. Onlar içinden, güzel işler yapıp takvaya sarılanlara büyük bir ödül vardır.
Gazi olanlar, Allah ve Resulün yolunda giderlerse, salih iş yapıp takvaya sarılırlarsa, onlara da büyük ödüller vardır.
173-Elleżîne kâle lehumu-nnâsu inne-nnâse kad ceme’û lekum faḣşevhum fezâdehum îmânen ve kâlû hasbuna(A)llâhu veni’me-lvekîl(u)
-Öyle kişilerdir onlar ki halk, kendilerine, bütün insanlar, aleyhinizde birleşti, korkun onlardan dedi de bu söz, onların inancını arttırdı ve Allah yeter bize, ne de güzel vekildir o dediler.
-Onlar, kendilerine insanlar: ‘Size karşı insanlar topla(n)dılar, artık onlardan korkun’ dedikleri halde imanları artanlar ve: ‘Allah bize yeter, O ne güzel vekildir’ diyenlerdir.
-O müminler ki, insanlar kendilerine, “halk size karşı bir araya gelmiş, korkun onlardan” dediklerinde, bu onların imanını artırdı da şöyle söylediler: “Allah bize yeter. Ne güzel Vekil’dir O.”
O müminlere, bütün insanlar (düşman) karşınızda, korkun onlardan dedikleri halde, hayır, Allah bize yeter. O bize vekildir dediler.
174-Fenkalebû bini’metin mina(A)llâhi vefadlin lem yemses-hum sû-un vettebe’û ridvâna(A)llâh(i)(k) va(A)llâhu żû fadlin ‘azîm(in)
-Kendilerine hiçbir kötülük erişmeksizin Allah’ın nimetlerine ve ihsanına nail olarak geri döndüler ve Allah rızasına da uymuş oldular; Allah, pek büyük lütuf ve ihsan sahibidir.
-Bundan dolayı, kendilerine hiç bir kötülük dokunmadan bir bolluk (fazl) ve Allah’tan bir nimetle geri döndüler. Onlar, Allah’ın rızasına uydular. Allah, büyük fazl (ve ihsan) sahibidir.
-Böyle olduğu içindir ki, Allah’tan bir nimet ve lütufla geri döndüler; hiçbir kötülük dokunmamıştı onlara. Allah’ın rızasını izlediler. Allah çok büyük bir lütfun sahibidir.
Böyle deyip savaşa gittikleri için, onlara hiçbir kötülük dokunmadan geri geldiler. Allah’ın rızası öyle oldu. Allah lütuf ve ihsan sahibidir.
175-İnnemâ żâlikumu-şşeytânu yuḣavvifu evliyâehu felâ teḣâfûhum veḣâfûni in kuntum mu/minîn(e)
-Şüphe yok ki Tanrı dostlarını korkutan ancak ve ancak Şeytan’dır. Onlardan korkmayın, benden korkun inanmışsanız.
-İşte bu şeytan, ancak kendi dostlarını korkutur. Siz onlardan korkmayın, eğer mü’minlerseniz, Ben’den korkun
-İşte size şeytan. O yalnız kendi dostlarını korkutur. Eğer inananlarsanız onlardan korkmayın, benden korkun.
Şeytan sadece kendine uyanları korkutur. Ey imanlılar, ondan korkmayın, sadece benden korkun.
176-Velâ yahzunke-lleżîne yusâri’ûne fî-lkufr(i)(c) innehum len yedurrû(A)llâhe şey-â(en)(k) yurîdu(A)llâhu ellâ yec’ale lehum hazzan fî-l-âḣira(ti)(s) velehum ‘ażâbun ‘azîm(un)
-Ve o, küfre doğru koşakoşa, yarışarak gidenler, seni mahzun etmesin, onlar Allah’ı hiçbir suretle zararlandıramazlar. Allah, onlara ahiretten hiçbir pay vermeyi murad etmemiştir ki ve onlaradır pek büyük azap.
-Küfürde ‘büyük çaba harcayanlar’ seni üzmesin. Çünkü onlar, Allah’a hiç bir şeyle zarar veremezler. Allah, onları ahirette pay sahibi kılmamayı ister. Onlar için büyük bir azab vardır.
-Küfür içinde koşanlar sana üzüntü vermesin. Şu bir gerçek ki, onlar Allah’a hiçbir şekilde zarar veremezler. Allah, onlara ahirette bir nasip vermemeyi istemektedir. Onlar için çok büyük bir azap öngörülmüştür.
Küfür içinde yüzenler var ya, onlar Allaha zarar veremezler. Allah onlara ahirette hiçbir pay vermek istemez. Onlara azap vardır.
177-İnne-lleżîne-şteravû-lkufra bil-îmâni len yadurrû(A)llâhe şey-en velehum ‘ażâbun elîm(un)
-İmanı satıp da küfrü alanlar, Allah’ı zararlandıramazlar, onlaradır elemli azap.
-Onlar, imana karşılık küfrü satın alanlardır. Onlar, Allah’a hiç bir şeyle zarar veremezler. Onlar için acıklı bir azab vardır.
-İman karşılığında küfrü satın alanlar, Allah’a herhangi bir biçimde asla zarar veremezler. Korkunç bir azap vardır onlar için.
İmandan sonra küfre sapanlar da Allaha zarar veremezler. Onlara da korkunç azap var.
178-Velâ yahsebenne-lleżîne keferû ennemâ numlî lehum ḣayrun li-enfusihim(c) innemâ numlî lehum liyezdâdû iśmâ(en)(c) velehum ‘ażâbun muhîn(un)
-Küfredenler, kendilerine mühlet ve fırsat vermemizi, kendileri için hayırlı sanmasınlar. Onlara mühlet ve fırsat verişimiz, suçlarını arttırmaları içindir ve onlaradır horhakir edici azap.
-O küfre sapanlar, kendilerine tanıdığımız süreyi sakın kendileri için hayırlı sanmasınlar, biz onlara, ancak günahları daha da artsın, diye süre vermekteyiz. Onlar için aşağılatıcı bir azab vardır.
-Küfre sapanlar, onlara süre tanımamızın kendileri için hayırlı olduğunu asla düşünmesinler. Onlara, biraz daha günah işlesinler diye süre veriyoruz. Yere geçirecek bir azap var onlar için.
Küfre geri dönenlere verdiğimiz zamanı, kendi hayırlarına sanmasınlar. Biraz daha günaha girsinler de azaplarını biraz daha fazlalaştıralım diye veririz.
179-Mâ kâna(A)llâhu liyeżera-lmu/minîne ‘alâ mâ entum ‘aleyhi hattâ yemîze-lḣabîśe mine-ttayyib(i)(k) vemâ kâna(A)llâhu liyutli’akum ‘alâ-lġaybi velâkinna(A)llâhe yectebî min rusulihi men yeşâ/(u)(c) feâminû bi(A)llâhi verusulih(i)(c) ve-in tu/minû vetettekû felekum ecrun ‘azîm(un)
-Allah, inananları, şu bulunduğunuz halde bırakmayacak, sonucu, pisi temizden mutlaka ayırt edecek. Ve Allah size gaybı da bildirecek değil, fakat peygamberlerinden dilediğini seçer, gaybı bildirir ona. İnanır ve sakınırsanız hiç şüphe yok ki size büyük bir ecir var.
-Allah, murdar olanı, temiz olandan ayırd edinceye kadar mü’minleri, sizin kendisi üzerinde bulunduğunuz durumda bırakacak değildir. Allah sizi gayb üzerine muttali kılacak değildir. Ama Allah, elçilerinden dilediğini seçer. Öyleyse siz de Allah’a ve elçilerine iman edin. Eğer iman eder ve sakınırsanız, sizin için büyük bir ecir vardır.
-Allah, müminleri şu üzerinde bulunduğunuz halde bırakmayacaktır. Sonuçta pisi temizden ayıracaktır. Allah sizi gaybı bilir duruma da getirmeyecektir. Şu var ki Allah, resullerinden dilediğini seçer. O halde Allah’a ve resullerine inanın. Eğer inanır, korunursanız sizin için büyük bir ödül vardır.
Allah müminlere, sizin halinizin ne olacağını sizlere bildirecek değildir. Sonuşta gerçek mümin ortaya çıkacaktır. Allah dilediği resule gaybı (gerçek mümini) bildirir. O halde Allaha ve resulüne uyun. Sonuçta iyiler daima kazanır. İnanır korunursanız, sizlere büyük ödül var. (mümünler imandan sonra tekrar küfre sapmayacağından emin olmasınlar)
180-Velâ yahsebenne-lleżîne yebḣalûne bimâ âtâhummu(A)llâhu min fadlihi huve ḣayran lehum(s) bel huve şerrun lehum(s) seyutavvakûne mâ baḣilû bihi yevme-lkiyâmet(i)(k) veli(A)llâhi mîrâśu-ssemâvâti vel-ard(i)(k) va(A)llâhu bimâ ta’melûne ḣabîr(un)
-Allah’ın ihsan ettiğini vermekten sakınanlar, bunu kendileri için hayırlı sanmasınlar. Hatta bu, onlar için şerdir de. Sakındıkları şey, kıyamet günü, boyunlarına dolanacak ve Allah’ındır göklerin ve yeryüzünün mirası ve Allah, bütün yaptıklarınızdan haberdardır.
-Allah’ın, bol ihsanından kendilerine verdiği şeylerde cimrilik edenler, bunun kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar. Hayır; bu, onlar için şerdir; kıyamet günü, cimrilik ettikleriyle tasmalandırılacaklardır. Göklerin ve yerin mirası Allah’ındır. Allah yaptıklarınızdan haberi olandır.
-Allah’ın, lütfundan kendilerine verdiği şeyde cimrilik edenler, bunun kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar. Tam aksine bu onlar için bir şerdir. O cimrilik konusu yaptıkları şey, kıyamet günü bir tasma gibi boyunlarına dolandırılacaktır. Göklerin ve yerin mirası Allah’ındır. Allah, yapmakta olduklarınızdan haberdardır.
Allah’ın size verdiğini, başkaları ile paylaşmaktan kaçanlar, bunu kendileri için hayırlı sanmasınlar. Tam aksine o şerdir. O cimrilik ettikleri şey, kıyamette boyunlarına takılmış olarak gelecekler. Göklerin ve yerin mirası Allah’ındır. Allah yapmakta olduklarınızı bilir.
181-Lekad semi’a(A)llâhu kavle-lleżîne kâlû inna(A)llâhe fakîrun ve nahnu aġniyâun senektubu mâ kâlû ve katlehumu-l-enbiyâe biġayri hakkin venekûlu żûkû ‘ażâbe-lharîk(i)
-Andolsun ki Allah yoksuldur, biz zenginiz ama diyenin sözünü işitmiştir Allah. Ne söyledilerse onu da yazacağız, peygamberleri haksız yere öldürmelerini de ve diyeceğiz ki: Tadın yakıcı kavurucu azabı.
-Andolsun; ‘Gerçek, Allah fakirdir, biz ise zenginiz’ diyenlerin sözlerini Allah işitmiştir. Onların bu sözlerini ve peygamberleri haksız yere öldürmelerini yazacağız ve: ‘Yakıcı azabı tadın’ diyeceğiz.
-Andolsun ki Allah, “Allah yoksuldur, bizler zenginleriz” diyenlerin sözünü işitti. Dediklerini de yazacağız, haksız yere peygamberleri öldürmelerini de. Ve şöyle diyeceğiz: “Tadın, yakıp pişiren azabı.”
Ant olsun, (o cimrilerin) Allah fakirdir, biz zenginiz diyenlerin söylediklerini işitti. Bunları yazıyoruz. Haksız yere nebilerini öldürmelerini de. Onlara, tadın cehennem alevini diyeceğiz.
182-Żâlike bimâ kaddemet eydîkum veenna(A)llâhe leyse bizallâmin lil’abîd(i)
-Bu da, ancak elleriyle kazandıklarının cezası ve Allah, şüphe yok ki kullarına zulmetmez.
-Bu, ellerinizin önden sunduklarıdır. Allah, gerçekten kullara zulmedici değildir.
-Bu, kendi ellerinizin üretip önden gönderdiği yüzündendir. Allah, kullara asla zulmedici değildir.
Bu onların ahiret için kendi kazandıklarıdır. Allah kullarına asla zulüm etmez.
183-Elleżîne kâlû inna(A)llâhe ‘ahide ileynâ ellâ nu/mine lirasûlin hattâ ye/tiyenâ bikurbânin te/kuluhu-nnâr(u)(k) kul kad câekum rusulun min kablî bilbeyyinâti vebilleżî kultum felime kateltumûhum in kutum sâdikîn(e)
-Kurban ettiğini, bir yıldırım düşüp yakmadıkça inanmayız hiçbir peygambere, bize böyle emretti Allah gerçekten de dediler. De ki: Benden önce apaçık mucizelerle ve söylediğiniz mucizeyle birçok peygamberler gelip geçti, doğruysa sözünüz ne diye öldürdünüz onları?
-‘Allah bize ateşin yiyeceği bir kurban getirmedikçe hiçbir elçiye inanmamamız konusunda and verdi,’ diyenlere de ki: ‘Şüphesiz, benden önce nice elçiler, apaçık belgeler ve söylediklerinizle geldi; eğer, siz doğru idiyseniz, o halde onları ne diye öldürdünüz?’
-Onlar şöyle demişlerdi: “Allah bize ant verdi, kendisi bize ateşin yiyeceği bir kurban getirmedikçe hiçbir resule inanmayacağız.” Söyle onlara: “Size benden önce o dediğinizle birlikte açık deliller getiren resuller gelmişti. Peki, madem doğru sözlülerdiniz neden onları katlettiniz?”
Onlar, Allah bize dedi ki, kurbanı ateş (yıldırım) yemedikçe hiçbir elçiye inanmayın dedi. Söyle onlara, evet, size birçok mucizelerle resuller geldi. Mucizelerin bir tanesi de oydu. O zaman, gerçekten inanıyorsanız, o resulleri niye öldürdünüz.
184-Fe-in keżżebûke fekad kużżibe rusulun min kablike câû bilbeyyinâti ve-zzuburi velkitâbi-lmunîr(i)
-Seni yalan sayarlarsa senden önce apaçık delillerle, sahifelerle ve aydınlatıcı kitapla gelen peygamberler de yalan sayılmıştır.
-Eğer seni yalanlarlarsa, senden önce apaçık belgeler, Zeburlar ve aydınlık kitapla gelen elçileri de yalanlamışlardır.
-Seni yalanladılarsa, senden önce de resuller yalanlandı. Açık-seçik deliller, kutsal sayfalar ve aydınlatıcı Kitap’ı getirmişlerdi onlar.
Seni yalanlayanlar, senden önce gelen resulleri de yalanladılar. Ki onlar, açık delillerle, sahifelerle ve aydınlatıcı Kitapla gelmişlerdi.
185-Kullu nefsin żâ-ikatu-lmevt(i)(k) ve-innemâ tuveffevne ucûrakum yevme-lkiyâme(ti)(s) femen zuhziha ‘ani-nnâri veudḣile-lcennete fekad fâz(e)(k) vemâ-lhayâtu-ddunyâ illâ metâ’u-lġurûr(i)
-Herkes ölümü tadacak ve hiç şüphe yok ki cennete giren, gerçekten de kurtulmuştur, muradına ermiştir. Dünya yaşayışı, zaten aldatıcı bir matahtan ibaret.
-Her nefis ölümü tadıcıdır. Kıyamet günü elbette ecirleriniz eksiksizce ödenecektir. Kim ateşten uzaklaştırılır ve cennete sokulursa, artık o gerçekten kurtuluşa ermiştir. Dünya hayatı, aldatıcı metadan başka bir şey değildir.
-Her benlik ölümü tadacaktır. Hak ettiğiniz karşılıklar size, kıyamet günü, eksiksiz bir biçimde mutlaka verilecektir. Ateşten uzaklaştırılıp cennete sokulan kesinlikle kurtulmuş olacaktır. İğreti-sefil hayat aldatıcı bir yararlanmadan başka şey değildir.
Her nefis ölümü tadacaktır. Kıyamette herkes yaptığının karşılığını alacaktır. Cennete girenler kurtuluşa ermiştir. Dünya hayatı aldatıcı bir sahiplenmedir.
186-Letublevunne fî emvâlikum veenfusikum veletesme’unne mine-lleżîne ûtû-lkitâbe min kablikum vemine-lleżîne eşrakû eżen keśîrâ(an)(c) ve-in tasbirû vetettekû fe-inne żâlike min ‘azmil-umûr(i)
-Andolsun ki mallarınızla, canlarınızla sınanacaksınız, sizden önce kendilerine kitap verilenlerle Tanrıya şirk koşanlardan kötü sözler işiteceksiniz, birçok eziyetlere, zahmetlere uğrayacaksınız. Sabreder ve sakınırsanız şüphe yok ki bu, hadiselere karşı gösterilen metanetten sayılır.
-Andolsun, mallarınızla ve canlarınızla imtihan edileceksiniz ve sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve şirk koşmakta olanlardan elbette çok eziyet verici (sözler) işiteceksiniz. Eğer sabreder ve sakınırsanız (bu) emirlere olan azimdendir.
-Yemin olsun ki, mallarınızda da canlarınızda da imtihan edileceksiniz. Ve yemin olsun ki, sizden önce kendilerine kitap verilenlerden de şirke batanlardan da incitici çok şey dinleyeceksiniz. Sabreder, takvaya sarılırsanız işte bu, iş ve oluşların en zorlularındandır.
Ant olsun ki, herkes, malları, canları ile sınanacak. Yemin ederim ki siz, kitap ehlinden ve şirk koşanlardan sizi incitici çok şeyler duyacaksınız. Sabreder sakınırsanız, ahiret için büyük bir sınavdan geçmiş olursunuz.
187-Ve-iż eḣaża(A)llâhu mîśâka-lleżîne ûtû-lkitâbe letubeyyinunnehu linnâsi velâ tektumûnehu fenebeżûhu verâe zuhûrihim veşterav bihi śemenen kalîlâ(en)(s) febi/se mâ yeşterûn(e)
-An o zamanı ki Allah, kendilerine kitap verilenlerden, o kitabı insanlara mutlaka açıklayacaksınız, gizlemeyeceksiniz onu diye söz almıştı; onlarsa o sözü artlarına attılar, azcık bir menfaat karşılığında sattılar onu, ama o aldıkları şey, ne de kötünesne.
-Hani kitap verilenlerden: ‘Onu mutlaka insanlara açıklayacaksınız, onu gizlemeyeceksiniz’ diye kesin söz almıştı. Fakat onlar, bunu arkalarına attılar ve ona karşılık az bir değeri satın aldılar. O aldıkları şey ne kötüdür.
-Allah, kendilerine kitap verilenlerden şu yolda misak almıştı: “Onu insanlara mutlaka açık-seçik bildireceksiniz, onu saklamayacaksınız.” Ama onlar Kitap’ı sırtlarının gerisine attılar, basit bir ücret karşılığı onu sattılar. Ne kötü şey satın alıyorlar!
Kendilerine kitap verilenlerden söz almıştık. Kitabı insanlara açıklayacaksınız, gizlemeyeceksiniz diye. Ama onlar sözlerini unutup, içindeki bazı bilgileri sakladı bazı bilgileri maddi çıkar için sattılar. Ne kötü bir alış veriş.
188-Lâ tahsebenne-lleżîne yefrahûne bimâ etev veyuhibbûne en yuhmedû bimâ lem yef’alû felâ tahsebennehum bimefâzetin mine-l’ażâb(i)(s) velehum ‘ażâbun elîm(un)
-Sakın sanma yaptıklarıyla sevinenlerin, yapmadıkları işlerden dolayı övülmeyi arzulayanların azaptan kurtulacakları bir yer olabileceğini, sakın sanma onların azaptan kurtulacağını. Onlar içindir elemli bir azap.
-Getirdikleriyle sevinen ve yapmadıkları şeyler nedeniyle övülmekten hoşlananları (kazançlı) sayma; onları azaptan kurtulmuş olarak sayma. Onlar için acı bir azap vardır.
-O ettikleriyle zevklenen, yapmadıkları şeylerle övünmeyi seven kişileri birşey sanma. Artık, onları azaptan kurtulmuş da sanma. Korkunç bir azap vardır onlar için.
Yaptıkları ile sevinen, yapmadıkları ile övünen kimseleri adam yerine koyma. Azaptan kurtulmuşlar diye düşünme. Korkunç bir azap var onlara
189-Veli(A)llâhi mulku-ssemâvâti vel-ard(i)(k) va(A)llâhu ‘alâ kulli şey-in kadîr(un)
-Allah’ındır göklerin ve yeryüzünün saltanatı ve Allah’ın her şeye gücü yeter.
-Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır. Allah, her şeye güç yetirendir.
-Göklerin de yerin de mülk ve yönetimi Allah’ındır. Allah Kadir’dir, herşeye gücü yeter.
Göklerin ve yerin sahibi ve idaresi Allah’ındır. Allah’ın her şeye gücü yeter.
190-İnne fî ḣalki-ssemâvâti vel-ardi vaḣtilâfi-lleyli ve-nnehâri leâyâtin li-ulî-l-elbâb(i)
-Gerçekten de göklerin ve yeryüzünün yaratılışında, geceyle gündüzün birbiri ardınca gelişinde aklı tam olanlara deliller var.
-Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün ardarda gelişinde temiz akıl sahipleri için gerçekten ayetler vardır.
-Şu bir gerçek ki, göklerin ve yerin yaradılışında, geceyle gündüzün birbiri ardınca gelişinde, aklını ve gönlünü işletenler için çok ibretler vardır.
Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün peş peşe gelişinde, akıl sahipleri için derin bilgiler var.
191-Elleżîne yeżkurûna(A)llâhe kiyâmen veku’ûden ve’alâ cunûbihim veyetefekkerûne fî ḣalki-ssemâvâti vel-ardi rabbenâ mâ ḣalakte hâżâ bâtilen subhâneke fekinâ ‘ażâbe-nnâr(i)
-Onlar, Allah’ı ayaktayken, otururken ve yan üstü yatarken anarlar ve göklerle yeryüzünün yaratılışını düşünürler de Rabbimiz derler, bunları boş yere yaratmadın, noksan sıfatlardan arısın sen, koru bizi ateşin azabından.
-Onlar, ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah’ı zikrederler ve göklerin ve yerin yaratılışı konusunda düşünürler. (Ve derler ki:) ‘Rabbimiz, sen bunu boşuna yaratmadın. Sen pek yücesin, bizi ateşin azabından koru.’
-Aklı ve gönlü işletenler o kişilerdir ki, ayakta, otururken, yan yatarken hep Allah’ı anarlar; göklerin ve yerin yaradılışı hakkında derin derin düşünürler: “Ey Rabbimiz! Sen bunu boşuna yaratmadın. Şanın yücedir senin. Ateş azabından koru bizi.”
O Akıl sahipleri, Allah’ı, ayakta iken, otururken, yan yatarken anarlar (iş ve oluşu düşünürler) Evrenin yaratılışını derin derin düşünürler. Sen bunları boşu boşuna yaratmadın. Sen yücesin. Bizi ateş azabından koru derler.
192-Rabbenâ inneke men tudḣili-nnâra fekad aḣzeyteh(u)(s) vemâ lizzâlimîne min ensâr(in)
-Rabbimiz, gerçekten de sen kimi ateşe atarsan şüphe yok ki onu hor hakir bir hale sokarsın ve zalimlere hiçbir yardımcı yoktur.
-‘Rabbimiz, şüphesiz Sen kimi ateşe sokarsan, artık onu ‘hor ve aşağılık’ kılmışsındır; zulmedenlerin yardımcıları yoktur.’
-Ey Rabbimiz! Sen birini ateşe soktun mu onu tam rezil etmişsindir. Zalimlerin yardımcıları olmayacaktır.”
Rabbimiz sen, kimi ateşe sokarsan, o muhakkak, oraya müstahaktır. Zalimlerin yardımcısı yoktur.
193-Rabbenâ innenâ semi’nâ munâdiyen yunâdî lil-îmâni en âminû birabbikum feâmennâ(c) rabbenâ faġfir lenâ żunûbenâ vekeffir ‘annâ seyyi-âtinâ veteveffenâ me’a-l-ebrâr(i)
-Rabbimiz, gerçekten de biz, bir seslenen duyduk, inanç için sesleniyor, Rabbinize inanın, diyordu, hemencecik inandık. Rabbimiz, yarlıga suçlarımızı, ört kötülüklerimizi, iyilere kat bizi, onlarla al ruhumuzu.
-Rabbimiz, biz: ‘Rabbinize iman edin’ diye imana çağrıda bulunan çağırıcıyı işittik, hemen iman ettik. Rabbimiz, bizim günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi ört ve bizi de iyilik yapanlarla birlikte öldür.’
-Ey Rabbimiz! Bir çağırıcının, ‘Rabbinize inanın’ diye imana çağırdığını işittik ve iman ettik. Ey Rabbimiz! Günahlarımızı bağışla bizim. Kötülüklerimizin üstünü ört ve bize iyiliklerle birlikte ölmek nasip et.”
Yerlerin, göklerin ilmini çalışırken, Rabbimiz senin büyüklüğünü, açık açık gördük. Her ilim bizi imana çağırıyordu. Rabbimiz bizim günahlarımızı bağışla. Kötülüklerimizi ört. Bizi insanlara faydalı işler yaparken öldür.
194-Rabbenâ veâtinâ mâ ve’adtenâ ‘alâ rusulike velâ tuḣzinâ yevme-lkiyâme(ti)(k) inneke lâ tuḣlifu-lmî’âd(e)
-Rabbimiz, bize ver peygamberlerine vaadettiklerini ve aşağılık bir hale getirme bizi kıyamet gününde, gerçekten de sen vaadinden dönmezsin.
-Rabbimiz, elçilerine va’dettiklerini bize ver, kıyamet gününde de bizi ‘hor ve aşağılık’ kılma. Şüphesiz Sen, va’dine muhalefet etmeyensin.’
-Ey Rabbimiz! Resullerine vaat ettiğini de bize ver, kıyamet günü bizi rezil etme. Sen, vaadine asla ters düşmezsin.”
Rabbimiz, resullerine vaat ettiğini bize de ver. Kıyamet günü bizim ilmimizi yanlış çıkarma. Sen vadinden dönmezsin.
195-Festecâbe lehum rabbuhum ennî lâ udî’u ‘amele ‘âmilin minkum min żekerin ev unśâ(s) ba’dukum min ba’d(in)(s) felleżîne hâcerû veuḣricû min diyârihim veûżû fî sebîlî vekâtelû vekutilû leukeffiranne ‘anhum seyyi-âtihim veleudḣilennehum cennâtin tecrî min tahtihâ-l-enhâru śevâben min ‘indi(A)llâh(i)(k) va(A)llâhu ‘indehu husnu-śśevâb(i)
-Gerçekten de Rableri, dualarını kabul etti, ben, erkek olsun, kadın olsun, içinizden iyilik yapanın iyiliğini boşa çıkarmam, bazınız bazınızdan meydana gelmedir ve hepiniz birsiniz bence. Ama benim yolumda göçenlerin, yurtlarından çıkarılanların, eziyete uğrayanların, savaşıp vuruşanların, vurulup ölenlerin kusurlarını, andolsun ki mutlaka örteceğim ve onları, kıyılarından ırmaklar akan cennetlere sokacağım, Allah katından mükafattır bu, daha güzel mükafat da gene Allah katında.
-Nitekim Rableri onlara (dualarını kabul ederek) cevab verdi: ‘Şüphesiz Ben, erkek olsun, kadın olsun, sizden bir işte bulunanın işini boşa çıkarmam. Siz, birbirinizdensiniz. İşte, hicret edenlerin, yurtlarından sürülüp-çıkarılanların ve yolumda işkence görenlerin, çarpışıp öldürülenlerin, mutlaka kötülüklerini örteceğim ve onları, altlarından ırmaklar akan cennetlere sokacağım. (Bu,) Allah katından bir karşılık (sevap)tır. (O) Allah, karşılığın (sevabın) en güzeli O’nun katındadır.’
-Rableri onlara cevap verdi: “Ben sizden, erkek-kadın hiçbir çalışanın ürettiğini boşa çıkarmayacağım. Hep birbirinizdensiniz. Göç edenler, yurtlarından çıkarılanlar, yolumda işkenceye uğratılanlar, çarpışıp da öldürülenler var ya, onların kötülüklerini yemin olsun örteceğim. Ve yemin olsun ki onları, Allah katından bir karşılık olarak, altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacağım.” Allah katındadır karşılıkların en güzeli.
Rabbin vadi gerçek oldu. Sizden erkek olsun, kadın olsun, alimin ürettiği iyilikleri boşa çıkarmam. Siz birbirinizin bilgileri üzerine bilgi ekleyerek yükseldiniz. Benim yolumda hicret edenlerden başlayarak, eziyete uğrayanlar, savaşıp vuruşanlar ve ölenlerin kusurlarını örteceğim. Altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacağım. Karşılığın en güzeli Allah katındadır.
196-Lâ yaġurranneke tekallubu-lleżîne keferû fî-lbilâd(i)
-Kafir olanların şehirlerde gezip dolaşmaları, aldatmasın seni sakın.
-İnkâr edenlerin (keyiflerince ve şımarıkça) ülke ülke dönüp-dolaşmaları seni aldatmasın.
-Küfre sapanların öyle belde belde dolaşmaları seni sakın aldatmasın.
Kâfir olanların şaşalı hayatları, gezip dolaşmaları aldatmasın seni.
197-Metâ’un kalîlun śümme me/vâhum cehennemu vebi/se-lmihâd(u)
-Bu, azıcık bir faydalanmadan ibaret, sonra sığınacakları yer cehennemdir ve orası, ne kötü bir yurttur, ne kötü bir yatak.
-(Bu) Az bir yarar(lanma)dır. Sonra bunların barınma yerleri cehennemdir. Ne kötü bir yataktır o!
-Azıcık bir nimetlenmedir o. Sonra onların varacağı yer cehennem olacaktır. Ne kötü yataktır o!
Sadece ufak bir nimetlenme onlar için. Gidecekleri yer cehennemdir. Ne kötü bir yer. Ne kötü bir yatak.
198-Lâkini-lleżîne-ttekav rabbehum lehum cennâtun tecrî min tahtihâ-l-enhâru ḣâlidîne fîhâ nuzulen min ‘indi(A)llâh(i)(k) vemâ ‘inda(A)llâhi ḣayrun lil-ebrâr(i)
-Fakat Rablerinden çekinenleredir kıyılarından ırmaklar akan cennetler, orada ebedi kalış, Allah katından ziyafetler ve Allah katında, iyi kişilere daha da hayırlı şeyler var.
-Ama Rablerinden korkup-sakınanlar; onlar için Allah katında -bir şölen olarakaltlarından ırmaklar akan -içinde ebedi kalacaklarıcennetler vardır. İyilik yapanlar için, Allah’ın katında olanlar daha hayırlıdır.
-Ama Rablerinden korkanlar için altlarından ırmaklar akan cennetler var. Allah katından bir konukseverlikle sürekli kalıcıdırlar orada. Allah katındaki ödüller iyiler için daha hayırlıdır.
İçlerinden sadece, Rabbinden korkanlara (İlmini çalışanlara) altından ırmaklar akan cennetler vardır. Allah’ın misafirleri gibi ağırlanır. Süreklidir. Neticeleri daha hayırlıdır.
199-Ve-inne min ehli-lkitâbi lemen yu/minu bi(A)llâhi vemâ unzile ileykum vemâ unzile ileyhim ḣâşi’îne li(A)llâhi lâ yeşterûne bi-âyâti(A)llâhi śemenen kalîlâ(en)(k) ulâ-ike lehum ecruhum ‘inde rabbihim(k) inna(A)llâhe serî’u-lhisâb(i)
-Şüphe yok ki kitap ehlinden, Allah’a içten bir saygı besleyerek, Allah’a inananlar ve size indirilene de, kendilerine indirilene de, iman edenler var. Allah ayetlerini değersiz bir menfaate satmaz onlar. Onların karşılığı, Rableri katındadır. Şüphe yok ki Allah, pek tez hesap görür.
-Şüphesiz, Kitap Ehlinden, Allah’a; size indirilene ve kendilerine indirilene -Allah’a derin saygı gösterenler olarakinananlar vardır. Onlar Allah’ın ayetlerine karşılık olarak az bir değeri satın almazlar. İşte bunların Rableri katında ecirleri vardır. Şüphesiz Allah, hesabı çok çabuk görendir.
-Ehlikitap’tan öyleleri var ki, Allah’a, size indirilene ve kendilerine indirilene inanırlar. Allah karşısında ürperirler; Allah’ın ayetlerini basit bir ücret karşılığı satmazlar. İşte bunlar için Rableri katında kendilerine özgü ödüller vardır. Allah, hesabı çabucak görüverir.
Kitap ehlinden, size indirilene, kendilerine indirilene inananlar, Allaha saygı gösterenler (çalıştığı ilmi, insanların faydası için çalışırlar) İlmini para karşılığı satmayanlar, işte bunların ödülleri de Allah katındadır. Hesapları çabuk görülür.
200-Yâ eyyuhâ-lleżîne âmenû-sbirû vesâbirû verâbitû vettekû(A)llâhe le’allekum tuflihûn(e)
-Ey inananlar, sabredin, sebat edin, karşı durun ve Allah’tan sakının, ancak bu sayede kurtulur, bu sayede üst olursunuz.
-Ey iman edenler, sabredin ve sabırda yarışın, (sınırlarda) nöbetleşin. Allah’tan korkun. Umulur ki kurtulursunuz.
-Ey iman sahipleri! Sabredin, sabır yarışı yapın, nöbet tutarak savaşa hazırlıklı bulunun ve Allah’tan korkun ki, kurtuluşa erebilesiniz.
Ey iman edenler. Sabredin, sabırla çalışmalarınıza devam edin. Allahtan sakının. Umulur ki kurtulursunuz.
