İçeriğe geç

Ahkaf

Kırmızı renkli yazılar Latin alfabesi ile Kuran’ı Kerim; Mavi renkli yazılar Mealler; Siyah renkli yazılar Benim bu meallerden anladıklarım;

————————————————————————————————————————————–

(Kum tepeleri) (Resmi Mushaf: 46 / İniş Sırası: 66)—

 

Bismillahirrahmanirrahim

1-Hâ-Mîm

 

1. Ha, Mim.

 

2-Tenzîlu-lkitâbi mina(A)llâhi-l’azîzi-lhakîm(i)

-Bu kitap, üstün ve her şeyi bilen Allah tarafından indirilmiştir.
-Kitabın indirilmesi, üstün ve güçlü, hüküm ve hikmet sahibi Allah’tandır.
-Hikmeti sınırsız, kudreti sonsuz Allah’tan, Kitap’ın indirilişidir bu.

 

Bu kitap Aziz ve Hâkim olan Allah tarafından indirilmiştir.

 

3-Mâ aleknâ-ssemâvâti vel-arda vemâ beynehumâ illâ bilhakki ve ecelin musemmâ(en)(c) velleżîne keferû ‘ammâ unżirû mu’ridûn(e)

-Gökleri ve yeryüzünü ancak gerçek olarak ve muayyen bir zaman için yarattık ve kafir olanlarsa korkutuldukları şeylerden yüz çevirirler.
-Biz gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunanları ancak hak ve adı konulmuş bir ecel (belli bir süre) olarak yarattık. İnkâr edenler, uyarıldıkları şeyden yüz çeviren(kimseler)dir.
-Gökleri ve yeri ve ikisi arasındakileri hak olarak ve belirlenmiş bir süre için yarattık biz. Küfre batanlarsa uyarılmış oldukları şeyden yüz çevirmektedirler.

 

Gökleri yeri ve ikisinin arasındakileri lüzum üzerine belli bir sure için yarattık. Kafirler, bir uyarı olan bu sure sonuna inanmıyorlar.

 

4-Kul eraeytum mâ ted’ûne min dûni(A)llâhi erûnî mâżâ alekû mine-l-ardi em lehum şirkun fî-ssemâvât(i)(s) îtûnî bikitâbin min kabli hâżâ ev eśâratin min ‘ilmin in kuntum sâdikîn(e)

-De ki: Allah’tan başka taptıklarınız, gösterin bana, ne yarattılar yeryüzünde, yoksa göğü idarede bir ortaklıkları mı var? Doğru söylüyorsanız bundan önceki bir kitabı, yahut bir bilgi eserini getirin bana.

-De ki: ‘Gördünüz mü haber verin; Allah’tan başka taptıklarınız, yerden neyi yaratmışlar, bana gösterin? Yoksa onların göklerde bir ortaklığı mı var? Eğer doğru söylüyor iseniz, bundan önce bir kitap ya da bir ilim kalıntısı (veya bir eser) varsa, bana getirin.’
-De ki: “Allah dışında yakarmakta olduklarınızı gördünüz mü? Gösterin bana, yerden neyi yarattılar onlar? Yoksa göklerde bir ortaklıkları mı var? Eğer doğru sözlü kişiler iseniz bundan önce bir kitap, yahut bir bilgi kalıntısı getirin.”

 

Allahtan başka taptıklarınız gösterin bakalım yerde bir şey yaratmışlar mı? Göklerde bildiğiniz bir ortaklarınızmı var. Varsa bana yazılı bir bilgi veya küçük bir delil gösterin.

 

5-Vemen edallu mimmen yed’û min dûni(A)llâhi men lâ yestecîbu lehu ilâ yevmi-lkiyâmeti vehum ‘an du’â-ihim ġâfilûn(e)

-Allah’ı bırakıp da kıyamet günü, kendisine cevap vermeyecek olan ve kendisine tapanlardan haberleri bile bulunmayan şeylere tapandan daha sapık kimdir ki?
-Allah’ı bırakıp kıyamet gününe kadar kendisine icabet etmeyecek şeylere tapandan daha şaşırıp-sapmış kimdir? Oysa onlar, bunların tapmalarından habersizdirler.
-Allah’ı bırakıp da kıyamet gününe kadar kendisine cevap vermeyecek birilerine yalvarıp durandan daha sapık kim vardır? Ve o yalvardıkları, onların yakarışından habersizdirler.

 

Allah’ı bırakıp size hiçbir zaman cevap vermeyecek olan bir şeye tapandan daha salak kim olabilir. O taptıklarınızın sizlerden haberleri bile yoktur.

 

6-Ve-iżâ huşira-nnâsu kânû lehum a’dâen vekânû bi’ibâdetihim kâfirîn(e)

-Ve insanların toplandığı zaman onlar, düşman kesilirler ve kendilerine tapanların kulluklarını da inkar ederler.
-İnsanlar haşrolunduğu (bir araya getirildiği) zaman, (Allah’tan başka taptıkları) onlara düşman kesilirler ve (kendilerine) ibadet etmelerini tanımazlar.

-İnsanlar, haşredilmek üzere toplandığında, o taptıkları onlara düşman olurlar; onların ibadetlerini de inkar ederler.

 

Haberleri oluncada, insanların haşredilmek için (sınıflara ayrılıp sevk edilmek için) toplandıklarında, onlara düşman olurlar. Kendilerine ibadet edildiğini de inkâr ederler.

 

7-Ve-iżâ tutlâ ‘aleyhim âyâtunâ beyyinâtin kâle-lleżîne keferû lilhakki lemmâ câehum hâżâ sihrun mubîn(un)

-Onlara apaçık ayetlerimiz okundu mu gerçeği inkar edenler, gerçek, onlara gelince bu derler, aşikar bir büyü.
-Onlara açık belgeler olarak ayetlerimiz okunduğu zaman, o inkâr edenler kendilerine gelmiş olan hak için dediler ki: ‘Bu, apaçık bir büyüdür.’
-Herşeyi ayan beyan gösteren ayetlerimiz onlara okunduğunda, kendilerine gelmiş olan hakkı inkar edenler şöyle derler: “Açık bir büyüdür bu!”

 

Doğru ve kati olan bilgiler onlara söylendiğinde, doğruluğunu yalanlayan inkarcılar bu büyüden başka bir şey değil derler.

 

8-Em yekûlûne-fterâh(u)(s) kul ini-fteraytuhu felâ temlikûne lî mina(A)llâhi şey-â(en)(s) huve a’lemu bimâ tufîdûne fîh(i)(s) kefâ bihi şehîden beynî vebeynekum(s) vehuve-lġafûru-rrahîm(u)

-Yoksa bunu, kendisi uyduruyor mu derler? De ki: Ben uyduruyorsam Allah’ın azabından hiçbir şeyi gideremezsiniz benden; o, Kur’an hakkında neler dediğinizi daha iyi bilir; benimle sizin aranızda tanık olarak o yeter ve odur suçları örten, rahim.
-Yoksa: ‘Kendisi onu uydurdu’ mu diyorlar? De ki: ‘Eğer ben uydurdumsa, bu durumda siz, Allah’tan bana (gelecek) hiç bir şeye malik (engel) olamazsınız. Sizin kendisi (Kur’an) hakkında, ne taşkınlıklar yaptığınızı O daha iyi bilendir. Benimle sizin aranızda şahid olarak O yeter. O, çok bağışlayandır, çok esirgeyendir.’
-Yahut da şöyle diyorlar: “Uyduruyor onu!” De ki: “Eğer uydursaydım onu, hiçbir şeye sahip olamazdınız Allah’tan kurtarmak için beni. İçine gömüldüğünüz yaygarayı en iyi bilen O’dur. Benimle sizin aranızda tanık olarak O yeter. Çok affedici, çok merhametlidir O.”

 

Bazıları da, kendisi onu uydurdu diyorlar. Deki, ben onu uyduyuyorsam eğer beni Allah’ın gazabından kimse kurtaramaz. Yaptığınız taşkınlıkları, iftiraları O biliyor. Benim doğru öylediğime şahit olarak O yeter. Hata ile eksik veya fazla söylemişsem bile o çok af edicidir. Çok merhametlidir.

 

9-Kul mâ kuntu bid’an mine-rrusuli vemâ edrî mâ yuf’alu bî velâ bikum(s) in ettebi’u illâ mâ yûhâ ileyye vemâ enâ illâ neżîrun mubîn(un)

-De ki: İlk gönderilen peygamber değilim ben ve bana ne yapılacağını da bilmem, size ne yapılacağını da; ancak bana vahyedilene uyarım ve ben, apaçık bir korkutucudan başka bir şey de değilim.
-De ki: ‘Ben elçilerden bir türedi değilim, bana ve size ne yapılacağını da bilemiyorum. Ben, yalnızca bana vahyedilmekte olana uyuyorum ve ben, apaçık bir uyarıcıdan başkası değilim.’
-De ki: “Ben resuller içinden bir türedi değilim. Bana ve size ne yapılacağını da bilmiyorum. Bana vahyedilenden başkasına da uymam. Ve ben, açıkça uyaran bir elçiden başkası da değilim.”

 

Deki, daha önce gelen resuller gibi bende sadece bir resulüm. Bende sizin gibi bana ve size ne yapılacağını bilmiyorum. Bana vahiy edilenler kendim uyuyor ve size de bildiriyorum. Sizlere bildirmekten başka bir vazifemde de yok.

 

10-Kul eraeytum in kâne min ‘indi(A)llâhi ve kefertum bihi ve şehide şâhidun min benî isrâ-île ‘alâ miślihi fe-âmene vestekbertum(s) inna(A)llâhe lâ yehdî-lkavme-zzâlimîn(e)

-De ki: Ne dersiniz, Allah katındansa ve siz onu inkar ettiyseniz; İsrailoğullarından bir tanık, onun gerçek olup Allah’tan geldiğine tanıklık etti de inandı, halbuki gene de siz ululandınız, kibirinize yediremediniz; şüphe yok ki Allah, zulmeden topluluğu doğru yola sevketmez.
-De ki: ‘Gördünüz mü-haber verin; eğer (bu Kur’an,) Allah katından ise, siz de onu inkâr etmişseniz ve İsrailoğullarından bir şahid bunun bir benzerine şahidlik edip iman etmişse ve siz de büyüklük taslamışsanız (bunun sonucu ne olacak)? Şüphesiz Allah, zalim olan bir kavmi hidayete erdirmez.
-De ki: “Hiç düşündünüz mü? Eğer bu, Allah katından ise ve siz onu tanımamışsanız, İsrailoğullarından bir tanık da onun benzerine tanıklık edip inandığı halde, siz böbürlenmişseniz haliniz nice olur! Allah, zalimler topluluğuna kılavuzluk etmez.”

 

Size söylediklerim gerçekten Allahtan gelmişse, sizde inkâr ediyorsanız, haliniz ne olur biliyor musunuz? İsrail oğullarından birisi bu dediklerim için, bunlar aynen Tevrat’takiler gibi dediği halde bile inanmazsanız zalim olursunuz ve Allah zalimlere doğru yolu göstermez.

 

11-Ve kâle-lleżîne keferû lilleżîne âmenû lev kâne ayran mâ sebekûnâ ileyh(i)(c) ve-iż lem yehtedû bihi feseyekûlûne hâżâ ifkun kadîm(un)

-Kafir olanlar, inananlara dediler ki: Eğer bir hayır olsaydı onlar, bizi geçemezlerdi ve Kur’an’la doğru yolu bulmadıkları için de diyecekler ki bu, çok eski bir yalan.
-İnkâr edenler, iman edenler için dediler ki: ‘Eğer O (Kur’an veya iman) hayırlı bir şey olsaydı, ona bizden önce koşup-yetişemezlerdi.’ Oysa onunla hidayete ermediklerinden: ‘Bu, eski bir yalandır’ diyecekler.
-Evet, inkar edenler, inananlara şöyle derler: “Eğer bu, hayırlı birşey olsaydı, bunlar ona inanmakta bizi geçemezlerdi.” Bununla umduklarını bulamayınca şöyle diyecekler: “Bu eski bir uydurmadır.”

 

O gururlu, kendini beğenmiş inkâr edenler, iman edenlere derler ki, eyer bu dediğiniz şeyler doğru olsaydı sizden önce biz iman ederdik. İşlerine gelmediği için, dedikleriniz eskilerin uydurmasıdır derler.

 

12-Vemin kablihi kitâbu mûsâ imâmen ve rahme(ten)(c) ve hâżâ kitâbun musaddikun lisânen ‘arabiyyen liyunżira-lleżîne zalemû ve buşrâ lilmuhsinîn(e)

-Ve bundan önce de Musa’nın kitabı, uyulan bir kitaptı ve rahmetti ve bu da bir kitaptır ki onu gerçekleştirir, Arap diliyledir, zulmedenleri korkutmak içindir ve müjdedir iyilik edenlere.
-Bundan önce de, bir rehber (imam) ve bir rahmet olarak Musa’nın kitabı var. Bu da, zulmedenleri uyarmak ve ihsanda bulunanlara bir müjde olmak üzere (kendinden önceki kitapları) doğrulayıcı ve Arapça bir dil ile olan bir kitaptır.
-Halbuki ondan önce, bir önder ve bir rahmet olarak Musa’nın kitabı var. Bu Kur’an da öncekileri tasdikleyen bir kitaptır. Zulmedenleri uyarsın, güzel davrananlara müjde olsun diye Arap dilindedir.

 

Bundan önce Musa’ya, insanlara bir kılavuz ve rahmet olsun diye inen bir kitap var ya işte bu kitap ta onu tasdik eden bir kitaptır. Zalimleri uyarmak, güzel iş yapanlara müjde olsun diye Arapça indirilmiştir.

 

13-İnne-lleżîne kâlû rabbuna(A)llâhu śümme-stekâmû felâ avfun ‘aleyhim velâ hum yahzenûn(e)

-Şüphesiz, onlar ki Rabbimiz Allah’tır dediler de sonra doğru hareket ettiler, artık onlara ne bir korku vardır, ne de kederlenir onlar.
-Şüphesiz: ‘Bizim Rabbimiz Allah’tır’ deyip sonra doğru bir istikamet tutturanlar (yok mu); artık onlar için korku yoktur ve onlar mahzun olmayacaklardır
-“Rabbimiz Allah’tır” deyip, sonra da dosdoğru yol alanlar var ya, onlar için hiçbir korku yoktur; onlar tasalanmayacaklardır da…

 

O güzel işler yapanlar ve Rabbimiz Allah’tır deyip doğru yolda devam edenler için ahirette korku ve tasa yoktur.

 

14-Ulâ-ike ashâbu-lcenneti âlidîne fîhâ cezâen bimâ kânû ya’melûn(e)

-Onlardır cennet ehli, ebedi kalırlar orada, yaptıklarına karşılık.
-İşte onlar, cennet halkıdır; yaptıklarına karşılık olmak üzere, içinde ebedi olarak kalacaklardır.
-Cennet halkıdır onlar. Yapıp ettiklerine karşılık olarak sürekli kalacaklardır orada.

 

Onlar cennet halkıdır. Doğru yolda olmalarının mükafatı olarak devamlı kalacaklardır orada.

 

15-Ve vassaynâ-l-insâne bivâlideyhi ihsânâ(en)(s) hamelet-hu ummuhu kurhen ve vada’at-hu kurhâ(en)(s) ve hamluhu ve fisâluhu śelâśûne şehrâ(an)(c) hattâ iżâ beleġa eşuddehu ve beleġa erba’îne seneten kâle rabbi evzi’nî en eşkura ni’meteke-lletî en’amte ‘aleyye ve ’alâ vâlideyye ve-en a’mele sâlihan terdâhu ve aslih lî fîżurriyyetî(s) innî tubtu ileyke ve-innî mine-lmuslimîn(e)                                                                                                                                                                     

-Ve biz, insana, anasınababasına iyilik etmesini emrettik; anası, onu zahmetle taşımıştır ve zahmetle doğurmuştur ve gebelik müddetiyle sütten kesilme müddeti, otuz ayı tutar; sonunda ergenlik çağına gelmiştir ve kırk yaşına ermiştir de demiştir ki: Rabbim, bana da, anamababama da verdiğin nimetine karşı şükretmeyi nasip ve müyesser et bana ve soyumdan gelenleri de doğru ve düzgün kişiler yap da hoşnut ol benden; şüphe yok ki tövbe ettim sana ve şüphe yok ki teslim olanlardanım, emrine uyanlardanım ben.
-Biz insana, ‘anne ve babasına’ iyilikle davranmasını tavsiye ettik. Annesi onu güçlükle taşıdı ve güçlükle doğurdu. Onun (hamilelikte) taşınması ve sütten kesilmesi, otuz aydır. Nihayet güçlü (erginlik) çağına erip kırk yıl (yaşın)a ulaşınca, dedi ki: ‘Rabbim, bana, anne ve babama verdiğin nimete şükretmemi ve senin razı olacağın salih bir amelde bulunmamı bana ilham et; benim için soyumda salahı ver. Gerçekten ben tevbe edip Sana yöneldim ve gerçekten ben müslümanlardanım.’
-Biz insana, anne ve babası iman etse de etmese de çok iyi davranmasını önerdik. Annesi onu zahmetle taşıdı, zahmetle doğurdu. Taşınması ve sütten kesilmesi otuz aydır. Nihayet, yiğitlik çağına gelip kırk yıla erdiğinde şöyle der: “Rabbim; beni, bana ve ebeveynime verdiğin nimete şükretmeye, hoşnut olacağın iyi bir iş yapmaya yönelt. Soyum içinde, benim için iyilik ve barışı gerçekleştir. Sana yöneldim ben, sana teslim olanlardanım ben.”

 

Biz insana, anne ve babasına iyi davranmasını emrettik. Annesi onu zahmetle karnında taşıdı ve yine zahmetle doğurdu. Taşıması ve sütten kesmesi otuz aydır. O insan büyüyüp kırk yaşına gelince (dünyayı ve ahireti kavramaya başlar), derki, Rabbim, bana, anneme, babama verdiğin nimetlere şükürler olsun. Beni doğru yoldan ayırma. Benden gelecek olan soyumu hayırlı insanlar yap. Ben sana teslim olanlardan oldum der.

 

16-Ulâ-ike-lleżîne netekabbelu ‘anhum ahsene mâ ‘amilû ve netecâvezu ‘an seyyi-âtihim fî ashâbi-lcenne(ti)(s) va’de-ssidki-lleżî kânû yû’adûn(e)

-Öyle kişilerdir onlar ki yaptıklarının en güzelini kabul ederiz ve kötülüklerinden geçeriz, cennet ehlinin içindedir bunlar; dosdoğru bir vaittir ki vaadedilmiştir onlara.
-İşte bunlar; yaptıklarının en güzelini kabul ederiz ve kötülüklerinden geçeriz; (bunlar) cennet halkı içindedirler. (İşte bu,) Onlara va’dolunan doğru bir vaaddir.
-Bunlar, cennet halkı arasında o kimselerdir ki, yaptıklarının en güzelini kabul ederiz, çirkinliklerini görmezlikten geliriz. Bu onlara verilmiş olan şaşmaz vaattir.

 

Biz böyle isanların yaptıkları şeylerin güzellerini kabul ederiz. Küçük kötülüklerini yok sayarız. Onların cennet halkı arasında olacağını onlara kati olarak söz veririz.

 

17-Velleżî kâle livâlideyhi uffin lekumâ eta’idâninî en urace ve kad aleti-lkurûnu min kablî vehumâ yesteġîśâni(A)llâhe veyleke âmin inne va’da(A)llâhi hakkun feyekûlu mâ hâżâ illâ esâtîru-l-evvelîn(e)

-Ve öbürü de, anasınababasına, uf sizden, tekrar kabirden çıkacağımı mı söylüyor, buna inanmaya mı çağırıyorsunuz beni? Ve benden önce nice nesiller gelipgeçti demiştir ve onlar da Allah’a yalvarırlar da yazık sana derler, inan, şüphe yok ki Allah’ın vaadi gerçektir, derken o, bu der, eskilerin masallarından başka bir şey değil.
-O kimse ki, anne ve babasına: ‘Öf size, benden önce nice nesiller gelip geçmişken, beni (diriltilip) çıkarılacağımla mı tehdit ediyorsunuz?’ dedi. O ikisi (anne ve babası) ise Allah’a yakararak: ‘Yazıklar sana, iman et, şüphesiz Allah’ın va’di haktır.’ (derler; fakat) O: ‘Bu, geçmişlerin masallarından başkası değildir’ der.
-Birisi de ana-babasına: “Yazık size, benden önce bir yığın nesil gelip geçtiği halde, siz bana, benim diriltileceğimi mi söylüyorsunuz?” dedi. Onlarsa Allah’a sığınarak, “yazıklar olsun sana; inansana, Allah’ın vaadi haktır” diye vahlanınca o şöyle dedi: “Bu, öncekilerin masallarından başkası değil.”

 

Kâfir oğulda, imanlı anne babasına, yuh size birçok insan öldü gitti, siz bana tekrar diriltileceğimizi mi söylüyorsunuz der. Onlar, evet, yazıklar olsun sana, niye inanmıyorsun, Allah’ın dediği gerçektir deyince, oğlan bu insanların uydurduklarından başka bir şey değildir der.

 

18-Ulâ-ike-lleżîne hakka ‘aleyhimu-lkavlu fî umemin kad alet min kablihim mine-lcinni vel-ins(i)(s) innehum kânû âsirîn(e)

-Bunlar, öyle kişilerdir ki, onlardan önce cinden ve insanlardan gelip geçen ümmetler içinde, onlara da, azaba uğrayacaklarına dair söylenen söz hak olmuştur; şüphe yok ki onlar, ziyana uğramışlardır.
-İşte bunlar, cinlerden ve insanlardan kendilerinden evvel gelip-geçmiş ümmetler içinde (azab) sözü üzerlerine hak olmuş kimselerdir. Gerçekten onlar, ziyana uğrayanlardır.
-İşte bunlar, kendilerinden önce gelip geçmiş cin ve insan ümmetleri içinde, üzerlerine azap hak olanlardır. Hiç kuşkusuz onlar, hüsrana uğrayanlardır.

 

Bu tip insanlar, daha önce gelmiş geçmiş insanlardan ve cinlerden azaba uğrayacak olanlar gurubundandır. Gerçekten onlar kendilerine ziyan etmişlerdir.

 

19-Ve likullin deracâtun mimmâ ‘amilû(s) ve liyuveffiyehum a’mâlehum vehum lâ yuzlemûn(e)
-Ve herkesin, yaptığı işlere göre dereceleri var ve yaptıklarının karşılığını elbette tamamıyla öder ve onlara zulmedilmez.

-Her biri için yaptıklarından dolayı dereceler vardır; öyle ki amelleri kendilerine eksiksizce ödensin ve onlar zulme de uğratılmazlar.
-Herbirinin, yapıp ettiklerinden dereceleri vardır. Amellerinin karşılığı eksiksiz verilecektir, hiçbir haksızlığa uğratılmayacaklardır.

 

Onlardan hiçbiri haksızlığa uğramayacak, her biri kendi yaptıkları kötülük dereceleri ile cezalandırılacaktır.

 

20-Ve yevme yu’radu-lleżîne keferû ‘alâ-nnâri eżhebtum tayyibâtikum fî hayâtikumu-ddunyâ vestemta’tum bihâ felyevme tuczevne ‘ażâbe-lhûni bimâ kuntum testekbirûne fî-l-ardi biġayri-lhakki vebimâ kuntum tefsukûn

-Ve o gün, kafir olanlar, ateşe arzedilirler, dünya yaşayışınızda bütün temiz şeylerinizi kaybettiniz denir ve orada, bunlarla geçinip gitmiştiniz, bugünse, yeryüzünde, haksız yere ululuk sattığınızdan ve buyruktan çıktığınızdan dolayı aşağılanma azabıyla cezalanırsınız.
-İnkâr edenler ateşe sunulacakları gün, (onlara şöyle denir:) ‘Siz dünya hayatınızda bütün ‘güzelliklerinizi ve zevklerinizi tüketip-yok ettiniz, onlarla yaşayıp-zevk sürdünüz. İşte yeryüzünde haksız yere büyüklenmeniz (istikbarınız) ve fasıklıkta bulunmanızdan dolayı, bugün alçaltıcı bir azab ile cezalandırılacaksınız.’
-Gün olur, inkar edenler ateşe arz edilirler. Onlara denir ki: “İyiliklerinizi / nimetlerinizi, o iğreti dünya hayatında silip süpürdünüz, onlarla zevklenip eğlendiniz. Bugünse alçaltıcı azapla cezalandırılacaksınız. Çünkü siz yeryüzünde haksız yere büyüklük tasladınız ve gerçeğe ters düştünüz.”

 

Büyük üzüntü içinde olacaklar. Siz dünya hayatının nimetlerini zevkiniz için tükettiniz. Haksız yere kendinizi diğer insanlardan üstün gördünüz. Kurallara aykırı hareket ettiniz. İşte, bugünde onun acısını çekiyorsunuz.

 

Hud ve Ad kavmi————

 

21-Veżkur eâ ‘âdin iż enżera kavmehu bil-ahkâfi ve kad aleti-nnużuru min beyni yedeyhi vemin alfihi ellâ ta’budû illa(A)llâhe innî eâfu ‘aleykum ‘ażâbe yevmin ‘azîm(in)

-Ve an Âd’ın kardeşini, hani kavmini Ahkaaf’ta korkutmuştu ve ondan önce ve ondan sonra gelip geçen korkutucular da, ancak Allah’a kulluk edin diye korkutmuşlardı; o da öyle demiş ve şüphe yok ki ben demişti, o pek büyük günün azabına uğrayacağınızdan korkuyorum.

-Ad’ın kardeşini hatırla; onun önünden ve ardından nice uyarıcılar gelip geçmişti; hani o, Ahkaf’taki kavmini: ‘Allah’tan başkasına kulluk etmeyin, gerçekten ben, sizin için büyük bir günün azabından korkarım’ diye uyarmıştı.
-Ad kavminin kardeşini de an. O, kendinden önce ve sonra uyarıcıların gelip geçtiği Ahkaf’’ta, toplumunu şöyle uyarmıştı: “Allah’tan başkasına kulluk / ibadet etmeyin. Gerçek şu ki, ben sizin büyük bir günün azabına uğramanızdan korkuyorum.”

 

Ad kavmine gelen Hud’u an, Kendinden öncede yine kendinden sonrada uyarıcıların geldiği Ahkaf’ta (kum tepesinde) o da kavmine demişti ki, Allah’ın yaptığı şeyleri bozmayın. Ben sizin başınıza açacağınız felaketten korkuyorum.

 

22-Kâlû eci/tenâ lite/fikenâ ‘an âlihetinâ fe/tinâ bimâ te’idunâ in kunte mine-ssâdikîn(e)

-Onlar, sen demişlerdi, bizi mabutlarımızdan vaz geçirmeye mi geldin, doğru söyleyenlerdensen bize vaadettiğini getir başımıza artık.
-Dediler ki: ‘Sen, bizi ilahlarımızdan çevirmek için mi bize geldin? Şu halde eğer doğru söylüyorsan, tehdit ettiğin şeyi, bize getir.’
-Dediler: “Sen bizi, tanrılarımızdan yüz geri etmek için mi geldin? Eğer doğru sözlülerden isen, bizi tehdit ettiğin şeyi ortaya getir.”

 

Kavmi, atalarımız da devamlı bunu yapardı bir şey olmuyordu ve olmazda. Dediğin felaket gelsin de görelim dediler.

 

23-Kâle innemâ-l’ilmu ‘inda(A)llâhi ve ubelliġukum mâ ursiltu bihi velâkinnî erâkum kavmen techelûn(e)

-Demişti ki: Azabın ne vakit geleceğine dair bilgi, ancak Allah katındadır ve ben neyle gönderilmişsem onu tebliğ ediyorum size ve fakat görüyorum ki siz, bilgisiz bir topluluksunuz.
-Dedi ki: ‘İlim ancak Allah katındadır. Ben size gönderildiğim şeyi tebliğ ediyorum; ancak sizi cahillik eden bir kavim olarak görüyorum.’
-Dedi: “İlim, ancak Allah katındadır. Ben size, bana vahyedileni tebliğ ediyorum. Fakat sizin, cahillik edip duran bir toplum olduğunuzu görüyorum.”

 

Ben size ilmen benim gördüğüm felaketi söylüyorum. Ne zaman olacağını bilemem, Allah bilir, ama pek yakında gelecek. Siz cahilliğinizden gelecek olan felaketi göremiyorsunuz.

 

24-Felemmâ raevhu ‘âridan mustakbile evdiyetihim kâlû hâżâ ‘âridun mumtirunâ(c) bel huve mâ-sta’celtum bih(i)(s)hun fîhâ ‘ażâbun elîm(un)

-O bulutun, vadilerine doğru gelmekte olduğunu görünce bu demişlerdi, bize yağmur getiren bulut. Hayır, o, çarçabuk gelmesini istediğiniz şey, bir yel ki onda elemli bir azap var.
-Derken, onu (azabı) vadilerine doğru yönelerek gelen bir bulut şeklinde gördükleri zaman, ‘Bu bize yağmur yağdıracak bir buluttur’ dediler. Hayır, o kendisi için acele ettiğiniz şeydir. Bir rüzgar; onda acı bir azab vardır.
-Nihayet onu, vadilerine doğru gelen geniş bir bulut halinde görünce: “Ha dediler, bu bize yağmur getirecek bir bulut.” Hayır, o, aceleden istediğiniz şeyin ta kendisi. Bir rüzgar ki, içinde acıklı bir azap var.

 

Yaşadıkları yere doğru gelen devasa bulutu görünce, onu yağmur getiren bulut sandılar. Hud, hayır işte o gelen bulut (kum bulutu) sizi uyardığım felaketin ta kendisi dedi.

 

25-Tudemmiru kulle şey-in bi-emri rabbihâ fe-asbehû lâ yurâ illâ mesâkinuhum(c) keżâlike neczî-lkavme-lmucrimîn(e)

-Bir azap var ki Rabbinin emriyle her şeyi mahvedip gider, derken hepsi de helak olup gitti, öyle bir güne erdiler ki evlerinden başka hiçbir şey görülmez oldu. İşte böylece cezalandırırız mücrim topluluğu.
-Rabbinin emriyle her şeyi yerle bir eder. Böylece meskenlerinden başka, hiç bir şey(leri) görünemez duruma düştüler. İşte biz suçlu-günahkar bir kavmi böyle cezalandırırız.
-Rabbinin emriyle herşeyi yerle bir edecek. Sonunda o hale geldiler ki, konutlarından başka hiçbir şey görünmüyordu. Günahkarlar topluluğunu işte böyle cezalandırırız biz.

 

Bulut gelip orada çöktü kaldı. Nefes alamadılar. Öldüler. Sadece evlerinin tepeleri görünüyordu. Bakın aklını kullanmayanlar hep böyle doğal afetlerden kendilerini kurtaramazlar. (Kum fırtınasından nefes alamadılar ve hepsi öldü. Halbuki Hud havann temizlenmesi için onlara yağnur duasına çıkmalarını tavsiye etmişti, dinlemediler)

 

26-Ve lekad mekkennâhum fîmâ in mekkennâkum fîhi ve ce’alnâ lehum sem’an ve ebsâran ve ef-ideten femâ aġnâ ‘anhum sem’uhum velâ ebsâruhum velâ ef-idetuhum min şey-in iż kânû yechadûne bi-âyâti(A)llâhi ve hâka bihim mâ kânû bihi yestehzi-ûn(e)

-Ve andolsun ki biz onlara, size vermediğimiz gücükuvveti vermiştik ve onlara kulak, göz ve gönül vermiştik; derken Allah’ın delillerini, bilebile inkar ettikleri zaman onlara gelen azabı, ne kulakları menedebilmişti ve ne gözleri ve ne gönülleri ve alay ettikleri, başlarına gelmişti.
-Andolsun, onları sizleri kendisinde yerleşik kılmadığımız yerlerde (size vermediğimiz güç ve iktidar imkanlarıyla) yerleşik kıldık ve onlara işitme, görme (duygularını) ve gönüller verdik. Ancak ne işitme, ne görme (duyuları) ve ne gönülleri kendilerine herhangi bir şey sağlamadı. Çünkü onlar, Allah’ın ayetlerini inkar ediyorlardı. Alay konusu edindikleri şey, onları sarıp-kuşattı.
-Andolsun, onlara, size vermediğimiz imkan ve kudreti vermiştik. Onlar için işitme gücü, gözler ve gönüller oluşturmuştuk. Fakat, ne işitme güçleri ne gözleri ne de gönülleri, kendilerine hiçbir yarar sağlamadı / kendilerinden hiçbir şeyi uzaklaştıramadı; çünkü ayetlerimize karşı direniyorlardı. Ve alaya aldıkları şey, onları kuşatıp sardı.

 

Onlar çok modern sanatkâr insanlardı. Müzik ve resimde çok iyiydiler. İlimde geri oldukları için bir tek güzel sanatlar işe yaramadı. Zevk ve eğlenceden bilime önem vermiyorlardı. Sonunda gelen tabiat olayının felaketine kurbanı oldular.

 

27-Ve lekad ehleknâ mâ havlekum mine-lkurâ ve sarrafnâ-l-âyâti le’allehum yerci’ûn(e)

-Ve andolsun ki çevrenizdeki şehirleri de helak ettik ve tuttukları yoldan dönsünler diye de delilleri tekrartekrar açıklamadayız, bildirmedeyiz.
-Andolsun, biz çevrenizde bulunan şehirlerden (birçoğunu) yıkıma uğrattık ve belki dönerler diye ayetleri çeşitli şekillerde açıkladık.
-Andolsun, sizi çevreleyen kentleri / medeniyetleri de helak ettik. Belki dönerler diye ayetleri değişik biçimlerde sıralayıp durmuştuk.

 

Etrafınızdaki birçok kentlerde (çöller coğrafyası olduğundan) aynı felakete uğradılar. Zevk ve eğlenceden dönersiniz, önlem alırsınız diye bunları size devamlı anlatıyoruz.

 

28-Felevlâ nasarahumu-lleżîne-tteażû min dûni(A)llâhi kurbânen âlihe(ten)(s) bel dallû ‘anhum(c) ve żâlike ifkuhum vemâ kânû yefterûn(e)

-Peki, Allah’ı bırakıp da mabud olarak kabul ettikleri ve Tanrıya yaklaşmak için tapındıkları putlar, ne diye yardım etmedi onlara? Hayır, hatta kaybolup gittiler gözlerinden ve bu, onların yalanıydı ve onların iftirası.
-Bu durumda, Allah’ı bırakıp yakınlık (sağlamak) için edindikleri ilahlar, onlara yardım etselerdi ya. Hayır, onlar, kendilerinden kaybolup gittiler. Bu (yalancı ilahlar ve onlara yükledikleri), onların yalanları ve uydurduklarıdır.
-Allah’ın yanında yakınlık sağlamak için edindikleri ilahlar, onlara yardım etseydi ya! Tam aksine, onlardan uzaklaşıp kayboldular. Bu onların yalanları, uydurup durduklarıydı.

 

Ne oldu Allaha yakınlık sağlamak için sizin o uğur saydığınız, şans saydığınız, sizi korumak için seçtiğiniz o putlara. Hepsinin bir hiç olduğunu gördünüz. Uydurduklarınız yalandan başka bir şey değilmiş.

 

Cinler———-

 

29-Ve-iż sarafnâ ileyke neferan mine-lcinni yestemi’ûne-lkur-âne felemmâ hadarûhu kâlû ensitû(s) felemmâ kudiye vellev ilâ kavmihim munżirîn(e)

-An o zamanı ki hani cinlerin bir bölüğünü, Kur’an dinlesinler diye senin bulunduğun tarafa yollamıştık; oraya gelince birbirlerine, susun demişlerdi; okunuşu bitince de korkutmak için kavimlerine dönmüşlerdi de.

-Hani cinlerden birkaçını, Kur’an dinlemek üzere sana yöneltmiştik. Böylece onun huzuruna geldikleri zaman, dediler ki: ‘Kulak verin;’ sonra bitirilince kendi kavimlerine uyarıcılar olarak döndüler.
-Bir zaman, cinlerden bir topluluğu, Kur’an’ı dinlemeleri için sana yöneltmiştik. Onu dinlemeye hazır hale geldiklerinde: “Susup dinleyin.” dediler. Dinleme bitirilince de uyarıcılar olarak kendi toplumlarına döndüler.

 

Hani bir gün cinlerden bir grup seni dinlemek için gelmişlerdi. Susup seni dinlediler. Sonra kendi toplumunu uyarmak için gittiler.

 

30-Kâlû yâ kavmenâ innâ semi’nâ kitâben unzile min ba’di mûsâ musaddikan limâ beyne yedeyhi yehdî ilâ-lhakki ve-ilâ tarîkin mustakîm(in)

-Ey kavmimiz demişlerdi, gerçekten de biz, Musa’dan sonra indirilmiş bir kitap duyduk ki önceki kitapları gerçeklemede, gerçeği ve doğru yolu göstermede.
-Dediler ki: ‘Ey kavmimiz, gerçekten biz, Musa’dan sonra indirilen, kendinden öncekileri doğrulayan bir kitap dinledik; hakka ve doğru yola yöneltip-iletmektedir.’
-Dediler ki: “Ey toplumumuz! Biz; Musa’dan sonra indirilen, kendinden öncekini doğrulayan, hakka ve dosdoğru yola ileten bir Kitap dinledik.”

 

Biz, Musa’dan sonra indirilen, bütün kitapları doğrulayan, herkesi hakka ve doğru yola ileten bir kitap dinledik dediler. (Bazılarının dediği gibi, Cinlere yabancılar, mağara adamları demek doğru değil. Her şeyden haberleri var)

 

31-Yâ kavmenâ ecîbû dâ’iya(A)llâhi ve âminû bihi yaġfir lekum min żunûbikum ve yucirkum min ‘ażâbin elîm(in)

-Ey kavmimiz, icabet edin Allah’a çağırana ve inanın ona da suçlarınızın bir kısmını örtsün ve sizi korusun elemli azaptan.
-Ey kavmimiz, Allah’a davet edene icabet edin ve O’na iman edin; günahlarınızdan bir kısmını bağışlasın ve sizi acı bir azabtan korusun.’
-Ey toplumumuz! Allah’ın davetçisine uyun, ona iman edin ki Allah, günahlarınızdan bir kısmını bağışlasın ve sizi acıklı bir azaptan korusun.”

 

Ey kavmimiz, dinlediğimiz bu kitaba uyun. Allaha iman edin. Günahlarınızdan bir kısmını bağışlasın. Ahirette sizi o acı azaptan korusun.

 

32-Vemen lâ yucib dâ’iya(A)llâhi feleyse bimu’cizin fî-l-ardi veleyse lehu min dûnihi evliyâ(u)(c) ulâ-ike fî dalâlin mubîn(in)

-Ve kim icabet etmezse Allah’a çağırana, artık o, yeryüzünde Allah’ı aciz bırakamaz ve ondan başka yardımcılar da yoktur ona; bu çeşit kişilerdir apaçık sapıklığa düşenler.
-‘Kim Allah’a davet edene icabet etmezse, artık o, yeryüzünde (Allah’ı) aciz bırakacak değildir ve onun O’ndan başka velileri yoktur. İşte onlar, apaçık bir sapıklık içindedirler.’
-Allah’ın davetçisine uymayan, yeryüzünde hiç kimseyle yarışamaz / hiç kimseyi aciz bırakamaz. Böylesinin, Allah dışında dostları da olmaz. Böyleleri apaçık bir sapıklık içindedirler.

 

Allah’ın bu davetçisine (resulün dediklerine) uymayanların kimseye bir faydası olamaz. Allahtan başka kimsede onlara gerçek dost olmaz. Sapkınlık içine düşerler.

 

33-Eve lem yerav enna(A)llâhe-lleżî aleka-ssemâvâti vel-arda velem ya’ye bialkihinne bikâdirin ‘alâ en yuhyiye-lmevtâ(c) belâ innehu ‘alâ kulli şey-in kadîr(un)

-Görmezler mi ki şüphe yok, Allah, öyle bir mabuttur ki gökleri ve yeryüzünü yaratmıştır ve onları yaratırken yorulmayanın, aciz kalmayanın, elbette ölüyü de diriltmeye gücü yeter; evet, şüphe yok ki her şeye gücü yeter onun.
-Onlar görmüyorlar mı ki, gökleri ve yeri yaratan ve onları yaratmaktan yorulmayan (Allah), ölüleri de diriltmeye güç yetirir. Hayır; gerçekten O, her şeye güç yetirendir.
-Görmediler mi ki; gökleri ve yeri yaratan, bunları yaratmakla yorgunluğa düşmeyen Allah, ölüleri diriltmeye de kadirdir. Evet, O herşeye kadirdir.

 

Biliyorsunuz, Gökleri ve yeri yaratan ve bunları yaratırken hiç yorulmayan, ölüleri diriltmeye gücü yetmez mi? Evet O her şeye kadirdir.

 

34-Ve yevme yu’radu-lleżîne keferû ‘alâ-nnâri eleyse hâżâ bilhakk(i)(s) kâlû belâ verabbinâ(c) kâle feżûkû-l’ażâbe bimâ kuntum tekfurûn(e)

-Ve o gün, kafir olanlar, ateşe arz edilirler de bu gerçek değil mi denir, evet derler, andolsun Rabbimize; der ki: İnkar ettiğinizden dolayı artık tadın azabı.

-İnkâr edenler ateşe sunulacakları gün, (onlara şöyle denir:) ‘Bu gerçek değil miymiş?’ Onlar: ‘Rabbimize andolsun, evet (öyledir)’ derler. (Allah da:) ‘Öyleyse inkâr ettiklerinizden dolayı azabı tadın’ dedi.
-Gün gelir, o inkar edenler, ateşe arz edilirler. “Bu gerçek değil miymiş?” diye sorulur. “Elbette! Rabbimize yemin ederiz, gerçekmiş.” derler. Allah buyurur: “O halde, inkâr ettiğinizden ötürü tadın azabı.”

 

Tekrar dirilmeye inanmayanlar O gün gelince ateşe (pişmanlık ateşine düşerler) arz olunurlar. Onlara bakın dirilme gerçek değil miymiş diye sorulur. Rabbime ant olsun gerçekmiş derler. Allah o zaman tadın azabı der.

 

35-Fasbir kemâ sabera ulû-l’azmi mine-rrusuli velâ testa’cil lehum(c) ke-ennehum yevme yeravne mâ yû’adûne lem yelbeśû illâ sâ’aten min nehâr(rin)(c) belâġ(un)(c) fehel yuhleku illâ-lkavmu-lfâsikûn(e)

-Artık, peygamberlerden azim ve irade sahipleri nasıl sabrettilerse sen de sabret ve azaba uğramaları için acele etme. Onlara vaadedilen azabı gördükleri gün sanırlar ki dünyada bir günün bir anı kadar kalmışlar; bu, bir tebliğdir, buyruktan çıkan topluluktan başkası helak mı olur?
-Artık sen sabret; Resullerden azim sahiplerinin sabrettikleri gibi, Onlar için de acele etme. Onlar, tehdit edildikleri şeyi (azabı) gördükleri gün, sanki gündüzün yalnızca bir saati kadar yaşamış(olacak)lardır. (Bu,) Bir tebliğdir. Artık fasık olan bir kavimden başkası yıkıma uğratılır mı?
-Artık, resullerin azim sahibi olanlarının sabrettiği gibi sabret. O inkarcılar için acele etme. Tehdit edildikleri azabı gördükleri gün, gündüzün sadece bir saati kadar yaşamış gibi olurlar. Bir duyurudur bu. Fasıklar topluluğundan başka kim helak edilir!

 

Ey Muhammed, azim ve sabır sahibi resullerin sabrettiği gibi sabret, bekle. (Onları doğru yola sokacağım diye zorluk ve savaş gibi şeylere başvurma). Zaten ahirette hak ettikleri azabı gördüklerinde, dünyada sanki günün bir saati kadar yaşamış gibi hissederler. Bunu size bildiriyorum. Fasıklardan başka kimler helak olur ki.